ei
1
se?
a e
”.
Kültür Yayınlar
#
<9
Genel Yayın: 3422
ENVER
MURAT BARDAKÇI
EE , OMURAT BARDAKÇI
© TÜRKİYE IŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2015
Sertifika No: 29619
Kapak ve kitap tasarımı:
UFUK TOSUNOĞLU
1. Basım: Kasım 2015, İstanbul
ISBN: 978-605-332-603-8 (CİLTLİ)
ISBN: 978-605-332-604-5 (KARTON KAPAKLI)
Baskı:
YAYLACIK MATBAACILIK
Litros Yolu Fatih Sanayi Sitesi No:12/197-203
Topkapı Istanbul
Tel: (0212) 612 58 60
Sertifika No: 11931
Kapaktaki karakalem Enver Puşa portresini Rus ressam Perikl Spiridonovic
Ksidias (1872-1942) 16 Eylül 1920'de Moskova'da yapmıştır ve bugün
Paşa'nın torunu Arzu Enver Eroğan'dadır. Yine ön kapakta Enver Paşa'nın
1922'de çizdiği “Turan İslâm Ordusu” (üstte) ve “Emir-i Leşker-i İslâm” (altta)
bayrakları vardır. Paşa'nın arka kapağın solundaki fotoğrafı Dünya Savaşı
senelerinde İstanbul'da, sağdaki çapanlı resmi de Buhara'da 29 Ekim 1921'de
çekilmiştir. Sırtta, Enver Paşa'nın Afgan Emiri Amanullah Han'ın gönderdiği
Serdâr-ı Âli nişanı ve üniforması ile 6 Temmuz 1921'de çektirdiği fotoğrafı,
sırtın üst tarafında da, Paşa'nın lâtin harfleriyle imzası yeralmaktadır.
© Her hakkı mahfuzdur. Bu kitabın hiçbir bölümü, metin kısmı, belgeler
ve fotoğraflar, yazarın yazılı izni olmaksızın mekanik veya elektronik me-
todlarla veya ileride icat edilecek sistemlerle hiçbir şekil ve biçimde iktibas
edilemez, yeniden satış amacıyla fotokopi de dahil olmak üzere hiçbir
sistemle çoğaltılamaz. Dergi, gazete veya radyo-T Vlerce yapılacak alıntılar
veya kitapta yeralan belgelerle fotoğrafların bilimsel-akademik yayınlarda
kullanılması, kaynak gösterilmesi şartıyla bu hükınün dışındadır.
© All rights reserved. No part of this publication may be transmitted in
any form or by any means, electronic or mechanical, including photocopy,
recording, or any imformation storage and retrieval system now known or
to be invented, without permission in writing from the writer, except by a
reviewer who wishes to guote brief passages for inclusion in a magazine,
newspaper, or broadcast or acadeınic publication.
TÜRKİYE IŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI :
ISTIKLAIL CADDESİ, MEŞELİK SOKAK NO: 2/4 BEYOĞLU 34433 İSTANBUL
Tel. (0212) 252 4991
Max, (0212) 262 49 9b
www inkullarcom br
Murat Bardakçı
İHunver
TÜRKİYE İl oankası
'
Kültür Yayınları
Ayşegül'e
3
İÇİNDEKİLER
Önsöz
9
li
Torpidodaki
kara gözlüklü yolcu
35
Zi
Sobanın etrafında
doğan başkaldırı
49
3.
Kan, yenilgi,
hayaller ve aşk
101
4.
Kremlin'in
kızıllaşan çanları
161
0.
Turan mı,
Islâm mı?
291
6
Kanunünin kılıcıyla
odun yarmak
377
Belgeler
403
Notlar
567
Kronoloji
641
Bibliyografya
645
Şecereler
655
Ressam Enver'in
karakalem çizimleri
657
Enver Paşa
albümü
689
İndeks
753
Teşekkür
783
ÖNSÖZ
Enver Paşa'nın hayatı, başdöndürücü bir maceradır. Aşk, savaş,
kan, gözyaşı, hırs, intikam ve birbirine zıt daha dünya kadar kavram
ile dolu, üstelik sadece 41 seneye sığmış ama mağlübiyetle neticelen-
miş bir macera...
Maceranın ayrıntılarına girmeden söyleyeyim: Enver Paşa'nın
çoğu burada ilk defa yayınlanan özel evrakına ve birinci derece kay-
naklara dayanan bu kitap bir Enver Paşa biyografisi değil, Enver'in
1918'in 1 Kasım gecesi Türkiye'yi terketmesi ile başlayan ve haya-
tını 1922'nin 4 Ağustos'unda Orta Asya'nın ücra bir tepesinde nok-
talamasına kadar devam eden gurbetinin hikâyesidir. Macerayı an-
latırken önemli noktalarda Enver Paşa'nın yazdıklarından istifade
edilmekte ve Paşa kitabın birçok yerinde o günlerde yaptıklarını ve
yaşadıklarını iç dünyasını da yansıtarak bizzat anlatmaktadır.
Enver Paşa'nın sürgün senelerinin bilgi vermesi bakımından en
önemli ve belki de tek kaynağı, hanımı Naciye Sultan'a Avrupa'dan,
Moskova'dan ve Orta Asya'dan hemen her gün yazdığı, faaliyetlerini
ayrıntıları ile anlattığı, hissiyatını ifade ettiği ve tamamı yüzlerce
sayfa tutan mektuplarıdır.
Şimdiye kadar yayınlanmamış olan bu mektupları Enver'in hacmi
iki katına çıkacağı için buraya dahil etmedim; tam metinlerini önü-
müzdeki günlerde “Naciyem, rühum, efendim!” isimli ayrı bir kitap
halinde neşredeceğim.
Xx
Kitabın ilk üç bölümünde, Enver Paşa'nın hayat macerasının doğu-
mundan 1918'in I Kasım gecesi Türkiye'den ayrılmasına kadar olan
kısmını, yalnızca önemli noktalara dikkat çekerek ve çoğu daha önce
yayınlanmamış bazı belgeleri naklederek kısa şekilde anlattım; daha
sonra asıl konuyu, yani Paşa'nın Almanya, Rusya ve Orta Asya sürgü-
nü ve nihayet ölümü ile noktalanan Orta Asya macerasını ele aldım.
Paşa'nın hayatının 1918 öncesini telerruullı şekilde yazmama za-
ten gerek yoktu; zira o dönem o günleri bizzat yaşamış olan Şevket
Süreyya Aydemir'in benzerinin ortaya konması artık çok zor, halli
imkânsız gibi olan“Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa” isimli üç
cildlik büyük eserinde ayrıntılarıyla anlatılmıştı.
Yayınlayacağım “Naciyem, rühum, efendim!”, Enver Paşa'nın şimdi-
ye kadar bilinmeyen, eksik kalan yahut yanlış bilinen gurbet macera-
sının ve aynı zamanda kitabın bizzat Enver tarafından tamamlanması
gibi mütalâa edilebilir...
*
Enver Paşa hakkında gerek Türkiye'de, gerek Türkiye dışında şim-
diye kadar çok sayıda kitap yazıldı, hayli araştırma yayınlandı ve biz-
de özellikle son senelerde Enver Paşa'yı konu alan yayın sayısında
eski yıllara göre büyük artış oldu.
Paşa'yı konu alan kitaplar arasında belgelere dayanılarak hazır-
lanmış ve kaynak mahiyetinde olanlar, künyelerini bibliyografyada da
verdiğim beş adet eserden ibarettir:
1. Şevket Süreyya Aydemir'in dönemi Enver'in biyografisi ile bera-
ber anlattığı ve ana kaynak olma özelliğini hâlâ muhafaza eden “Ma-
kedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa”sı,
2. Masayuki Yamauchi'nin Türk Tarih Kurumu'nda bulunan Enver
Paşa ve İttihad Terakki'ye ait evrakın bazılarını yayınladığı “Hoşnut
Olamamış Adam Enver Paşa”sı,
3. Kâzım Karabekir'in Enver Paşa'ya ait evrak ile Ankara'nın yine
bu konudaki resmi ve gayrıresmi yazışmalarından meydana gelen “İs-
tiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihad Terakki Erkânı” isimli eseri,
4. An İnan'ın Enver Paşa'nın çoğu 1910'lu senelerde başta Naciye
Sultan olmak üzere diğer yakınlarına gönderdiği ve kendisine gönde-
rilen mektuplardan meydana gelen “Enver Paşa'nın Özel Mektupları”
isimli metin neşri,
5. Ali Bademci'nin Basmacı hareketini ve Enver'in Buhara'ya gi-
dişinden sonraki faaliyetlerini belgeleri ile anlattığı “Türkistan Milli
İstiklâl Hareketi, Korbaşılar ve Enver Paşa”sı.
Enver'de bu eserler ile yine Enver Paşa hakkında yayınlanmış bel-
gelere dayalı akademik çalışmalardan da yararlandım ama kitabın
temelini Enver Paşa'nın ailesinde bulunan ve şimdiye kadar yayınlan-
mamış olan evrak teşkil etti.
*
Enver Paşa'nın Makedonya Dağları'nda başlayan ve yine dağlarda
ama bu defa çok uzak bir iklimin dağlarında, Pamir'in eteklerindeki
Âbıderyâ köyünde kurşun ile noktalanan ve son perdesi Çegan Tepe-
sinde inen macerasının neticesi, sözü hiç dolandırmadan söylemek
gerekirse, tam bir mağlübiyet idi!
Enver Paşa yenildi, hem de ağır, çok ağır bir yenilgiye uğradı, tarihe
galip değil, mağlüp olarak geçti; hayalleri ve yapmak istedikleri mace-
ra, mücadele, savaş, oyun, kumar yahut başka ne şekilde isimlendiri-
lirse isimlendirilsin, hepsini kaybetti!
Henüz 27 yaşında iken yani 1908'de Meşrutiyet'in yeniden ilânı sı-
rasında mükemmel ve herkese nasip olamayacak parlak bir başlangıç
yapmış, Hürriyet Kahramanı diye tanınmış, duvarlar resimleri ile do-
natılmış, adına marşlar bestelenmiş; genç kızların ruyası, genç subay-
ların da meslek ve başarı modeli olmuştu...
Medhedilmeyi aslında gayet seviyordu ama, böylesine mükemmel
başlayan kariyeri, bu başlangıçtan sadece 14 sene sonra hayatı ile be-
raber noktalandı ve Enver Paşa, sarp dağların ismi haritalarda bile
yeralmayan bir tepesinde, mağlüp olmuş vaziyette tarihe intikal etti.
Enver'in mağlübiyetini sadece onun yenilgisi olarak mütalâa et-
mek, mağlübiyetten sonraki senelerdeki faaliyetlerini Dünya Sava-
ş'nın Enver ile beraber mağlübu olan İttihad ve Terakki'nin ayakta
kalma çabalarından ve bir türlü bitmek bilmeyen iktidar mücadelele-
rinden ayrı görmek, noksan bir değerlendirme olur.
Zira, Enver, Türkiye'den ayrılmasından sonra gittiği Kafkasya'da,
ardından da Avrupa'da ve Rusya'da giriştiği bütün faaliyetlerini ya-
nına eski İttihadçı arkadaşlarını alarak yaptı. Dünya Savaşı'nda uğ-
ranan yenilgiye rağmen mücadeleye devam kararında olan Ittihadçı-
lar'ın sürgündeki liderliğini o grubun en güçlü askeri kişiliğinin, yani
Enver'in üstenmesi de zaten normaldi.
Ittihadçılar gerçi zamanla Twlâtçılar ve Enverciler diye ikiye ayrıldı-
lar, hattâ bu iki grup arasında önemli anlaşmazlıklar da yaşandı ama
Enver sürgününün ilk zamanlarındaki faaliyetlerinde ve Ittihad ve Te-
rakki'yi yeniden canlandırma çabalarında eski arkadaşları ile beraber
olmak, çizdiği yeni yolda İttihadçı kadro ile birlikte yürümek istemişti.
Hayatının son faslını teşkil eden Orta Asya macerasında bu faaliyet-
lerini benimsemeyen eski kader arkadaşlarından bazıları artık yanında
değildi ama beraberinde yine de bazı eski İttihadçılar mevcuttu ve Av-
rupa ile Orta Asya macerasının hüsrana uğraması, Enver ile beraber
Ittihad ve Terakki'nin de askeri ve siyasi yenilgisi, nihayet kaderi oldu.
Bu yenilgi İttihad ve Terakki'nin sondan bir önceki mağlübiyeti idi
ve son mağlübiyet Cumhuriyet'in ilânının ardından Istiklâl Mahke-
meleri'nin kurdurduğu idam sehpaları ile gelecekti...
*
İttihadçılar en ufak muhalefete bile izin vermeyen ve sadece mu-
haliflere değil, potansiyel muhalif olarak gördüğü hemen herkese
uzak sürgünleri tattıran koyu bir istibdada son vermek, memleketi
tanı bir özgürlüğe kavuşturmak için yola çıkmışlardı. Türkiye, istib-
dadın 1908'de sona ermesinin ardından yaşadığı Balkan Bozgunu'na
ve bir-iki kesintiye rağmen bir müddet tarihinin belki de en sınırsız,
hattâ en çılgın özgürlük havasını teneffüs etti.
Bu özgürlük, 1913'e kadar devam etti. Enver'in o senenin 23
Ocak'ında arkadaşları ile beraber Bâbıâli'yi basıp hükümeti istifa
ettirmesinin ve hemen o gün sadarete getirilen Mahmud Şevket Pa-
şa'nın da dört buçuk ay sonra, 11 Haziran'da katledilmesinin ardın-
dan Türkiye'ye bir başka istibdat geldi: Ittihad ve Terakki iktidarı
tamamen elde etti ama lttihadçılar da gittikçe şiddetlenen muha-
lefet karşısında önceden vermiş oldukları büyük sözlere ve ettikleri
parlak vaadlere rağmen istibdat yoluna girdiler. Peşpeşe sürgünler
yapıldı, meselâ siyasi muhalifler Mahmud Şevket Paşa'nın öldürül-
mesinden hemen sonra adi suçlularla beraber bir vapura doldurulup
Sinop'a gönderildiler, ardından Anadolu'da şehir şehir dolaştırıldılar,
basına sıkı bir sansür uygulandı, hattâ halk Sarıkamış'taki büyük
bozgunu bile öğrenemedi ve onbinlerce can kaybından ancak seneler
sonra haberdar olunabildi.
Bu yeni istibdat ile Sultan Hamid'in istibdadı arasında önemli
bir fark vardı: Abdülhamid döneminin muhalifleri sadece sürgüne
gönderilir; can kaybı, idam yahut siyasi cinayet pek bilinmezdi ama
Ittihad ve Terakki zamanında muhalifler, özellikle de muhalif gaze-
teciler artık ardarda katlediliyor, üstelik cinayetlerin failleri de hep
meçhul kalıyordu!
Derken dünya savaşı seneleri geldi ve uğranan yenilgi Ittihad ve
Terakki iktidarının da sonu oldu. Önde gelen liderler 1 Kasım 1918
gecesi memleketi terkettiler ve gidenlerden bazıları Ermeni yahut
Rus kurşunları ile can verdiler. Kalanların bir kısmı Ingilizler ta-
rafından savaş suçlusu olarak Malta'ya sürüldü, önde gelen bazı
Ittihadçı'nın hayatı da sonraki senelerde Istiklâl Mahkemeleri'nin
kararları ile darağaçlarında noktalandı.
Süleyman Nazif “Enver Paşa, Hürriyet Kahramanı Binbaşı En-
ver Bey'i öldürdü” derken bunu, yani hürriyet kahramanının birkaç
sene içerisinde memleketin en güçlü ama en korkulan ismi haline
gelmesini; Şair Eşref de “Devr-i istibdatta söz söylemek memnü idi /
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ânânı / Devr-i hürriyetteyiz, sanma
değişti kaide / Söyletirler evvelâ sonra s....ler ânânı” dörtlüğü ile It-
tihad ve Terakki'nin muhaliflere muamelesini kastediyordu.
*
İttihadçılar'ın uğradığı başarısızlığın Türkiye'ye sadece zarar ver-
diğini, kayıptan başka bir şey getirmediğini düşünmek hatâdır.
Hayallerinin hiçbirini gerçi hakikat haline getiremediler ama o
senelerde artık çoktan unutulmuş olan önemli bir kavramı, kendine
güvenmeyi memlekete hatırlatıp tekrar öğrettiler.
İttihad ve Terakki'nin işbaşında bulunduğu dönemin gençlerinden
olan Şevket Süreyya Aydemir, bu kendine güven konusunu mükem-
mel şekilde anlatır ve “İttihad ve Terakki liderlerine bizim neslimiz
hem borçlu, hem de kırgındır. Borcumuz en bayağı şekilde çürümüş,
hantal, çağdışı ve her türlü haysiyetten yoksun bir istibdat idaresini
cesur bir hamleyle çökertmelerinden ve genç nesle bir benlik gururu,
bir gelecek ümidi aşılamalarından gelir. Kızgınlığımız ise, uyandır-
dıkları bu ümit için, bizim neslimize verdiği hayal kırıklığındandır”
diye yazar.!
Sarıkamış bozgunu sırasında 3. Ordu Kumandanı olan ve kendisi
de bozgundan hemen sonra tifüsten can veren Hafız Hakkı Paşa'nın
bozgunun ardından söylediği bir söz, Ittihad ve Terakki'nin bütün
macerasının özeti gibidir:
“Şereften başka herşey mahvoldu”?
*
Enver Paşa mücadelesinde mağlüp olmayıp da galip gelse idi, Tür-
kiye'de bugün Mustafa Kemal'in ismi yahut Kemalizm kavramı de-
gil, Şark milletlerine mahsus yüceltme merakı ile her an ve her yerde
İsmail Enver ile Enverizm sözleri işitilecek; okullarda, kışlalarda ve
resmi dairelerde Enver'in fotoğrafları ile büstleri yeralacak, meydan-
larda onun heykelleri olacaktı.
Yenilgi, her kumandanın kaderinde yazılıdır; kariyerin bir tara-
fında galibiyet, diğer tarafında da mağlübiyet ihtimali bulunur. Ve,
unutmayalım: Zaferler ne kadar bizim ise, mağlubiyetler de aynı
şekilde bizimdir ve o mağlübiyete sebebiyet veren hatâların tekrar
edilmemesi için bilinmeleri, hatırlanmaları şarttır.
Enver'in başkumandan vekili olduğu ve Türkiye'nin de onun mut-
lak hâkimiyetinin ilhamı ile Enverland diye isimlendirildiği günler-
de ordunun uğradığı bütün mağlübiyetlerin geçmişi daha öncelere,
93 Harbi'ne, yani 1877-78 Rus Savaşı'na, Rus ordusunun Yeşilköy'e
kadar gelmesine uzanır. Rus Savaşı'ndaki mağlübiyetimizi Rume-
li'nin neredeyse tamamının elimizden gitmesi ile neticelenen Balkan
Harbi ve Balkan Harbi'nin ardından girdiğimiz Dünya Savaşı'nın ilk
aylarında, 1914 kışında yaşadığımız Sarıkamış felâketi takip etti.
Osmanlı Ordusu mağlüp olduğu Dünya Harbi'nde iki önemli ba-
şarı elde etmeye muvaffak oldu: Çanakkale ve Kuttulâmâre... Ordu,
girdiği diğer muharebelerde yenildi, imparatorluk büyük topraklar
kaybetti ve nihayet pâyitaht, yani Istanbul bile işgale uğradı.
Enver Paşa'nın iktidar günlerinde aldığı bazı kararların semere-
si mağlübiyete rağmen sonraki senelerde görüldü. Meselâ, Balkan
Harbi'nde perişan olan ordunun kumanda kadrosunu gençleştirmesi
ve işe yaramayan subayları ve paşaları emekli etmesi, gençleştirdiği
ordunun kurmay heyetinin Istiklâl Harbi'nde muzaffer olmasında,
özellikle de Şark Ordusu'nun başarısında rol oynamıştı.
Ama bu uygulamalar, İstiklâl Savaşı'nın Enver Paşa sayesinde
kazanıldığı şeklinde son zamanlarda ortaya atılan iddiaları hiçbir
şekilde doğrulamaz.
Enver'in Istiklâl Harbi senelerinde Avrupa'da, Moskova'da ve özel-
likle de Batum'da bulunduğu sıralardaki faaliyetleri ve yazışmaları
okunduğunda, Sakarya Savaşı sırasında Anadolu'ya geçme konusun-
da ciddi hazırlıklar yaptığı ama maksadının sadece işgale karşı mü-
cadele olmadığı, gerektiğinde bir Ittihadçı darbe ile Mustafa Kemal'i
yerinden ederek Ankara'daki yönetimi ele almayı, yani Türkiye'nin
yeniden başına geçmeyi arzuladığı görülür. Üstelik, bunu yapabil-
mek için bazı tehlikeli yolları denemeyi de düşünmüştür: Anadolu'ya
isim değiştirerek ve bir nefer kimliği ile girmek, kendi yanlısı olan
birliklerde nefer olarak görev almak, zamanı geldiğinde iktidar için
harekete geçmek, yahut imkân bulabildiği takdirde Anadolu'ya Sov-
yetler'in Türk bölgelerinden toplanmış askerlerden teşkil edilecek ve
kendi kumandası altında bulunacak süvari alayları ile girmek!
Kimlik değiştirerek bir nefer olarak gitmesi Kâzım Karabekir'in
uyarılarının ardından Ankara'nın aldığı tedbirlerle önlenmiş, süvari
birlikleri projesine de Moskova mâni olmuştu.
Enver'in Batum'da kurduğu bu hayalleri hakikat olsa idi, o gün-
lerde zaten işgal altında olan Anadolu'da kimbilir nasıl bir kardeş
kavgası yaşanır, uğranacak felâketler yüzünden memleket kimbilir
nasıl perişan olurdu...
Böyle bir felâketler silsilesinin değil yaşanması, tahmini bile ür-
kütücüdür!
*
Başarısızlık yahut mağlübiyet bir askerin isminin efsaneleşme-
sine engel değildir, dünya tarihinde başta Napoleon Bonapart gibi
kariyerini yenilgi ile noktalamasına rağmen efsaneleşmiş birçok as-
ker vardır ve bunun bizde de örnekleri mevcuttur: Meselâ, Plevne'de
kahramanca bir müdafaa yapmış olan Gazi Osman Paşa'nın savun-
ması yenilgi ve teslimiyet ile son bulmuş ama Paşa tarihe kahraman
olarak geçmiştir.
Efsaneleştirdiğimiz kişiler hakkında daha sonra yaptığımız hatâ
ise, mücadelesinde başarılı olamayan kumandanı kurtarıcı gibi gör-
mek, göstermek ve başarı sahiplerinin karşısına bir rakip ve zaferin
gerçek kahramanı gibi çıkartmaya çalışmaktır.
Son senelerde Enver Paşa hakkında yapılan yorumlarda düşülen
en büyük hatâ da zaten budur; Biver'i Mustafa Kemal yahut İstiklâl
Harbi'nin muzaffer kumandanları ile mukayese etmek gibi gereksiz,
yanlış ve olmayacak bir iştir.
Zira, mukayese edilen taraflardan biri tarihin mağlübu, diğeri ise
galibidir.
*
Şimdi, Dünya Savaşı'nda müttefik olan Almanya ile Türkiye'nin
savaşın ardından yaşadıkları dertleri, sıkıntıları ve bu dertlerin bu-
lunan çözümlerini kısaca mukayese edelim:
Almanya, Kayzer Wilhelm'in hatalarından ve bu hatalar yüzün-
den konan ağır yaptırımlardan kurtulabilmek maksadıyla Nazi dö-
neminde yapılan diğer büyük yanlışların yolaçtığı sıkıntıları ve bö-
lünmüşlüğünü ancak 1990'da, Doğu ile birleşmesinin ardından telâfi
edebildi.
Her iki savaşın da mağlübu olan Almanya gerçi Birinci Dünya
Harbi'nin sonunda işgale uğramamıştı, hattâ barış istediği sırada
başka memleketlerin topraklarının az da olsa bir kısmını hâlâ işga-
li altında bulunduruyordu. Savaştan çekilme sebebi askeri yenilgi
değil, ordudaki başkaldırı ile başta Berlin olmak üzere birçok şehir-
de başlayan ayaklanmalar idi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndan
sonra bazı topraklarını kaybetti ama asıl işgali Ikinci Dünya Har-
bi'nden sonra, 1945'te yaşadı.
Almanya'nın ilk dünya harbinin sona ermesinin üzerinden 72
sene geçtikten sonra telâfi edebildiği sıkıntıları, 1918'de işgale uğ-
rayan Türkiye 1922'de, yani sadece dört senede çözebilmişti ve bunu
sağlayan da Mustafa Kemal'in liderliğindeki hareket olmuştu.
*
Mustafa Kemal ile Enver Paşa'nın aralarının nasıl olduğu seneler-
den buyana tartışılır ve münasebetleri hep merak konusudur: Enver,
Mustafa Kemal'i kıskanır mı idi; yahut Mustafa Kemal'in Enver'in
makamında gözü mü vardı?
Her iki paşayı konu alan bu şekilde bir tartışma veya mukayese
tuhaftır, paşaların konumları tamamen farklıdır ve mukayeseye te-
mel teşkil edecek bir zemin de mevcut değildir.
Enver'in Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili olduğu senelerde
henüz yarbay rütbesinde bulunan Mustafa Kemal'i kıskanması diye
birşey sözkonusu olamaz. Enver gibi o makamlara çıkmış olan kişi
ikbal basamaklarının zirvesindedir, daha yukarıda tek bir makam,
devletin sahipliği, yani padişahlık kalmıştır, o makamı da elde ede-
bilmek gibi bir ihtimal zaten imkânsızdır ve Mustafa Kemal'in de
rütbe bakımından kendisinden çok yukarıda bulunan Enver'in ye-
rinde gözü olması, onun mevkiini elde etmeye çalışması gibi birşey
mümkün değildir.
Sahip oldukları rütbeler ve bulundukları makamlar bakımından
vaziyet böyledir, dolayısı ile konunun Enver ve Mustafa Kemal'in
ilişkisinin mevkileri bir tarafa bırakılarak gençlik senelerinden ta-
nışan ama pek samimi olmayan iki silâh arkadaşının karşılıklı hissi-
yatı çerçevesinde ele alınması gerekir.
Birbirlerinden hoşlandıkları pek söylenemez ve hoşlanmadıkları
da zaten bir gerçektir. Ikisi de hırslıdır, gençliklerinden itibaren da-
ima yükselme hevesi içerisindedirler ama Enver'in yıldızı önceden
parlamış, Mustafa Kemal oldukça geride kalmış ve talih çizgisi an-
cak önündeki yıldızın, yani Enver'in parlaklığının sönmeye başlama-
sı ile yükselmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal, Enver ile önceleri gerçi rekabet içerisinde bulun-
muştur ama münasebetleri Enver'in 1914'te Harbiye Nâzırlığı'na
gelmesinden 1918 sonbaharında Türkiye'yi terketmesine kadar bir
ast-üst ilişkisi şeklinde olacaktır; zira 1914”ten itibaren Enver artık
en üst rütbedeki kumandan, Mustafa Kemal de o kumandanın em-
rindeki bir subaydır.
Aralarındaki ilk anlaşmazlık, daha doğrusu ilk çatışma, Mustafa
Kemal'in arkadaşı ve cumhuriyetin ilânından sonra başbakanı olan
Fethi Bey'in (Okyar) teşviki ile 1907 sonbaharında Selânik'te Ittihad
ve Terakki'ye katılmasından hemen sonra çıkmış ve Mustafa Kemal'i
bünyesine alan ama ondan pek hoşlanmayan Parti, genç subayı bir
müddet sonra müfettişlik gibi bir vazife ile Libya'ya göndermiş, yani
merkezden uzaklaştırmıştır.
Ama asıl kopuş Ittihad ve Terakki'nin 1909 Eylül'ünde Selânik'te
toplanan Ikinci Kongresi'nde yaşanacaktır. Kongre'ye Trablus dele-
gesi olarak katılan Mustafa Kemal, askerin siyasetin dışında kalma-
sı gerektiğini söyleyecektir ama bu görüşün lIttihad ve Terakki'nin
gücünü askerin desteğinden alan idarecileri tarafından kabul edil-
mesi bir tarafa, telâffuzu ve hoş karşılanması bile mümkün olmadığı
için Mustafa Kemal partiden daha da uzak tutulacak ve asker ka-
nadın liderliğine hazırlanan Enver ile zaten zayıf olan münasebeti
daha da zayıflayacaktır. Ittihad ve Terakki, Mustafa Kemal'i üste-
lik ölüme mahküm edecek, kararın infazı ile Enver'in bir yaş küçük
amcası Halil Bey görevlendirilecek ama Halil Bey partinin emrini
yerine getirmeyecektir.
Mustafa Kemal, Libya'da Italyan işgaline karşı mücadele günle-
rinde de kumandanı olan Enver ile anlaşamamıştır fakat aralarında
yaşananlar konusunda elimizde hiçbir bilgi yoktur. Ama, Enver'in
Mustafa Kemal'e seneler sonra, 17 Temmuz 1921'de Moskova'dan
gönderdiği mektubunda kullandığı “,.mateessü/, Urablus'tan beri
bildiğim ahlakı şahsiyenizim (şahsı ahlâkınızın) bugün vardığınız
mevkide bile tebeddül edemediğini (değişemediğini) görüyorum. Ve
benim yalnız iktidarınıza bakarak görmek istemediğim diğer noksan-
larınızı artık göze sokacak surette belli ettiniz. ...Sizi, şahsi hırsını-
za mağlüp olarak bu kadar küçülmüş gördüğümden dolayı teessüf
ederim” şeklindeki ifadeleri, Libya'da ciddi bir tatsızlık yaşadıklarını
göstermektedir.”
Mustafa Kemal, Balkan Harbi sonrasında, 1912 Şubat'ında da
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa nezdinde Enver'in Istanbul'a tayi-
nini önlemek için girişimde bulunacak, bu şekildeki resmi teşebbüs-
leri Enver'in 1914'te Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili olması
ile sona erecek ama Enver'i gayrıresmi şekilde eleştirmeye yine de-
vam edecektir...
. Meselâ zamanın veliahdı, sonraki senelerin de padişahı olan ve
Ittihad ve Terakki'ye düşmanlık derecesinde muhalefeti ile bilinen
Şehzade Vahideddin Efendi'nin 1916 Ekim'inde Almanya'ya yaptığı
resmi ziyarete ordu temsilcisi olarak katılan Mustafa Kemal, refaka-
tinde bulunduğu veliahda Enver Paşa'nın aleyhinde sözler söyleye-
cek, Sultan Vahideddin seneler sonra kaleme aldırdığı hatıralarında
Mustafa Kemal'in yolculuk sırasındaki sözleri ile davranışlarını şöy-
le yazacaktır:
“...Mustafa Kemal Paşa'yı ilk defa ozaman tanımıştım. Çok par-
lak bir zekâya sahipti ve sonraları onun bu zekâsını değerlendir-
meye çalıştım. Ama asıl ilgimi çeken tarafı daha yükseklere çıkma
tutkusu ve Enver Paşa'ya karşı duyduğu sınırsız nefret olmuştu. ...
Yolculuk boyunca Enver Paşa aleyhine konuştu, hareketlerini ve
büyüklük kompleksini eleştirdi, hatta Osmanlı Hanedanı'nı yık-
maya çalıştığını bile söyledi. ...Her fırsatta bana sadakatını ispat
ediyor ve Almanlar'a karşı duyduğu nefreti saklamıyordu” 5
Mustafa Kemal, Enver'i her yerde tenkid etmiş ama muhalefeti
sadece sözde kalmış, Enver'in başkumandan vekili, yani en üst rüt-
bedeki âmiri olduğu senelerde onu hedef alan ve kendisine sert kar-
şılık göstermesini gerektirecek faaliyetlerde bulunmamıştır.
Enver de, Mustafa Kemal'in aynı senelerde giriştiği ve askerlerin
yapması yasak olan bazı siyasi faaliyetlerine belki eski tanışıklık-
larına binaen, belki umursamadığından ama bir ihtimal askerlikte-
ki maharetini takdir ettiğinden sert bir karşılıkta bulunmayacak,
hattâ Mustafa Kemal'in askeri hiyerarşiyi hiçe sayan ve soruşturma
açılmasını gerektiren bazı teşebbüslerini de görmezden gelecektir.
Meselâ, Dünya Harbi'ne girilmesi konusunda Enver ile tamamen
farklı düşünen, yani savaşa katılmaya karşı olan Mustafa Kemal'in
askerlikte hiç olmaması gereken bir iş yapmasına, muharebelerin
en şiddetli günlerinde başkumandanlık makamını atlayarak siyasi
makamlara düşüncelerini yazmasına ses çıkarmayacak, Mustafa
Kemal'den sadece bir defasında yazılı savunma isteyecek ama mese-
lenin üzerinde durmayacaktır.
Enver, Mustafa Kemal'e Istiklâl Harbi senelerinde aralarının tama-
men bozulduğu günlerde gönderdiği mektuplarında yer yer oldukça
sert ifadeler kullanmasına rağmen, satırlarının sonlarında yumuşa-
makta ve sözlerini muvaffakiyet temennileri yahut gözlerinden öpme
gibi nâzik ifadelerle tamamlamaktadır 8
Burada, Mustafa Kemal'in sebebi artık hiçbir şekilde öğrenileme-
yecek bir teşebbüsünden bahsetmem gerekiyor: Sultan Vahideddin'in
küçük kızı Sabiha Sultan ile evlenmek istemesinden, yani saraya da-
mad olma talebinden...
Mustafa Kemal, Sultan Vahideddin'in 4 Temmuz 1918'de tahta geç-
mesinden bir müddet sonra, hükümdarın küçük kızı Sabiha Sultan ile
evlenmek istedi.
Damat adayları saraya dilekçe ile müracaat ederler, bir komisyon
teşkil edilir, komisyon adayın hanedan damatlığı için gerekli şartları
taşıyıp taşımadığını gözden geçirir ve talip olunan sultanın da kabulü
halinde izdivaca izin verilirdi.
Mustafa Kemal'in talebi kabul edilmedi, zira Sabiha Sultan gön-
lünü bir başkasına, babasının kuzeni ve ileriki senelerin son halifesi
Abdülmecid Efendi'nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi'ye vermiş ve
babası Sultan Vahideddin'e açıkça “Ben Faruk'u seviyorum” demişti.
Sabiha Sultan o günlerden 40 küsur sene sonra, dünürü olan eski
başbakanlardan Suad Hayri Ürgüplü'nün Mustafa Kemal'in damad
adaylığı konusundaki sorusunu cevaplarken evlilik talebini doğrula-
yacak, “Evet, istemiş” diyecek ve konuyu bir-iki cümle ile kapatacaktı:
“Benimle konuşmuş değildir ama ben çekindim ve istemedim.
Zira önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ve Naciye Sul-
tan'ın hayatı vardı. Sonra tanınmış, haris bir kumandanla aile ha-
yatı kurabileceğime inancım yoktu”.
Paşa bu evlilik talebini tahttaki padişahın ve hanedanın en iyi
yetişmiş kızlarından olan Sabiha Sultan'a hakikaten alâka hissettiği
için mi yapmıştı, yoksa Enver'in yolundan giderek saraya damat mı
olmak istemişti, bilmiyoruz...
Mustafa Kemal'in evlilik talebinin sebebi artık bir muammadır ve
bu muamma bundan sonra hiçbir şekilde çözülemeyecektir!
*
Ve, Enver ile Mustafa Kemal Paşalar'ın münasebetleri bahsinin
bir başka önemli tarafı;
Mustafa Kemal'in, Enver Paşa'nın ölümünün ardından onunla il-
gili olarak doğrudan söylediği bir söz, kullandığı bir sıfat yahut yap-
tığı herhangi bir yorum yoktur. Enver'in Istiklâl Harbi senelerinde
Anadolu'ya geçme teşebbüslerine şiddetle karşı koyup geçişini en-
gellemek için askeri ve idari makamlara gönderdiği emirlerde Enver
hakkında Kâzım Karabekir'in yazdıkları kadar haşin olmasa bile
sert ifadeler kullanmıştır ama Enver'den sonra onun hakkında hiç-
birşey yazmamış, resmi konuşmalarında tek bir söz bile etmemiştir.
Mustafa Kemal'in artık hayatta olmayan Enver'in lehinde yahut
aleyhinde olan bütün ifadeleri üçüncü kişiler tarafından, meselâ
“IEnver) hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini dü-
şünmeyi teferruat sayar; askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çün-
kü tabur, alay, vesaire gibi birliklere sıra ile komuta etmeden, en çok
Makedonya ile Bingazi'de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduk-
tan sonra sırf siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir... Bu
yüzden Enver, bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi
emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beslenebilmesi için nele-
rin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu emirleri âdeta bir çavuşa 40-50
kişi ile bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı
bu biçim kıt anlayıştan doğmuştur” sözlerini Yusuf Hikmet Bayur,9
“Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Bu-
nun ortasını artık tarihe bırakalım!” cümlesini de Halil Menteşe yaz-
maktadır? ve Mustafa Kemal'e atfedilen bu şekildeki bütün ifadeler
sadece üçüncü kişilerin yaptıkları yayınlarda geçer.
*
Türkiye'de son senelerde Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa ara-
sında mukayese yapılmasına çalışılıyor ve ortaya Mustafa Kemal'in
başarısını Enver'e borçlu olduğu şeklinde tuhaf iddialar atılıyor...
Bu şekilde mukayeseler, önemli isimlerin yerine başka isimleri
koyma, yani ikame hevesi ve geçmişi neredeyse bir asır sonra ger-
çeklerle alâkası olmayan bir çeşit resmi tarih ile tekrar düzenleme
merakı, aslında eski âdetimizdir. Meselâ, Istanbul'un müttefik ordu-
ları tarafından işgali sırasında tahtta olan ama hükmü sadece Be-
bek ile Aksaray arasında geçen Sultan Vahideddin'i, bugün İstiklâl
Harbi'nin gerçek mimarı gibi gösterenler mevcuttur; hattâ Mustafa
Kemal'in tamamen bir devlet operasyonu olarak hazırlanan Samsun
yolculuğunun da Vahideddin tarafından organize edildiği ileri sürül-
mektedir.
Benzer yüceltme çabaları son senelerde Enver Paşa'nın üzerinde
yoğunlaştı, Enver ideolojik bir metâ haline getirildi, ismi etrafında
bir efsaneler yumağı oluşturuldu, “Sen hayal kur, biz ölelim Paşam”
gibisinden sloganlar ortaya çıktı ve Enver mübarek neslin başbuğu
yahut şehid-i âlâ gazi-i nâmdâr gibisinden unvanlarla anılır oldu.
Zira, maceraperestliği kahramanlık olarak görmek eski âdetimiz-
di...
Geçmişte bir başka tarihi şahsiyet hakkında kullanıldığını bilme-
diğim ve örneğine de rastlamadığım şehid-i â'lâ gazi-i nâmdâr unva-
nı Enver'i Orta Asya macerasına sürükleyen kişinin, yani Kuşçubaşı
Sami Bey'in ifadesi idi. Enver Paşa'nın ardından bazı Basınacı grupla-
rının başına geçen Sami Bey 1922 Ağustos'unun sonlarına doğru Çe-
gan Tepesi'ne giderek Paşa'nın kabrini ziyaret etmiş ve orada yaptığı
konuşmaya “Ey halk! Şu kabr-i şerifte yatan şehid-i â&'lâ gazi-i nâm-
dâr, İslâm'ın medâr-ı iftihârı ve beşerin muhterem tanıdığı Ulu Enver
Paşa...” sözleri ile başlamıştı."
Çok sonraları unvan ile slogan arasında bir şekle dönen bu ifadele-
rin sahibi Kuşçubaşı Sami Bey, Enver Paşa'yı hiç bilmediği Orta As-
ya'ya sürükleyen ve ölümünden de sorumlu olan kişi idi!
*
Enver Paşa'nın Türkçü ve Turancı çevrelerde sembol haline geti-
rilmesinin asıl sebebi Türkiye'de oynadığı siyasi ve askeri rol değil,
hayatının son on ayında Türkistan'da giriştiği maceradır. Ama, Pa-
şa'nın Orta Asya'dan gönderdiği mektuplar okunduğunda, öyle zan-
nedildiği gibi Turancı değil, tamamen İslâmcı olduğu ve Türkler ile
beraber diğer bütün Müslüman milletleri içine alacak bir İslâm İm-
paratorluğu'nun hayalini kurduğu görülür.
Dinine gayet bağlı olan ve gençlik senelerinden itibaren günlük iba-
detlerini her türlü zor şartlarda bile mutlaka edâ etmeye çalışan En-
ver'in İslâmcılığını bu kitabın 5. bölümünde, Orta Asya günlerinden
bahsederken kendi yazdıklarına dayanarak ayrıntılı şekilde anlatma-
ya çalıştım ama burada da kısa şekilde söyleyeyim:
Turan, Enver Paşa için zaten bir hayal yahut hedef değil, sadece coğ-
rafi bir bölgenin ismidir. Özel yahut askeri hiçbir yazısında Turan kav-
ramı yoktur, Basmacılar'ın arasında bulunduğu günlerde Ulu Turan İh-
tilâl Orduları Kumandanı ve Merkezler Merkezi Reisi Enver diye attığı
imzasında ve üzerinde Turan İhtilâl Ordusu yazan mühürlerinde geçen
Turan sözü ile de hayâlini değil, bulunduğu bölgeyi kasdetmektedir.
Zaten, kurduğu teşkilâtların ve çıkarttığı derginin isimleri de Tu-
rani değil, İslâmi'dir: İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı ve Livâyü'l-İs-
lâm, yani İslâm Tugayı!
*
Enver, Türkiye'den ayrılmasından sonra yeni maceralara atıl-
maya, başka diyarlara gitmeye, biryerlerde birşeyler başlatmaya,
gittiği yerde yapacağı iş hör ne ise mutlaka muvaffak olmaya ve
asla eli boş şekilde dönmemeye mecburdu...
Bu mecburiyetin ardında siyasi yahut askeri sebepler yoktu;
dünya harbinde uğradığı mağlübiyetin intikamı, o yenilgiyi unut-
turacak yeni zaferler ve dolayısı ile kendini herkese, özellikle de
Nüciye'sine ispat edebilme arzusu ve büyük ihtimalle de şuural-
tandaki farklı düşünceler bulunuyordu. Kibir sahibi olduğu ve en
doğru kararı kendisinin verdiğine inandığı belli idi, yenilgiye uğ-
radığını belki de bu yüzden hiçbir şekilde kabul yahut farkedemi-
yordu ve zihninde mücadeleye devam etmekten başka bir düşünce
mevcut değildi.
Ama sahip olduğu şöhreti muharebe meydanlarındaki zaferle-
ri ile değil, silâh kullanarak yaptığı siyasi faaliyetleri sayesinde
elde etmişti. Isminin ilk defa kahraman, daha doğrusu Hürriyet
Kalıramanı diye telâffuz edilmesinin sebebi, Sultan Abdülhamid'i
Meşrutiyet'i yeniden ilâna zorlamak maksadıyla Rumeli'de dağa
çıkmasıydı ve Enver ile arkadaşlarının baskılarına boyun eğmek
zorunda kalan hükümdar Anayasa'yı tekrar yürürlüğe koyunca
Enver de Hürriyet Kahramanı olmuştu. Siyasi alanda güç elde
edip askeri hiyerarşide kısa zamanda en tepeye yükselmesini de
galip geldiği bir muharebeye değil yine bir silâhlı eyleme, 23 Ocak
1913'te yine arkadaşlarıyla beraber Bâbıâli'yi basmasına, zama-
nın sadrazamı Kâmil Paşa'ya imzalattığı istifa mektubunu Sultan
Reşad'a götürüp sadarete Mahmud Şevket Paşa'nın tayinini sağla-
masına borçluydu.
Mahmud Şevket Paşa'nın 4 ay 19 gün sonra sebebi ve asıl düzen-
leyicileri hâlâ ortaya çıkartılamamış bir suikaste kurban gitmesi-
nin ardından Ittihad ve Terakki'nin iktidarı ele alması ile beraber
Enver'in yıldızı daha da parlayacak, uzun seneler bekledikten son-
ra elde edilebilecek rütbelere birkaç ay içerisinde yükselecek ve
nihayet başkumandan vekili ve imparatorluğun en güçlü adamı
olacaktı.
Devletin ve iktidarın zirvesine yerleşmiş, üstelik hanedanın da
damadı olmuştu ama savaşların mağlübu idi! Sultan Abdülhamid
zamanında âtıl ve güçsüz bırakılmış olan orduyu gerçi gençleş-
tirmiş, işe yaramayacak unsulardan ayıklamış, askere ve millete
eski asırlarda olduğu gibi kendine güven ve mücadele azmi vermiş,
ordu üzerinde kesin bir hâkimiyet kurmuş, Dünya Harbi'nde uğra-
nan bozguna rağmen Almanya'da olduğu gibi birliklerde çözülme
yaşanmasına mâni olmuştu ama kazandığı bir savaş yoktu.
Işte bu yüzden hayatının büyük mağlübiyetten sonraki döne-
minde birşeyler yapması, başarması ve muzaffer olması şarttı!
Öyle yaptı, uzaklara, yeni bir mücadeleye girişebileceği tek yer
olan Orta Asya'ya gitti ama başaramayınca dönmedi, dönemedi,
yani canını oralarda verdi...
*
Enver, hayatının son perdesi inmek üzere iken artık yapayalnızdı!
Iktidar günlerinde emrinde olanlardan bazıları Anadolu'da işgale
son verip memleketi kurtarma çabasındaydılar, Enver'in son ayların-
da yanında sadece Ittihad ve Terakki'nin vaktiyle alt kadrolarında
bulunmuş maceracılar ile Rusya'nın Dünya Savaşı'ndan çekilmesi
ile serbest kalan ve Türkiye'ye dönmek yerine sâbık başkumandan-
larının yanına gitmeyi tercih eden birkaç Türk subayı kalmıştı ve
eski arkadaşları bile artık ona karşı idi. Meselâ, gençlik senelerin-
de gayet yakın olduğu Kâzım Karabekir, Enver hakkında “yeminini
sarayların fesat havasında bozan”, “merhametsiz”, “vatanın kalan
kısmını kemirmeye teşebbüs eden” ve “diktatör” gibi sıfatlar kulla-
nacak,!! dağlara çıkıp Sultan Abdülhamid'e ve istibdada karşı isyan
bayrağını açtığı günlerde mektuplarını getiren Mustafa Kemal, Tür-
kiye'ye geldiği takdirde derhal sınırdışı edilmesini;? eski dostu Fevzi
Çakmak da gelmesi halinde hemen tevkifini!* emredecekti.
Dolayısı ile bu coğrafyada yapabileceği pek birşey kalmadığı için
uzaklara, Orta Asya'da gitti ama emel, mücadele, sıkıntı ve belki de
son bir kumar uğruna giriştiği maceranın kurbanı oldu!
Üstelik, mücadeleyi beraber sürdürdüğü bütün maceracılar ve
temasta bulunduklarının neredeyse tamamı tarafından aldatıldı.
Sadakat yemini etmiş olan Basınacılar'ın bir kısmı aldattı, Buhara
Emiri Âlim Han hem oyaladı hem aldattı, Türkistan'daki en yakını
olarak gördüğü Kuşçubaşı Sami Bey verdiği ümitlerle ve daldırdığı
boş hayallerle aldattı; aldatmayıp sadık kalanların çoğu da, Âbıderyâ
köyünde onunla beraber can verdiler!
Hayatının sona ermesinde gittiği yerleri tanımamasının, bilme-
mesinin, sadece kulaktan dolma ve birkaç kitaptan edindiği bilgiler-
le harekete geçmesinin, ataklığının ve yapmak istediklerini önceden
derinlemesine analiz etmemesinin yanısıra bu aldatılışların da etki-
si vardı.
Orta Asya'daki son haftaları Kızıl Ordu karşısında uğradığı boz-
gunun ardından kaçış ve takiplerden kurtulma çabası, dağılan silâh-
lı güçleri yeniden toparlayabilmek için gösterdiği ama neticesiz kal-
maya mahküm faaliyetler ve Naciye'nin hayâli içerisinde maddi ve
manevi binbir sıkıntı, dert ve üzüntü ile dolu idi.
Büyük âvizelerin aydınlattığı salonları, mükellef sofraları, Bo-
ğaz'ın nazik dalgalarının okşarcasına dövdüğü sahilleri ve önünde
el pençe divan duranları ardında bırakıp birkaç dakikalık uyku için
soğuk &een vagonlarına yahut dağ tepelerindeki harabeyi andıran
evlerin zeminine büzülmenin, üzerini yıldızların örttüğü ağaçların
diplerinde dinlenmeye çalışmanın, yani böylesine farklı iki hayatı
yaşamanın zorluğu tahminlerden de ötedir.
Hakürete uğramak herkes için ağırdır ama makam ve şöhret olup
kahraman kabul edildikten sonra hakaretle karşılaşmak, herhalde
daha güçlür... j
, Meselâ, Cemal Paşa, Istanbul'dan ayrılırken Sadrazam Ahmed
Izzet Paşa'ya gönderdiği mektupta “...bu galeyanlı zamanlarda,
bulanık suda balık avlamak isteyen kötü niyetlilerin ağızlarına ge-
leni söyledikleri bu heyecan devrinde haksız olarak uğrayabileceğim
ufak bir tecavüze tahammül edemeyeceğimi zât-ı devletleri de takdir
buyurursunuz. Memlekette yalnız milli gücün hâkim olduğu, müta-
reke şartları gereğince icabınca aramıza karışacak olan yabancıların
barışın imzalanması ile buradan uzaklaştığı zamana kadar müna-
sebetsiz taşkınlıklara hedef olmayacak bir mevkiye çekilmekliğimi
tercih ettim” demekle Istanbul'da kalması halinde karşılaşabileceği
bu şekildeki hakaretleri kasdetmektedir.1* |
Savaş sonrasında Türkiye'den ayrılan bütün Ittihadçı liderler gibi
Enver de aynı endişeler içerisinde idi...
*
Enver Paşa, Türkiye'de 1990'lara kadar dünya harbinin önemli bir
siması, bir asker, bir hâtıra olarak telâkki edilirdi ve sadece dar bir
grubun gözünde kahraman idi...
Isminden sonraki senelerdeki siyasi ve ideolojik gelişmelerin et-
kisi ile çok daha yoğun şekilde bahsedilmeye başlandı, Enver ideo-
lojiler doğrultusunda değerlendirilirken bir kesim için sembol halini
aldı ve hakkında sadece iki görüş hâkim oldu: Nefret ve hayranlık...
Yapılan yorumların neredeyse tamamı da bu iki görüşün etrafın-
da, yani ifrat yahut tefrit çizgisinde kaldı.
Nefret hisseden taraf, Sarıkamış bozgunundan başlayarak Dün-
ya Savaşı faciasının da müsebbibi gördükleri Enver Paşa'dan sade-
ce küçültücü ifadelerle bahsettiler ama diğer tarafa, yani milliyetçi
ideolojiye göre Enver büyük hayallere sahip bir kahramandı; önemli
olan hayallerini hayata geçirebilmesi değil, bunları düşünmüş olma-
sıydı ve kahraman kabul edilmesi için bu bile kâfiydi.
Tamamen farklı bu iki kanaatin yarattığı toz-duman içerisinde,
gerçekçi değerlendirmeler yapmaya ise pek vakit bulunamadı!
Aşağıda, bu nefret ifadelerine temel teşkil eden seneler öncesinin
ilk ve tek örneklerinden biri ile nâdir yapılmış gerçekçi bir değerlen-
dirmeden alıntılar naklediyorum. Artık sık sık ve kolayca tesadüf edi-
len hayranlık ifadelerinden örnek göstermeye ise lüzum görmedim.
Enver Paşa'dan nefretle, hattâ yer yer hakaretle bahseden ilk
eserlerden biri ve belki de ilki, 1922'de yayınlanan ve o sene iki baskı
yapan “Harb-i Umumi Bidâyetinde Üçüncü Ordu. Sarıkamış İhata
Manevrası ve Meydan Muharebesi” isimli kitaptır.
Sarıkamış Harekâtı'nda 9. Kolordu'nun Kurmay Başkanı olan
Yarbay Köprülü Şerif Bey'in yazdığı kitap, basına bozgunun hemen
ardından uygulanan sansür yüzünden senelerce sır gibi kalmış olan
Sarıkamış faciasından halkın yedi sene sonra haberdar olmasını sağ-
ladı.
Şerif Bey'in önce Akşam Gazetesi'nde tefrika ettiği, daha sonra
kitap olarak neşrettiği oldukça ses getiren eserini 1922'de yayınla-
ması tesadüf değildi, o günlerde Moskova'da ve Batum'da bulunan
Enver Paşa'nın Türkiye'ye geçme hazırlıklarını yaptığını haber alan
Ankara'nın Paşa aleyhinde başlattığı karalama kampanyasının par-
çası idi. Kampanya çerçevesinde, Ankara'nın yanısıra bazı Istanbul
gazetelerinde de Enver Paşa ve Ittihad ve Terakki erkânı hakkında
hakarete varan ifadelerle dolu bazı makaleler de çıkmıştı.
Aleyhteki propagandanın zirvesini, Enver Paşa'dan iki yaş büyük
ama mektepten arkadaşı; Hafız Hakkı Paşa'nın da hem yaşıtı, hem
de sınıf arkadaşı olan Köprülü Şerif Bey'in eseri teşkil etti. Şerif Bey
kitabında Sarıkamış Harekâtı'nı anlatırken Enver ve Hafız Hakkı
Paşalar'ın fikri mukayeselerini yapıyor ama Enver'i sadece eleştir-
miyor, ağır hakaretlerde bulunuyordu.
Ifrat ve tefrit meselesinin iyice anlaşılabilmesi için, Köprülü Şe-
rif Bey'in yazdıklarının bazı kısımlarını bugünün diline uyarlayarak
burada nakletmek zorundayım:
“...Hiçbir gün Acaba benim düşünceme muhalif olan şu hüküm
doğru olamaz mı?' dememiştir, diyemezdi. Bu sebeple fikir ve ilim
terbiyesi sınırlı bir daireden dışarı çıkamanııştır. Enver, idefiks' ile
örülmüş, tıpkı sert bir ceviz gibi, çetin ve küçük bir dimağ sahibi
olarak kaldı. Gözü birşeyden yılmaz, emsalsiz bir şahsi cesarete
sahip, önemli meselelerde kendi nefsinden başka kimseye itimat
edemez, müstesna rulılu bir ucubedir.
..Enver'e göre şu işin çözümü yalnız bir şekildedir, o şekil de
Enver'in aklına esen şekildir. ...Enver dar idrakli bir inatçı, Hafız
Hakkı geniş anlayışlı bir kayıtsız idi. Bu duyguların her ikisi de
devlet işlerinde bir akıl eksikliği, birer hastalık değil midir?
..En mühim bir nokta da Enver'in ruhi kimliğidir. Hakikaten,
inkılâp tarihimizde bu kadar mühim bir mevki işgal eden, mem-
leketi -Berlin'den Selânik'e koşarak- 31 Mart trajedisinden çekip
kurtaran ve şöyle eden, böyle eden bu genç cesur ve fedâkâr Enver
bir hain, bir cahil mi idi?...
Enver, hain değildir. Yalnız, büyük kumandanlık bahsinde kuv-
vöotleri düzgün kullanmak denen mühim faziletten hissesini hiç-
bir gekilde alamanmığlar, Biz buna halk ve sokak Türkçesi ile hain
adam deriz,
.nver, calildir. Diğer mânâsiyle Enver başkumandan olduğu
yaman, hakiki bir başkumandanın maiyetinde ikinci kurmay subay
olabilecek yaşla idi. Akıl, ancak dâhi yaratılmış nâdirler için yaşta
değil baştadır, halbuki Enver dâhi değildir.
Öyle ise Enver nedir?
Enver bir hayaller hastası, bir şöhret hırslısıdır. Fakat en farket-
tirici ve ayırıcı özelliği, bir ihtilâl tiryakisi olmasıdır. Allah onu hiç-
birşeyden korkmaz, herşeyi kendine mâledip idaresi altına almaya,
herkesi küçük görmeye mahküm bir hilkatte yaratmıştır. Herşey,
hattâ memleketin hayatı bile, Enver'in nazarında bir hiçtir.
...Enver devlet işleri ile ilgili her teşebbüse atılırken ihtimal ki
büyük bir istekle Aman batıyor, kurtarayım!” demişti. Fakat teşeb-
büsü başarısızlıkla son bulunca sadece basit bir dudak büküşü ile
Zaten batacaktı, battı. deyip geçtiği ise muhakkaktır” 15
*
Enver Paşa hakkındaki en tarafsız ve gerçekçi yorum, Paşa'nın bir
buçuk sene boyunca maiyetinde bulunmuş olan Ismet Inönü'nün ha-
uralarındadır ve Inönü, Şerif Köprülü'nün yazdıklarının tam tersini
anlatmıştır.
Enver'e ve hatırasına her zaman saygı göstermiş olan Inönü, En-
vewin kişiliğinden “...iyi bir asker, iyi bir subay, iyi bir insan olarak
cemiyetin kusur olarak bildiği unsurlardan, insanın tasavvur edeme-
yeceği kadar nasibi olmayan bir tiptir. Asker vasıfları bakımından,
vazifesever, çalışkan ve korku nedir bilmez müstesna bir kahraman
olarak, askerliğin aradığı ölçülerin en yukarı seviyesinde yer almış-
ır”diye bahsetmiş ama “hayal ölçülerinin seviyesinde kaldığını” söy-
lemiştir:
“..Enver Bey, erkânıharbiye binbaşısı olarak Manastır'da ...ya-
bancı komitacıları ...takip hareketlerinde büyük şöhret kazanmıştı.
Bu devrede Enver Bey, Niyazi Bey gibi Bulgar, Sırp ve Yunan çete-
lerini takip etmekle şöhret yapmış bulunan muhtelif rütbede pek
çok subay yetişmiştir. Bunların arasında adı en çok anılan ve ön
plâna geçen sima, Enver Bey'dir.
Enver Bey'in şöhreti yalnız kahramanlığından gelmiyordu. Iyi
bir erkânıharp zabiti olarak kabul ediliyor ve özellikle şahsi ahlâk
bakımından örnek tanınan meziyetleriyle saygı görüyordu.
...Meşrutiyetle beraber gelen siyaset münakaşaları taraflardan
birinin subaylara istinad etmesiyle vahim ve haşin bir şekil almış-
tır. Ordunun siyasete iştirak etmesinin ihtilâl esnasında zaruri
olan hali, ihtilâlin başarılmasını müteakip bir türlü kesilememiştir.
Ittihad ve Terakki Cemiyeti alıştığı subaylardan ayrılmayı gözüne
kestiremiyordu. Bu hal hem siyasi hayatı, siyasi tartışmaları zehir-
liyor; hem de orduyu içinden ayrılığa zorlayarak, onu mütemadiyen
ve ruhen kemirip yıpratıyordu. ...Balkan Harbi'nden sonra Harbiye
Nezareti'ne gelen Enver Paşa, subayların cemiyet içinde bir teş-
kilât olmasını ortadan kaldırmıştı.
-.Enver Paşa da otorite sahibiydi. Fakat, o Binbaşı Enver Beyin
itibariyle hükmediyordu.
...Enver Paşa şahsi meziyetleriyle iyi bir asker, iyi bir subay, iyi
bir insan olarak cemiyetin kusur olarak bildiği unsurlardan, insa-
nın tasavvur edemeyeceği kadar nasibi olmayan bir tiptir. Asker
vasıfları bakımından, vazifesever, çalışkan ve korku nedir bilmez
müstesna bir kahraman olarak, askerliğin aradığı ölçülerin en yu-
karı seviyesinde yer almıştır.
Kumandan olarak, Enver Paşa'nın görüşü, kavrayışı, sevk ve
idaresi, muayyen bir hududa kadar işlemiş, o hududa eriştikten
sonra kendi hayal ölçülerinin seviyesinde kalmıştır. Başkumandan
olduğu halde, kendisinin doğrudan doğruya vazifesi dahilinde de-
ğilken, Sarıkamış Muharebesi gibi büyük bir hareketi bizzat idare
etmeye heves etmiş, büyük başarılar kazanacağını sanmıştır. So-
nunda, kendi adınıda, memleketin ordusunu da, bu seferin âkıbeti-
nide büyük felâketlere uğratmıştır. Müteakip seferlerde de, anlayış
ve sevk ü idare bakımından yüksek bir seviye göstermez”.
Bu kitapta, Enver Paşa hakkında bugüne kadar pek yapılmamış
olanı yapmaya, Enver'i yaptıklarının ve yazdıklarının ışığında de-
gerlendirmeye çalıştım.
*
Enver Paşa, Naciye Sultan'a gönderdiği mektupları okunduğunda
hemen farkedileceği gibi şayet asker, siyasetçi ve devlet adamı kimli-
ginin gölgesinde kalmasaydı, yaşadıklarıyla ve yazdıklarıyla dünya-
nın en bahtsız ama en meşhur âşıklarından biri olurdu.
Ve, bu âşık bir hayal insanıydı, yalnızdı, yalnızlığının tesellisini
yazdıklarında ve Naciye Sultan'da arıyordu ama görünen o ki, te-
selliyi bulamamış ve yalnızlığa mahküm kalmıştı...
Tarihte iz bırakmış şöhretler pek yalnız sayılmazlar; etrafları bir
dost, hayran yahut dalkavuk grubu ile çevrilidir ama çoğunun iç
dünyasına yalnızlık hâkimdir.
Yıllar önce Şahbaba'da da yazmıştım: Tarihte önemli roller oyna-
mış kişiler, özel hayatlarında genellikle yalnız olurlar. Yıkılmış, hem
de çok fena şekilde çökmüş bir imparatorluğun tabutunu yüklenmek
zorunda kalan Sultan Vahideddin yalnızdı, o enkazın içerisinden
yepyeni bir devlet yaratmayı başarabilmiş olan Mustafa Kemal de,
aslında yapayalnızdı.
Aynı şekilde yapayalnız olan Enver Paşa da bu yalnızlığını sadece
Nüciye'si ile, yani hanımı Naciye Sultan ile gidermek istemiş ama
yazdıklarına bakılırsa, varlığının her zerresiyle bağlandığı sultanına
önecleri arzu ettiği derecede rühen, maceranın sonuna sona doğru
mesafe engeli yüzünden maddeten yaklaşamamış, tam bir yakın-
liğa erememiş ve yalnızlığa daha fazla mahküm olmuştu. Naciye,
Küver'in beraber oldukları günlerden hemen sonra yazdığı mektup-
larda bir gerçek olarak, yani cismani şekilde mevcuttur ama zaman
peçip de ayrılığın müddeti uzadığında artık hayale dönmektedir; En-
ver o günlerde Naciye'sine yazdıklarında onun suretinde sanki bir
hayale hitap etmektedir; kendine hayali bir dost yaratmış, o hayâle
andakatle bağlanmış ve herşeyini kâğıtlara dökmüştür...
Aynı hayal, 1911 ile 1913 arasında Rumeli'den, Selânik'ten, Trab-
lus'tan ve Istanbul'dan Berlin'deki hanım arkadaşı Maria Sarre'ye
gönderdiği mektuplarda da vardır. Maria Sarre'ye yazdıklarının Na-
ciye Sultan'a hitaben kaleme aldıklarından farkı, bunlarda sevgi ve
aşk dolu hitap ve final ile satır aralarında yine sevgi ve aşk ifadeleri-
nin bulunmamasıdır. Şablonun geri kalan kısmı ise aynıdır: Günlük
hadiselerin ayrıntılı şekilde nakli, ardından da emellerin ile hayalle-
rin anlatıldığı cümleler... Öyle ki, iki ayrı dönemde iki farklı hanıma
yazılmış olan bu mektuplar bilmeyenler için aynı kalıp çerçevesinde
kaleme alınmış metinleri andırırlar ve bu kalıp bilinç dışı bir alış-
kanlıkla kullanılmış intibaı verir.
*
Enver ile beraber çalışmış ve onu yakından tanımış olanların
ifadelerine göre göre Paşa pek konuşkan değildir fakat karşısında-
kini dinlemektedir ama cevapları kısa olmaktadır.
Günlük hayatında içine kapalı gibidir, ancak kalemi eline aldı-
ğında bu kapalılıktan eser kalmamaktadır!
Enver Paşa gençliğinden itibaren çok, pek çok ve neredeyse hiç
durmamacasına yazmıştır; askeri ve siyasi konuların haricinde
bizzat kaleme aldığı çok sayıda yönetmelik, tüzük, talimat ve yüz-
lerce özel mektubu vardır.
1913 sonrasında yazdıkları arasında ilk sırayı Naciye'sine gön-
derdiği mektuplar alır ve içine kapalılığının acısını çıkartırcasına
bu mektuplarda aklına gelen herşeye temas etmekte, hissiyatını
ve hayallerini de açıkça yazmaktadır. Üslübu rahat, sade ve sami-
mi, Türkçesi zamanına göre basittir. Naciye'sine hitaben en şairâ-
ne hislerini ifade ettiği satırlarında bile ağdalı değil sade cümleler
kurmakta, meramını sözü dolandırmadan, açıkça söylemekte ve
hemen her mektubunda büyük bir aşk, hasret ve başladığı işi mu-
zaffer şekilde bitirerek dönme çabası, hattâ hırsı hissedilmektedir.
Duygusal satırları giriştiği mücadelenin ayrıntıları takip eder;
temaslarını, görüşmelerini yazar, hattâ muharebe sahalarının plân-
larını bile çizer, sonra yine hasret satırları ve hisli vedâ ifadeleri ile
mektup nihayet bulur.
Enver Paşa aynı zamanda ressam, bir portre ressamıdır. Öyle ki,
Rusya günlerinde cebinde bir eskiz defteri taşımakta, bu deftere gö-
rüştüğü Sovyet yetkililerin karakalem portrelerini çizmekte, Mos-
kova'da kaldığı misafirhanede daha büyük boyda resim kâğıtları
bulundurmakta, misafirhanedekilerin, hattâ hizmetkârların resim-
lerini yapmakta, üstelik çizimlerinin beğenilmemesi halinde hiddet-
lenmektedir!?”
Devamlı olarak uzun mektuplar yazmasında ressamlığının ve fazla
konuşmayı sevmemesinin etkisi var gibidir. Kendi portresini bütün ay-
rıntıları ile ve sanki yazı olarak çizmektedir, zaten ciddi bir gözlemcidir,
bunda da asker ama daha ziyade ressam olmasının rolü vardır. Satırları
arasında seyahatnâmeyi andıran ifadeler ile pastoral tasvirlere rastlanır.
Hayatının doğumundan 1908'e kadar olan kısmını otobiyografi
şeklinde kaleme almış olan Enver, bu işi sonraki senelerde Naciye
Sultan'a yazdığı mektuplar ile devam ettirmeye çalışmıştır. Mektup-
larını her ne kadar sadece Naciye'si için yazdığını söylemiş ise de
bunların bir çeşit otobiyografi, her sayfanın da aslında birer günlük
olduğunun ve ileride kendisi hakkında yapılacak çalışmalara kay-
naklık edeceklerinin bilincindedir. Zaten, henüz yirmili yaşlarının
başında olan Naciye'ye sevgi ve hasret sözlerinden hemen sonra
onu hiç alâkadar etmeyecek uzun, teknik ayrıntılarla dolu askeri ve
siyasi malümat vermesinin, hattâ çatışma bölgelerinin krokilerine
kadar çizip göndermesinin sebebi, yaptıklarını bizzat kayıt altına
alma çabasıdır.
Bu yüzden mektuplarının kaybolmamasını, muhafaza edilme-
sini istemekte, meselâ 21 Mart 1921'de “... Acaba mektuplarımı ne
yapıyorsun? Ben öyle düşünüyorum ki bunları üşenmeyerek birer
taraflarından bir defterin yapraklarına yapıştırarak saklarsan her
vakit için gözün önünde benim canlı bir aksim beraberinde bulunmuş
olur. Hem doğrusu ben tâ başlangıçtan böyle düşünerek kâğıtların
bir tarafına yazıyorum. Hani herkes muhtıra tutar, günde yaptığını
bir yere yazar, ben ise benim için veya halk için değil yalnız cicim
için hergün böyle düşündüğümü, gördüğümü, bildiğimi yazıyorum”
demekte; 18 Nisan 1921'de de ne şekilde muhafaza edilmeleri ge-
rektiğini “... Evvelce dediğim gibi, bu mektupları (bu) büyüklükte bir
deftere yapıştırırsan pek iyi olacaktır. Çünki hergün sana herşeyimi
yazıyorum. Eğer sen üşenirsen Kâmil yapıştırsın. Aman rica ederim
bunlar da kaybolmasın” sözleri ile tekrar etmektedir.
Tuhaf olan taraf, mektuplarının tarihi birer malzeme olduğunun
farlarda balurnması ama satırlarının arasında hanımına hitaben ga-
yol imalırom ifadeleri de rahatça kullanabilmesidir.
İknver'in Naciye'sine neredeyse günü gününe yazıp sürgün döne-
iindeki bütün faaliyetlerini ayrıntıları ile anlattığı ve yakında ayrı
bir cl olarak tamamını yayınlayacağım mektupları, bir yerde Enver
Paga'nın kendi tarihi olacaktır...
*
İKuver Paşa'nın evrakı ailesi ile Türk Tarih Kurumu'nun arşivinde
bölünmüş vaziyettedir, her iki malzeme birbirini tamamlamaktadır
ve Kurum'un arşivinde Enver'in yanısıra Cemal Paşa ile Ittihad ve
'Varaklki'nin önde gelen isimlerine ve Enver'in eniştesi olan sonraki
genclerin generali Kâzım Orbay gibi askerlere ait bağış veya satın
ulna yolu ile intikal etmiş hususi yahut resmi çok sayıda belge de
bulunmaktadır.
Kitabı yazmaya başlamadan önce Paşa'nın ailesindeki belgeleri
(cinin etmemin ardından Japon tarihçi Yasayuki Yamauchi'nin dı-
gında pek kimsenin incelemediği, üstelik Yamauchi'nin tamamını
görmesine her nedense izin verilmemiş olan Türk Tarih Kurumu'n-
dakı evrakı da gördüm, inceledim, bazılarının kopyalarını aldım ama
nakeri belgeler ile pek ilgilenmedim. Zira, elimde Enver Paşa'ya ait
olan ve hem ailesinden hem de başka kaynaklardan temin ettiğim
çok sayıda belge vardı; Kurum'da muhafaza edilen İttihadçı evrakı-
nın tamamını ve Enver'in Orta Asya'daki faaliyetleri ile ilgili askeri
yazışmalarını yayınlamak bu kitabın hacmini zorlar ve çerçevesini
de ziyadesi ile aşardı.
Hadiselerin resmi belgelere yansımamış olan önemli tarafları-
nın ortaya tam olarak çıkartılabilmesi için devlet adamlarının özel
arşivlerinden istifade şarttır. İttihad ve Terakki erkânına ait olup
Tarih Kurumu'nda muhafaza edilen evrakın yanısıra Almanya'nın
askeri ve dışişleri arşivi ile Rus arşivlerinde, bilhassa TURKOM ve
ÇEKA'ya ait evrak arasında bulunan konu ile ilgili belgelerin tama-
mı ve İttihadçı liderlerin dostu olan Alman tarihçi Prof. Ernst Ja-
eckh'in Yale ve Columbia Üniversiteleri'ndeki evrakı mutlaka tek
tek incelenmeyi ve günün birinde yayınlanmayı beklemektedir. Bu
belgelerin yanısıra ATASE Arşivi'ndeki çok sayıdaki resmi evrak da
aynı şekilde incelenmeye muhtaçtır ve imparatorluk tarihimizin son
günlerinin hâlâ bilinmeyen ayrıntıları, bu evrakın gözden geçirilme-
si ile elde edilecek bilgiler sayesinde ortaya çıkabilecektir.
Bu kitap ve yakında neşredeceğim “Naciyem, rühum, efendim!”
ile Enver Paşa'nın hususi arşivinde bulunan evrakın büyük bir
kısmı ve hanımı Naciye Sultan'a yazdığı mektupların tamamı ya-
yınlamış olacaktır; dolayısı ile bundan sonra yapılacak araştırma-
ların yukarıda sözünü ettiğim arşivler ile benzer kaynaklar üze-
rinde yoğunlaşması gerekmektedir.
*
Kitapta yeralan belgelerin bir kısmı yıpranmış, bir kısmı da seri
şekilde yazılmıştı ve bazı kelimeleri okuyabilmem bu yüzden müm-
kün olmadı. Okuyamadığım yerleri ..... ile, yani yanyana beş noktay-
la, yazılması unutulmuş kelimeleri ve kelime eklerini ne olduklarını
tahmin etmeye çalışarak | | ile köşeli parantezlerin içerisinde gös-
terdim ve doğru şekilde okuduğumdan emin olmadığım kelimelerin
yanına da yine parantez içerisinde bir soru işareti koydum.
Alıntılardaki bazı cümlelerin başlarındaki ardarda üç nokta, o
metnin tamamını değil bazı kısımlarını aldığımı göstermekte, kul-
lanmadığım cümlelerin bulunduğunu ifade etmektedir. Belgelerde
normal parantezlerin içerisinde yeralan ifadelerin tamamı, metinle-
rin orijinallerinde de aynı şekilde yazılmışlardır.
*
Enver'i yazarken, Paşa'nın torunları başta olmak üzere, bazı İt-
tihadçı ailelerin soyundan gelenler ile daha pekçok kişiden yardım
gördüm.
Müteşekkir olduğum kişilerin isimlerinin yeraldığı liste, kitabın
sonunda bulunmaktadır.
Ama, burada şükranlarını öncelikle ifade etmek istediğim iki kişi
var:
En büyük teşekkürüm Enver Paşa'nın küçük kızı Türkân Maya-
tepek'in oğlu olan torunu, aziz ve kıymetli dostum Osman Mayate-
pek'edir.
Mükemmel bir Enver Paşa Müzesi olan Ankara'daki evinin kapı-
larını ardına kadar açan Osman Mayatepek, elinde bulunan herşeyi
istifademe sundu. Daha önce bir kısmı annesinde, bir kısmı da Enver
Paşa'nın büyük kızı olan teyzesi rahmetli Dr. Mahipeyker Enver'de
ama dağınık şekilde bulunan terekeyi annesi ile teyzesinin vefatla-
rının ardından biraraya getiren Mayatepek, muhafaza ettiği evrak,
fotoğraf yahut obje cinsinden Enver Paşa'ya ve Naciye Sultan'a ait
herşeyi seneler boyunca incelememi sağladı. Enver Paşa'nın sürgün,
özellikle de Orta Asya günlerinde Naciye Sultan'a yazdığı ve tamamı
yüzlerce sayfa tutan mektupların asıllarının da senelerce bende kal-
masına müsaade etti. Sayesinde fotokopilerin değil, orijinal belgele-
rin üzerinden ve gayet rahat şekilde çalışma imkânı buldum.
Osman Mayatepek'e minnettarlığımı, bu yüzden tekrar tekrar ifa-
de etmem gerekiyor.
Bir başka teşekkürüm, Enver Paşa'nın diğer torunu, oğlu Ali En-
ver'in kazı olan arkadaşım ve dostumu Arzu Enver Eroğan'adır.
Arzu da büyükbabası Enver Paşa ile babaannesi Naciye Sultan'a ait
ulan ve köndisinde bulunan herşeyden istifademi sağladı. Kitapta kul-
andığım fotoğraflar ile belgelerden bazılarını Arzu Enver Eroğan'dan
temin ettim. Hem bu unutulmaz yardımları, hem de kitabı yazdığım
#ırada aklına takılan hususları açığa çıkartabilmem için seneler boyu
günün herhangi bir saatinde, olur-olmaz vakitlerde aramalarımdan
bıkmayarak verdiği uzun izahlar için kendisine müteşekkirim.
*
Şimdi, Enver Paşa'nın bu önsözün başında da ifade ettiğim aşk,
süvuş, kan, gözyaşı, hırs, intikam ve birbirine zıt daha dünya kadar
kavram ile dolu, üstelik sadece 41 seneye sığmış ama mağlübiyetle
neticelenmiş hüzünlü macerasına beraber şahit olalım...
Murat Bardakçı
Ekim 2015, Teşvikiye
AVUSTURYA -
MACARİSTAN
Akmola
YA
ger
süKey OKüçükcüz
we KAZAK HAN İİKLARİ
| metni, e
HOKAND HANLIĞI
İN im
eHokand.
Urumçi
Kuril
KAŞGAR
DEVLETİ
(1864-1877)
ÇİN
& #i-löşk. e YİETİ- -KENT
Taşkenk( Sp:
ale #insz “ Z
idol < Ti Sİ
yarar SX de £ a Ga ; > e
Debüsi i- asel
2000... iyrliz (Üstte) 1830'larda Osmanlı
e “aylğz eleği İmparatorluğu ve Türkistan
za AVE £ a 1 Hanlıkları (Prof, Dr. Ahat Andican'ın
e e imami Osmanlı'dan Günümüze Türkiye ve
Mazar b Orta Asya'sından, sah: 214). Enver Paşa'nın
a Orta Asya'daki faaliyet sahası çerçeve içindeki
Kihif NE, rirmizi) fin alandır ve altta (Türk Tarih Kurumu topografı H.
,, em — Dağtekin'in çizdiği ve Ankara'da Güzel Sanatlar
eli
zo
Matbaası'nda basılmış Türkiye ve Hindistan
1 9 Avbek Haritası'ndan) ayrıntılı şekilde görülmektedir.
Bayram namazını kılmış ve cemaatten ayrılmak
üzere idi ki, uzak olmayan bir yerlerden gelen silâh
seslerini işitti...
“Ruslar baskın yaptı!” diye haykırdı, beyaz atına
atlayıp silâh seslerini işittiği tarafa doğru dörtnala
gitmeye başladı...
Geride kalanlarda hemen atlarına bindiler ve hay-
vanlarını mahmuzladılar...
Birkaç saat önce devriyeye çıkardığı adamlarının,
ileride Rus askerleri ile çarpışmakta olduğunu gördü;
kılıcını çekti, arkasındaki atlılara dönüp “Basın?” diye
haykırdı ve mahmuzlarını atının böğrüne, kanatırcası-
na gömdü...
Kurşunların ıslığı andıran sesleri ve yeri-göğü in-
leten tarrakalar arasında önüne çıkan iki Rus aske-
rini kılıcıyla biçti, sonra küçük bir tepenin üzerinden
etrafa ateş kusmakta olan mitralyöze doğru umursa-
maz, hattâ intihara koşuyormuşcasına dörtnala git-
meye başladı...
Işte, tam o anda karşısına çıkan bir Rus süvarisi
işaret tabancasını andıran kısa namlulu tüfeğini doğ-
rultup tetiğe bastı..
Kıvılcımlar saçarak fırlayan kurşun, kalbini pa-
ramparça etti...
Geridekiler, sırtından şemsiyeye benzer bir kırmı-
zılığın püskürürcesine çıktığını farkettiler...
Bindiği beyazatda yana devrildi ve beraberce yere
savruldular...
O anda gözünün önünden akıp geçen hatıralar sil-
silesine daldığı için acı hissetmiyordu, belki vuruldu-
gunun bile farkına varmamıştı...
Istanbul'da, “Yaşa?” diye haykıran yüzlerce kişinin
arasında, beyaz bir atın üzerinde Böâbıâli'ye doğru
ilerlediğini gördü... Sonra bir anlığına Dolınabahçe
Sarayı'nda, büyük âvizelerin aydınlattığı salonlarda
dolaşıp temennah edenlere nazikçe mukabele eder
gibi oldu, derken İstanbul'dan çok ötelere uzandı, Sa-
rıkamış'ın ayazını iliklerinden de derinde hissetti...
Sarıkamış'tan tekrar İstanbul'a döndü...
Şimdi, Kuruçeşme'de sarayı andıran büyük bir ya-
lının haremindeki geniş salonda idi... Seneler boyu
devam etmiş hasretin nihayete ermesinin sevinciyle
derinden ve candan gülümseyen iri mavi gözlü genç
bir kadın ellerini uzatmış, onu bekliyordu...
Koşarcasına iri mavi gözlü o kadına doğru yürüdü,
uzanmış ellere gözyaşı katılmış bir hasret busesi kon-
durdu ve o andan itibaren artık hiçbirşeyi duyamaz,
göremez, hissedemez oldu...
Önünde bir anda açılan ve o zamana kadar hiç his-
setmediği kadar ferahlık veren devâsâ beyaz boşluğa
ilerledi, buluttan da parlak gibi görünen boşluğa adı-
mını attı, daha da ötelere gitti, gitti, gitti ve derinler-
de hayâl hâlini alıp kayboldu...
Meçhul seyahatine devam edip sonsuz gibi görü-
nen beyaz boşluğun çok daha ilerisine vardığında
Rus mitralyözünün sustuğunu, etraftan “Paşa şehid
oldu?” haykırışlarının geldiğini ve hıçkırıklara karı-
şan tekbirlerin göklere yükseldiğini işitemiyordu...
Henüz, 41 yaşındaydı...
Macera dolu ömrünün bu son serencâmı günler
sonra ölüm tutanağı haline getirilecek, sararmış bir
kâğıda “Şehid-i muhterem Enver Paşa Hazretleri pek
mukaddes ve yüksek bir maksat peşinde Buhara'da,
Belcivan Vilâyeti'nin Çegan isimli mahallinde 14
Ağustos 1922 günü kurban bayramının ikinci günü
öğle vaktine yakın bir zamanda temiz kanını topra-
ğa akıta akıta, kahraman ve mert bir şekilde şehâdet
rütbesine nâil olmuştur” diye yazılıp mühürlenecekti!
Birinci bölüm:
TORPIDODAKİ
KARA GÖZLÜKLÜ YOLCU
—W GE 17 Dy ”
ELİMİ ğe
a
m i e me
© a a
Galata Köprüsü'nün Karaköy ayağından kalkan Alman askeri
demiryolları kurmay başkanlığına ait küçük bir yat, ışıklarını sön-
dürüp Boğaz'a girdi ve iskelelere uğramaya, sivil giyimli bazı kişi-
lori almaya başladı.
1918'in | Kasım gecesi idi ve saat dokuz buçuğa geliyordu...
Karalköy'len önce Üsküdar'a doğru seyrettikten sonra Kuzgun-
vwuk'un az ilerisinde Rumeli sahiline dümen kırıldı, Ortaköy'e ya-
nağıldı ve yattan karaya çıkan üniformalı iki Alman subayı sokak
limbalarınm aydınlattığı sahilde bir aşağı, bir yukarı yürümeye
başladılar.
Az sonra birkaç kişi göründü... Gelenlerden elinde küçük bir va-
liz olanı refakatçileri ile vedalaşıp yata bindi...
Yat, Ortaköy'den Arnavutköy'e uzandı ve yalılardan birinin rıh-
tumına yanaştı. Rıhtımda kadınlı-erkekli bir grup vardı.
Burada da kısa bir vedalaşma faslı oldu, ellerinde ufak valizler
taşıyan yedi kişi yata bindi ve hemen hareket edildi.
Galata Köprüsü'ne gidilir gibi birkaç dakikalığına geriye dönül-
dü ama Ortaköy'ü geçtikten sonra dümen karar değiştirilmişcesi-
ne bu defa Anadolu sahiline kırıldı ve ışıklar açılmadan Anadolu-
hisarı'na uzanıldı...
Hisar'ı biraz geçmişlerdi ki önce bir sarsıntı, ardından da galiz
küfürler işitildi... Yatın pervanesi balıkçıların ağlarına takılmıştı.
Ağlarını attıktan sonra sandalları ile sahile dönmekte olan balık-
çılar, yatın kaptanına dümdüz gidiyorlardı!
Ağ parçalanmasına rağmen pervaneye dolanmamış ama motor
stop etmişti... Mürettebat motoru yeniden çalıştırmaya uğraşırken
bu defa Karadeniz'den gelen akıntıya kapıldılar, yat sürüklenmeye
başladı ve motor dakikalar süren çabadan sonra çalıştırılabildi...
Tekrar karşı sahiledümen kırdılar ve saat onbire doğru Boyacı-
köy koyuna girdiler... 1
Meşhur Yavuz zırhlısı ileride, Istinye rıhtımında demirlemiş du-
ruyordu...
Yatın ışıkları belki birer saniyeliğine birkaç defa yakılıp söndü-
rülerek Boyacıköy sahilinde bekleyenlere işaret verildi ve koyda,
sahile yakın biryerlerdeki sandaldan yine birkaç defa kaldırılan
cılız bir fener, işaretin alındığı cevabını verdi. Küreklerin suya da-
larken çıkarttığı şapırtılar etrafı saran derin sessizliği birkaç da-
kika boyunca kurşun gibi deldi, sandal yata yanaştı ve elinde yine
ufak bir valiz olan sakallı bir yolcu güverteye çıktı.
Yata binen yolcuların hiçbiri tek bir kelime olsun etmemiş, kap-
tanın elini sıktıktan sonra kamaraya inmiş, feslerini çıkartmış,
başlarına kendileri için önceden hazırlanmış şapkaları giyip süküt
içerisinde kanepelere ilişmişlerdi...
Yolcuları toplama işini, Türkiye'deki Alman askeri heyetinin en
genç kurmay subayı olan Yüzbaşı Hermann Baltzer yapmıştı...
Vakit geceyarısını bulmak üzere idi, artık alınacak başka yolcu
yoktu. Yat yeniden hareket etti, birkaç yüz metre ilerideki Tarab-
ya'ya uzandı ve koyun önünde demirli duran Alman bayraklı bir
torpidoya, R-01'e yanaştı...!8
Yolcular yatı terkedip torpidodan indirilen merdivenle savaş
gemisinin güvertesine çıktılar ve kaptanın kamarasına alındılar.
R-Ol'in o sırada karada olan kaptanı Alfred Kagerah da birkaç da-
kika sonra geldi, yuvarlak masanın etrafında ağır bir hüzün bulu-
tu içerisinde oturan ve ağızlarını bıçak açmayan yolculara sadece
“Hoşgeldiniz” dedi, teker teker ellerini sıktı ve hareket emri verdi.
Istikamet, Kırım'ın Gözleve Limanı; sessiz yolcular da Türki-
ye'nin kaderini senelerce elinde tutan İttihad ve Terakki Parti-
sinin o gecenin üç hafta öncesine kadar padişahtan bile güçlü olan,
her sözleri yahut tek bir bakışları bile kanun kabul edilen liderleri
idiler...
Yolcular dokuz kişi idi: Imparatorluğun yine üç hafta öncesine ka-
dar sadrazamı olan Talât, Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı
Enver, adı Ortadoğu'da bir zamanlar açıkça telâffuz edilemeyen ve
duyulan büyük korku yüzünden sadece fısıldanabilen Bahriye Nâzı-
rı Cemal Paşalar ile Beyrut'un eski valisi Cemal Azmi, Istanbul'un
sabık emniyet müdürü Bedri ile Ittihad ve Terakki'nin en güçlü isim-
lerinden Doktor Nâzım, Bahaeddin Şakir ve Dr. Rüsuhi Beyler...*
Yolcuların arasında bir de delikanlı vardı: Talât Paşa'nın yirmili
yaşlarındaki kayınbiraderi Hayreti...
Ortaköy'den alınan yolcu Enver Paşa idi. Talât Paşa, Cemal
Azmi, Bedri, Doktor Nâzım, Bahaeddin Şakir ve Dr. Rüsuhi bey-
ler ile Talât Paşa'nın kayınbiraderi Hayreti, yata Arnavutköy'den
binmişlerdi. Boyacıköy rıhtımından sandalla gelen sakallı zât da
Cemal Paşa'ydı...2
Türkiye'den ayrılmalar kararlaştırılanlar arasında, İttihad ve
Terakki'nin uzun seneler kâtibaı umumiliğini yapmış olan Midhat
gükrü Bey (Bleda) de vardı. Kader arkadaşları ile beraber gurbet
yolculuğuna çıkmasından son anda hanımının rıhtımdaki diğer
tludçılara “Kocamın sizinle gelmesi şart mı?” demesi üzerine
vazgeçilm işti.2'
Yolculardan altısının İstanbul'daki son gecelerini geçirdiği Orta-
köydeki yalı, Talât Paşa'nın sırdaşı olan ve İttihad ve Terakki'nin
19O9'duaki kongresinde merkez-i umumi üyeliğine seçilen İhsan
Nüumuık Bey'e aitti. |
Yolcuları uğurlayan Ihsan Namık Bey yatın gözden kaybolma-
#dan sonra yalısına dönmedi, caddeye çıktı, bir müddet Akın-
Lulmarmu'na kadar yürüdü, orada bir kenara oturdu ve hıçkıra hıç-
Kıra ağlamaya başladı.
Yuldan geçen ve kendisini tanıyıp şaşkınlık içerisinde “Bey, ne
oldu, neden ağlıyorsun?” diye soran bekçiye “Evlâdımı kaybet-
üm," diye cevap verdi.??
*
iWihad ve Terakki o gün son kongresini yapmış, sabah saat on-
birde Cağaloğlu'ndaki Merkez-i Umumi binasındaki toplantıya
120 kadar üye katılmış ve üç hafta önce hükümeti ile beraber isti-
( etmiş olan Talât Paşa, kongrenin açılışında yaptığı konuşmada
parti idarecilerinin de vazifelerini bıraktıklarını açıklamıştı.
Kongre beş gün devam etti ve paşalar ile partinin ileri gelen-
lerinin memleketi terketmiş oldukları üçüncü günün sabahında
öğrenildi. 5 Kasım'da İttihad ve Terakki'nin kendi kendini feshet-
incesi ve yeni bir partinin kurulması kararlaştırıldı; dört çekimser
ve dokuz muhalif oya karşı 35 oyla “İttihad ve Terakki” isminin
tarihe intikal etmesi kabul edildi.23 Teceddüt adında yeni bir parti
kuruldu, İttihad ve Terakki'nin mal varlığı ile kasasında bulunan
462 kuruş da bu yeni partiye devredildi.
İttihadçılık ile İttihadçı düşüncenin sona ermediğinin, Teceddüt
Fırkası'nın da sadece tabelâdan ibaret olduğunun herkes farkın-
daydı. Zihniyet ve İttihadçı umdeler devam edecek, İttihadçılar bu
umdelere sonuna kadar bağlı kalacaklar, Enver Paşa üç sene sonra,
1921 Eylül'ünde Batum'da birkaç arkadaşıyla beraber yeni bir kong-
re yapacak ve İttihad ve Terakki'nin tekrar doğduğunu ilân edecekti!
*
İstanbul basını, İttihadçı liderlerin Türkiye'yi terkettiklerini ay-
rılışlarından bir gün sonra öğrendi ve Ittihad ve Terakki'ye muha-
lif gazetelerde ağır yazılar çıkmaya başladı.
Refik Hâlid'in (Karay) Zaman Gazetesi'nde 5 Kasım günü çıkan
“Efendiler Nereye” başlıklı yazısı, Türk siyaset literatürünün en
meşhur örneklerinden olacaktı:
“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de
acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?
Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız
birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, de-
rimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı,
iri yarı şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor;
tahtakuruları nereye?
Ücrâ dağbaşlarında gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik
aç kurtlar vardır. Köpeksiz sürülere dalarlar, boyunları kaparlar,
etrafa kan, kemik saçıp mideleri dolu inlerine kaçarlar... Galiba
çoban göründü, köpekler hırlıyor; tok kurtlar nereye?”
*
Talât Paşa'nın gurbette yalnız kalmamak için yanına aldığı genç
kayınbiraderi Hayreti Bey bir tarafa bırakılacak olursa, İttihad ve
Terakki'nin R-01 torpidosu ile Türkiye'yi terkeden sekiz önemli is-
minden sonraki senelerde sadece ikisi yatağında ölebildi, diğerleri
kurşunlarla can verdiler...
Paşa, 15 Mart 1921 sabahı Berlin'de Sogomon Tehliryan adındaki
bir Ermeni tarafından ensesinden vuruldu... Bahaeddin Şakir ve Ce-
mal Azmi Beyler'i 17 Nisan 1922'de Berlin'de yine Ermeniler katlet-
tiler... Cemal Paşa, 25 Temmuz 1922 akşamı Gürcistan'ın başkenti
Tiflis'te iki yaveri ile beraber sokak ortasında delik deşik edildi ve
cinayeti kimin yahut kimlerin işlettiği hiçbir zaman ortaya çıkartı-
lamadı... Enver Paşa 4 Ağustos 1922'de bugün Tacikistan'ın sınırları
içerisinde kalan Âbıderyâ köyünün ilerisindeki tepelerde Çegan Te-
pesi'nde bir Rus mitralyözünün kurşunlarına hedef oldu... Doktor
Nâzım Bey ise Mustafa Kemal Paşa'ya karşı hazırlanan Izmir sui-
kasti teşebbüsüne katıldığı suçlaması ile Istiklâl Mahkemesi tara-
fından idama mahküm edildi ve 26 Ağustos 1926'da Ankara'da asıldı.
*
Osmanlı İmparatorluğu 1914'ün 11 Kasım'ında girdiği ve dört
sene devam eden dünya savaşından çok büyük bir mağlübiyete uğ-
ramış, neredeyse herşeyini kaybetmiş halde çıktı.
Gücünü 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra hissettirme-
ye başlayan ve 1913'ten itibaren devletin tek hâkimi olan İttihad ve
Terakki, bu büyük mağlübiyetin hemen ardından iktidarı bırakmak
zorunda kaldı ve Sadrazam Talât Paşa, 8 Ekim 1918'de Sultan Vahi-
deddin'e istifasını sundu.
Yoni hükümeti kurma vazifesi sabık padişahın dünürü olan ha-
riciye hâzır ve sadrazam Tevfik Paşa'ya verildi ama Tevfik Paşa
birkaç gün sonra vazifeyi iade etti, sadaret bu defa eski harbiye nâ-
gırlarından ve saygı duyulan bir asker olan Ahmed Izzet Paşa'ya
verildi ve İzzet Paşa hükümeti kurdu.
Memlekette bir “İihadçı avı” başlamak üzere idi...
Cöphelerde seneler boyu tadılan yenilgilere ilâve olarak 27
Gitim'de Halep'in İngilizler'in eline geçmesi ve Trakya'nın da müda-
(mz Kalma ihtimalinin artması üzerine İzzet Paşa hükümeti Ingil-
töre nezdinde temaslarda bulundu ve âcilen bir mütareke imzalama
çabasına girişti.
Mütareke, 1918'in 30 Ekim'inde, Limni Adası'nın Mondoros Li-
imanı'na demirlemiş olan İngiliz zırhlısı Agamemnon'da imzalandı.
Türkiye ile müttefikler arasındaki savaşa 31 Ekim 1918 Perşem-
be günü öğleden itibaren son veren 25 maddelik mütareke, Osman-
lk İraparatorluğu'nu yere seren bir teslim anlaşması idi. Üstelik 7.
iüddesi müttefiklere “güvenliklerini tehdit eder mahiyette bir ha-
dişe yaşanması halinde, imparatorluğun stratejik noktalarını işgal
hakkı” da veriyordu ve sadece bu madde bile, günün birinde Istan-
bulun da bir bahane ile işgali ihtimalinin bulunması demekti!
Mütlefiklerin Istanbul'u işgal etmeleri halinde yapacakları ilk
iglerden birinin, Türkiye'de savaş yıllarında iktidarda bulunan Itti-
had ve Terakki'nin liderlerini tutuklayıp savaş suçlusu olarak yar-
gılamak olduğu kesin idi.
Bir başka tehdit de, üç ay önce tahta çıkmış ve Ittihadçılar'a olan
nelretini hiç saklamamış olan Sultan Vahideddin'den gelecek gibi
hissediliyordu. Talât Paşa hükümetinin istifasından sonra padişahın
Iihadçı liderleri tevkif ettirip mahkemeye çıkartmayı düşündüğü,
yargılamanın büyük ihtimalle darağacında biteceği ve saraya yakın
vlan Ittihad ve Terakki muhaliflerinin de hükümdarı böyle yapması
için devamlı surette teşvik ettikleri Istanbul'da açıkça konuşuluyor-
du, Üstelik, İttihad ve Terakki iktidarından yıllar boyunca çekmiş
olanların ve Ittihadçılar'a karşı başka sebeplerle nefret hissedenle-
rin sayısı da hayli fazla idi ve önde gelen Ittihadçılar'ın sokak orta-
sında her an bir suikaste kurban gitmeleri de mümkündü...
Bir başka endişeleri daha vardı: O tarihten üç sene önce, 1915'te
yaptıkları Ermeni tehciri yüzünden başlarına iş gelmesi, en azından
yargılanmaları ihtimali...
Ittihadçı liderlerin hiçbiri memleketten ayrılmaları sırasında
yazdıklarında tehcir meselesinden bahsetmezler ve tehcir yüzünden
endişe hissettiklerine dair bir ifadeleri de yoktur.
Ama, Ittihad ve Terakki'nin kâtib-i umumisi Midhat Şükrü Bey'in
eşi Hadice Hanım ile Talât Paşa arasında 1 Kasım 1918 gecesi İtti-
hadçılar'ın memleketi terketmelerinden birkaç dakika önce geçen
bir konuşma, sadece liderlerde değil, ailelerinde de tehcir konusun-
da bir endişenin mevcut bulunduğunu göstermektedir.
Türkiye'den ayrılacaklar arasında Midhat Şükrü Bey de vardır
ve Arnavutköy'deki rıhtımdan Alman torpidosuna götürecek yata
binmelerinden hemen önce, kocasının gurbete gitmesini istemeyen
Hadice Hanım ile Talât Paşa arasında bir konuşma geçer. Hadice
Hanım, Paşa'ya Midhat Şükrü Bey'in Ermeni tehciri ile alâkası olup
olmadığını sorar, hiçbirşeye karışmadığını öğrenmesi üzerine “Ma-
dem ki icraatta mesuliyet hissesi yoktur, o halde gidişinin sebebi ne-
dir?” der ve neticede Midhat Şükrü Bey memlekette kalır.
Hadice Hanım ile Talât Paşa arasında geçen bu kısa konuşma,
tehcir kararından kaynaklanan endişenin mevcudiyetini açık şekil-
de göstermektedir.
*
En başta Enver, Talât ve Cemal Paşa üçlüsü olmak üzere İttihad
ve Terakki'nin lider kadrosunun bir müddet, hattâ savaşın yaraları-
nın sarılmasına kadar ortalıkta görünmemesi lâzımdı.
Gidilecek yer konusunda değişik fikirler vardı. Önce, Anado-
lu'nun üzerinde duruldu ama muhalefetin dertler açabileceği ihti-
mali gözönüne alınınca bu düşünce rağbet görmedi ve bir müddet
için memleket dışına gidilmesi, Avrupa'da başka kimliklerle ve deği-
şik memleketlerde kalınması kararlaştırıldı.
İttihad ve Terakki'nin Türkiye'den ayrılmayacak olan üst düzey
mensupları da, Türkiye'yi terketme kararına “Hemen gidin! Ortalık
düzelince rahatça dönersiniz” diye destek verdiler.
Ama, nereye gideceklerdi? Memleketin etrafı zaten kan ve ateş
içerisindeydi, Türkiye'den kendi başlarına ayrılmaları mümkün de-
ğildi ve gidiş konusunda en yakın müttefiklerinden, Istanbul'da bu-
lunan Alman askeri heyetinden yardım istediler.
Memleketi nasıl terkedeceklerine dair ilk görüşme, 20 Ekim'de
Enver Paşa ile Osmanlı Genelkurmayı'ndaki en yüksek rütbeli Al-
man subayı olan General Hans von Seeckt arasında yapıldı. Von
Seeckt, Ittihadçı liderlerin Almanya'ya gitmek istemeleri halinde
Alman donanmasının yolculuğu organize edebileceğini ve Istan-
bul'daki Alman savaş gemilerinden birinin bu işle görevlendirilece-
gini söyledi.
Istanbul'daki Alman Büyükelçisi Bernstorff, 27 Ekim 1918'de
Alman Dışişleri Bakanlığı'na önde gelen bazı Ittihadçılar'ın Türki-
ye'yi terketmek istediklerini ve bu kişilerin arasında Talât ve En-
ver Paşalar'ın da bulunduğunu bildirdi.
Büyükelçi, Sadrazam Ahmed İzzet, Paşa'nın memleketi terket-
mek isteyen Ittihadçılar'a yardıma olmak istediğini ama muha-
ilet tarafından daha sonra sonra sıkıştırılma endişesi içerisinde
bulunduğunu ve Almanya'ya gidecek olan Ittihadçılar'ı daha sonra
indesini Galep edilmesi hâlinde Almanya'nın tutumunun ne olaca-
fini Öğretmek istediğini de yazıyordu.
Alman Dşişleri Bakanlığı'ndan Büyükelçi Bernstroff'a gönderilen
vövüpta 'Talat ve Enver Paşalar'ın Osmanlı Imparatorluğu ile Al-
münya arasındaki ittifaka bağlı kaldıkları hatırlatılıyor ve dolayısı
ile Alınanya'nın kapılarının bu kişilere açık olduğu ifade ediliyordu.
Hakanlık, Istanbul'daki büyükelçiliğinden talep etmeleri hâlinde bu
Kigilere yardımda bulunulması talimatını da veriyor ve Türkiye'ye
ileride hiçbir şekilde iade edilmeyeceklerini bildiriyordu.?
Berlin'in memleketlerini terkedecek olan İttihadçılar'a himaye
pürantisi vermesinin sebebi siyasi müttefiklere gösterilen vefa de-
pil, bu kişilerin ileride Almanya'nın aleyhinde konuşmalarını ve
savaş senelerindeki Alman idarecileri zor durumda bırakabilecek
hareketlerde bulunmalarını önceden engelleme çabası idi.
Almanya bu politikasına hep sadık kaldı ve sürgündeki Ittihad-
çılan'a sağladığı siyasi himayeye hiçbir şekilde son vermedi. Talât
Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beyler gibi bazı Ittihaçı-
ların Berlin'in göbeğinde katledilmelerine engel olamadı ama Tür-
kiye'nin yaptığı iade taleplerini her şekilde geri çevirdi ve sürgün-
lerin yaptıkları siyasi faaliyetlere hiçbir şekilde karışmadı.
İltihadçı liderler bütün bu gelişmelerin ve Almanya'dan alınan
garantinin ardından, Enver Paşa'nın Kuruçeşme'deki yalısında
birkaç defa biraraya geldiler, memleketi terketmesi gerekenlerin
kimler olduğunu tesbite çalıştılar ve 1 Kasım gecesi R-01 torpidosu
ile Türkiye'den ayrılan Ittihadçı yedi liderin isimleri, bu toplantı-
larda belirlendi.”
Alman tarafı, hazırlıkları yolculuk gününün sabahında tamamla-
dı. Akdeniz Filosu Kurmay Başkanlığı'nda yapılan toplantıda, ope-
rasyonun başına Yüzbaşı Hermann Baltzer getirildi.”
Ittihadçı şeflerin Istanbul'dan ayrılmaları için her türlü yardım-
da bulunan Almanlar bu yardımı yapmakla acaba aynı ittifakın
mensubu oldukları eski silâh arkadaşlarına hissettikleri vefanın
gereğini mi yerine getiriyorlardı?
Kendi memleketlerinin de karmakarışık halde olduğu, hattâ hü-
kümdarları Ikinci Wilhelm'in tahtının sallandığı o günlerde, Alman-
lar'ın müttefikleri de olsa bir başka memleketin idarecilerini düşü-
necek halleri de yok gibi idi...
Almanya'da halk yahut sivil idareciler savaştan bıkmış ve mağ-
lâp olduklarına inanmışlardı ama, harp Alman komuta kademesi
için henüz bitmemişti. Mücadele devam edecekti, mücadelede eski
müttefiklerinden de istifade ihtimali vardı ve Ittihad ve Terakki'nin
lider kadrosuna mensup bazı kişiler bu yüzden güvenlikte ve elle-
rinin altında olmalı idiler. Yakın bir gelecekte işgal edileceğinden
emin oldukları yenilgiyi kabullenmiş Türkiye'nin savaş zamanında-
ki idarecilerinin Alman Imparatorluğu'nun, özellikle de savaşta çok
yakın işbirliği yaptıkları Alman ordusunun aleyhinde konuşmaları-
nın ve müttefiklere istenmeyen bazı bilgiler vermelerinin de böyle-
likle önüne geçilebilirdi.
Ittihadçılar'ın sonraları ortaya çıkan özel yazışmaları, onların da
kendilerini emniyet altında hissedecekleri tek ülke olarak Alman-
ya'yı düşündüklerini gösterecekti...
Almanya, ilerki günlerde Osmanlı hükümetinin Berlin'e gönder-
diği yeni büyükelçisi Rıfat Paşa'nın ve galip müttefiklerin Ittihadçı
liderlerle ilgili bütün iade taleplerini reddetti. Eski silâh arkadaşla-
rından bazılarının sonraki senelerde Berlin'de Ermeniler tarafından
yapılan suikastlerde hayatlarını kaybetmelerinin önüne geçemedi
ama hepsine sahip çıktı, sürgündeki Ittihadçılar'a tam bir hareket
serbestliği sağladı, bazı çabalarında yardımcı oldu ve bu arada ken-
disi için aracı olarak da kullandı.
*
İttihadçı liderlerin İstanbul'dan bilinmez bir geleceğe adım at-
tıkları günler, dünya savaşında Osmanlı Imparatorluğu ile aynı
safta bulunmuş ve yenilmiş devletlerin hükümdarlarının da taht-
larındaki son demleri idi...
Avrupa'nın dünya savaşından mağlüp çıkan ülkeleri, yenilginin
sorumluluğunu başlarındaki hanedanlarda buldular; tahtlar peş-
peşe devrildi ama Türkiye'de sorumluluk hanedana ve padişaha
değil, iktidardaki İttihad ve Terakki Partisi'ne çıkartıldı. Mağlüp
imparatorlar ve krallar memleketlerini terkederlerken Osmanlı
hanedanı savaşın ardından altı sene boyunca memlekette kaldı ve
uğranan büyük yenilginin mesulü olarak sürgüne gitmek, İttihad-
çı liderlere düştü.
Tahtını bırakan ilk Avrupalı hükümdar Bulgar Kralı Ferdinand
olmuş, 3 Ekim 1918'de oğlu Boris lehine tahttan feragat edip Al-
manya'ya gitmişti. Ferdinand'ın tarafsız bir ülke yerine mağlüp-
lardan olan Almanya'ya gitmesi aslında gayet normaldi, zira sabık
kral zaten Bulgar değil, Saxe-Coburg-Gotha Hanedanı'nın Maca-
ristan ile akrabalığı bulunan Kohâry branşına mensup bir Alman
prensi idi. Bir zamanlar ailesinin hâkimi olduğu Coburg şehrine
yerleşti ve 1948'de orada öldü.
Kral Verdinand'ı, Alanan İmparatoru Ikinci Wilhelm takip etti...
p Kasım'da tahttan çekildi ve hemen ertesi gün trenle Hollanda'ya
geçlü, Me kadar orada yaşadı ama Hollanda'dan dışarıya adım
ülmasına ıZin verilmedi.
Memleketini terketmek zorunda kalan son Avrupalı hükümdar,
Avunturya Macaristan İmparatoru Birinci Karl oldu. 11 Kasım
191K'da bir bildiri yayınlayıp yönetimden çekildiğini ama tahtını
bırakmadığını duyurdu. Aynı gün imparatorluk ikametgâhı olan
Viyana'daki Sehönbrunn Sarayı'nı da terkedip şehrin dışındaki Ec-
kartanı Kalesi'ne taşındı. 12 Kasım'da Avusturya'da, 16 Kasım'da
dn Macaristan'da cumhuriyet ilân edilmesine rağmen dört ay bo-
yuücu Kekartsau Kalesi'nde kalmaya devam etti ve neticede birkaç
hafta öncesine kadar düşmanı olan İngiltere'nin yardımını gördü,
memleketinden 23 Mart 1919'da bir Ingiliz birliğinin koruması al-
nda uynlmaya mecbur kalarak Isviçre'ye gitti.
Uktadarı kaybettiği sırada 32 yaşında olan genç imparator son-
vnları karısı İmparatoriçe Zita'nın zorlamaları ile tahtını geri al-
mak için çeşitli teşebbüslerde bulunacak ama teşebbüslerin hepsi
goruçsuz kalacak ve Birinci Karl, 1922'de Portekiz'e ait Maderia
Adası'nda zatürree ve solunum yetmezliğinden can verecekti...
Avusturya tahtından feragat eden Karl, Macar tahtı üzerindeki
haklarından vazgeçmemişti. Mensubu olduğu Avusturya Impara-
torluk hanedanı Habsburglar'ın birçok mensubu, özellikle tahtın
vfirisi kabul edilen prensler Macarca'yı bugün de mükemmel şekil-
de konuşmaktadırlar ve Karl'ın 2011'de ölen büyük oğlu Arşidük
Ollo von Habsburg'un cenazesi Viyana'daki Kapuzin Kilisesi'nin
mahzeninde bulunan hanedan mezarlığına, kalbi de birkaç gün
sonra Macaristan'daki Pannonhalma Manastırı'na defnedilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında iktidardan en son ayrılan ha-
nedan, Osmanoğulları oldu. Saltanat, son padişah Sultan Vahided-
dinin 17 Kasım 1922'de memleketi terketmesinin ardından Anka-
radaki Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırıldı ve 1924 Mart'ın-
da da hanedanın bütün mensupları sürgüne gönderildiler...
*
İttihad ve Terakki'nin üç paşası, Enver, Talât ve Cemal Paşalar,
memleketten ayrılmalarından önce Sadrazam Ahmed Izzet Pa-
şa'ya birer mektup göndermişlerdi.
Cemal Paşa'nın mektubunun üzerinde gittiği günün tarihi var-
dı, yani I Kasım'da yazılmış gibi görünüyordu. Talât ve Enver Pa-
şalar'ın mektuplarının tarihleri ise gidişlerinden sonrasına aitti,
Talât Paşa 2, Enver Paşa da 3 Kasım tarihini koymuştu.
Serveti olmadığını söyleyen Talât Paşa memleketin ecnebi nü-
fuzundan kurtulduğu gün hesap vermek için döneceğini yazıyor,
Cemal Paşa da barış imzalanıp ecnebilerin memleketten uzaklaş-
malarına kadar yaşanabilecek taşkınlıklara hedef olmamak için
memleketten ayrıldığını anlatıp emekliliğini istiyordu.
Memleketi terkedişinin gerekçesini yakın zamanlarda faydalı
bir iş göremeyeceğinin belli olması şeklinde ifade eden Enver Paşa
ise, İslâm'ın Kafkasya'da istiklâlini sağlayabilmek maksadıyla o
taraflara gittiğini ve ileride hizmet imkânı çıktığında döneceğini
yazıyordu. Enver mektubunda ilginç bir başka ifade kullanıyor,
zaten mevcut olan mezuniyetim zamanında diyerek, memlekette
olmayacağı dönemin kullanmadığı izinlerine sayılması gibisinden
imada bulunuyordu.”
Sadrazam Ahmed İzzet Paşa, 4 Kasım'da Kafkasya'daki Doku-
zuncu Ordu Kumandanlığı'na bir telgraf göndererek Enver'in Kaf-
kasya'ya vardığı anda tutuklanmasını istedi, ertesi gün de Berlin
Sefiri Rıfat Paşa vasıtası ile Almanya Başbakanı Prens Max von
Baden'den memleketten Alman subaylar tarafından çıkartılan İt-
tihadçı liderlerin iadesini talep etti.2
*
R-01 torpidosunun yolcuları iki gün devam eden yolculukların-
da gelecekte neler yapabileceklerini tartıştılar, kendilerinin ve Tür-
kiye'nin istikbalini konuştular, arada bir güverteye çıkıp Alman
subaylarla sohbet ettiler, hattâ güvertede beraberce birkaç fotoğraf
da çektirdiler.
Enver Paşa, yolculuk sırasında yuvarlak ve camları koyu renkte
bir gözlük takıyordu...
*
Aralarındaki ilk fikir ayrılığı, iki gün devam eden yolculukta
yaptıkları bu tartışmalar sırasında ortaya çıktı...
Enver Paşa'ya göre Rusya'ya giderek Ruslar ile anlaşmaları,
sonra Türkistan'ı ayaklandırmaları, Kafkaslar'da mücadeleye de-
vam etmeleri, Allah'ın takdiri ile zafer için çalışmaları ve muvaf-
fak olamadıkları takdirde bu yolda can vermeleri gerekiyordu!
Talât Paşa'nın fikri ise başkaydı. Paşa “Bizim siyasi ömrümüz
sona ermiştir. İster haklı, ister haksız yere olsun bir kerre üzerimize
milletin kin ve gazap yüzü döndü. Bizim yürüyeceğimiz en kısa ve
münasip yol, Avrupa'ya giden yoldur. Bir köşeye çekilip oturmalıyız
ve herhangi birimiz herhangi sebeple olursa olsun en ufak bir kıpır-
danma bile yapmamalı ve hiçbir şeye tamah etmemeliyiz. Bu halde,
zamanın getireceği hadiseleri gözlemeliyiz. Gün geçer de şayet bir
fırsat zuhur ederse, o fırsattan faydalanmak tabiidir. Ancak, bu-
günkü hâlimizle ve bugünkü dünya şartları içinde bize düşen, her
türlü tranlıktan ve her çeşit senlik ve benlikten uzakta bir köşeye
çekilip sinmeklen ibarettir. Gerçi biz vicdanlarımıza karşı mahküm
değiliz, Çünki biz milletimizi kurtarmak ve yurdumuzu yükseltmek
istedik fakat talih bize yâr olmadı. Böyle olunca, artık vazifelerimi-
zi başkalarına terketmemiz gerekir” diyordu .*“
Enver Paşa dışındaki yolcuların tamamı Talât Paşa'nın fikrine
iştirak ettiler ama Enver mücadeleye devamda ısrarlı idi...
İltihad ve Terakki'nin askeri kanadının hâkimi olan Enver ile
sivil tarafın liderliğini yapan Talât Paşa arasında mücadeleye baş-
ka yerlerde devam etme yahut bir köşeye çekilme şeklindeki fikir
ayrılığı ileride de halledilemeyecek, her iki Paşa'nın hayatının
kurşunlarla noktalanmasına kadar devam edecek, Enver Paşa bu
ümitsiz mücadeleye tek başına atılacak ve macerası memleketten
ayrılmasından dört sene sonra çok uzaklarda, Pamir Dağları'nın
eteklerinde hayatı ile beraber sona erecekti...
*
Şimdi, 1918 Kasım'ında İstanbul'dan Kırım'ın Gözleve Limanı'na
uzanan bu zoraki yolculuğun 37 sene öncesine, 1881'in yine bir Ka-
sım gününe, Ahmed Bey adındaki bir ziraat teknisyeni ile eşi Ayşe
Hanım'ın İstanbul'un, Divanyolu semtinde, Vicdan isimli bir hanının
kiracısı olarak yaşadıkları iki odalı mütevazi evlerine gidelim...
ip a
il i
İ Belke gi
İkinci bölüm
SOBANIN ETRAFINDA
DOGAN BAŞKALDIRI
Kırım'da 18. asırda kadınlara kumaş, Han Sarayı'na da yemeni
salan; büyük ihtimalle Gagavuz Türkleri'nden ve Hristiyan olan
bir delikanlı günün birinde Müslüman bir kıza âşık düştü.
Kız da onu sevmişti, evlenmeye karar verdiler ama kızın ailesi
evlenebilmeleri için delikanlının dininden vazgeçip Müslüman ol-
masını şart koştu...
Delikanlı kendinden isteneni yaptı ve ihtida edip Abdullah is-
mini aldı...
Kırım, nikâhlarından hemen sonra Rus istilâsına uğrayınca Ab-
dullah genç karısı ile beraber şimdi Ukrayna'ya ait olan Kili kasa-
basına göç etti ve orada bir oğulları oldu.
Abdullah ile karısının soyundan gelenler, senelerce Kili'de ya-
şadılar.
Kili, 1790'dan itibaren birkaç defa Rus işgaline uğradı ve Os-
manlı Devleti, Kili ile etrafındaki geniş toprakları 1806'dan sonra
Rusya'ya terketmek zorunda kaldı. Abdullah'ın Kili'de doğan to-
runlarından biri, Kahraman Ağa, Ruslar'ın gelmesi üzerine aile-
sini de yanına aldı, Karadeniz'in güneyine indi ve şimdi Kastamo-
nu'nun ilçesi olan Abana'ya yerleşti.
Abana'da bir önceki memleketleri olan Kili kasabasına nisbetle
“Kilili” sözünün bozulmuş şekliyle, “Killi” diye tanınan ailenin ço-
cukları sonraki senelerde İstanbul'a göçettiler ve Kilili yahut Killi
Abdullah'ın neslinden gelenler, imparatorluk başkentinin sıradan
birer sâkini oldular.
Ziraat teknisyeni Ahmed Bey, Kırım'da kadınlara ve Han Sara-
yr'na kumaş ve yemeni satan, Müslüman olduktan sonra Abdullah
ismini alan Gagavuz Türkü'nün altıncı göbekten torunuydu. Ayşe
adındaki hanımıyla beraber İstanbul'da, Divanyolu'ndaki küçük bir
ahşap evde yaşıyorlardı ve her zaman maddi sıkıntı içerisinde olan,
orta halliden de geride, hattâ fakir denebilecek bir aile idiler.*
Ahmed Bey ile Ayşe Hanım'ın ilk çocukları 1881'in 23 Kasım
Çarşamba günü, öğlen saat onikiye doğru Divanyolu'ndaki bu evde
dünyaya geldi...52
Çocuğa, İsmail Enver adını koydular.
O sırada 21 yaşında olan ziraat teknisyeni Ahmed Bey'in yine
Ayşe Hanım'dan beş çocuğu daha oldu: Hasene (1887-1963), Nuri
(1889-1949), Mediha (1894-1983), Kâmil (1898-1964) ve Ertuğrul
(1907-1931).
Aile kalabalıklaştıkça, maddi sıkıntılar daha da arttı...“
*
Ahmed Bey'in ailesi, Enver'in ifadesine göre zengin olmamakla
beraber oğullarının tahsil ve terbiyesine kuvvetleri yettiği kada-
rıyla gayret göstermişti.
Okula başladığında aslında mektep çağına henüz gelmemişti ve
üç-dört yaşlarında idi. Önce, Divanyolu'ndaki evlerinin hemen ya-
nındaki bir ibtidai mektebine, yani ilkokula gitti, mektebin hocası
Kara Hâfız'ın önünde “Bismillâh” deyip besınele çekti. Altı yaşına
gelinceye kadar birkaç ibtidai değiştirdi; Fatih'teki ibtidainin ikin-
ci sınıfında iken babası Ahmed Bey'in şimdi Makedonya'nın sınır-
ları içerisinde bulunan Manastır'a kondüktör olarak tayini çıktı,
aile oraya nakletti ve Enver ilkokulu Manastır'da bitirdi.
Ahmed Bey'i Manastır'a tayin edenler bu tayinin kondüktörün
o sırada henüz küçük bir çocuk olan oğlunun istikbalini belirleye-
ceğini ve çocuğun gençlik senelerini geçireceği Balkanlar'dan Türk
Tarihi'nin 19. asır sonu ile 20. asır başlarındaki önde gelen ihtilâl-
cilerinden ve askerlerinden biri olarak çıkacağını hatırlarına bile
getiremezlerdi...
Enver'in çocukluğundaki en büyük hevesi, askeri okula gitmek
ve subay olmaktı...
1889'da henüz sekiz yaşında iken Manastır'daki askeri ortao-
kula girmek istedi. Yaşı küçük olduğu için alınamayacağı söylendi
ama hem çocuğun, hem de ailenin ısrarı üzerine okula kabul edildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderinde gelecekte yaşanacak
olan pekçok macera, küçük çocuğun yaşı tutmamasına rağmen 1S-
rar, rica ve minnet üzerine askeri mektebe alınması ile başlaya-
caktı...
Enver, hocaları tarafından sessizliği, terbiyesi ve özellikle de
yaşının küçüklüğü sayesinde her zaman sevildi ama Harbiye'ye
gidişine kadar hiçbir zaman parlak ve mezuniyetlerinde yüksek
dereceler alan bir öğrenci olmadı. Meselâ, askeri rüşdiyenin ilk se-
nelerinde sınıfının önce yedincisi, sonra ulünı-ı diniyye yani din
dersi hocasının öğretmediği bir konuda, hac hakkında sorduğu so-
ruyu cevaplayamaması yüzünden altmışıncısı idi. Dördüncü yılda
sınıfın otuzuncusu olmuş, mezuniyetinde de ancak onyedinciliğe
gelmişti. Askeri liseye onbeşinci olarak girdi, lisenin ikinci yılında
onikinci, üçüncü yılında dokuzuncu oldu. Liseyi bitirip Harbiye'ye
giderken smalinın altıncısı idi ama Manastır'daki notlarının genel
nrlalamaya göre düşük olması yüzünden IHarbokulu'na ellialtıncı
olarak girebilmişti. j
Harbiye'ye gitmek üzere doğduğu şehre, yani Istanbul'a dön-
müşlü ve sadece müstakbel mesleği olan askerlikte bir yerlere gel-
meye çalışmakla kalmayacak, o devrin en tehlikeli ve en muzır işi
ile de alâkadar olacaktı:
Siyasetle, yani Sultan Abdülhamid'e muhalefetle...
*
Bugün bize dünyanın dört bir tarafındaki uzak diyarlar ve bam-
başka iklimler gibi gelen beldeler, o devirde Istanbul'dan gönderi-
len valilerin yahut Mülkiye'den mezun ve henüz otuzuna bile gel-
meriiş kaymakamların idare ettikleri yerlerdi.
İzmir, Konya yahut Diyarbakır şimdi bizler için ne ifade ediyor-
sa Mekke, Selânik, Trablus ve daha birçok uzak diyar, o zamanın
insanının gözünde öyle, yani memleketin şehirlerinden biri idi.
Falih Rıfkı, “Zeytindağı”nın girişinde bunu çok güzel anlatır:
“Bizden Belgrad'ı aldıkları zaman, düşman murahhasları Niş
kasabasını da istemişlerdi, Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:
- Ne hâcet dedi, Istanbul'u da size verelim.
Babalarımız için Niş, Istanbul'a o kadar yakındı.
Biz eğer Vardar'ı, Trablus'u, Girid'i ve Medine'yi bırakırsak,
Türk milleti yaşayamaz zannediyorduk.
Çocuklarımızın Avrupa'sı, Marmara ve Meriç'te bitiyor...”8*
O nesle mensup subayların sicil belgelerine baktığınızda, birta-
kım maaş zammı sütunları görürsünüz. ,
Sütunların üzerinde “Yunan harp zammı”, “Italyan harp zam-
mı”, “Balkan harp zammı”, “Büyük harp zammı” ibareleri ve bütün
bu savaşlara rağmen hayatta kalabilme mücadelesinden muzaffer
olarak çıkabilen bir subayın 1940'lara kadar uzanan sicili “İstiklâl
harp zammı”, “Şark kıdem zammı”, “Kısmi seferberlik zammı” sü-
tunlarıyla devam eder.
Ve, bu sütunların arasında, “Bilâd-ı harre zammı” başlıklı bir
kalem daha vardır. “Sıcak beldeler zammı” demektir ve şimdi Suu-
di Arabistan'ın sınırları içerisinde bulunan Asir, Hicaz ve Necd böl-
geleri ile Yemen gibi iklimin kavurduğu topraklarda görev yapan
subayların maaş zamlarını gösterir.
Bütün bu sicil özetleri, imparatorlukta 19. asırdan sonra top-
rakları muhafaza için yaşanan kanlı mücadelelerin birer resmi-
geçidi gibidir. Birliğinin başında Makedonya dağlarında ayrılık-
çılara karşı savaşan genç subay günün birinde aynı mücadeleye
Yemen'de devam etmekte; bir ara İstanbul'da sırmalı üniforması
ile hanımların gönlünü fetheden bir başka subay kısa bir müddet
sonra Tunus'ta, Arnavutluk'ta yahut Girit'te yine kan ve ateş içe-
risinde kalmaktadır.
Üstelik sadece askerlerin değil, büyüğünden küçüğüne kadar
her devlet memurunun, özellikle de İstanbul'da hâmisi olmayanla-
rın, meselâ Kosova'nın bir kasabasında vazifeli telgrafçının yahut
evrak memurunun oradan tâââ Yemen'in San'a'sına gönderilmesi
de sıradan bir tayindir.
Bugün anlatılması artık hayli zor bir hâle gelmiş olan impara-
torluk, işte budur! Şimdi böylesine geniş görünen coğrafya, impa-
ratorluk nesli için memleket sınırlarının içerisindeki topraklardır
ve o neslin kurmayları, kimi bölgelerini kanın ve ateşin sardığı o
toprakları muhafaza edebilmek için çeşit çeşit hayaller kurmakta,
bu hayallerini ihtirasla yoğurmaktadırlar.
Bu kurmayların önemli bir ismi, Enver'in bir yaş küçük amcası
Halil Paşa, ölümünden on sene sonra, 1967'de yayınlanan hatıra-
larında daldıkları hayalleri ve ihtirasları samimi ve çarpıcı şekilde
anlatır:
“...Şimdi artık hem hür bir vatanda serbest vatandaş, hem
de bütün bu hatıraları yaşayan bir eski askerim. O hatıralar
ki, mektepten, Abdülhamid mahkemelerinden başlar. Makedon-
ya'ya, Tunus'a, Trablusgarb'a, İran'a, Kafkasya'ya, Irak'a, Dağıs-
tan'a, Türkistan'a, Gürcistan'a, Rusya'ya, Moskova'ya, Avrupa'ya
kadar uzanır. Bazen bakarım, bunlar bir hayata sığmayacak şey-
ler gibi görünür. Ama sığdı işte. Ve ben bunların hepsini yaşadım.
..Ümid, heyecan, karar gücü, ihtiras ve hayal ufkumuzun geniş-
liği sınırsızdı. Hayatımın bu akışından memnunum.
...Ben şimdi bütün bu hatıralar yığını arasında âdetâ bir tür-
bedar gibiyim. Ve geriye baktığım zaman görüyorum ki, yalnız
dalgalı, hareketli bir şahsi hayatın değil; dalgalı, hareketli, ih-
tiraslı ve hayâl ufuklarına sınır tanımayan bir değerli ve üstün
neslin de son temsilcisi gibiyim.”35
Peki, Halil Paşa'nın sözünü ettiği ve sınırsız bir hayâl ufkunun
çevrelediği o topraklar, şimdi uzaklarda kalan bütün o yerler haki-
katen bizim olmuşlar mıydı?
Cevabı yine Falih Rıfkı versin:
“..Zeytindağı'nın tepesindeyim. Lüt Denizi'ne ve Gerek Dağ-
ları'na bakıyorum. Daha ötede, Kırmızı Deniz'in bütün sol kıyı-
sı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame'nin
kubbesi gözüme batıyor; burası Filistin'dir. Daha aşağıda Lüb-
nan var; Suriye var; bir taraftan Süveyş Kanalı'na, öbür taraftan
Büsra Körlezi'ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin ustünde bizim
bayrağımız! Ben bu hudutsuz imparatorluğun çocuğuyum.
Çıplak Isa, Nasıra'da marangoz çırağı idi; Zeytindağı'nın üs-
tünden geçliği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz,
Kudus'te kirada oturuyoruz. Halep'ten bu tarafa geçmeyen şey
yalnız 'Türk kâğıdı değil, ne Türkçe, ne de Türk geçiyor.
Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim de-
ğildi. Sokaklarda seyyahlar gibi dolaşıyoruz.
Kamame Kilisesi'nin hristiyan milletler arasında taksim edil-
miş olduğunu bilirsiniz. Içerisinin her parçası ve bütün kilisenin
her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahta-
rı pay edememişlerdi. Onun için Kamame anahtarı bir hocanın
elindedir. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın vazifesini yapı-
yoruz: Ticaret, kültür, çiftçilik, sanayi, binalar, herşey Araplar'ın
veya diğer devletlerindir. Yalnız jandarma bizim idi; jandarma
bile değil, jandarmanın esvabı.
Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam-A-
rap, yahut yarı-Arap'tır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten
başka, Araplaşmamış Türk'e az rastgeliyordum.
Arap milliyetperverliğini güden Şamlı Azmzadeler, Konya'dan
gelme Kemik Hüseyin torunları idi; Haleb'in esas familyalarının
asılları Türklerdi. Osmanlı Imparatorluğu'nda bütün ekalliyet-
ler imtiyazlı oldukları için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için
herhangi bir müslüman ekalliyetin çocuğu olmak, Türk olınaktan
daha faydalı idi.
Bir Kürt zaptiye çavuşunun kütüğünden gelen Abdurrahman
Paşa, dedesi ve babası vergi çaldığı için zengin, Araplaşmış oldu-
gu için de âyân âzâsı idi. Bu Abdurrahman Paşa, kendi toprağı-
nın tamaınını ancak harita üstünde görmüştür.
Birinci Millet Meclisi'nde Şer'iye Vekilliği etmiş Eskişehirli bir
Türk hocasının Türkler gibi 've demek yerine, Araplar gibi 'vua'
dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır.
Suriye, Filistin ve Hicaz'da:
- Türk müsünüz?
Sualinin bir çok defalar cevabı:
- Estağfırullah! idi.
- Bu kıtaları ne müstemlekeleştirmiş, ne de vatanlaştırınıştık.
Osmanlı Imparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak
bekçisi idi.
Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın
Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu.
Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üs-
tünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet
yapamaz!
Kudüs'ün en güzel yapısı Almanlar'ın, ikinci güzel yapısı yine
onların, en büyük yapısı Ruslar'ın, bütün öteki binalar Ingiliz-
ler'in, Fransızlar'ın, hep başka milletlerin idi. Gür sakalları ba-
harat kokan Dürziler, saçları örülmüş Yahudiler, etleri meşinleş-
miş üryan ve entarili Araplar, hepsi Türk ordusu kanala doğru
giderken, dar Suriye ve Filistin kıt'asında iki safa ayrılmış: “-Geç
yiğidim, geç!” diyordu.
Fakat bir avuç Türk, bütün kıt'ayı tuttu.
Koskoca çölü, bina ve bahçelerle donattık.
Geç kalmıştık. Artık ne Suriye, ne de Filistin bizim idi. Ru-
meli'yi maddeten ne kadar kaybettikse, buraları mânen o kadar
kaybetmiştik.
Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyor-
duk. Anadolu baştanbaşa yapılmak, şehirler, köyler, ev ve tarla
zengin olmak, Türkler tamamen garplılaşmak ve sonra da Ha-
lep'ten Kırmızı Deniz'e doğru nüfus, teknik ve sermaye ile taş-
mak lâzımdı. Biz ise Anadolu'yu aşıp Halep kapısını vurduğumuz
zaman, ümran ve kalabalık görmeğe başlıyorduk. Halep büyük
bir şehir, Şam büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir, Kudüs
büyük bir şehir idi; Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz
kat daha yabancı idi.
Fakat her yere:
- Bizim, diyorduk.
Şam, evimiz kadar bizim, Lübnan bahçemiz kadar bizim... Bu
tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiği-
ne şüphe yoktu.
Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hattâ posta memuruna an-
latmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk.
Şam'dan kalkan tren, Medine'ye üç gün üç gecede gider. Medi-
ne'yi bile bırakmıyorduk. Medinesiz Türkiye? Bu emperyalizmin
intiharı demekti.
Ne Medinesi? Bir gün aşağı geçecek bir kıt'ayı selâmlamağa
inmiştik. Tren varken, Adana'dan beri yayan yürümekte idiler.
Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu,
yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidi-
yorlardı? Aden'e!
Hâmid'in mısraını hatırlıyorum:
- Nereye gitmek istiyor?
- Ademe!36
Mısır'ı fethe çıkan Cemal Paşa, Kudüs'te, Şam'da, Lübnan'da,
Beyrut'ta ve Halep'te oturduğu zaman, bir işgal ordusunun ku-
mandanı gibi birşeydi.
.. Imparatorlukların san'atı müstemleke ve milliyetleri işlet-
mektir. Osmanlı Imparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru,
koca gövdesini yan yatırmış, memelerini müstemleke ve milliyet-
lerin ağızlarına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen
bir sağmal idi...”37
Bu geniş coğrafyaya yayılmış toprakların elden çıkmasını önle-
mek yahut o toprakları yeniden şekillendirmek uğruna mücadele
don Kurmay neslinin mensuplarından bazıları hayallerini haki-
kate erdirdi, bazıları da o hayaller uğruna canlarını verdiler...
O nesilden olan Enver, hayatını hayalleri uğruna Tacikistan'da,
Pamuır Dağları'nın haritalarda bile ismi geçmeyen ücra bir tepe-
Made Rus kurşunları ile noktaladığı sırada, onunla uzun seneler
boyunca bazen gizli, bazen de açık bir rekabet içerisine girmiş olan
bir başka kurmay subayın, Anadolu bozkırlarında yıldızı çoktan
yükselmişti ve daha da yükselecekti...
*X
Wuver'in yetiştiği çevrenin ve fikri yapısının oluşma şartlarının
düzgün şekilde anlaşılabilmesi için, o senelerde devletin mutlak
hâkimi olan Sultan Abdülhamid'in kişiliğinin ve iktidar dönemi-
nin, özellikleri ve ayrıntıları ile bilinmesi gerekir.
Zira, Abdülhamid'in dünyaya bakışı, siyasi çizgisi, davranışları,
kararları, hattâ günlük hayatı, ilk gençliklerinden itibaren yılla-
rını imparatorluğun dört bir tarafında ve genellikle de cephelerde
geçiren Enver ve Enver ile yaşıt kurmay neslini derinden etkile-
miş, siyasi kişiliklerini şekillendiren en önemli unsur olmuştur.
Sultan Abdülhamid, son devir Türk Tarihi'nin en fazla tartışı-
lan şahsiyetlerindendir. Bir kesimin gözünde 33 senelik iktidarı
sırasında tek karış toprak bile kaybetmemiş ulu hakan, başka bir
kesime göre ise kızıl sultandır. Ama, iktidardan düşürülmesinin
üzerinden bir asırdan fazla geçmiş olmasına rağmen Abdülhamid
hakkında bugüne kadar hissiyata ve ideolojiye değil, belgelere da-
yanan ciddi ve tatmin edici bir araştırma henüz yapılmamış; hü-
kümdarı tarafsız şekilde ve insani özellikleri çerçevesinde ele alan
bir biyografi de hâlâ yazılmamıştır.
*
Osmanlı İmparatorluğu, 18. asrın ortalarından itibaren daimi
bir reform çabası içerisinde idi ve çabanın tek sebebi vardı: Devleti
dağılmaktan kurtarıp bekaasını sağlama arzusu...
1683'te Viyana önünde yaşanan büyük bozgunun ardından
1689'da geniş toprakların kaybedildiği Karlofça felâketinin yarat-
tığı şok, sonraları girilen savaşların hep yenilgi ile neticelenmesi
ve ardarda gelen toprak kayıpları, devlet yapısında artık açıkça
hissedilmekte olan bozulmanın öncelikle askeri alanda geri kalmış
olmaktan kaynaklandığı düşüncesini getirdi. Ekonomik, mâli ve
sosyal yapıda değişiklikler yapılması, çağa ve teknolojiye ayak uy-
durulması gereği ise hatırlara pek gelmedi ve o devirlerde zslahat
sözü ile ifade edilen reform kavramı sadece askeri alanda Avru-
pa'ya üstün gelme çabası ile sınırlı kaldı.
Üçüncü Mustafa'nın 1760'larda Avrupa'dan askeri danışmanlar
getirtmesinin, Üçüncü Selim'in yeni bir ordu kurma teşebbüsünün
ve İkinci Mahmud'un yeniçeri ocağını ortadan kaldırmasının ar-
dında hep bu emel, yani askeri üstünlüğü tekrar elde etme arzusu
yatıyordu.
Bütün bu çabalara rağmen cephelerdeki yenilgilerin hâlâ devam
etmesi, Yunan isyanında ve Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa
ile oğlu İbrahim Paşa'nın karşısında askeri bakımdan hiçbir ba-
şarı gösterilememesi sadece askeri değil, sosyal alanlarda da bir
ıslahatın şart olduğunu hatırlattı.
1839'daki Tanzimat ile 1856'daki Islahat fermanları bu düşünce
ile ilân edildi ve Türkiye, 1854'te Rusya'ya karşı Avrupalı mütte-
fikleri ile girdiği Kırım Savaşı'ndan sonra yüzünü başka bir mec-
raya çevirdi ve gelişmenin ıslahat ile beraber Avrupalılaşmaya,
Avrupa devletleri ile aynı sosyal ve siyasi statüye sahip olma he-
define yöneldi.
Türkiye'nin gündeminde hâlâ yeralan Avrupa Birliği'ne girebil-
me çabalarının fikri temelleri, o zamanlara dayanır...
19. asrın ortalarından itibaren başlayıp yeni arayışlara ve deği-
şik alanlarda bazı çözüm çabalarına sahne olan Tanzimat dönemi,
teb'ada o zamana kadar pek görülmemiş bazı eğilimler ve talepler
yarattı. Batı'yı bilen, yahut bilmese de örnek alınması gerektiğine
inananlar ıslahat çabalarının kâfi olmayacağını düşünerek mut-
lakiyetin yerini meşruti bir idarenin almasının ve imparatorluğa
hürriyet kavramının gelmesinin şart olduğu düşüncesi ile saraya
ve Bâbıâli'ye muhalif gruplar teşkil etmeye başladılar.
Sultan Abdülâziz'in iktidar senelerinde öncülüğünü Namık Ke-
mal, Ziya Paşa ve Ali Süavi gibi o zamanın gençlerinin yaptığı Yeni
Osmanlılar, Genç Osmanlılar yahut Jön Türkler diye isimlendiri-
len ve Avrupa'yı merkez edinen muhalif hareket hükümdarı meş-
rutiyeti ilâna zorlamak için uğraşırken, teb'a arasında bir başka
mücadele daha ortaya çıktı: İmparatorluktan ayrılıp kendi devlet-
lerini kurmak isteyen unsurların bağımsızlık çabaları... Yunanis-
tan'ın 1821'de ayaklanarak 1822'de bağımsızlığını ilân etmesinin
ve sınırlarını ilerki senelerde kademeli olarak genişletmesinin
ardından başta Bulgarlar olmak üzere diğer Balkan milletleri ile
Ermeniler'in özgürlük hareketleri, Arnavutluk'ta ve Yemen'de bit-
mek bilmeyen isyanlar...
Başkaldırıların sonuncusu, en fazla ses getireni ve etkisi bugü-
ne kadar devam edeni, Ermeni hareketi oldu. Taleplerinin geçmişi
19. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanmakla beraber, Ermeniler
imparatorluğun gayrımüslim unsurları içerisinde silâhlı müca-
deleye giriken son grup oldukları ve bu hareketi savaş içerisinde,
yani dünya savaşı senelerinde yaptıkları için, devletin tepkisini
sert şekilde çekecekler ve başkaldırılarının ardından 1915 tehciri
gelecekti.
İ&rmeniler'in bir şanssızlıkları da Yunanlılar, Bulgarlar yahut
Araplar gibi tarih boyunca herhangi bir bölgede nüfusun nerede
se tamamını teşkil eden bir toplum olmamaları idi. Geçmişte ken-
dilerine ait müstakil bir bölgeleri vârolmamış, her zaman Müslü-
manlar ile yahut diğer mezheplere mensup Hristiyanlarla beraber
yaşamışlardı, Ermeni vatanı olduğunu iddia ettikleri topraklar
homojen bir Ermeni toplumunu barındırmıyordu ve dolayısı ile
ekseriyette bulunup da bağımsızlıklarını ilân edecekleri belli bir
toprağa sahip değillerdi.
Devlet, milliyet temelinde yaşanan bütün bu kavgaların netice-
sinde, Abdülhamid döneminde artık kendi halkı ile bir silâhlı mü-
cadeleye, hattâ harbe girmişti!
*
Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrımüslim teb'anın başkaldırma-
sı ile Müslüman teb'anın isyanı arasında farklar vardır.
Gayrımüslimlerin başkaldırması her zaman ulusal bir bağım-
sızlık hareketi kimliği taşıdı ama Müslümanlar'ın başkaldırışı ba-
ğımsızlıktan ziyade yerel idarecilerin yahut feodal liderlerin bizzat
işbaşına gelip kendi hanedanlarını kurma çabalarının neticesi ola-
rak ortaya çıktı.
Kültürel ve siyasi Arap hareketleri ile teşkilâtları, bağımsızlık
hareketinde fiziki bir başarı elde edemediler. 19. asrın sonların-
da Mısır ile Suriye'yi entellektüel bakımdan oldukça etkileyen e/
Nahda hareketi zamanla bağımsızlıkla ilgili bazı kavramları kul-
lanmış ise de, kültürel bir yeniden doğuş olarak kaldı. İzzet Derve-
ze'nin 1910'lu senelerde Paris'te teşkil ettiği ve Jöntürk düşüncesi-
nin etkisi ile Arap bağımsızlığı için çalışan ve bünyesinde Osmanlı
ordusundaki bazı Arap subayların yeraldığı el Fetah örgütü ile ek-
seriyetini Iraklı subayların teşkil ettiği el Ahd Cemiyeti de geniş
çapta etkili olan bir bağımsızlık hareketine dönüşemedi. Her iki
örgütün asker mensupları, daha sonra Şerif Hüseyin'in başlattığı
Arap İsyanı'na katıldılar.
Başarılı sonuç veren, yani İmparatorluk'tan kopuşu getiren ha-
reketler ise yerel liderlerin başkaldırıları idi.
Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın 19. asrın ilk çeyreğinde
başlattığı ve kendisi ile soyundan gelenlerin Mısır'ı vali ve Hıdiv
olarak İstanbul'dan neredeyse tamamen bağımsız birer hükümdar
gibi idare etme hakkını elde etmeleri ile neticelenen isyan ve 19.
asırdan itibaren Kıt'a Arabistanı'nda ve Yemen'de meydana gelen
ayaklanmalar milliyetçi girişimler değil, isyan edenlerin şahsi ta-
leplerini hayata geçirme arzularından kaynaklanıyordu.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan ve milli bir uyanış gibi
görünse de, lideri Şerif Hüseyin'in önce o sırada müttefikimiz olan
Almanlar'la38, onlarla anlaşamayınca da İngilizler ile yaptığı te-
maslarda* ayaklanmanın karşılığında başında kendisinin bulu-
nacağı geniş bir Arap Krallığı talep etmesi, Müslüman teb'anın
imparatorluğa karşı en geniş başkaldırmasının ardında da milli
devletin değil, kendilerinden olan bir hanedanın idare edeceği yeni
bir hükümdarlık kurulması arzusunun bulunduğunu gösterir.
X
1876'da ardarda yaşanan iki askeri darbeden sonra İkinci Ab-
dülhamid'in hükmü altına girecek olan Osmanlı İmparatorluğu
19. asırda artık gayet güçsüzdü, fakirdi ve memlekette bütün bun-
ların yanısıra sert bir mutlakiyet vardı.
Sultan Abdülhamid, iktidara hizipleşmelerin, bitmeyen komp-
loların ve aralarında sadece üç ay olan iki darbenin, yani amcası
Sultan Abdülâziz ile kendinden iki yaş büyük ağabeyi Beşinci Mu-
rad'ın devrilmelerinin ardından geldi.
1861'de ağabeyi Sultan Abdülmecid'in ölümünden sonra tahta
çıkan Sultan Abdülâziz, 30 Mayıs 1876'da askeri bir darbe ile tah-
tından indirildi. Hüseyin Avni Paşa'nın liderliğini yaptığı bu dar-
be, Türkiye'de sonraki senelerde yaşanan diğer modern darbelerin
ve ihtilâl geleneğinin de bir yerde öncüsü olacaktı.
Abdülâziz'in yerini hanedan teâmülüne göre şehzadelerin en bü-
yüğü olan yeğeni, yani ağabeyi Sultan Abdülmecid'in büyük oğlu
Murad Efendi aldı. Murad Efendi, Beşinci Murad olarak Osmanlı
tahtına geçti ve Şehzade Abdülhamid Efendi de yeni padişahın ve-
liahdı oldu.
Ama, hal'de şeâmet vardır, yani padişahın tahtından indirilmesi
uğursuzluk getirir şeklinde asırlar öncesinden gelen inanış, Sultan
Abdülâzizin hal” edilmesinden, yani tahtından indirilmesinden
sonraki birkaç gün içerisinde hakikat oldu. Hallin ardından önce
Topkapı Sarayı'na, oradan da Dolmabahçe Sarayı'nın ek binaları-
nın teşkil ettiği Feriye Sarayı'na nakledilen Sultan Abdülâziz, dar-
beden sadece beş gün sonra, 1876'nın 4 Haziran'ında, ayrıntıları
ortaya tam olarak hâlâ çıkartılamamış bir şekilde hayata veda etti.
Resmi açıklamalarda ve doktor raporlarında sabık hükümdarın
intihar ettiği duyuruldu ise de, intihara teşebbüs eden bir kişinin
makasla iki bileğini birden kesebilmesinin imkânsızlığı gözönüne
alındığında, ölümün cinayet olduğu ve hayatına kendisini deviren-
ler tarafından pervasızca son verildiği belli gibi idi.
Sultan Abdülâziz'in feci âlkıbetinin ardından ve taht değişikliğin-
den sadece 15 gün sonra, İstanbul'da bir başka facia daha yaşandı:
Devrik padişahın kayınbiraderi olan Çerkes Hasan adındaki yüz-
başı, 15 Haziran gecesi darbenin mimarlarından Midhat Paşa'nın
Büyezid'deki konağını bastı ve toplantı halinde bulunan hükümeti
yaylım ateşine tuttu. Çerkes Hasan, Sultan Abdülâziz'in tahttan
indirilip hayatının sona ermesinden birinci derece sorumlu olan
Serasker Hüseyin Avni Paşa'yı, Hariciye Nâzırı Râşid Paşa'yı ve
bazı hizmetkârları katlettikten sonra yakalandı, iki gün sonra Ba-
yezid Meydanı'nda idam edildi, ancak bütün bu hadiseler o sırada
86 yaşında olan, içkiye düşkünlüğü ile sinirlerinin bozukluğu he-
men herkes tarafından bilinen Beşinci Murad'ın hâlet-i rühiyesini
daha da fena hâle getirdi.
Yeni hükümdarın artık cuma selâmlığına bile çıkmasına engel
olan tuhaf hareketleri, 30 Mayıs darbesini yapan paşaları yeni
bir hükümdar arayışına sevketti. Paşalar ile veliahd Abdülhamid
Efendi arasında gözlerden uzak şekilde yapılan görüşmelerde, ve-
liahd şehzadeden Kanun-ı Esâsi'nin, yani anayasanın derhal ilânı
ve meşruti idareye geçilmesi konularında garanti alındı. Abdülha-
mid Efendi de meşruti olmayan bir iktidarı kabul etmeyeceğini 1s-
rarla zaten ifade ediyordu.
Veliahd ile anlaşan paşalar, 31 Ağustos 1876'da bu defa Beşinci
Murad'ı tahtından indirdiler ve Abdülhamid Efendi, aynı gün İkin-
ci Abdülhamid olarak Osmanlı tahtına çıktı.
Padişah olduğunda 34 yaşında idi...
Abdülhamid'in tahta çıkmadan önce paşalar ile yaptığı görüş-
melerde meşrutiyetin ilân edip ıslahat faaliyetlerine başlayacağın-
dan başka ne gibi vaadlerde bulunduğu hâlâ karanlıktadır ama o
günlerde yaygın olan söylenti, Abdülhamid'in tahtı ağabeyi Beşinci
Murad'ın akıl sağlığına yeniden kavuşmasına kadar vekâleten ka-
bul ettiği, hattâ paşalara bu hususta bir de taahhütname verdiği
şeklindedir.
Sultan Abdülhamid, tahta çıkışından beş ay sonra, kendisini
hükümdar yapanların başında gelen Sadrazam Midhat Paşa'yı
sürgüne gönderdiği sırada sözkonusu taahhütnameyi bulabilmek
için Paşa'nın evrakını didik didik ettirecek ama bulmaya muvaffak
olamayacaktı...*
*
1842'de doğan Abdülhamid, Sultan Abdülmecid'in sayıları hâlâ
tam olarak belirlenememiş olan oğullarından idi. Henüz 11 yaşın-
da iken annesi Tir-i Müjgân Kadınefendi'yi kaybetti, babasının ço-
cuksuz hanımlarından Perestü Kadınefendi tarafından büyütüldü,
bu kadınefendiyi öz annesi gibi gördü, hattâ tahta çıkmasından
sonra Vâlide Sulfan makamına getirdi.
Amcası Sultan Abdülâziz'in iktidar senelerine tesadüf eden
gençliği kontrol altında ama eski devir şehzadelerine nisbette ra-
hat şekilde geçmiş, annesi ile babasını küçük yaşlarında kaybet-
mesi ve gerçek ebeveynden mahrum büyümesi düzgün bir eğitim
görmesine engel teşkil etmişti. Fakat bazı alanlarda kendi başına
yetecek hâle geldi, özellikle mali işlerde, yani tahsisatını düzgün
şekilde kullanınada ve hattâ kâr getirici yatırımlar yapmada diğer
şehzadelere göre gayet başarılı oldu.
Abdülhamid hükümdarlığı sırasında da gerek borsa, gerekse de di-
ger yatırım alanlarında memleketin en başarılı işadaınlarındandı...
*
Sultan Abdülhamid'in 33 sene boyunca devam eden iktidarının,
dört dönemde ele alınması gerekir:
1. 31 Ağustos 1876 - 23 Aralık 1876 arası: Bu dönem Abdülha-
mid'in gücü eline henüz tam olarak almamış olduğu, amcası Sul-
tan Abdülâziz ile ağabeyi Beşinci Murad'ı deviren ve başta Midhat
Paşa olmak üzere devlette güç sahibi kişilerin sözleri ile talepleri-
ne uymuş gibi göründüğü dönemdir.
2. 23 Aralık 1876 - 13 Şubat 1878 arası: Kanun-ı Esâsi, yani ana-
yasa ilân edilmiştir, 1 sene 1 ay 20 gün devam eden bu dönemde im-
paratorlukta meşruti bir idare hâkimdir, ilk Meclis 19 Mart 1877'de
açılmıştır ve Sultan Abdülhamid anayasaya sadakat yemini etmiş bir
meşrutiyet hükümdarıdır.
3. 13 Şubat 1878 - 23 Temmuz 1908 arası: Sultan Abdülhamid'in
asıl iktidarı, 30 sene altı ay devam eden bu dönemdir. Abdülhamid
devri dendiğinde, hükümdarın Rus birliklerinin Yeşilköy'e kadar gel-
meleri ile neticelenen 93 Harbi, yani 1877-78 Türk Rus Savaşı devam
ederken 13 Şubat'ta Kanun-ı Esâsi'yi askıya alıp Meclis'i tatil ettiği
ve imparatorluğu Yıldız Sarayı'ndan mutlak bir otorite ile idare ettiği
bu dönem kastedilir ve Sultan Abdülhamid zamanının değerlendiril-
mesinin de öncelikle bu dönem üzerinden yapılması gerekir.
4. 23 Temmuz 1908 - 27 Nisan 1909 arası: Abdülhamid bu dokuz
aylık son dönemde padişahlığının ilk aylarında olduğu gibi bir meş-
rutiyet hükümdarıdır ve artık meşrutiyetin yeniden ilânını sağlayan-
lara karşı tamamen teslimiyetçi bir haldedir. 30 sene önce tatil ettiği
anayasayı 1908'in 23 Temmuz'unda yeniden yürürlüğe koymak zo-
runda kalmış olmasına ve verdiği bütün tâvizlere rağmen 31 Mart
isyünının patlaması ve ayaklanmanın Rumeli'den gelen birlikler ta-
ralından bastırılmasının ardından, 27 Nisan 1909'da hal edilmiştir.
*
İmparatorluğun kaderine 33 sene boyunca hâkim olan Sultan
Abdülhamid'in iktidar dönemi bugünün Türkiyesi'nde hâlâ tartışı-
lan, bir çevreye göre mükemmel olan ve özlenen ama başka çevre-
lerin gözünde berbat ve her bakımdan felâketlerle dolu bir devirdir.
Abdülhamid, o dönemin mükemmel olduğuna inananlar için u/u
hakan, muhaliflerine göre ise kızıl sultandır. Hükümdar, iktidarı-
nın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen
hâlâ ulu hakan-kızıl sultan kavramlarının sınırları içerisinde, yani
ifrat-tefrit hudutlarının arasında değerlendirilmektedir.
Sultan Abdülhamid'in iktidar seneleri Enver Paşa'nın ve onunla
yaşıt olan, sonraki senelerde imparatorluğun kaderinde ve ardın-
dan da cumhuriyetin kuruluşunda önemli roller oynamış isimlerin
yetiştikleri dönemdir. Bu dönem hüzünlüdür, hüzünden de öte acı-
larla doludur ve bazı çevrelerde artık yaygın ama tamamen yanlış
bir slogan hâlini almış olan Sultan Abdülhamid tek karış toprak
kaybetmemişti iddiasının aksine, Abdülhamid'in iktidar yıllarında
büyük toprak kayıpları yaşanmıştır.
31 Ağustos 1876'da meydana gelen taht değişikliğinden altı bu-
çuk ay sonra, 19 Mart 1877'de ilk Meclis-i Mebusan açılacak ama
aynı senenin 24 Nisan'ında tarihlere 93 Harbi diye geçecek ve bü-
yük felâketle neticelenecek olan Rus savaşı gelecek, Rus ordusu
1878 Ocak'ında Istanbul'un burnunun dibine, Yeşilköy'e kadar
ilerleyecek ve 3 Mart'ta imparatorluğun çöküş belgelerinden biri,
Ayastefanos Anlaşması imzalanacaktır.
*
Abdülhamid'in o tarihten sonra otuz küsur sene devam edecek
olan iktidarı işte böyle bir felâketle başladı ama Rusya'nın Balkan-
lar'da ve Ortaoğu'da hâkimiyetini kurması demek olan anlaşma
Avrupa'yı ayağa kaldırdı, Türkiye 4 Haziran 1878'de Rusya'ya kar-
şı destek vermesi karşılığında Kıbrıs'ı güya geçici olarak ama as-
lında tamamen İngiltere'ye terketti, Berlin'de toplanan ve 13 Tem-
muz'da imzalanan bir diğer anlaşma ile de Ayastefanos'un şartları
hafifletildi.
Berlin Anlaşması ile bugünkü Bulgaristan topraklarının bir bö-
lümü prenslik oluyor, Bosna-Hersek vilâyeti Avusturya-Macaris-
tan'ın işgaline terkediliyor; Romanya, Karadağ ve Sırbistan bağım-
sızlıklarını elde ediyor, Niş ve etrafı Sırbistan'a, Antivari kasabası
da Karadağ'a bırakılıyor, Besarabya'nın yanısıra Kars, Ardahan,
Batum ve Artvin sancakları Rusya'ya veriliyor, yani imparatorluk
geniş arazi ve nüfus kaybediyordu.
Sultan Abdülhamid, bütün bu karmaşa arasında, imparator-
luktaki etnik unsurların temsilcilerinin kendi başlarına hareket
etmeye başladıkları ve resmi dil tartışmalarının yapılır olduğu
Meclis'i açılışından 10 ay 25 gün sonra, 1878'in 13 Şubat'ında hak-
lı olarak tatil edecek, devletin merkezi otuz sene boyunca artık Yıl-
dız Sarayı olacak, bir sonraki Meclis ancak 1908'de açılabilecek ve
Meşrutiyet'in ilân edilip Meclis'in tekrar açılmasında o sırada genç
bir binbaşı olan Enver Bey'in de mühim rolü bulunacaktı.
93 Harbi ve Berlin Anlaşması ile başlayan toprak kayıpları Ab-
dülhamid'in iktidarı boyunca ardarda devam etti. Tunus 1881 Ma-
yıs'ında Fransa'nın oldu, o senenin 2 Temmuz'unda koskoca Tesel-
ya bölgesi ile Narda kazası Berlin Anlaşması'nın bir maddesi uya-
rınca Yunanistan'a terkedildi, Mısır 1882'de İngiliz işgaline uğradı
ve sadece kâğıt üzerinde Türk toprağı olarak kaldı, Doğu Trakya
da 18 Eylül 1885'te Bulgaristan ile birleşti...
Kayıplar bu kadarla kalsa, gene iyi idi... 18 Aralık 1897'de Gi-
rite muhtariyet verildi ve Girit meselesi adanın Yunanistan'a bağ-
landığı 1908'e kadar imparatorluğun en büyük dertlerinden birini
teşkil etti ve Enver ile Enver'in neslini en fazla etkileyen siyasi
dert oldu...
Devlet o kadar güçsüz halde idi ki, Yunanistan ile 1897'de gi-
rişilen savaştan galip çıkmamıza rağmen Düvel-i Muazzama'nın
araya girmesi, yani Türk zaferi ile biten bir savaşın neticesini bile
Avrupa'nın karara bağlaması yüzünden cephedeki başarılardan
doğru dürüst bir kazanç sağlanamadı!
Sultan Abdülhamid zamanında elden çıkan Doğu Rumeli, Kıb-
rıs, Mısır ve Tunus gibi toprakların yüzölçümleri, Balkan ve Birin-
ci Dünya Savaşları'ndan sonra kaybettiğimiz toprakların yüzölçü-
münden daha fazla idi ve imparatorluğun Avrupa'daki Müslüman
nüfusu artık yarı yarıya azalmıştı!"
Üstelik, Avrupa ile Rusya'nın artık hemen her bahane ile karış-
mayı ve kaşımayı âdet halinde getireceği bir de Ermeni derdi baş-
lamış, Osmanlı İmparatorluğu'nun o senelerde dağılması da, Rus
yayılmasına karşı İngiltere'nin verdiği destek ile önlenebilmişti.
Ama, meselenin çok önemli bir boyutu daha vardı: Kayıplar sa-
dece toprak ile sınırlı değildi, devletin izzet-i nefsi de elden gidiyor-
du ve aslında çoktan gitmiş gibi idi...
*
Abdülhamid 13 Şubat 1878'de parlamentoyu otuz sene devam ede-
cek bir tatile mecbur etti ama resmen kapatmayıp fiilen vârolmayan
ba hüle getirdi ve milletvekilleri hayatta oldukları müddet boyunca
aylıklarını almaya devam ettiler, Hükümdar anayasaya resmen do-
kunumadı, anayasa hiçbir şekilde uygulanmasa bile o da kâğıt üzerinde
vâroldü, her sene yayınlanan devlet salnamelerinin ilk sayfalarında
yeruldı ve Sultan Abdülhamid görünürde bir meşrutiyet padişahı ola-
rak hüküm sürdü ama iktidarda bir mutlakiyet hükümdarı, yani bir
tek adam vardı,
Otuz yıl altı ay boyunca devam eden bu dönem hem devlet, hem de
halk için sıkıntılı, dertlerle dolu ve hattâ nefes almanın bile zor olduğu
bir devir oldu, Sadrazamlar bile hükümdarın korkusundan bazen ya-
bancı elçiliklere sığınıyorlardı, halk fakirdi, imparatorluk dışarıya karşı
ücz içerisinde, içeride ise baskıcı idi ama artık bağımsız bir devlet değil-
di, mali ve siyasi bakımlardan yarı sömürge halindeydi.
Maliye berbattı, iflâs etmişti, hazine tamtakırdı. Askerin ve memu-
run maaşı zamanında ödenememekte, ödeme birkaç ayda bir yapılmak-
(a ama maaşın tamamı değil, sadece bir kısmı verilebilmekteydi. Bazı
memurlar, özellikle de subaylar parasızlık yüzünden aylıklarını sarraf-
lara önceden kırdırınakta, ödeme zamanı geldiğinde aylıkları devletten
surruflar tahsil etmekteydi.
Asırlar öncesinden gelen kapitülasyonların üzerine bir de devletin
senelerin getirdiği borç yüküne dayanamayarak 20 Aralık 1881'de ya-
yınlanan Muharrem Kararnamesi ile iflâsını resmen ilân etmesi üzeri-
ne kurulan Düyün-ı Umümiye derdi geldi, en önemli gelir kaynakları-
nın idaresi Düyün-ı Umümiye'ye devredildi. Milli sermaye ve yatırım
yoktu ama kapitülasyonlara ilâve olarak bir de imtiyaz derdi mevcuttu;
demiryollarının, deniz nakliyatının ve madenlerden bazılarının imti-
yazı yabancılara verilmişti. Hazine zaten tamtakır olduğu için maliye
nâzırları maaş ödeyebilmek için Düyün-ı Umümiye'den borç talebinde
bulunmakta, hattâ maliyenin başveznedarı Galata bankerlerini dolaş-
maktaydı ve asıl büyük telâş aybaşlarında değil, bayram ve cülüs yıl-
dönümü gibi günlerde dağıtılacak paranın temininde yaşanmaktaydı.
Para temini konusundaki sıkıntıların en gerçekçi sahnelerinden
biri, babası maliye başveznedarı olan Refik Hâlid'in yazdıklarında ye-
ralır:
“...Kutlu günler yaklaşırken babamı ve muavini olan merhum
ortanca biraderimi bir telâştır alırdı. Neden? Bayram, kandil, do-
nanma üzücü şeyler mi? Herkes tatil günleri yaklaştı, avucumu-
za para girecek, gezip eğleneceğiz diye sevinirken bizimkilerin
telâşa düşmelerindeki sebep?
Sebebi söyliyelim: Bir-iki gün içinde maliye hazinesi gişelerin-
den tam 600.000 altın tutarında umumi maaş verilmesi âdetti.
Sıra numarası, tertibat, teşkilât yoktu; maaş sahipleri cemm-
i-gafir halinde daireye hücum eder, birbirini ite kaka gişelere
yanaşmağa bakardı. Bir ana baba günü! Veznedarlar o gürültü
patırdı, bağırıp çığrışma, atışıp itişme, sövüşüp dövüşme esna-
sında para verirken sersemlikle açık da verirlerdi; açıktan mesul
babamdı, nasıl telâşa düşmesin? Isparmoz tutsa haklı!
Şu var ki vaziyeti babamınkinden daha güç olan zat, Maliye
Nâzırı idi, zira altı yüz bin sarı lirayı temin ve tedarik etmekle
mükellef bulunan kendisiydi; bulamadı mı yerinden olurdu. Bul-
ması gerçekten zor, adetâ imkânsızdı.
Avans şeklinde faizle para alınacak üç yer vardı o zaman: Os-
manlı Bankası, Tütün Rejisi ve Düyün-ı Ümümiye Idaresi. Nâzır
bunlara başvurur, Ermeni tâbirince yalvar yakar olur, anasının
memesinden emdiği süt burnundan gelir, nihayet koparırdı. Ayıp,
utandırıcı şeyler ama hakikat!
Böyle olduğundan dolayı da Maliye Nâzırlarımız bir nevi müs-
temlekede bulunuyormuşuz gibi o müesseselerin başındaki, ken-
di memleketlerinin artığı şahısların hüküm ve nüfuzu altında
idiler. Azametlerini görmeliydiniz! Ben görürdüm ve çocukluğu-
ma rağmen üzülürdüm. Milli izzet-i nefis yarası çocuk yürekle-
rinde daha derinine açılır ve daha devamlı işler.
Zamanın maliye siyasetinde çirkin ve bayağı bir iş daha ha-
tırlarım ki buna nâzırdan aldığı talimatla babam karışırdı: Gün
olur, hazine tam mânâsiyle tamtakır, kuru bakır kalırdı. Koca
koca kasaların bomboş hali pek acıklıydı. Hele gece gündüz onla-
rı bekleyen nöbetçi askerlerin!
Işte böyle zamanlarda başveznedar bey, bâlâ rütbesine rağmen
Galata'daki ekalliyet sarraflarına müracaat eder, onlardan bir
miktar, meselâ kırk-elli bin lira avans isterdi. Sarraftan istikraz,
hem de imparatorluk hazinesine!”
İmparatorluk hariciyesi Avrupa'daki bazı kendi büyükelçileri ile
yazışmalarını Türkçe yerine Fransızca yapmaktaydı, zira ekalliyete
mensup olan büyükelçiler Türkçe yazmaktan âcizdiler! Avrupa'nın
bitmeyen taleplerini zamana bırakmak ama çok sıkıştırıldığı anlar-
da da derhal taviz vermek, sarayın alışılmış politikasıydı. Dolayısı ile
uluslararası alanda sistemli bir dış politika değil, sadece günü kurtar-
ma çabası hâkimdi ama bu iş bile tam bir teslimiyetle yapılmaktaydı.
*
O dönemde kaleme alınmış olan hemen her hatırat Abdülhamid'in
aleyhinde sözlerle doluydu; hattâ, hükümdarın iktidar senelerinde ya-
zılmış hicivler ile bestelenmiş şarkıların ve hattâ marşların güftele-
rinde bile hakaretler ile beddualar resmigeçit yapar ama bu şiirler ve
nağmeler sadece kulaktan kulağa fısıldanırdı.*
Abdülhamid'in aleyhindeki söylentilerde İttihad ve Terakki'nin geç-
miş devri kötüleme politikasının da rolü vardı ve memleket olduğun-
dan daha da güçsüz gösteriliyordu. Ama hükümdarın en yakınında
bulunmuş ve seneler boyunca ilıgânını görmüş bazı devlet adamları
da, padişahın tahtından indirilmesinden sonra yayınladıkları hatıra-
larında tam bir nankörlükle Abdülhamid'e veryansın edeceklerdi.
*
Mutlakiyet hükümdarlarının iktidar modelleri ile psikolojik yapıla-
rı arasında yakın bağlantı vardır ve bu bağlantı Abdülhamid için de
sözkonusudur.
Iktidardan ayrılmasının üzerinden bir asırdan fazla geçmiş olma-
sına rağmen, Sultan Abdülhamid'den ne zaman bahsedilse, akla ön-
celikle vehim ve jurnal kavramları gelir, zira Abdülhamid zamanında
çekilen bütün sıkıntıların yanısıra, padişahın vehminin getirdiği bir
başka dert de, jurnalciliktir!
Ilükümdarın aşırıdan çok ötede olan vehmi, döneminde meydana
gelen hadiseler karşısında alınacak kararları baştan aşağı etkilemiş
ve hem iç hem de dış politika tamamen bu vehmin doğrultusunda be-
lirlenmiş, sarayın etrafındaki menfaat odakları da bu vehmi arttır-
mak için ellerinden geleni yapmışlardır.
Sultan Abdülhamid'in oğlu ve padişah oğulları arasında en son
vefat eden şehzade olan Mehmed Âbid Efendi (1905-1973), sürgünde
bulunduğu Fransa'dan tarihçi İsmail Hâmi Danişmend'e yazdığı bir
mektupta babasının vehınini kabul edecek ama sebebinin psikolog
gözü ile incelenmesi gerektiğini söyleyecektir:
“...Vehm-i hümayun ve tevlid ettiği netâyic (padişahın vehmi ve
getirdiği sonuçlar) bittabii hoşumuza gitmezse de sizden mensur
kaside değil tarih beklediğimizden bu da maalesef bir hakikat-i ta-
rihiyye (tarihi gerçek) olduğundan kabule mecburum. Yalnız şu var
ki: bu 'vehim' denilen şey her insanın ruhunda az veya çok mevcud
birşeydir. Fakat bir insanın işgal ettiği makam ve bilhassa içinde ya-
şadığı muhit bu vehmi mütemadiyen tahrik ve nihayet çileden çıka-
racak bir makam ve muhit oluyorsa o zavallı insan ne yapsın? Acaba
herhangi bir adam şu veya bu şekilde kazâya uğratılacağına dair
Allahın her günü onbeş yirmi mektup alırsa artık ondan çıkamaz bir
hale gelmez mi? Bu cihet de psikolog gözüyle ayrıca tedkik edilecek
bir meseledir. Bir biyografi yazıldığı halde bilhassa bu noktayı na-
zar-ı dikkatinize arzederim”.**
Abdülhamid'in vehminin artmasında kendisinden önceki iki padi-
şahın darbe ile tahtından indirilmesinin ve taht sahibini ordunun be-
lirlemesinin bir rolü vardır.
Ama, Jöntürkler'den Ali Süavi'nin devrik padişah Beşinci Mu-
rad'ı tahtından indirilmesinden sonra kapatıldığı Çırağan Sara-
yr'ndan kurtarıp yeniden hükümdar yapabilmek maksadıyla 20
Mayıs 1878'de düzenlediği ve yirmiden fazla kişinin hayatına mâ-
lolan başarısız baskın, Abdülhamid'in zaten mevcut olan vehmini
ve dolayısı ile baskıyı daha da arttırmıştır.
Meşrutiyet ve ıslahat vaadi ile tahta çıkmış olan Abdülhamid
bir Tanzimat hükümdarıdır; Tanzimat'ın gereklerine inanmış ol-
duğu görülür ama yapması gereken reformların önündeki en bü-
yük engel, bitmeyen ve zaman geçtikçe daha da artan vehmidir.
Yıldız'a her gün düzinelerle jurnal gelmekte, bu jurnallerin arasın-
da akla-mantığa sığmayacak kadar saçma olanları da bulunmakta
ama göze girme, para yahut mansıp kopartabilme maksadı ile yol-
lanan saçmalıklar hiçbir şekilde cezalandırılmamaktadır; zira ceza
verilmesi yoluna girildiği takdirde jurnal ve ihbarların kesilebile-
ceğine, muhtemel bir tehlikenin önceden haber alınamayacağına
inanılmaktadır.
Saraya bağlı olan jurnalciler teşkilâtı ile silâhşörlerin astıkları
astık ve kestikleri kestiktir; para işlerinden gönül maceralarına
kadar canlarının istediği şekilde davranabilmekte, sadrazamlar
bile hafiye takibi altında yaşamakta, Bâbıâli ile konaklarının ha-
ricinde bir yere gitmek zorunda kaldıklarında bile hükümdardan
izin istemeye mecbur tutulmaktadırlar.
Sultan Abdülhamid'in hafiye teşkilâtının başında bulunan Fe-
him Paşa'nın İkinci Meşrutiyet'in ardından Bursa'da linç edilmesi,
seneler boyu devam etmiş olan bu baskının neticelerindendir...
Devlet tamamen merkezileşmiştir ve merkez Yıldız Sarayı'dır.
Bürokrasinin kendi başına karar vermesi hiçbir şekilde sözkonu-
su değildir, en basit işler bile saraya sorulup gelen talimata göre
hareket edilmektedir ve sadece İstanbul'un değil, uzak vilâyetlerin
bürokrasisi bile bu şekilde harekete mecburdur.
Sansür heryerde ve herşeydedir. Hattâ bazı dini kitaplar bile
hükümdarın iradesi ile yasaklanacak, bu yasaklama Sultan Ab-
dülhamid'in tahtından indirilmesi için verilen hal fetvasına da
yansıyacak ve padişah kütüb-i mutebereden bazılarını imha ettir-
mek suçlaması ile hal edilecektir.
Hilâfet kavramı ile İttihad-ı İslam düşüncesinin bu dönemde
öne çıktığına inanılır ama ortada hilâfetten istifade edilerek alın-
mış müsbet bir sonuç yoktur; aksine Müslümanlar ile meskün top-
raklarda, Arnavutluk'ta ve Yemen'de isyanlar yaşanmaktadır.
Askeri ve sivil terfiler liyakat yerine hükümdara bağlılığa ve
saraya edilen hizmete göre yapılmakta, özellikle de paşalar bulun-
dukları mevkilere liyakatleri ile değil Yıldız ile olan bağlantıları
ve hükümdara bağlılıkları sayesinde gelmektedirler. Ama, Plevne
Kahramanı Gazi Osman Paşa gibi bir milli kahraman bile herhangi
bir muhalif grubun liderliğine getirilmesi ihtimaline karşı sarayda
mabeyn müşiri unvânı ile tutulmakta, yani bir çeşit esir hayatı
gürmektedir! Ordu 93 Harbi'nden sonra bir türlü toparlanamamış-
tir; Sultan Abdülâziz'in devrilmesinde en önemli rolü oynamış olan
donanma böyle bir işe yeniden kalkışmaması için Haliç'te hapse-
dilmiş, savaş gemileri hareketsizlikten çürümeye yüztutmuştur,
donanmanın Yunan Harbi sırasında, 19 Mart 1897'de Haliç'ten çı-
kışı sırasında utanç verici hadiseler yaşanmıştır.
Orduda yapılacak reform konusunda ise Almanya ile başlayan
yakınlaşmanın neticelerinden olan Alman Askeri Heyeti'nden me-
del umulmaktadır ve Sultan Abdülhamid ile Enver Paşa'nın en
yakın ortak noktalarını da Almanya ile askeri alandaki bu yakın-
aşma teşkil edecektir.
Enver'in ileriki senelerde Harbiye Nâzırı olmasından hemen
sonra askeriyede başlattığı gençleştirme operasyonunun temelin-
de rütbelerini saraya olan sadakatleri sayesinde elde etmiş olan
subayları görevlerinden uzaklaştırıp emekli etme çabası da vardır
ve Enver otobiyografisinde rütbelerin himaye ve para sayesinde
ulınabilmesinden yakınmaktadır:
“...Mâfevkine (üstüne) karşı gelen zabite birşey yapılamadığı
gibi, mâfevkler de iktidarsız ve ma'tüh (bunamış) olduklarından,
mâdünlarını (astlarını) kendilerine itaat ettirecek hâsse (güç, duy-
gu) kalmamıştı. Bu hâlin devamı memleketin mahvı demekti. Buna
sebep ise, idâre-i Hamidiye idi. Fiilen mâlül ve iktidarsız olmasın-
dan sarfı nazar, sakat olan bir miralayın fırkaca tekaüdü yazıl-
dığı halde; Istanbul'a gönderilecek birkaç yüz altın ve oradaki bir
dostun himayesiyle, biraz sonra, kudemâ-yı ümerâ-yı askeriyeden-
dir diye mirlivalık fermanı geliyordu. Bu hal herkeste ifâ-yı vazife
hususunda bir kesel uyandırıyordu. Bunun için Istanbul'un sü-i is-
timâlâtına nihayet vermek, binâenaleyh bu keyfi idâre-i mutlaka
yerine, bir idâre-i meşruta ikame etmek lâzım geldiğine ve bundan
başka her teşebbüsün neticesiz kalacağına karar vermiştim”,
*
Dönem işte böyledir, Sultan Abdülhamid'in iktidarına hemen
her sınıftan insan karşıdır... Talebesi karşıdır, alt rütbelerdeki su-
bayı karşıdır, entellektüeli karşıdır ama gecelerin birinde Fizan'a
yahut imparatorluğun bir başka sıcak ve ücra köşesine sürülüver-
mek korkusu; istikbal, aile ve meslek endişesi seslerin yükselmesi-
ni engellemektedir. Memnuniyetsizliklerini belli edenler yahut bir-
şeylerin değişmesi gerektiğini düşünce seviyesinde bile ifade eden-
ler gönderildikleri sürgünden seneler sonra, Meşrutiyet'in 1908'de
yeniden ilânı ile dönebileceklerdir ve mevcut idare, Mehmed Âkif'i
bile isyan ettirip “Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler / Âh o
Yıldız'daki baykuş ölüvermezse eğer / Âkıbet çok kötü ...”*5 diye
Sultan Abdülhamid'i baykuşa benzeten mısralar yazdıracak hâle
gelecektir.
Sultan Abdülhamid'in aleyhindeki sözlere, o günleri anlatan he-
men bütün hâtıralarda tesadüf edilir...
Meselâ, o devrin gençlerinden ve sonraki senelerin önde gelen
gazetecilerinden olan Ali Naci Karacan'ın Makedonya'daki komi-
teler hakkında Balkanlar'ın elimizden gitmesinden yıllar sonra
yayınladığı “Ya Hürriyet, Ya Ölüm!” başlıklı yazı dizisi, gençlikleri
Sultan Abdülhamid'in iktidarı dönemine rastlayan muhaliflerin
hükümdar hakkındaki düşüncelerini açık şekilde göstermektedir:
“...Tarih gösteriyor ki, meşhur Berlin Kongresi'nden sonra
dahi, Osmanlı Devleti, hattâ Afrika'daki koca Trablusgarb'ı he-
saba katmadan, Işkodra'dan tâ Basra'ya kadar uzanan büyük bir
imparatorluk halindeydi.
Fakat, Abdülhamid'in, cinayet derecesine varan hamâkatı ve
zahmetsizce kazanılmış bir mirasın her sıkıştıkça bir kısmını ve-
rerek gününü gün etmek siyasetidir ki, o beş yüz senede milyon-
larca Türk'ün kanı balıasına ele geçirilmiş imparatorluğu, millet
hayatına nisbetle göz açıp kapamak demek olan elli sene içinde
çökertti, yıktı, yoketti.
..Ama, günün birinde, falan padişahın tohumundan, yalnız
mukaddes sanılan bir tohumdan geldiği için tahta oturan, “sul-
tan ibnü's-sultan' ismini alan bir adam, ahşap kafasına geçirdiği
püsküllü kırmızı fesiyle adamdan ziyade korkuluğu andıran biri,
kapkara bir hâile tipi, bütün o iklimleri, denizleri, Asya'nın orta-
sından Avrupa ortalarına sarkan ve Afrika'nın yarısını kaplayan
toprakların hepsini, tapusuna şartsız tasarruf edilmiş bir çiftlik-
ten daha kolaylıkla dağıttı, sattı, yedi, bitirdi. Ve... hazmetti.
Vatana ihanet derecesi, vatanı satan kardeşinden asla farklı
olmıyan Abdülhamid, Türk milletinin lânet ve nefretine, Vahidet-
tin'den daha az müstahak olmuş değildir.
..Fakat, bütün bunlara rağmen, paramparça edilmesine rağ-
men, Osmanlı Devleti, o halinde bile, bugünün Fransa, Lehistan,
Yugoslavya gibi en geniş topraklı Avrupa devletlerinden daha
büyük, dağ gövdesini beş kıt'anın üçüne yaymış, gene koca bir
hakanlıktı...”.*6
*
Abdülhamid zamanında yaşanan bütün bu sıkıntılara rağmen
iyi, güzel ve hayırlı işler yapılmadı mı?
Dönemin sadece kapkaranlık bir istibdat devri olduğunu ve iyi
olan hiçbirşeyin yapılmadığını söylemek haksızlık olur ama ya-
pılanlar yetersiz kalmıştır. Meselâ eski devirlere oranla çok daha
fazla okul açılmış olmasına rağmen eğitim Avrupa seviyesine ge-
lememiş; okullardan bazıları, meselâ Aşiret Mektepleri de zaten
siyasi sebeplerle kurulmuşlardır.
Burada, sık sorulan bir soruyu da hatırlamamız gerekiyor:
Abdülhamid milliyetçilikten kaynaklanan ayrılıkçı hareketlerin
sirveye tırmandığı, hürriyet rüzgârlarının artık fırtınaya dönüş-
tüğü, imparatorluktan toprak kopartmak isteyen her batılı gücün
twlep ettiği herşeyi aldığı ve neticede onbinlerce kilometrekare ge-
nişliğindeki toprakların elden gittiği bu otuz sene boyunca mutlak
bir idare yerine özgürlüklere izin veren bir idare kurmuş olsa idi
imparatorluğun âkıbetinde bir değişiklik olur mu idi?
Tahmin üzerine tarih yazılmasının mümkün olmadığına inandı-
pğım için bugün de gündemde olan bu soruya cevap vermek yerine,
&nver'in otobiyografisinde bu husustaki bir ifadesini nakletmekle
yetiniyorum:
“..Bu sırada, hakikaten, zalim idarenin tesirini bütün mil-
letin anlamağa başlamış olduğunu hissettim. Ve bundan sonra
Hamid'in zalim idaresine karşı zihnimde hâsıl olan intibah, de-
rece-i kemâle gelmişti. Bu hâin herif, istese, bir anda her şeyi ya-
par; memleketi bahtiyar eder; etrafındaki alçakları dağıtır; hem
memleket, millet bahtiyar olur, hem kendisi, diyordum” .47
*
Jöntürk hareketi ile ardından gelen İttihad ve Terakki, zaten
Sultan Abdülâziz'in iktidar senelerinden itibaren devam eden is-
tibdada son verme çabasının neticesidir ve Sultan Abdülhamid
devrindeki askeri öğrencilerin önünde artık tek bir hedef vardır:
Abdülhamid'in iktidarına, yani Enver'in ifadesi ile zâlim idareye
son vermek!
Enver işte böyle bir devirde yetişmiştir, bu sıkıntılı zamanın gen-
cidir, memlekete hizmet edebilmenin tek yolunun Abdülhamid'in
devrilmesinden geçtiğine inanmaktadır ve otobiyografisinin birçok
yerinde Abdülhamid'in iktidarını sert ve hattâ yer yer hükümdara
hakarete varacak sözlerle tenkid edecektir:
“...Soba başında toplandığımız istirahat zamanlarında hükü-
metin aczinden; idare-i mutlakanın, hâssaten Sultan Hamid'in
fenalığından bahsederdik. Fakat bunlar söz olarak kalır, yalnız
fikirde ufak bir intibah hâsıl ederdi...”
“...Bu sırada, hakikaten, idâre-i zâlimenin tesirini bütün mil-
letin anlamaya başlamış olduğunu hissettim ve bundan sonra
idâre-i zâlime-i Hamidi'ye karşı zihnimde hâsıl olan intibah, de-
rece-i kemâle gelmişti. Bu hâin herif, istese, biranda her şeyi ya-
par; memleketi bahtiyar eder; etrafındaki alçakları dağıtır; hem
memleket, millet bahtiyar olur, hem kendisi, diyordum. Fakat bu
adamın senelerden beri kan içmeye alışmış olduğunu ve insanın
itiyâdından vazgeçemeyeceğini düşündükçe, şahsına karşı fev-
kalâde bir adâvet (hissediyor) ve herhalde bunun vücüdunun or-
tadan kalkmasının en selim bir çâre olacağını düşünüyordum...”
“...Sultan Hamid'in ve etrafındaki alçakların, böyle ehemmi-
yetsiz husüsâtı izâm ederek birçok hanedanı mahvedişlerilni|
ve bununla beraber milleti bir girdâb-ı felâkete sürükleyişlerini
bizzat görüşüm, bende bunlara karşı fevkalâde bir kin uyandırdı.
Bundan sonra, ara sıra, itimâd ettiğim arkadaşlara bu zalim ida-
reyi devirmek çârelerinden bahse başlamıştım. Fakat bunlar söz
olarak kalıyordu...”
“...Çünki mâdün (ast) mâfevkine (üstüne) itaat etmezse, mâ-
fevkler dâima mâdünun gönlünü alarak iş gördürmeye, dolayı-
siyle, onun keyfine tâbi olmaya mecbur idi. Mâfevkine karşı ge-
len zabite birşey yapılamadığı gibi, mâfevkler de iktidarsız ve
ma'tüh olduklarından, mâdünlarını kendilerine itaat ettirecek
hâsse kalmamıştı. Bu hâlin devamı memleketin malıvı demekti.
Buna sebep ise, idâre-i Hamidiye idi. Fiilen mâlül ve iktidarsız
olmasından sarf-ı nazar, sakat olan bir miralayın fırkaca, teka-
üdü yazıldığı halde; Istanbul'a gönderilecek birkaç yüz altın ve
oradaki bir dostun himayesiyle, biraz sonra, kudemâ-yı ümerâ-yı
askeriyedendir diye mirlivalık fermanı geliyordu. Bu hal herkes-
de ifâ-yı vazife hususunda bir kesel uyandırıyordu. Bunun için
Istanbul'un suistimâlâtına nihayet vermek, binâenaleyh bu keyfi
idâre-i mutlaka yerine, bir idâre-i meşruta ikame etmek lâzım
geldiğine ve bundan başka her teşebbüsün neticesiz kalacağına
karar vermiştim...”
“..Maamâfih, hamiyetli Osmanlıların herhalde gayret ederek
idare-i merkeziyeyi ıslâh edeceğini ve Sultan Hamid'in bu hu-
susta pek kabahatli olduğunu, söylemiştim. Bu vakit ise henüz
hiçbir teşebbüsât yoktu. Maamafıh, bende olduğu gibi, herkeste
fikirler başkalaşmıştı. Vatanın gittikçe girdâb-ı felâkete yaklaş-
makta olduğunu herkes anlıyordu...”
“..Kendi kendime, milletin benim gibi bir en hakir hiz-
metçisine gösterdiği muhabbeti görünce, Sultan Hamid iyilik
etmek isteseydi kendisine ne yapılmazdı diye düşündüm...”
O senelerde bir de kalıramanı vardır: Ali Süavi!
Tahttan indirilmesinden sonra Çırağan Sarayı'nda hapis hayatı
süren sabık hükümdar Beşinci Murad'ı yeniden padişah yapabil-
mek maksadıyla 20 Mayıs 1878'de Çırağan'ı basan ama baskına
derhal müdahale eden Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Pa-
şa'nın elindeki odunu kafasına indirmesi ile hayatından olan Ali
Süavi, düşünceleri ve maceralı hayatı ile Enver'i o senelerde en
fazla etkileyen kişidir. Bnver bu hayranlığının tesiri ile bir ara adı-
tun başına Süavi ismini de ilâve edecek ve Libya'da bulunduğu sı-
vada basit bir teknikle hazırlayacağı kâğıt paraları da Enver Süavi
dıye imzalayacak, Dünya Savaşı'ndan sonra gittiği sürgünün ilk
zamanlarında da Sücvi adını kullanacaktı.
Ali Sünvi'ye bağlılığını, otobiyografisinde “..Süavi merhümun
istibdâd duvarına çaktığı çivi, benim tırmanmama yardım ede-
cekti, Merhumun cesaretine hayran olduğumdan, ben de, aynı ismi
nümsı müste'âr olarak almıştım...” diye yazar.
*
«
Snver, maddi bakımdan orta hallinin de altında bir aileye men-
suptu, çocukluğu geçim sıkıntılarının ve aile içerisinde eksik olma-
yan, sık sık yaşanan huzursuzlukların içerisinde geçmişti ve kız-
kardeşlerinden biri, Hasene, Enver'in mektuplarından anlaşıldığı
kadarı ile fazla huysuzdu.
Ev, kalabalıktı: Babası, annesi, Şükriye ismindeki babaannesi,
yaşıtı sayılabilecek olan amcası Halil ve kendisi de dahil olmak
üzere beş kardeş...
Babası Ahmed Bey biraz çapkındı, gönül maceraları yüzünden
evde sık sık hır-gür çıkmaktaydı. Ahmed Bey çapkınlıktan yaşlılı-
ğında da vazgeçmeyecek, Enver'in Rusya'da bulunduğu senelerde
Dilârâ adında genç bir kadınla yeni bir macera daha yaşayacak,
İ&nver çileden çıkacak ama babasına bir şey diyemeyecek ve hır-
gmui kızkardeşi Hasene'nin kocası Nâzım Bey'den çıkartacaktı.*6
*
Enver, İstanbul'da başladığı ilkokulu babasının Manastır'a ta-
yini üzerine orada tamamladı, askeri ortaokul ile liseyi yine Ma-
nastır'da bitirdi, sonra İstanbul'a döndü ve Harbokulu'na girdi.
Babası Ahmed Bey ile münasebeti her zaman resmi idi, hattâ
bu resmiyet “Sevgili beybabacığım!, Aziz beybabacığım!, Huzur-ı
mün'imânelerine: Bâis-i hayat-ı necâtım sevgili beybabacığım!, Hu-
zur-ı âli-i veliyyü'n-niâmiye: Sevgili beybabacığım!” şeklinde hitap-
larla başladığı ve kendisinden kulunuz diye bahsettiği son derece
saygılı ifadelerle kaleme alınmış mektuplarına da aksetmişti.
Yazdıklarından görüldüğü kadarı ile iyi bir aile terbiyesi al-
mıştı, iyi bir evlât ve iyi bir kardeş idi. Ailesine olan bu bağlılığını
hayatının sonuna kadar devam ettirdi, annesinin, babasının ve
kardeşlerinin vaziyetleri ile sürgün senelerinde mektuplar vası-
tası ile de olsa alâkadar olmaya çalıştı.
Enver'in o senelere ait not defterleri ve ailesine yazdığı mek-
tuplar elimizdedir. Not defterlerinde sık sık maaş ve borç hesap-
larına rastlanmakta, mektuplarında ailenin çektiği maddi sıkın-
tının kendisine getirdiği üzüntülerden sözetmektedir. Her ay ma-
aşının büyük kısmını ailesine göndermekte, diğer kızkardeşi Me-
diha'nın dikiş ve keman hocasının ücretini de vermektedir, hattâ
tasarruf edebilmek için yeni bir kılıç almaktan bile vazgeçmiştir:
“...Beybabacığın! Bu defa bayram maaşımnla elbise bede-
limden artırdığım yedi buçuk liranın altısı ile o Manastır'da
gönderdiğiniz gibi bir dürbün ısmarladım. Mütebaki bir buçuk
lirasını da takdim ediyorum. Bendenize gelince: Burada zaten
masrafım pek ziyade olmadığından her halde sıkıntı çekmem
(5 Mart 1904”.
“...Size evvelki mektubumda gönderdiğimi yazdığım bir lira-
ya iki mecidiye daha ilâve ettim. Lütfen bundan kırk kuruşunu
anneme, otuz beş kuruşunu da Hasene Hanım'a veriniz, harçlık
etsinler. Mütebakiyi de arzu ederseniz sekiz mecidiyeyi iki li-
raya iblâğ ile Hayim'e veriniz. Maamafih arzu-yı âlinize tâbi-
dir. Bendeniz burada hamdolsun sıkıntıda değilim. Yalnız sizi
pek özledim. Allah hayırlısıyla ellerinizi öperek hayır duanızı
almayı nasip etsin. Bâki baka-yı sıhhat ve saadetiniz en birinci
dileğimdir beybabacığım (2 Nisan 1904)”.
“...Zât-ı âlileri ve diğer ailemiz efradının sağlığını Allah'ım-
dan dilerim. Paranın suret-i sarfı kulunuzu memnun etti. Çün-
kü yine borcumuza sarfedilmiş demektir. Bu sene Eylül'den
itibaren zât-ı âliniz namına olmak üzere maaşımın nısfı olan
iki yüz kuruşu sipariş ettim. Çünki, Mart geçmiş bulunuyor. Vâ-
kıan bilâhare bir karar verileceği irade buyurulursa da şimdilik
istidaylatakdim ettim. Inşaallah rast gelir. Bu halde bu parayı
iste (?) evvelki mektubumda arzettiğim gibi sarfeder, ister kâ-
milen borca karşılık tutarsınız, nasıl arzu buyurursa ol suretle
sarf buyurulur. Binbaşı Efendi'nin uğradığı kazaya esef ettim.
Fakat ne yaparsa Allah yapar. Hak başka kazalardan korusun.
Nuri'nin mevkii oldukça iyi olduğundan yine şâyân-ı şükürdür.
Mediha'nın başı da inşaallah yakında geçer (18 Nisan 1904)”,
“...Evvelce de arzettiğim gibi kulunuz sıkılınanızı hiçbir va-
kit arzu etmem. Binaenaleyh zaten lüzumsuz olan kılıç para-
sından çoktan sarf-ı nazar ettim. Binaenaleyh inayet buyurup
da bu suretle bir para irsâli için borca girmez yahut o parayı
borçlarımıza kapatırsanız daha ziyade hem de fevka'l-had se-
vineceğimden emin olunuz. Zât-ı âlilerini temin ederim ki aksi
halde göndereceğiniz para ile alacağım kılıcı taktıkça kalben
fevka'l-had müteessir olacağım. Her halde irade zât-ı veliy-
yü'n-niâmilerinindir. Kulunuz, fikrimi arzettim beybabacığım!
(5 Aralık 1902”).49
Kızkardeşi Hasene'ye yazdığı mektuplarda da aynı şekilde alâ-
Ka, gözekulak olma bissi, sevgi Hadeleri ve yine maddi yardım ba-
hisleri vardır;
“...Eüminim ki benim sizi sevdiğim kadar siz de beni seviyor-
sunuz. Bunun için de hiddete mahal yok. Maamafih zihninizde-
kinide yazmak her halde elinizdedir.
..Kardeşim! Pekalâ bilirsin ki alnımıza yazılı olanı silmek
elimizde değildir. O halde buna karşı sabır ve tahammül ile se-
bat etmek, beyhude gam yememek lazımdır. Binaenaleyh o acı
hatıraları zihninden uzaklaştır. Bunları kurcalayacak şeyleri
unut ki bu suretle istikbalde iyi bir kadın olasın. Hülâsa metin
ol, çocukluğu bırak (27 Aralık 1903)”.
“... Kimbilir, şimdi beni ne ile itham ediyorsun? Maamafıh hep
haklısın. Fakat hiçbir vakit hatırımdan çıkmadığına emin ol. Ne
de olsam seni, senin saadetini düşünürüm. Çünki sen çok çektin.
Şimdiye kadar içimizde en bahtsız sen oldun. Artık böyle olunca,
ailemizin saadetinden başka birşey düşünmeyen kardeşinin dai-
ma seni hatırlaması tabii değil midir? (20 Kasım 1907).59
Hasene sonraki senelerde Selânik Merkez Kumandanlığı'na
getirilecek olan bir askerle, Nâzım Bey ile evlenecek, bir de ço-
cuğu olacaktır ama evliliği sıkıntılıdır. Enver, Almanya'da askeri
ataşe olarak bulunduğu sırada yazdığı ama tarih koymadığı bir
başka mektubunda kızkardeşine kocasından ayrılıp çocuğu ile
beraber İstanbul'a yerleştiği takdirde her ay dört,durumu müsait
olduğunda da beş lira verebileceğini söylemektedir:
“...Mektubunu aldım. Ağladım. Bilmem bu senin yazın kara-
yazı mı nedir? Sen böyle sıkıntılar, hastalıklar içinde üzülecek
miydin? Hasene, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin, fakat son za-
manda bundan şüpheye düştüğünü anlıyorum. Emin ol bu dü-
şünce benim için pek acıdır. Her vakit her yerde hatırımdasın,
hayalin her zaman gözümün önüne gelir, malızun malızun yüzü-
me bakdığımı (baktığını) âdetâ görüyorum. )
Biçare kardeşçiğim! Sana ne yapayım, sana Istanbul'a gön-
derdiğim paralardan çektiğim sıkıntıya rağmen hemen her ay
hiç olmazsa üçer lira göndererek tehvin-i ihtiyacına olsun sa-
vaşıyordum.
...Haseneciğim sana son bir teklifte bulunmak istiyorum.
Eğer orada rahatsız isen, Istanbul'a gel. Sana Almanya'da bu-
lundukça dört lira vermeyi taahhüt ederim. Vaktim olursa beş
de veririm. Yalnız başına bir ev tut, çocuklarınla otur. Belki
böylece üzüntün geçer. Eğer başka bir şey düşünüyorsan yaz.
Elimden geleni esirgemem. Burada aldığım para alimallah ida-
reme yetmiyor. Öyle babama geçen ay yirmi, bu ay da on beşlira
gönderdim. Ne yapayım? Ebeveynimiz sıkılmasınlar. Annem de
hasta. Mediha'nın hocasına ayda bir lira veriyorum”. 51
İttihad ve Terakki'nin Selânik teşkilâtı, Enver'in eniştesi Nâ-
zım Bey'i sonraki senelerde kendileri için zararlı görüp öldürme-
ye karar verecek, suikasti bizzat Enver plânlayacak ama enişte-
nin canını almakta başarılı olamayacaklardır!
*
Enver'in o günlere ait cep defterleri, çektiği maddi sıkıntıları
aksettiren notlarla doludur. Ay ve sene başlarında ailesine, bakkala,
terziye, hizmetçilere, eşe-dosta ve daha başka yerlere olan borçları
ile gelirini yazmakta ama aylığı borçlarını karşılayamamaktadır.
Aşağıda, Enver'in 1907'de yaptığı bu hesaplardan birkaçı ye-
ralıyor, ancak bazı kelimeler ile Türkçe olmayan bazı isimleri ma-
alesef okuyamadım:
323 senesi bidâyetindeki borç
Kuruş Para
Hasan Bey'e 150 00
Terzi. e. 'ya 639 00
Bakkal Nikodin'e 150 00
Bankaya 885 00
Tüccar Hayim'e 1154 10
Lucca a 2851 15
Tüccar ....'a 726 00
Tüccardan Isak'a 405 20
Resmi borç 545 00
Ikbal Hanım'a 169 00
Şadiye Hanım'a 1090 00
Makinelere 861 20
Servet Efendi'ye 872 00
Hanımnineme 109 00
$ « Yakup'a 327 00
©” Üç kardeşlere 570 00
m 11803 35
| 323 masârif ...... sında maaş kısmı
| Kuruş Para
Beybabama 200 00
Bana 150 00
Mediha'nın dikiş ve
© keman muallimine 120 00
ETİ Anneme 30 00
EE ye 20 00
Mediha'ya 20 00
a il Gİ Kâmil'e 129 00
Enver'in bütçe Hizmetçiye 60 00
defterlerinden... Gülter'e 5 00
kmelkçiye 5
Bekçiye 6 00
0
323 mâhiye muvazenesi
Nakden ve irâdât-ı mâhiyye 2052
Borca verilecek mikdar 872
1180
Maaşlara 740
| 440
Idareye 260
175
Benzer maddi sıkıntılar sadece Enver'in
değil, o devirdeki daha birçok genç subayın, meselâ Mustafa Ke-
mal'in de derdi idi. Yarbay Mustafa Kemal, aynı sıkıntıyı Sofya'da
askeri ataşe olarak bulunduğu sırada o günlerin Nafia Nâzırı, daha
sonra da Bahriye Nâzırı olan Cemal Paşa'ya 17 Ocak 1914”te yazdığı
mektupta dile getiriyordu:
“...Bizim burada kimbilir ne kadar zevkli bir hayat geçirmek-
de olduğumuzu -Fethi Bey'le olan mektubunuzda- tahmin bu-
yuruyorsunuz. Hakkınız var. Zaten böyle bir hayatı yaşayabile-
ceğimizi tahmin ederek değil mi idi ki buraya gelmemizi tensip
buyurmuştunuz. Filvâki, buraya geleli iki ay olduğu halde henüz
Teşrinsani muhassasât-ı askeriyemden başka beş para alamamış
olmakdan ve ilk günü kapandığımız Isplandid Oteli'nin dördüncü
kat odasında, her onbeş günde bir takdim olunan hesap pusulala-
rını birbiri üzerine yığmakdan az zevk mi olur? Hükümât-ı saire
ataşemiliterlerinin vesairenin vuku bulan davetlerine mukabele
sırası gelince ortadan kaybolmak, hasbelicab dahil olunan kulüp-
lere usulen tediyesi iktiza eden paraların tesviyesi hakkındaki
tezkireleri cevapsız bırakmak, cidden bir Türk ataşemiliterinden
intizar olunan hususattandır!”.
“... Bendeniz şimdilik hakiki bir Osmanlı ataşemiliterine lâyık
olabilecek vaziyeti almak için ihtiyaç bulunan hususatı değil, bu-
rada aç ve sefil kalmamanın çaresini düşünmek mecburiyetinde
olduğum için vaad buyurduğunuz iştigali Teşrinsani ve Kânunev-
vel muhassasatlarımın biran evvel göndertilmesine ve bundan
sonra da muntazaman tesviyesini te'mine hasr buyurursanız
pek ziyade minnetdarınız olurum; çünki şimdiye kadar karnımızı
doyuran Fethi Bey gidiyor, Boter alacağını talepte bi-aman bulu-
nuyor, Selânik'de valide ve hemşire çırpınıyor, Istanbul'da enişte
sefil sürünüyor”,52
*
Enver'in Abdülhamid aleyhtarlığının ve memlekette idarenin
değişmesi gerektiği yolundaki fikrinin yoğunlaşmasında, kendin-
den bir yaş küçük olan ve Harbiye'de beraber okudukları üvey am-
cası Halil, yani sonraki senelerin Kuttulâmâre kahramanı Halil
Paşa ile beraberce tevkif edilerek Yıldız Sarayı'nda uzun ve yıpra-
tıcı bir sorgudan geçirilmesinin önemli tesiri oldu...
Sultan Abdülhamid'in bayram selâmlığını seyretmek isteyen
biri Alman gazeteci iki kişiyi selâmlık merasiminin rahatça seyre-
dilebileceği bir yerde bulunan evlerinde misafir etmişler ama ge-
lenler saraya jurnal edilmişlerdi...
Amcası Halil ile beraber okulda sınıflarından alınarak iki defa
Yıldız Sarayı'na götürüldüler ve orada sorguya çekildiler. Kendile-
rinden istenen, bir gün evlerine gelen misafirlerin ileriki senelerin
son halifesi Abdülmecid Efendi tarafından gönderilmiş olduğunu
söylemeleri idi. Ama amca ile yeğen bütün tehditlere ve baskılara
rağmen tanımadıkları bir şehzadeye iftirada bulunmayı kabul et-
meyince sorgu heyeti her ikisini de serbest bırakıp okullarına geri
göndermek zorunda kaldı.
Iki gün devam eden ve her an imparatorluğun çok uzak bir ye-
rine sürgünle neticelenmesi ihtimali bulunan bu macera, genç En-
ver'in üzerinde önemli tesir yapacak, Abdülhamid ile etrafındaki-
lere hissettiği husumeti daha da arttıracaktı
Enver, otobiyografisinde tevkif edilip sorguya çekilmesini anla-
tırken, o andaki asıl endişesinin memlekete asker olarak yapmayı
düşündüğü hizmetlerin artık hiçbirini yapamayacak olmanın üzün-
tüsü, yani askeri mektepten atılma korkusu olduğunu yazacaktı:
“...Artık, demek ben onlardan ayrılmıştım. Demek, bütün o
memlekete iyi hizmet tasavvurâtım mahvolmuştu. Bu sırada
gözlerim yaşardı. Her vakitki münâcâtımı tekrar ettim: “Yâ Rab!
Sen bu millet-i Osmâniye'yi muhafaza et! Benim de milletime iyi
hizmet edebilmemi nasib eyle” dedim”.
“..Bundan sonra, Sultan Hamid'in ve etrafındaki alçakların,
böyle önemsiz husüsâtı i'zâm ederek, birçok hanedanı mahvediş-
lerilnil ve bununla beraber milleti bir felâket girdabına sürükle-
yişlerini bizzat görüşüm, bende, bunlara karşı fevkalâde bir kin
uyandırdı”.
Enver'in hayatının son ânına kadar devam edecek olan macerası
artık başlıyordu!
*
Askeri okullarda sakin, sıradan ve içine kapanık bir talebe olan
Enver, dikkat çeken mezuniyet derecelerini ancak Harbiye'de ve
daha sonra kurmay okulunda alabildi.
Manastır'daki askeri rüşdiyeyi 1893'te ondokuzuncu olarak bi-
tirmiş, İstanbul'daki Harbokulu'nun ilk senesinde beşinci, ikinci
gönesinde Üçüncü, son senesinde de yine beşinci olmuştu. Üç yı-
lan ortalamaları alındığında kurmay mektebi mezunları arasında
ikinci di ve bu üç senenin birincisi sonraki yıllarda hayatını Enver
gibi bir sultanla birleştiren, Sarıkamış'taki Üçüncü Ordu'nun ku-
mandanlığıni yapan ama Sarıkamış faciasının hemen ardından,
15 Şubat 1915'te henüz 36 yaşında iken tifüsten can veren Hafız
Hakkı oldu.
Enver, diplomasını 18 Kasım 1902'de aldı ve babası Ahmed Bey,
hem oğlunun o sene birincilikle mezuniyetini, hem de kendi terfi-
sini Makedonya'daki Kırçova'dan Manastır'daki ailesine aynı gün
gönderdiği bir telgrafla müjdeledi.9#
Kurmay Mektebi'nden yüzbaşı olarak mezuniyetinin ardından
16 Aralık 1902'de Makedonya'daki Üçüncü Ordu'ya tayin edildi-
ğinde henüz 21 yaşında idi ve iki büyük hayâli vardı: İyi bir asker
olmak ve mevcut rejime, yani Sultan Abdülhamid'in iktidarına son
verebilmek...
5 Ocak 1903'te Manastır'da Üçüncü Ordu bünyesindeki 13. Sey-
yar Topçu Alayı'nın 7. Bataryası'na, 29 Eylül 1903'te de Üsküp'teki
19. Nizâmiye Alayı'nın 1. Taburu'na, 21 Ağustos 1906'da da Ru-
meli'de eşkiyalığın kökünden temizlenmesi için faaliyet gösteren
takip hey'etine tayin edildi.
Eşkiya gayrımüslim milliyetçi çeteler, eşkiya teşkilâtı milliyetçi
grupların kurduğu silâhlı örgütler,eşkiyanın takibi ve kökünün ka-
zınması da devletin bu silâhlı unsurların giriştiği milliyetçi hare-
ketleri bastrabilmek için yine silâhla mücadelesi demekti...
Bu mücadelenin niçin ve nasıl olduğunu anlayabilmek için, Bal-
kanlar'da ve Makedonya'da o günlerde yaşananların daha yakın-
dan bilinmesine ihtiyaç vardır.
>
Bünyesinde bugünün Bulgaristan'ının, Yunanistan'ının, Sır-
bistan'ının, Kosova'nın, Makedonya Cumhuriyeti'nin ve Arnavut-
luk'un bazı bölgelerinin bulunduğu Makedonya, Balkanlar'ın ta-
rihi ve coğrafi bir bölgesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda müstakil bir vilâyet olan Makedon-
ya, imparatorluğun son devirlerinde üç ayrı vilâyete bölünmüştü:
Manastır, Selânik ve Kosova vilâyetlerine...
20. yüzyılın başından itibaren devletin başını ağrıtan ve zaman-
la uluslararası bir mesele hâline gelen Makedonya'daki milliyet-
çi hareketlerin geçmişi çok daha önceki senelere dayanırdı ve 93
Harbi'nden sonra, 1878'de Berlin Anlaşması'nın imzalanması ile
gündeme gelmişti.
Makedonya'daki mücadele iki yönlüydü: Biri, bölge halklarının
yani Bulgar, Arnavut, Rum, Sırp ve Ulahlar'ın Osmanlı hâkimiye-
tine karşı yürüttükleri ortak başkaldırı, diğeri de bu unsurların
kendi aralarındaki kavgalardı.5* Üstelik aynı milletten olan ce-
miyetler de birbirleri ile kavgalıydı ve devamlı olarak kan dök-
mekteydiler.
Meselenin temelinde Büyük Bulgaristan hayali vardı, mücade-
le bölgenin Bulgaristan'a bağlanması maksadıyla yürütülmektey-
di ama diğer milletlere mensup cemiyetler de kendi özgürlükleri
için çalışmaktaydı. Neticede, ortaya çok sayıda komite çıkmıştı ve
Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha önce bağımsızlıklarını kazan-
mış olan devletler kendi ırkdaşlarının komitelerini her şekilde
desteklemekteydiler.
Makedonya'daki başkaldırının en güçlü örgütü, 1893'te Selâ-
nikte kurulan Makedonya Dahili Merkez Komitesi idi ve Pere
Toshev (1865-1912), sonradan Antarktika'da bir koya ismi ve-
rilen Damyan Yovanov Gruev (1871-1906), yine Antarktika'da
bir tepeye adı verilen Hristo Chernopeev (1868-1915), Gotse
Delchev (1872-1903), Hristo Tatarchev (1869-1952), Tane Niko-
lov (1873-1947), Apostol Petkov (1869-1911), Todor Aleksandrov
(1881-1924), Aleksandr Protogerov (1867-1928), Pavel Shatev
(1882-1951), Boris Sarafov (1872-1907) ve Yane Ivanov Sandans-
ki (1872-1915) komitenin önde gelen mensuplarından bazılarıydı.
Bulgarca ismi Vatreshna Makedonska Revolyutsionna Organi-
zatsiya olan ve kuruluş yıllarında Makedonya'nın yanısıra Edir-
ne'nin de otonomisini elde etmek maksadıyla faaliyet gösteren
komite daha sonra Bulgaristan'ın Balkanlar'ı Osmanlı hâkimiye-
tinden kurtarma politikasının vasıtası haline geldi.
Makedonya'da sık sık düzenlenen sabotajlar Avrupa'nın bölge-
ye dikkatini çekmek maksadı ile 1903'ün 28 Nisan'ı ile 1 Mayıs'ı
arasında zirveye ulaştı, Gemiciler grubunun bombalamaları Selâ-
nik'in altını üstüne getirdi, isyancılar Guadalguivir ismindeki bir
Fransız gemisini de batırdılar.
Selânik'te derhal sıkıyönetim ilân edildi, tam bir insan avı baş-
ladı ve yakalanan Gemiciler'den bazıları Fizan'a sürgüne gönde-
rildi ama Meşrutiyet'in 1908'deki yeniden ilânının ardından affe-
dilip döndüler!
Asıl isyan, Selânik'te meydana gelen toplu terörden üç ay son-
ra, Aziz İlyas Yortusu'na tesadüf eden 2 Ağustos'ta patladı ve
Makedonya'da asırlar boyunca görülmemiş kanlı bir karmaşa
yaşandı. Başkaldırı gittikçe yayıldı, hattâ Istranca ile Kırşova'da
cumhuriyet bile ilân edildi. Devletin müdahalesi son derece sert
olunca ayaklanmayı düzenleyen Makedonya Dahili Merkez Komi-
togi, Bulgaristan'dan kardeşlerine, yardım çağrısı yaptı ama Yuna-
natan, Romanya ve Sırbistan'ın Bulgar yayılması tehdidine karşı
Türkiye'nin tarafını tutması üzerine Bulgarlar destek veremedi-
lor, iâyanın ateşi sönmeye başladı.
&kim geldiğinde ayaklanma sona ermiş gibi idi ama Makedon-
vü meselesinde artık önemli bir değişiklik vardı: Komite isyan sa-
yesinde amaçlarından birine ulaşmış, Avrupa'nın bütün dikkatini
Makedonya üzerine çekmeyi başarınıştı ve Makedonya hadiseleri
artık kıt'a Avrupası'nın en önemli gündem maddelerinden biri ol-
utağla!
Mükedonya konusunda daha önce Rus Çarı İkinci Nikola ve İn-
giltere Kralı Yedinci Edward ile temaslarda bulunmuş olan Avus-
turyu-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, Alman İmparatoru
Wilbelm ile 1903 Ekim'inin başında Avusturya'daki Mürzsteg
Şatosu'nda biraraya geldi ve iki hükümdar Mürzsteg Mutabakatı
dönecek olan bir reform projesi hazırladılar.
Proje, Makedonya'ya hem Avrupalı bir Hristiyan, hem de bir
Oğmuanlı valisi tayin edilmesini ve bölgede Avrupalı müşavirlerin
görev yapmasını öngörüyordu ama faaliyetlere İngiltere'nin de
müdahalesi ile projede değişiklik yapıldı. Sultan Abdülhamid ken-
disine reform paketi olarak sunulan ;
yenilenmiş idari ve mali projeyi 24 Ço
Ağustos 1903'te imzalamak zorunda
kaldı, Makedonya'daki üç vilâyete | i ET
müfettiş olarak Hüseyin Hilmi Paşa e. paw
tayin edildi, Paşa'nın yanına iki Av-
Hi
rupalı müşavir verildi, bölgedeki ira
jandarmalar da yabancı subayların .... ay SE
kumandası altına kondular. EM ÇT
Makedonya, artık tamamen Av- is
rupa'nın kontrolü altına girmişti! “-— MM?
Üstelik bölgede sadece mülki ve Gu m 25 yi
askeri değil, kendi kontrolü altında | : mi
mali bir reform da isteyen Avrupa, Sg)
Bâbıâli'nin bu talebi kabul etmeme- yi hi
si üzerine 1906 sonbaharında Midil-
li veLimni Adaları'ndaki gümrük ve az)
posta merkezlerini işgal etti, Sultan |
Abdülhamid beş devletin beraberce Enver'in basacağı bir eşkiya
yaptığı ama Almanya'nın katılmadı- evinin cep defterine önceden
ğı bu işgal üzerine mali konulardaki çizdiği plânı.
Gy? p AYAZ LEİY
talepleri de kabul etmek zorunda kaldı.
Türkiye, özgürlük kavramı ile tam olarak işte o günlerde, Bal-
kanlar'dan gelen hürriyet düşünceleri vasıtası ile tanıştı...
*
Geçen asrın ilk senelerinde Makedonya'nın dört bir tarafında bütün
bu hay-huyun yaşandığı yerler arasında öyle büyük mesafeler yoktur.
Meselâ, Manastır ile Üsküp'ün arası 174 kilometredir, Ohri, Manas-
tırın 69 kilometre ötesindedir, yani bugün için sadece yarım saat ya-
hut kırkbeş dakika mesafededir. En uzun mesafelerden biri Manastır
ile Ittihadçılar'ın merkezi olan Selânik arasıdır ve 214 kilometredir.
Izmit'in Istanbul'dan bugün karayolu ile mesafesinin 110, Anka-
ra'nın da 455 kilometre olduğu gözönüne alınacak olursa, Ikinci Meş-
rutiyet'in ilânını sağlayan hadiselerin aslında ne kadar ufak bir bölge-
de yaşandığı daha kolay farkedilir...
Aşağıda, Ikinci Meşrutiyet öncesindeki ayaklanmaların ve önemli
hadiselerin meydana geldiği merkezlerin birbirlerine olan uzaklıkları
kilometre cinsinden yeralıyor:
Manastır-Ohri :. 69 km.
Selânik-Tikveş : 145 km.
Tikveş-Üsküp : 95 km.
Selânik-Manastır old mi
Selânik-Üsküp : 285 km.
Tikveş-Manastır : 88 km.
Manastır-Üsküp : 174 km.
Üsküp-Koçani “ 1207 km;
Üsküp-Kaçanik : 34 km.
Ohri-Resne sx öy img
Bu uzaklıklar günümüzde karayolu ile gidiş mesafeleridir ve yerle-
şim merkezleri arasındaki kuşuçuşu uzaklıklar aslında daha yakındır.
Meselâ, Selânik'e 214 kilometre mesafede bulunan Manastır kuşuçuşu
142, yine Manastır'a karayolu ile 174 kilometre uzakta olan Üsküp de
aynı şekilde 108 kilometredir.
Ama, bugün için kısa sayılabilecek olan yukarıdaki mesafeler o gü-
nün şartlarına göre aslında daha uzun sayılır, özellikle de dağ yolları
üzerinden yapılan gizli seyahatler meşakkat vericidir.
*
1903 Ocak'ında kurmay yüzbaşı olarak Üçüncü Ordu'ya tayin
edilen Enver, beş sene boyunca bütün bu çeteler ile mücadele etti ve
Makedonya Dahili Merkez Komitesi'nin lider kadrosuna mensup ih-
tilâlcilerden bazıları da onun kumanda ettiği baskınlarda ve çatışma-
larda ortadan kaldırıldılar.
Inver otobiyografisinde ayaklanmaları, çetecilerin faaliyetlerini ve
katıldığı çatışmaları ayrıntılı şekilde anlatır. Otobiyografinin Make-
donya faslında Bulgar ifadesi ile Slav isyancıları kasdetmekte; Make-
donyadı Yunanlıları da sadece Yunan diye yazmaktadır.
*
Şölirel sahibi askerlerden bazıları, şöhretlerini genellikle gençlik se-
nelerinde elde etmiş oldukları başarılara borçludurlar ve bu ilk başarı-
law her zaman hatırlanır, unvan gibi olur ve hiçbir zaman unutulmaz.
Meselâ, Napolyon Bonapart ilk şöhretini henüz 24 yaşında iken 1793
Temmuz'unda topçu birliklerinin kumandanı olarak Toulon şehrinde
cumhuriyet karşıtları ile İngiliz birliklerine karşı kazandığı muvaffa-
kiyet ile elde etmiştir. Türkler'in Orta Avrupa'dan çıkartılmasının ilk
adımı olan ve 1699'daki Karlofça Anlaşması'nı imzalamamızla netice-
lenen Zenta Bozgunu'nun galibi ve Avrupa askerlik tarihinin en önemli
isimlerinden olan Prens Eugöne de Savoie, Zenta'da bizi bozguna uğ-
vatlığı sırada 34 yaşındadır. Ismini geniş çevrelere Çanakkale'deki ba-
şarısı ile duyuran Mustafa Kemal de o sırada henüz 34”ündedir.
Enver'in ilk şöhretini elde ettiği yer Makedonya'dır ve yüzbaşılığı
ile binbaşılığında burada yaptığı eşkiya takibi ile isim yapınış; hem
bağımsızlık için mücadele eden tarafta, hem de askerler ve siviller ara-
sında gayet iyi tanınmıştır ve asker olarak yetiştiği yer de Makedon-
ya'dır.
Genç subayın o senelerden kalma askeri yazışmaları ile raporların-
dan bazıları ve günlükleri bugün elimizdedir ve eşkiya takibi bahsine
otobiyografisinde de geniş yer vermiştir. Küçük defterler şeklindeki
günlüklerinde operasyon düzenlenecek evleri önceden plânlarına ka-
dar çizımiş ve plânların yanına operasyo-
nun hedefi ile alâkalı bazı bilgileri de kay- |
detmiş, raporları ile yazışmalarının kopya- | pe a
larını da muhafaza etmiştir. | sö ale Msi ağ,
z e > mea 2
Aşağıda, Enver'in yüzbaşılığı sırasında <449»>8w 2 İ
221
kumandanlığa gönderdiği iki resmi yazı, Ör. e DİNLE
askere elbise ve odun sağlanması talebi ile (O(“*:2-.-.;,. J
>
yaralı bir erin tedavisi hakkındaki arzları yi PA BAİN,
; !
yeralıyor: | ime My!
ş > UR
Kesriye Kumandanlığı na oh SN
Buradaki efrâd-ı şâhânenin Mayıs ”
maaşı ile pek yırtık olan üst-başları- |
nı düzeltmek üzere hiç olmazsa bölük i
deposunda mevcut bulunan elbiseden
otuz katının gönderilmesi ve hamam Enver'den Kesriye
odunu verilmesine müsaade edilmek Kumandanlığı'na.
ve mikdarı bildirilmek üzere evâmir-i aliyyelerinin lâzım gelenlere
itâsı müsterhamdır. 21 Haziran 322 (3 Temmuz 1906).
Erkân-ı Harp Kolağası
Enver
Manastır'da Müşiriyyet-i Celile Vekâleti'ne
Haziran'ın yirmisekizinci günü Variçobanist (?) Yaylası'nda
haydutlarla vuku bulan müsademede yaralanmış olan Delvine-
zi Abidin'in buraca tedavisi müşkil olacağı belediye doktoru ta-
rafından ifâde edilmekte olduğundan, yarın
ya“
nl ... yevmiye akçesinden bir araba tutularak Gö-
e rice'ye gönderileceği ve oradan sonra Manas-
e tıra sevkolunacağı mârüzdur. 2 Temmuz 322
ED sek (15 Temmuz 1906).
Erkân-ı Harp Kolağası
—. ERA EA sis
mk EŞİ Ee Enver
Biçer im *
Ana VE v ng b 5,
e O senelerde Manastır'da meydana ge-
de) GP | çim gı 4 len acı, daha doğrusu devletin vaziyeti
(0 < (
Enver'den Manastır'daki
bakımından utanç verici bir hadise En-
verin düşüncelerinde ve görüşlerinde
önemli tesirler yaptı:
Ml imzam aman am
maraşallık makamına. Manastır'daki Rus Konsolosu'nun kendi-
sine selâm vermediği gerekçesi ile elindeki
kırbaçla Halim ismindeki bir Türk jandarma neferinin üzerine yü-
rümesi ve neferin Konsolos'u vurarak öldürmesi üzerine hem Ha-
lim'in, hem de Halim'i engellemediği için hadise sırasında yanında
bulunan bir başka askerin idamlarına karar verildi!
Çatırdayan bir imparatorluğun güçlü devletlerin elinde nasıl
utanç verici bir acze düştüğünü gösteren hadise bu kadarla da kal-
madı, daha da utanç verici bir başka iş edildi ve Enver'e öldürülen
konsolosun cenaze alayının geçişi sırasında birliğindeki toplarla
selâm atışı yapması emredildi.
Enver, hadiseyi otobiyografisinde şöyle anlatacaktı:
“...Bu sırada zuhur eden bir vak'a büsbütün işi karıştırdı. Rus-
ya Hükümeti'nin Manastır General Konsolosu Mösyö Rostkofski
askerlere taarruza, rast geldiği yerde selâm vermediğinden dola-
yı tekdire ve hattâ bir topçu neferini darba kadar varmıştı.
Nüzhetiye Karakolu önünden geçerken orada bulunan jandar-
ma neferi Halim, tanımadığından arz-ı ihtiram etmez. |Konsolosl|
bunun üzerine kırbaçla yürür. Nefer de nâmüs-ı askerisini mu-
hafaza için ateş eder. Konsolos iki kolunu, vücüdunu delen bir
kurşunla yere serilir.
Sılâh sesi üzerine, kışladan malhallsi vak'laya koşmuştum. Ne-
fer temkinini bozmayarak “Ben vurdum” dedi ve silâhını bana
toşlüm etti, Derhal teşekkül eden divân-ı harb-i askeride bulun-
dum. Orada Rusya Sefareli Baştercümanı Mandelstam'ın hükü-
mete yaptığı hakaret bütün âsâbımı tahrik ediyor, “Âh, ne vakit
iyi bir idare teşekkül edecek, ne vakit bizi bu tahkirlerden kurta-
racak bir hükümet teessüs edecek?” diyordum.
Bu sırada Vilâyet-i Selâse Müfettiş-i Umumiliği'ne tâyin edil-
miş olan Hilmi Paşa, Manastır'da idi. Divân-ı harp, Halim ile bir
relikinin idamına karar verdi. Divân-ı harp kâtibi bulunduğum-
dan, verilen bu hüküm hiçbir kanuna temas etmediğini söyle-
meden geçemem. Fiil-i katlin, tehevvüren jandarma tarafından
icra edildiğini konsoloshanenin divân-ı harpte bulunan vekilleri
de tasdik ettiler. Bununla beraber hükm-i idam şöyle idi: “Nefer
Halim, tehevvüren başladığı fiil-i katli taammüden ikmâl eyledi-
Binden ve refiki de esnâ-yı katilde arkadaşını meneylemediğinden
idamlarına karar verilmiştir”.
Bu suretle divân-ı harp, ebediyen nâmını lekedâr edecek bir
hüküm vermiş oluyordu. Bu iki nefere verilecek azami ceza,on beş
ve beş sene kürek olacaktı. Divân-ı harp bu hükmü böyle verdik-
ten sonra, o vakte mahsüs bir idare, bunu idâreten idama tahvil
ederdi. Fakat, divân-ı harp haksız bir muamele yapmış olmazdı.
Hükmr-i idamın icrasında sefaret baştercümanı benimle beraber
seyre gitmek istedi. Divân-ı harp reisi, Müfettiş-i Umumilik'in bu
emrini tebliğ etti fakat, kabul edemeyeceğimi ricâ ettim ve muva-
fakat ettiler. Yalnız, konsolosun cenaze alayı giderken, bataryam
beş top endahtına memur olmuştu. Bunu yaptım. Maamafih bu
vak'adaki haksızlığı, hiçbir vakit unutamayacağım”.
Elçinin öldürülmesi hadisesinin ayrıntıları, “Rus Konsolosunun
Katli” başlığı altında Kâzım Karabekir'in hatıralarında da vardır.
“...Rus konsolosu aksi ve müthiş Türk düşmanı bir adammış.
Biraderin anlattığına göre Kışla Caddesi'ndeki bir gazinoda ar-
kadaşlarıyla bilardo oynarken kışlaların karşısındaki Nüzhetiye
Karakolu'ndan birkaç el silâh sesi gelmiş.
Oraya koşmuşlar ve konsolosun yerde yattığını görmüşler. Ha-
dise şöyle olmuş: Topçu kışlasının karşısında bir jandarma ka-
rakolu var. Adı, Nüzhetiye Karakolu... Yanında piyade kışlasının
(Kırmızı Kışla), karşısına da Nüzhetiye belediye bahçesi düşer...
Konsolos bu tarafa her zaman gezmeye çıkarmış. Bugün de kava-
sıyla beraber karakolun önünden geçer. Nöbetçi selâm durmamış
diye kızmış.
Nöbetçinin yanına giderek, “Ben Rus konsolosuyum. Neden
bana selâm durmadın?” demiş. Nöbetçi, “Tanımadım konsolos ol-
duğunu” demiş. Konsolos “Kavası da görmedin mi,” diyerek kam-
çısıyla ve tokatla dövmüş. Sonra “Beni iyi tanırsın, size böylesi
lâyık alçak Türkler!..” diye edepsizliğe başlamış ve yoluna devam
etmiş.
Birkaç adım ayrılınca mehmetçik silahını konsolosa çevirmiş,
“Türk neferi de kendini döven Rus konsolosuna böyle tanıtır...”
diyerek herifi vurmuş. Konsolos ve kavas ağaçların arkasına ka-
çarak yalvarmaya başlamışlarsa da konsolos aldığı yaradan yı-
kılmış, can vermiş. ,
Meselenin Rusların müdahalesini Bulgar Ihtilâli kazanamadı
diye kasten yapıldığını herkes söylüyor. Ruslar hükümetimizi iyi-
ce sıkıştırmışlar, nöbetçi neferi mâni olmadı diye orada bulunan
diğer bir arkadaşı divan-ı harp kararıyla idam olunmuş. Hükü-
met resmen taziye ve tazminat vermiş. Divan-ı harp kâtibi Enver
Bey imiş, resmen asılma yerinde bulunmuşlar”.55
*
Abdülhamidin mutlak iktidarının yanısıra Balkanlar'da ve
Makedonya'da yaşanan bütün bu hadiseler, muhalif siviller ve as-
kerler arasında artık birşeyler yapılması gerektiği fikrini daha da
sertleştirdi ve bu maksatla yeni cemiyetler kuruldu.
Avrupa'da senelerdir faaliyette bulunan Jöntürkler, Pariste 4
Şubat 1902'de ilk kongrelerini yaptılar ama kongre bölünme ile
neticelendi. Adem-i müdahaleciler denen grup Ahmed Rıza Bey'in
yanında kaldı, Müdahaleciler ismini alan ikinci grup da Sultan
Abdülhamid'in kızkardeşi Seniha Sultan'ın oğlu ve dayısı olan hü-
kümdarın muhalifi Prens Sabahaddin Bey'in tarafını tuttu.
Adem-i müdahaleciler daha sonra İttihad ve Terakki ismini alacak
olan Terakki ve İttihad Cemiyeti'ni kuracak, Müdahaleciler de Teşeb-
büs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'ni teşkil edeceklerdi.
Avrupa'daki muhalefetin bölünmesinden sonra, Abdülhamid
karşıtları Türkiye'de yeni gizli cemiyetler kurdular. Bu ihtilâlci
teşkilâtların en önemlisi ve gelecekte çok önemli roller oynayacak
olanı, 1906 Eylül'ünde Selânik'te teşkil edilen ve merkez-i umumi-
si, yani politbürosu Talât, İsmail Canbulat, Evranoszâde Rahmi,
Midhat Şükrü, Bursalı Tahir, Naki, Ömer Naci, Kâzım Nâmi, Sü-
leyman Fehmi ve İsmail Hakkı Bey'den meydana gelen Osmanlı
Hürriyet Cemiyeti idi. Kısa bir müddet içerisinde genç subayların
rağbet gösterip katılmaya başlayacakları bu cemiyet 1907 Ey-
lül'ünde İstanbul'da 1889'dan itibaren faaliyet gösteren, Avrupa'da
da şubeleri bulunan, eski ismi Terakki ve İttihad, yeni adı da İt-
tihad ve Terakki olan cemiyet ile birleşti. Birleşmeyi, Terakki ve
İttihad'ın Paris'teki mensuplarından olan ve Hoca Mehmed Efendi
ismi ile gizlice Selânik'e gelen Dr. Nâzım Bey sağlamıştı.
O dönemi anlatan eserlerde Mustafa Kemal'in Şam'da Beşinci
Ordu'nun subayları arasında Vatan ve Hürriyet ismindeki bir baş-
ka cemiyet kurmuş oldu
Putdan bahsedilir ve bu
teşkilâtan daha sonra Os-
manlı Hürriyet Cemiyeti
ile birleştiği söylenir.
Bu konuda ortaya şim-
diye kadar bir belge kon-
mamıştır ama İttihad ve
Terakki'nin sabık Maliye
Nâzım Cavid Bey'in, 21
Kusım 1922'de Güney
Fransa'nın Menton ka-
sabasından o sırada İtal-
El ye i, Sagi
ren 1'er gl İm rr
sek çal le kiki, 5) AM
gey, lan da pey
AR 0
ya'da bulunan bir diğer e ay e
Htihadçı lidere, Isınail
Canbulat'a gönderdiği ve Suriye'de kurulduğu söylenen bu cemiyet
ile Selânik'in birleşmesi konusundan istihzalı ifadelerle bahsettiği
bir mektubu vardır:
“...Mustafa Kemal'in Ahmed Emin'e verdiği uzun enterviyöyü
okudun mu? Hayatından uzun uzadıya bahsediyor. İttihad ve Te-
rakki Cemiyeti'ni ibtidâ Hürriyet Cemiyeti olarak kendisinin Su-
riye'de tesis ettiğini ve Selânik'e muvakkaten geldiği vakit orada
da bir şube açtığını ve sonra bu ismin Doktor Nâzım'ın talebiyle
İttihad ve Terakki'ye tahvil olunduğunu söylüyor. Bunun aslı var
mı? Ben böyle birşey bilmiyorum. Bu enterviyöyü görmemişsen
oku, enteresandır. Askerler siyasiyâta karışıyorlar diye cemiyet
işlerinden uzak kalmış!”.56
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne 1906 Eylül'ünde Enver de katı-
lacak, gizli cemiyetin 12 numaralı üyesi olacak ve tarih daha hızlı
biçimde şekillenmeye başlayacaktır...
O sırada birkaç günlüğüne Selânik'e gitmiş olan Enver, otobi-
yografisinde cemiyete Manastır'a dönüşünden bir gün önce katıl-
masını ayrıntılı şekilde anlatır:
“<...Nihayet 1322 Eylül'ünde Selânik'e gelmiştim. Orada, amcam
Mümtaz Yüzbaşı -şimdi Kolağası- Halil ile konuşuyorduk. Evvel-
ce onunla Anadolu'da, Bulgar çetelerine müşabih çeteler teşkiliy-
le halkı uyandırmayı, hiç olmazsa böylece Anadolu'yu Rumeli'nin
uğraması muhtemel olduğu inkısamdan kurtarınayı düşünmüştük.
Bana eski fikrimde sabit olup olmadığımı sordu ve nihayet, Selâ-
nik'de bütün memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere bir
cemiyet mevcut olduğunu söyledi ve kendisinin de dâhil olduğunu,
alelusul kimseye söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra söyledi.
Tramvayda, o vakit hasta olan şimdiki Viyana Ataşemiliteri,
sınıf arkadaşım Kolağası Hafız Hakkı Bey'i ziyarete gidiyorduk.
Orada zımnen Hakkı Bey'e açtık. O da biraz mütereddit idi. Av-
dette düşünüyordum. Şerâiti sordum: “Memlekette idâre-i meşru-
tanın tesisine çalışmak, 1293 Kanun-ı Esâsisi'nin tatbikini temin
etmekten ibârettir” dedi. Zâten defaatle eşkiya müsâdemesinde
ölüme mârüz kalmış olduğumu ve orada ölsem vatanıma büyük bir
hizmet etmeden dünyâyı terk edeceğimi tahattur ettim ve bu yolda
ölürsem hiç olmazsa vicdanen müsterih ölürüm diyerek muvafakat
ettim. Fakat usül veçhiyle hey'et-i idareye arz-ı mâlümat edilecek,
cevap alınacak, sonra cemiyete merâsim-i mahsüsası dâhilinde gi-
recektim. Evde amcamdan ayrıldım.
Ertesi gün Manastır'a avdet edecektim. Kendisine hürmet etti-
gim ve namusuna emin olduğum Rüşdiye muallimi, Selânik Rüşdi-
yesi Müdürü Binbaşı Tâhir Bey'e -şimdi Bursa Mebüsu-” ziyarete
gittimdi. Kendisine, bu yolda bir teklifte bulunulduğunu söyledim.
..“Beni anlamaya mı geldin? Maamâfih söyleyeceğim. Böyle
bir cemiyet var. Ben de dâhilim. Sen de gir. İyi olur” dedi ve ertesi
gün hareket edeceğimi söyleyince: “O halde haydı, çıkalım” dedi.
Ben bir ufak kütüphânede bekledim. O gitti. Biraz sonra gelerek:
Müfettiş-i Umumilik refakatinde bulunan Priştineli Erkân-ı Harp
Binbaşısı Hakkı Bey'in gelip evden gece saat ikide beni alacağını ve
onun götüreceği yere gidip merâsim-i mahsüsası dâhilinde yemin
ile cemiyete gireceğimi, söyledi. Ben de, “Pekiyi” diyerek ayrıldım.
Artık geceyi bekliyordum.
...Saat ikide kapı çalındı. Kapıyı açtım: Hakkı Bey idi. Nâzım
Bey'e Manastır'dan gelmiş bir arkadaşını görmeye gideceğimi söy-
leyerek sivil muşambaını giydim. Revolverimi cebime koydum, Al-
lah'a mütevekkil olarak çıktım. Kafe Kristal'e gittik. Orada birkaç
kişi oturmuştu. Selâm vererek oturduk. Biraz sonra yalnız bir sivil
ve ikimiz kaldık. Oradan, kapıda duran, bir beyaz beygirli arabaya
bindik. Yalılar Caddesi'ni takiben Deppoy'a doğru inmeye başladık.
Yolda bu sivili Hakkı Bey takdim etti: “Posta ve Telgraf Başkâtibi
Talât Bey” dedi -şimdi Meclis-i Mebüsân Reis-i Sânisi Talât Bey-.
Kalbimde kendisine karşı büyük bir muhabbet hissediyordum.
...Alâtini Tuğla Fabrikası'nın sokağından biraz evvel arabadan
indik. ...Ben Talât Bey ile beraber sokağa girdim. Meydanlığa çı-
kan köşede durduk. Talât Bey, cebinden çıkardığı siyah bir gözlüğü
gözlerine yerleştirdi. Altında siyah bir bez olmakla beraber, cüz'i
etraf seçiliyordu. Maamafih Selânik'in yabancısı olmak dolayısiyle
buraları bilmiyordum. Bir bahçeden içeri girdik. Bahçe kapısında
“Kimdir 0?” dendi: “Hilâl” parolası verildi. O bekleyen beni aldı.
Talât Bey dışarıda kaldı. Bir taş merdivenden çıktık. Sağda bir oda-
ya girdim. Orada yalnız kaldım. Hafif bir lâmba ziyası odayı tenvir
ediyordu. Perdeler kapalıydı.
Biraz sonra kısa boylu, siyah peçeli biri içeri girdi. Bana, cemiye-
Ge girmekte sâbit kadem olup olmadığını bekrar sordu: Evet, dedim.
Gözlerimi tekrar siyah bir bezle sıkıca bağladı. Etrafı hiç göremi-
yordum. Geldiğimiz kapıdan çıktık. Karşıda bir odaya girdik. Birkaç
andım sonra ayakta durduruldum. Birisi, karşıdan doğru, bir nutuk
okudu. Bunda vatanın hâli, buna sebep olan idâre-i zâlimenin sey-
yiâtı mezkür idi. Nihâyette bu seyyi'âtı deff için teşekkül eden Os-
manlı Hürriyet Cemiyeti'ne beni kabul ettikleri münderiç idi.
Nihayet sıra yemine geldi. Sağ elim Kur'ân-ı Azimü'şşân, sol
elim de bir kama ve bıçak üzerinde olduğu halde, 1293 Kanun-ı
Esâsisi'nin istirdadına ve bu uğurda hiçbirşey esirgemeyeceğime
ve ihanet etmeyeceğime yemin ettim. Sonra gözüm açıldı. Kar-
şımda siyah peçeli, kırmızı örtülü üç şahıs bulunuyordu. Ben,
nutuk ve bu manzara karşısında pek müteessir olmuştum. Kal-
bimde yalnız başıma bu idâre-i zâlimeyi kökünden devirecek bir
kuvvet ve bu kuvvetle mütenâsip bir hâhiş hissediyordum. Böy-
le vatana çalışmaya azımeden bir cemiyete intisabım dolayısiyle
bir de fahr hissediyordum. Ortada bulunan şahıs, cemiyet efrâdı
arasında tanışmak icâb ederse sağ elinin baş ve şehâdet parma-
gıyla bir hilâl işareti yaparak, evvelâ bu işaretin etrâfındekiler
anlayamayacak sürette söyleyecek olan tarafından verilmesini,
sonra da “muin” parolasının evvelâ işareti alan tarafından ilk
“mim” harfinin, sonra da “ayn” harfinin işareti veren tarafından
söylenınesi ve böylece münâvebe ile kelimenin ikmâlini ve kelime
bitince bu iki şahsın cemiyete intisabından şüpheleri olmamasını
söyledi. Ve bu hey'etin, bir hey'et-i tahlifiye olduğunu ve eğer baş-
ka diyeceğim var ise makam-ı lâzimine bildirilmek üzere rehberi-
me söylememi ihtar etti ve gözümü bağlamamı söyledi. Bağladım
ve çıktım. Geldiğim veçhile evden çıktık.
..Bu tahlifte numara verilmek lâzım gelirken bana hiçbir-
şey vermemişlerdi. Ben de istemeyi unutmuştum. Maamafih on
ikinci olarak cemiyete dâhil olmuştum. Artık kalbim vatanın
kurtulacağına fevkalâde mutmain olduğu halde, ertesi gün trenle
Manastır'a hareket ettim”.
Cemiyete katılması işte böyle olmuştu: Gözleri bağlanmış şekil-
de bir yerlere gidiş, şifreler, semboller, maskeler, yeminler ve paro-
lalar ile...
Enver, Türkiye'nin tarihinde daha sonraları büyük rol oynayacak
bir başka kişi, yani sonraki senelerin Talât Paşa'sı olacak olan Talât
Bey ile de ilk defa bu gizli merasim vesilesi ile tanışmış; £albinde
ona karşı büyük bir muhabbet hissedeceğini söylediği yeni dostu ile
uzun seneler kader birliği yapmış, memleketin kaderine beraberce
hükmetmişler ama sürgün senelerinde yolları ayrılmıştı!
*
Artık mensubu olduğu cemiyetin Manastır teşkilâtını güçlendir-
meye, yeni üyeler bulmaya çalışmaktaydı ve Neyyir-i Hakikat is-
minde gizlice dağıtılan bir de gazete çıkartmaktaydılar..
Ama, hükümet teşkilâttan haberdar olmuş, cemiyetin bazı men-
supları tevkif edilmişti ve yürütülen tahkikatın başında da En-
ver'in eniştesi, kızkardeşi Hasene Hanım'ın kocası olan Selânik
Merkez Kumandanı Nâzım Bey vardı!
Nâzım Bey çeteciler ile mücadele görüntüsü altında Osmanlı
Hürriyet Cemiyeti'ni ortaya çıkartabilmek için bir hafiye örgütü
kurmuş ve cemiyet Enver'in kızkardeşinin vasıtası ile hafiyelerin
isimlerini ve fotoğraflarını elde etmişti ama tevkifler devam edi-
yordu.
Merkez-i Umumi, yapılan son tevkiflerin ardından, 1908 Hazi-
ran'ının başında Nâzım Bey'in ortadan kaldırılmasına, yani En-
ver'in ifadesi ile idamına karar verdi ve bu işle teşkilâtın fedaile-
rinden olan Mustafa Necip Efendi adında genç bir teğınen görev-
lendirildi!
Bir inkılâpçı için teşkilâtın öldürülmesine karar verdiği kişinin
kim olduğu mühim değildi ve Enver ortadan kaldırılmasına ka-
rar verilen kişinin eniştesi, yani öz kızkardeşinin kocası olmasını
umursamadı bile! Hattâ suikast teşebbüsünün başarılı olabilmesi
için eniştesinin Selânik'teki evinde hazırlık bile yaptı ama suikast-
çi beceriksiz çıktı! Nâzım Bey sadece ayağından vuruldu, hattâ bir
başka kurşun Nâzım Bey'in dikkatini dağıtmak maksadıyla su-
ikast teşebbüsünden birkaç dakika önce eve gelmiş olan cemiyet
mensuplarından Canbuladzâde Yüzbaşı İsmail Efendi'yi de yara-
ladı. Fedai öylesine beceriksiz idi ki, Nâzım Bey ile İsmail Canbu-
lat'ın ardından Nâzım Bey'in emirerini de vurdu ama asıl hedefi,
yani Nâzım Bey'i ortadan kaldıramadı!
Suikast teşebbüsü sırasında evde bulunan Canbuladzâde Yüzba-
şı Ismail Efendi, sonraki senelerde Ittihad ve Terakki'nin önemli ve
güçlü simalarından biri oldu, İsmail Canbulad diye tanındı ve ha-
yatı bir başka suikast teşebbüsüne, 1926'da Mustafa Kemal'i hedef
alan İzmir suikasti hazırlıklarına karıştığı gerekçesi ile Ankara'da
darağacında noktalandı
*
Estonya'nın eski ismi Reval olan başkenti Tallinn'de, 9 ve 10 Ha-
ziran 1908'de çok önemli bir görüşme yapıldı ve bu görüşme tarih-
lere Reval Mülâkatı olarak geçti...
Reval'de biraraya gelenler İngiltere Kralı Yedinci Edward ile Rus
Çarı İkinci Nikola idi... Edward ve karısı Kraliçe Alexandra, Revale
kraliyet yatı Victoria and Albert ile gitmiş; Çar Nikola ile karısı
Çüriçe Aleksandra EFyodorovna'yı getiren imparatorluk yatı Polar
Star'ın yanma demirlemişlerdi.
Her iki hükümdarın beraberinde hariciyelerinin üst seviyedeki
yetkilileri ile yüksek rütbeli bazı askerler de vardı. Çar Nikola'nın
çocuklarından bazıları da bir diğer yatla, Standard ile Reval'e gel-
mişlerdi.
Ikiimparator yanlarındaki heyetler ile beraber birbirlerinin tek-
nelerine giderek görüştüler ama bu şekilde apansız buluşmalarının
duyulması etrafı birbirine kattı. Rusya buluşmayı bir barış bayramı
olarak görürken Ingiltere'de muhalefetteki İşçi Partisi hiddetlenip
Kral'ı eleştirdi, Alman İmaratoru ise her ikisi de kuzeni olan İngil-
tere Kralı ile Rus Çarı'ndan “Haydutlar?” diye bahsetmeye başladı.
Reval'deki görüşmenin heyecana ve endişeye sevkettiği bir baş-
ka memleket daha vardı: Türkiye... Mülâkatın duyulması hem
Abdülhamid ile çevresini, hem de İttihadçılar'ı heyecana sevketti.
Görüşmeler daha tamamlanmadan yayılan söylentilere bakılırsa,
iki imparator Türkiye'nin taksimini ele almış, hattâ bu hususta an-
laşmışlardı!
Endişelenmekte haklı idiler, zira 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Osmanlı Imparatorluğu'nun dağılmasını engelleyen kuv-
vet zamanın padişahı, saray, Bâbıâli, bürokratlar yahut ordu değil,
sadece İngiltere idi ve İngiltere'nin artık Türkiye'nin taksimini dü-
şünmeye başladığına inanılıyordu...
Rusya'nın Balkanlar'da yayılmasını ve Boğazlar'da hâkimiyet
kurmasını kendi menfaatinin aleyhinde gören İngiltere böyle bir
tehdide, yani Rusya'ya karşı Osmanlı tarafını desteklemek sureti
ile her zaman karşı durmuş ve imparatorluğun dağılmasını gecik-
tirmişti. Ama, İngiltere'nin senelerdir devam ettirdiği bu politika-
sını Revalde artık bir taraf bıraktığı, Türkiye konusunda Rusya'ya
karşı eskisine göre çok daha esnekleştiği iddia ediliyordu ve böyle
bir ihtimalin doğru olması halinde hem Sultan Abdülhamid'in, hem
de muhaliflerinin telâşlanmaları normal idi, zira böyle bir gelişme
Türkiye'nin parçalanması demekti.
Reval'de hangi konuların konuşulduğu ve ne kararlara varıldı-
ğı, görüşmenin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına
rağınen bugün hâlâ tam olarak ortaya çıkınış değildir. Alman Kay-
zeri Wilhelm'in görüşmeye katılanları yerden yere vuran yazışmala-
rı, o günlerin gazete haberleri, Sovyetler'in görüşme ile ilgili olarak
1917 devriminden sonra yayınladıkları belgeler ve mülâkat konu-
sunda senelerden buyana devam eden araştırmalar iki imparatorun
hangi konuları nasıl tartıştıklarını ve ne gibi kararlara vardıklarını
tam olarak açığa kavuşturamamıştır. Görüşmelerin ana konusunu
Almanya'nın teşkil ettiği, Kayzer Wilhelm'in blokların dışına çıkar-
tılarak tek başına bırakılınasına çalışıldığı ve altı sene sonra pat-
layacak olan dünya savaşındaki ittifakların temelinin de bu görüş-
mede atıldığı bilinmektedir ama ayrıntılar, özellikle de Türkiye'yi
alâkadar eden hususlar hâlâ karanlıktadır.
Ayrıntılarının ortaya çıkartılamaınasına rağmen, buluşmanın
temel konusu hakkında bilinen, öncelikle Almanya meselesinin
ele alındığıdır. İki hükümdar Almanya'nın İngiltere ile giriştiği do-
nanma yarışını konuşmuş, sonra İran'ı ne şekilde paylaşacaklarını
tartışmış, Makedonya'nın geleceğini görüşmüş ve Ingiltere, zanne-
dildiğine göre Boğazlar konusundaki eski sert politikasını yumuşa-
tabileceğini hissettirmiştir.
Kesinlik ve resmiyet taşımamasına rağmen, Reval'de Türkiye ile il-
gili olarak şu kararlara varıldığı söylenegelmiştir:
- Osmanlı Devleti'nin dünya için devamlı ve tehlikeli bir anlaşmaz-
lık konusu olmaktan çıkartılarak bazı bölgelerinin milletlerarası bir
idareye verilmesi, |,
- Bu bölgelerden Irak'ın Ingiltere, Istanbul ve Boğazların Rus nüfuz
bölgeleri olarak bu devletlere terki,
- Osmanlı Devleti hakkında karar alınırken Şark Meselesi ile diğer
devletlerin menfaatlerinin korunması,
- Osmanlı Devleti'nin sınırları dahilindeki Türk ve Müslüman ol-
mayan halkların kendi kendilerini idare hakları üzerinde Ruslar ile
Ingilizler'in sebat etmeleri. 9
*
Reval görüşmesi hakkında çıkan söylentilerin Türkiye'de heyecan
yaratmaması mümkün değildi ve ilk telâşa kapılan da Sultan Abdül-
hamid oldu. Buluşmada nelerin konuşulduğunu öğrenebilmek ve müt-
tefiki Almanya'nın alacağı tedbirlerden haberdar olabilmek için hemen
Istanbul'daki Alman Büyükelçisi'ni çağırıp bilgi istedi ve ardından Ber-
lin ile yoğun bir haberleşme trafiği başladı.
Aynı şekildeki telâş ve endişeyi Ittihadçılar da yaşadılar. Reval
mülâkatında Türkiye'nin taksimine ve Makedonya'nın paylaşılması-
na karar verildiği yolundaki söylentiler Balkanlar'daki genç subayları
heyecana sevketti, Reval'deki görüşme memleketin elden gittiğinin ilk
habercisi olarak görüldü ve bu endişe, Sultan Abdülhamid'e karşı sene-
lerdir yeraltında devam eden muhalefetin artık ortaya, hattâ dağlara
çıkmasının yolunu açtı.
Reval mülâkatının yarattığı endişe ve telâşın neticesi tahminlerden
de çabuk gelecek, başta Enver ve Resneli Niyazi Beyler olmak üzere
Balkanlar'daki Ittihadçıların önde gelenleri dağlara çıkacaklar ve
Abdülhamid dağlardaki silâhlı muhalefetin artması üzerine 13 Şubat
1878'do nakıya aldığı anayasayı mülâkattan bir ay sonra, 23 Temmuz
1908'de tekrar yürürlüğe koymak, yani Meşrutiyeti yeniden ilân et-
mek zorunda kalacaktı!
Bütün bu gelişmeler Abdülhamid'in tahtından indirilmesinin, ik-
tidarı sonraki senelerde İttihad ve Terakki'nin elde etmesinin ve En-
verin Türkiye'nin en güçlü, hattâ tek adamı olmasının öncüsü oldu...
*
Reval mülâkatı, o senelerle ilgili hatıralarını kaleme almış olan İtti-
hadçılar'ın yazdıklarının yanısıra Enver'in otobiyografisinde de önemli
ve hadiseleri hızlandıran bir gelişme olarak geçer.
Hn ver'in Selânik Merkez Kumandanı olan eniştesi Nâzım Bey'e kar-
gicemiyetin giriştiği suikast teşebbüsünün başarısız kalmasının ardın-
dan hükümet tahkikatı derinleştirmiş ve cemiyet üyelerinin tesbitinde
de önemli adımlar atılmasına başlanmıştı.
Bir tarafta devam eden tahkikatın neticesinde tevkif edilip Fizan
taraflarına gönderilme endişesi, diğer taraftan da Reval'in getirdiği en-
dişe öncelikle iki kişiyi, Enver ile Resneli Niyazi Bey'i harekete geçirdi
ve 1908 Haziran'ının ikinci haftasında halkı uyandırıp Abdülhamid'i
anayasayı tekrar yürürlüğe koymaya mecbur etmek maksadı ile dağa
çıktılar! Hareketleri semeresini bir ay içerisinde verecek ve anayasa
yeniden yürürlüğe girecekti...
Sarayın gönderdiği paşalar ve soruşturma heyetleri Selânik'te her
taşın altında İttihadçı aramaktaydı, cemiyetin lider kadrosunun orta-
ya çıkartılması an meselesi idi ve Enver tetikteydi. Selânik, Manastır
ve Kosova vilâyetlerinin umumi müfettişi olan ve ileriki senelerde sa-
daret makamına getirilen Hüseyin Hilmi Paşa tarafından çağırıldığı-
nı öğrenir öğrenmez Selânik'i terketmeye karar verdi ve 25 Haziran
1909'da şehirden ayrıldı. Enver'in gidişinden üç gün sonra Niyazi Bey
de beraberindeki 150 yahut 160 asker ile beraber Resne'den dağa çıktı.
Gitmeden önce kışladan her asker için ikişer tüfek ve kışla sandığında-
ki 550 lirayı almış ve sandığa bir makbuz bırakmıştı!
Enver, otobiyografisinde Selânik'i terkedip daha çıkmasını ayrın-
tıları ile ve romantik ifadelerle anlatır:
“... Validem, Müfettiş Paşa'nın yaveri ve emir neferi üç defa gelip
beni aradığını, behemahal Paşa'yı görmem lâzım geldiğini söyledi.
Sofra hazırdı. Sükünetle birkaç lokma yedim. Fakat, acaba Müfet-
tiş Paşa benden şüphelendi mi diye düşünmeye başladım. Vakit
kaybı lâzım değildi. Hemen odama çıktım. Sırtımdaki beyaz ceketi
çıkardım. Siyah pelerinimi aldım. Ortada bulunan birkaç kâğıdı
parçaladım. Burada her şey bana meyüsâne bakıyordu. Hava ka-
rarmaya başlamıştı. Müteessir olmaya başladım. Fakat vazifemin
ulviyetini düşünerek bu teessüre teessüf ettim. Odamın içine son
bir nazar fırlatarak çıktım. ...Kapı yanında asılı kılıcıma baktım.
Annem, kapının yanına gelmişti. Elini öpmek istedim, fakat hiçbir-
şey anlamamasını istiyordum. Kendimi zaptettim. Evden çıktım.
Babam bu gece vazifesi iktizâsı yolda olduğundan kendisiyle görü-
şememiştim.
Maamafih, evden çıkınca, eski beşâşetim avdet etti. Artık gözüm-
de hiçbirşey yoktu. Evet! Bir vakitler vatana hiçbir fayda temin et-
meden bir şaki kurşununa hedef olacak yerde, vatanın selâmeti için
ölecektim. Bu halde, hiç olmazsa, rahmet okuyacak birkaç kişi bu-
lunacaktı. ... Manastır Hey'et-i Merkeziyesi'nde, Süvari Kaymakamı
Sâdık Bey'in dediği gibi, Süavi merhümun istibdâd duvarına çaktığı
çivi, benim tırmanmama yardım edecekti. Merhumun cesaretine
hayran olduğumdan, ben de, aynı ismi nâm-ı müste'âr olarak almış-
tım. Merkez-i Umumi evrakına Suâvi diye, muhâberâtta ilk evvel
kullanılınasına sebep olan dört köşe küfi yazıyla imza ederdim.
... Tüfeğim ile tabancam yanlışlıkla Hıfzı Bey'in yazıhanesinde
kaldığından, Yenice'ye kadar, yalnız ufak revolverim ile gitmeye
karar verdim. Bu sırada Talât Bey, cemiyet sandığından masârif-i
melhüzeye karşılık olınak üzere on lira verdi. Biraz sonra arkadaş-
larla vedâ ederek ayrıldık.
...Haziran'ın on iki ve on üçüncü perşembe ve cuma günleri ara-
sındaki gecede artık Selânik'i, ailemi, istikbâl-i maddimi terkede-
rek sâdece ahâliden bir ferd gibi, hükümetin bütün kuvvetine karşı
alenen, müsellâhan ilân-ı isyan ediyordum. Fakat evvelâ Allah'a ve
Peygamber'e, sonra da cemiyetimizin teşkilâtına, hükümetin zul-
münden bizâr olan millete itimad-ı tâmmım olduğundan istikbâl-i
vatanı gayet parlak görüyor, bunun için benim maddeten kararan
istikbâlimin zulınetine ehemmiyet vermiyordum.
...Şehir kapısındaln|, kolcuların gözüne ilişmeden çıktık. Vardar
Kapısı'nda henüz açılmış olan kahvelerin önünden geçerken artık
Selânik'e vedâ ediyordum. Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak
bir teessür büsbütün zâil olınuştu. Vâkıâ, artık eski tahayyülâtım
gibi memlekete hâdim iyi bir asker olamayacaktım. Çünki bu an-
dan itibâren hiç idim. Dağda ise kimbilir hangi kurşunla vurularak
âsi diye cesedim bir köşeye atılacaktı. Fakat, memnun idim. Çünki,
şimdiye kadar memlekete esaslı bir fayda temin edemeden on defa
ademe mahküm olup kurtulan hayâtımı bu kerre hakikaten vatan
selâmeti yolunda sarfedecektim. Binâenaleyh, “Elbet bir gün gele-
cek, beni rahmetle yâdeden bulunacaktır! diyordum”...
*
Enver'in Selânik'ten ayrılıp dağa çıkması ile Abdülhamid'in Ka-
nun-ı Esâsi'yi tekrar yürürlüğe koyması, yani İkinci Meşrutiyet'in
ilânı arasında sadece 41 gün vardı...
Bu 41 gün boyunca dağlarda köy köy dolaşan Enver mutlakiye-
tin son bulup anayasanın yeniden uygulanması konusunda halka
nteğli konuşmalar yapmakta, köylülerin cemiyeti destekleme hu-
Huğunda Böz vermelerini kâfi görmeyip toplu şekilde #ahlif, yani ye-
min ve cemiyele giriş törenleri diizenlemekteydi ve bütün bunları
vüparken cemiyet ile temas halinde idi.
Haberleri, mektupları ve gönderilen silâhları genç subaylar va-
#ılası ile almaktaydı. O günlerde cemiyet artık Rumeli Müfettiş-i
Uşmumisi olduğunu bildiren bir mektup gönderdi ve bu mektubu o
sırada Selânik'te demiryolu müfettişi olan genç bir kurmay yüzba-
şı, Mustafa Kemal Bey getirdi:
<,.. Bu eslihayı ve cemiyetin Rumeli Teşkilât-ı Dâhiliye ve Kuv-
ve-i İcrâiye..... Müfettiş-i Umumiliği'ne tâyin olunduğumu müş'ir
kâğıdı Erkân-ı Harp Kolağası, o vakit Hat Müfettişi olan Mustafa
Kemal Bey getirmişti. Öpüştük. Bir gece beraber kaldıktan sonra
avdet etti. Selânik'te herşeyin iyi gitmekte olduğu anlaşılıyordu.
Şimdiye kadar ebeveynimden mektup gelmemişti. Gelmesini de
istemiyordum, çünki belki benim oldukça ağır olan bu hareketi-
mi muhabbetlerinin şiddeti sâikasiyle tecviz etmez ve kendileri-
ni böyle bıraktığımdan dolayı darılırlardı. Fakat, Mustafa Kemal
Bey'in getirdiği bir zarfı açınca kalben biraz sıkıldım; çünki bu
zarfta ebeveynimden olan mektuplar vardı”.
Dağlarda geçirdiği günlerde ailesi aklının bir köşesindeydi; ka-
der yolculuğuna onlara haber vermeden çıkmış olmasına üzülmek-
te, hareketi hakkında ne düşündüklerini merak etmekte ve tasvip
etmemeleri ihtimalinin endişesini yaşamaktaydı. Ama, annesi ile
babasının Mustafa Kemal vasıtası ile gönderdikleri mektupta yap-
tığını, yani dağa çıkmasını tasvip ettiklerini yazdıklarını okuyun-
ca üzüntüsü son buldu:
“...Artık kâmilen değişmiştim. Demek validem benim bu hare-
ketimi tecviz ediyordu. İkinci hemşiremin mektubunu okuyunca
fevkalâde neş'elenmiştim. Peder Bey'in mektubu üzerine çocuk
Igibil sevincimden gülüyordum. Gayrıihtiyari mektubu etrafım-
dakilere okudum. Onlara da aynı tesiri yaptı. Artık ebeveynim
kâmilen zihnimden silinmişti. Çünki onların duasını bu suret-
le kazanmış, onları memnun etmiş oluyordum. Artık düşünecek
başka şey kalmamıştı. Bu yük altında kalben fevkalâde ferahlık
duyuyor, elimdeki tüfengi sıktıkça hiçbirşeyden ihtiraz etmeyece-
gimi hissediyor, kendi kendime itimadım artıyordu”.
Annesinin daha sonra gönderdiği bir mektupta “Başladığın işi
bitirmeden dönersen sütümü helâl etmem” diye yazması, Enver'in
şevkini daha da arttıracaktı. ş
Dağda bulunduğu günlerde değişik isimler kullandı. Ilk günler-
aşlağı
ME in enli
, “
Aİ
Dek uip ie
5 4 j *
SİMİ 8 öne sl rw »;i ”
vw». ,
VE ve ev ele gi
2 e e Aİ
sö İz 20 he eyi
E gı
in MR eb :
taa yk 2 nr. >.
: “ e eee a diki Gi
wi
İ a 272) GE ği
esir ap, pd vg
k : i
Yüzbaşı Enver Bey'in
sonraki yılların Hürriyet
Kahramanı olan Yüzbaşı
Niyazi Bey'e, 1906'da
askeri konuda
gönderdiği bir yazı.
de Ahmed Dayı, daha sonra Doyranlı
Ahmed Ağa idi. Kendi grubunu çete
diye isimlendirmekte, ardından aynı
şekilde dağa çıkan genç subayların
çeteleri ile birleşmekteydi ve halkın
da silâhları ile katılmasının netice-
sinde hatırı sayılır bir kuvvetin sa-
hibiydi.
Enver ve Niyazi Bey ile diğer su-
baylar dağlarda köy köy dolaşıp yeni
çeteler teşkil ettikleri sırada şehir-
lerde de ardarda silâhlar patlamakta
ve cemiyetin fedaileri Abdülhamid
taraftarlarının önde gelenlerini orta-
dan kaldırmaktaydılar. Öldürülenler
arasında polis müfettişleri, bazı me-
murlar ve hattâ bir de alay imamı
vardı...58
Ama asıl ses getiren ve Yıldız'ı paniğe sevkeden suikast, Abdür-
hamid'in İttihadçı çeteleri temizleme vazifesi verip Manastır Fev-
kalâde Kumandanı yaparak bölgeye gönderdiği Şemsi Paşa'nın 7
Temmuz 1908'de Manastır Postahanesi'nin önünde Yüzbaşı Âtıf
Bey tarafından öldürülmesi oldu. Cemiyetten aldığı emri yerine
getirerek Şemsi Paşa'yı öldüren Atıf Bey (Atıf Kamçıl, 1880-1947)
daha sonra hem Osmanlı hem de Cumhuriyet Meclisi'nde Çanak-
kale millevekili olarak bulunacaktı.
Manastır'daki hadiseler bu kadarla da kalmadı. Çeteler, Şemsi
Paşa'nın yerine tayin edilen ve cinayeti soruşturan komisyonun da
üyesi olan Tatar Osman, Fevzi Paşa'yı 22 Temmuz gecesi Manas-
tırdaki konağından dağa kaldırdılar. Paşa'nın kaçırılması üzerine
halk da aşka geldi ve üç binden fazla sivil o gece çetelerle beraber
dağa çıktı.
Enver, otobiyografisinde teşkilâtın tehlikeli gördüğü kişileri,
meselâ Nâzım Bey'e karşı yapılan beceriksizce suikast teşebbüsü-
nü soruşturanları da ortadan kaldırma hazırlığını önceden başlat-
tığını, hattâ sadece kurşundan değil, zehirden istifadeyi bile dü-
şünmüş olduklarını anlatır:
“...Nâzım Bey'in vurulmasından bir gün sonra gelmiş olan
Mahir Paşa Hey'eti ise, Nâzım Bey'in katilini taharri ediyordu.
Bunun için birkaç zabit tevkif edilmişti. Bu sırada Hey'et, en
ziyâde Cemiyet'in keşfiyle meşgul idi. Bunların harekâtını taras-
sud ve icâbeden tedâbiri ittihâz için Rahmi Bey -Selânik Mebü-
mis, Erküna Harp Binbaşısı Fethi Bey ve İsmail Hakkı Bey ve
ben, Fethi Bey'in evinde toplarmış idik. Rahmi Bey, bulundukları
otelden, evrakı alıp tedkikatlarını anlamağa vâsıta bulmuştu.
Hatlı icüâbında bunları otelde zehirlemek bile temin edilmişti”.
Tatar Osman, Fevzi Paşa'nın kaçırılması sırasında Manastır
Valisi Hıfzı Paşa'nın konağını da kuşatmış ama Paşa'ya dokunul-
mamış, kuşatma kaldırılmıştı ve Hıfzı Paşa bütün olup bitenleri
Sultan Abdülhamid'e gönderdiği telgrafta sadece beş kelime ile
mükemmel şekilde ifade edecekti:
“Manastır'da kulunuzdan başka herkes İttihadçıdır?”.
*
Saraya giden telgraflar sadece idarecilere ait değildi, Rumeli'nin
dört bir yanından anayasanın tekrar yürürlüğe konmasını isteyen
telgraflar da yağmaya başlamıştı. Telgrafların bir kısmı alışılmış
saygılı üslüpla kaleme alınmışlardı ama çoğu Abdülhamid'e artık
hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını gösterecek mahiyetteydi ve bir
telgrafta açıkça “İstekleri yerine getirilmediği takdirde ordunun
İstanbul'a yürüyüp başkasına biat edileceği” tehdidinde bulunulu-
yordu!
O sırada dağlarda yürüyüşüne devam eden Enver 22 Temmuz
akşamı arkadaşları ile beraber Köprülü'ye girdi, bütün gece görüş-
melerle geçti ve ertesi gün Hürriyet'in ilân edilmesi kararlaştırıldı.
Ertesi sabah Köprülü'deki hükümet konağında toplanıldı; Enver
topçu subayına üç pâre top atması için hazır olmasını emretti.
Halk zaten konağın önünde beklemekte ve “Yaşasın millet! Meş-
rutiyet! Hürriyet!” diye haykırmaktaydı.
Enver yanındakilerle beraber aşağı indi, hocalar ile papazlar
dua ettiler, Enver sonra Türkçe ve Bulgarca iki nutuk söyledi ve
Meşrutiyet'i ilân etti! Bu sırada bir topçu subayı Enver'in önceden
verdiği emri yerine getirdi ve üç pâre top attı...
Enver, Köprülü kasabasında Meşrutiyet'in ikincisini yahut o za-
manki ismi ile Hürriyet'i Köprülü kasabasında böyle ilân ettikten
sonra saraya bir telgraf çekti:
“Hastayı tedavi ettik. Bulgar vatandaşlarımız, bizimledir. Bey-
hüde kan dökülmemek için muhikk olan matlabımızın is'âfına
tavassut buyurunuz”.
Bir diğer Hürriyet ilânı da Manastır'da yapıldı, Manastır Har-
bokulu'nun Ders Nâzırı olan erkân-ı harp binbaşısı Vehib Bey, yani
sonraki senelerin meşhur Vehib Paşa'sı (Vehip Kaçı, 1877-1940) bir
top arabasının üzerine çıkarak bir nutukla Meşrutiyet'i ilân etti:
“Mukaddes vatandaşlar, muazzez kardaşlar!.. Bu mübârek
hâk-i pâk-i vatanın otuz bir seneden beri geçirdiği rikkatengiz,
muzlim, canhıraş levhalardan, demlerden bahseylemek istemem.
..Ey Ohri kahramanları! Ey Resne arslanları! Ey Manastır
yiğitleri! Dünyada misline tesadüf edilemeyen bir asalet ve ne-
câbetle vazife-i milliyenizi ifâ ettiniz. Sizi bağrımıza basar, zevâli
nâpezir teşekkürlerimizin kabulünü rica ederiz. Cenâb-ı Hakk
sizi dâreynde mes'üd buyursun. Siz bütün Devlet-i Osmaniye ve
ümmet-i merhümeyi sevindirdiniz; Cenâb-ı Allah da sizi bahtiyâr
eylesin!
.. Evlerini, çoluk-çocuklarını, rahat ve refahını bırakarak va-
tan uğruna mahrumiyet-i mutlakaya katlanmak sureti ile dağla-
ra çıkan arkadaşlarımız sağolsun!
Yaşasın Manastır kahramanları; yaşasın Ohri fedâileri! Yaşa-
sın Izmir Fırkası arslanları! Yaşasın vatan! Yaşasın millet!”59
Vehib Paşa'nın bu sözlerinin ardından yine dualar edildi ve top-
lar atıldı...
Sarayın bütün bu olup bitenlere artık dayanacak gücü kalma-
mıştı ve Sultan Abdülhamid bir gün sonra, yani 24 Temmuz'da
Meşrutiyet'i bu defa kendisi ilân edip Kanun-ı Esâsi'yi tekrar yü-
rürlüğe koydu.
Bu ilân, otuz sene boyunca devam etmiş olan mutlakiyetin son
bulması ve Abdülhamid rejiminin Manastır'da yapılan suikastler
ile vilâyetlerden gönderilen ve sadece bir klasör doldurabilecek ka-
dar telgraf karşısında hemen teslim olması demekti.
Ama teslimiyetin asıl sebebi ne telgraflarla gelen talepler ve ne
de ardarda işlenen suikastlerdi, Üçüncü Ordu'nun İstanbul'a yü-
rümesi tehdidi idi! Bazı telgraflarda #aleplerinin kabul edilmemesi
halinde askerin İstanbul'a girme ve daha da önemlisi veliahda biat
etme tehdidi zaten vehimli olan Abdülhamid'in vehmini daha da
arttırmış ve hükümdar “Kanun-ı Esâsi'yi ben tesis etmiştim, ...Ma-
dem ki milletim bu kanunun şimdi yine mer'iyetini istiyor, ben dahi
verdim” şeklinde emperyal bir ifade ile otuz sene önce kaldırmış
olduğu anayasayı tekrar uygulamaya koymuştu."
*
Meşrutiyet yeniden ilân edilmişti, bunda Enver'in büyük rolü
vardı ve Selânik artık Enver'i çağırmaktaydı...
Bir ay önce ümitsizce çıktığı yolculuğun aksine şimdi muvaffaki-
yet kazanmış şekilde ve şöhret sahibi olarak dönecekti..
Selânik'e Tikveş ve Üsküp üzerinden, trenle gitti ve “ Abdülha-
mid'in Kanun-ı Esâsi'yi yeniden yürürlüğe koyduğunu Tikveş'te
tren beklerken öğrendi...
latasyonlarda halk sevgi gösterileri yapmakta, Enver bu hürri-
yet. manzarasını seyredip ağlamaktaydı... Bindiği tren top atışları
ile hareket etmişti ve halk yol boyunca davullar çalıyordu.
Hemen her istasyonda durdurulan tren, Selânik'e gecikerek
vardı. İstasyonda büyük bir izdiham vardı. Enver kompartımanın
önünde çiçeklerle karşılandı ve o günün en kıymetli hediyesini
Talât Bey'den aldı: Kırmızı cildli bir Kanun-ı Esâsi, yani anayasa!
Enver isminin tarih sahifelerine yazılmasının ilk adımı da o
anda işte orada, kompartımanın kapısında atıldı: Talât Bey, En-
ver'in önce elini sıktı, sonra kucakladı ve peronda bekleyen kala-
balığa dönerek Enver'in kolunu kaldırıp “Yaşasın Hürriyet Kahra-
manı Enver Bey! Yaşasın Hürriyet!” diye haykırdı.
Ittihad ve Terakki, sembol ismi olacak kahramanını artık bul-
muştu!
Babası istasyonun kapısında onu bekliyordu, gidip elini öptü,
sonra halka hitaben kısa bir konuşma yaptı, yolda annesine rast-
geldi, onun da elini öptü, kardeşleri ile görüştü, sonra cemiyetin
karşılamaya gelen mensupları ile Beyaz Kule'den Ittihad Meyda-
nrna doğru yürüdü. Selânik'in en üst düzeyi, vali, paşalar, müfettiş
paşa, miralaylar ve rütbe bakımından Enver'in çok üzerinde olan
daha birçok kişi oradaydı ve hepsi hürriyet kahramanı genç bin-
başıyı tebrik ettiler. Paşaların elini öptü, yaşıtlarıyla sarmaştı ve
tebriklerini kabul ettikten sonra bir ay önce dağa çıkarken binbir
endişe ile ayrıldığı evine döndü.
Ama dinlenmesi ne mümkün? Halk kapının önünde toplanmış-
tı, pencereden kendini gösterip yeniden birkaç söz etti ve nihayet
odasına, kendi ifadesi ile “Bir daha dönemeyeceğini düşündü ğü”
odaya girdi. Herşey bıraktığı gibi yerli yerinde idi, hiçbirşey değiş-
memişti.
Dinlenmeye çekildiğinde, hatırına Sultan Abdülhamid geldi:
“Ben ise hakikaten müteessir idim. Kendi kendime, milletin
benim gibi bir en hakir hizmetçisine gösterdiği muhabbeti görün-
ce “Sultan Hamid iyilik etmek isteseydi kendisine ne yapılmazdı?
diye düşündüm”,
Ertesi sabah evden çıkıp İttihad ve Terakki'nin Merkez-i Umumi-
sine gittiğinde, Türk tarihinin önemli isimlerine artık bir yenisi
ilâve edilmişti:
Enver!
> dai ak çe
diz meri aların gö) sline
>
çi — i a yi
İmar ir
bt e ei İç i
ap e ai pe yağ
a EN ere 4 e Te
ke elek “emek yale
kdr a Kms
çe yala Ör
al 1 A .
eğ
gri SA tem idm er wi
Gnl, ni d Yay m b ,
Meri
yağla Rap era ae Ye, A rin; ab dn, ÜN
ty böğşrirer ralli,
.* N
U ğ
a e
Üçüncü bölüm
KAN, YENİLGİ,
HAYALLER VE AŞK
24 'Temmuz 1908'de ilân edilen İkinci Meşrutiyet ile ardından
gelen Balkan ve Dünya Savaşları'nın yaşandığı seneler Osmanlı
lmparatorluğu'nun çözülme ve yıkılış dönemidir; bu dönemin önde
gelen aktörü de Enver Paşa'dır.
Imparatorluğun çöküşü üzerinde şimdiye kadar bir hayli çalışma
yapıldı, çok sayıda eser yayınlandı ve araştırmalar devam ediyor.
Önsözde de ifade etmiştim: Bu kitap bir Enver Paşa biyografisi
değildir, Paşa'nın hayatının son üç sene dokuz ayı içerisinde yaşa-
dığı sürgünün ve Orta Asya macerasının belgeli öyküsüdür...
Dolayısı ile bu bölümde İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki'nin
mutlak iktidarı, dünya savaşı, uğradığımız büyük yenilgi, ardın-
dan gelen işgal, yıkılış yahut tekrar diriliş bahislerinin ayrıntıları-
na ve bu dönemde çok önemli rolünün bulunmasına rağmen Enver
Paşa'nın başka kaynaklarda defalarca yazılmış olan faaliyetleri-
nin ayrıntılarına girmeyecek, o senelerdeki hadiselerin ve Enver'in
macerasının ana hatlarını vermekle yetineceğim.
*
Enver'in hayatının 1908'de Meşrutiyet'in ilânından 1918'e, Dün-
ya Savaşı'nın sonuna kadar olan önemli noktaları şöyledir:
* Meşrutiyet'in ilânından bir ay sonra, 23 Ağustos 1908'de Ru-
meli Vilâyetleri Müfettişliği'nde görevlendirildi; dört buçuk ay
sonra, 12 Ocak 1909'da da sadece hayatını değil, imparatorluğun
kaderini de değiştireceği bir yere, Berlin Ataşemiliterliği'ne tayin
edildi.
* Aynı sene 31 Mart ayaklanmasının patlaması üzerine Ber-
lin'den apar-topar Selânik'e döndü, oradan İstanbul'a geçti, ayak-
lanmayı bastırmak için Rumeli'den İstanbul'a yürümüş ve Hareket
Ordusu ismi verilmiş olan birliklere katıldı ve Hareket Ordusu'nun
kurmay başkanı olarak İstanbul'a girdi.
* Ayaklanmanın bastırılmasından sonra bir müddet İstanbul'da
kaldı, İttihad ve Terakki'nin vaziyete hâkim olmasının ardından
tekâr Berlin'e gitti.
* 1909'da Sultan Abdülmecid'in torunlarından Naciye Sultan ile
nişanlandı, 1914”te evlendi ve dâmâd-ı şehriyâri, yani sarayın da-
madı oldu.
İtalya'nın 1911 Ekim'inde Trablusgarb'a saldırması ama hü-
kümetin savaşa resmen girmekten çekinmesi üzerine işgale karşı
direniş başlatmak maksadıyla teşkil edilen ama resmen vârolma-
yan gruba katılarak Trablusgarb'a gitti, Bingazi-Derne Cephe-
si'nin kumandanı oldu.
* Balkan Devletleri'nin 1912 Kasım'ında Rumeli'deki Osmanlı
topraklarına saldırmaları ile Balkan Savaşı çıkınca tekrar Istan-
bul'adöndü ama bu dönüşünde savaş kaybedilmiş, imparatorluğun
kurulduğu topraklar, yani o zamanlarda anavatan bilinen Rumeli
ve hattâ Edirne bile elden çıkmış, Bulgar ordusunun Istanbul'u iş-
galtehdidi başlamıştı. Artık yarbay olan Enver Bey, Çatalca cephe-
sindeki Onuncu Kolordu'nun kurmay başkanlığına getirildi. Ama
bütün çabalar neticesiz kaldı ve Bulgar Ordusu'nun gittikçe za-
yıflamasına rağmen ilerlemesi üzerine, Bâbıâli mütareke istemek
zorunda kaldı.
* Londra'da 16 Aralık 1912'de toplanan barış konferansında
Edirne'nin Bulgarlar'a verilmesi ihtimalinin ağırlık kazanma-
sı üzerine, Enver, arkadaşları ile beraber 23 Ocak 1913 sabahı
Bâbıâli'yi bastı; baskında Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı
Nâzım Paşa ile birkaç asker hayatını kaybetti. Sadrazam Kâmil
Paşa'ya istifa mektubunu yazdıran Enver mektubu saraya, zama-
nın hükümdarı Sultan Reşad'a bizzat götürdü ve Kâmil Paşa'nın
yerine Ittihad ve Terakki mensubu olmamasına rağmen Ittihadçı-
lar'ayakın görünen bir asker, Mahmud Şevket Paşa getirildi.
* Mahmud Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te uğradığı suikast-
te can vermesi üzerine lttihad ve Terakki memleketin idaresine ta-
mamen hâkim olurken, Enver de Osmanlı Imparatorluğu'nu mağ-
lâp eden Balkan ülkelerinin aralarında çıkan anlaşmazlıklardan
istifade ederek 1913 Temmuz'unda Bulgar işgalindeki Edirne'yi
geri aldı. Hürriyet kahramanı unvânının yanında Edirne fâtihi un-
vânı da ilâve edildi ve 15 Aralık'ta da albaylığa yükseltildi.
* Enver, Edirne'nin kurtuluşunun ardından uzun seneler içeri-
sinde gelinebilecek rütbelere Ittihad ve Terakki'nin özellikle asker
kanadının hükümete ve saraya yaptığı baskıların neticesinde ar-
Lık birkaç ay içerisinde yükselecekti. 3 Ocak 1914'te mirliva yani
ğgeneral yapıldı, beş gün sonra, 8 Ocak'ta da zamanın Genel-
kurmay Başkanlığı demek olan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisli-
pine tayin edildi; üç gün sonra da Harbiye Nâzırı ve Başkumandan
Vekili olda! 1 Eylül 1915'te ferik, yani korgeneral; 1917 Ocak'ında
du birinci (erik, yani orgeneral olacaktı.
Başkumandan vekili unvânı ile bütün orduların başına geçtiğin-
de 88, orgeneralliğe yükseldiğinde de 36 yaşındaydı!
* Bnver'in kaderine ve kararlarına bağlı hâle gelmiş olan impa-
vatorluğun sonraki seneleri mâlüındur: 2 Ağustos 1914'te Almanya
ile Ibifak Anlaşması imzalandı. Iki Alman savaş gemisi, Goeben
Ne Breslau, 11 Ağustos'ta Enver'in verdiği izinle Boğazlar'dan geç-
iler, Osmanlı Hükümeti zırhlıların satın alındığını ve isimlerinin
Yavuz ile Midilli yapıldığını açıkladı. Karadeniz'e çıkan gemilerin
29 Ağustos 1914'te Rus limanlarını bombardıman etmesi üzerine
de kendimizi dünya harbinin içinde bulduk...
Girdik, perişan olduk ve dört sene sonra,30 Ekim 1918'de Mon-
doros'ta imparatorluğun ilk çöküş belgesi olan mütarekeyi imzala-
maya mecbur olduk.
* Son perde 1 Kasım 1918 gecesi inmeye başladı, Enver ve arka-
daşları bir Alman torpidosu ile memleketi terkettiler!
Enver'in hayatının İkinci Meşrutiyet'in ilânı ile başlayıp mem-
leketten ayrılmasına kadar devam eden safhasında, yani 1908 ile
1918 arasında mecburiyetler, gereksiz hevesler, inatlar, hüzünler,
kan, gözyaşı, elem büyük bir aşk ama çok kısa mutluluklar vardı...
*
Dağlara çıkarak Sultan Abdülhamid'in istibdadının sona erme-
sinde önemli rol oynayan Enver ve Niyazi Beyler, Meşrutiyet'in
ilânının ardından artık Hürriyet Kahramanı idiler. Fotoğrafları
hemen her gün gazeteler ile dergilerin ilk sayfalarında idi, üzerin-
de resimlerinin bulunduğu kartpostallar, hatıra eşyaları, özellikle
de mendiller elden ele dolaşıyor, hattâ güftesinde “Enver'le Niya-
zi unutulmaz bu isimler” gibi sözlerin geçtiği marşlar memleketin
dört bir yanında terennüm ediliyordu.
O sırada henüz 27 yaşında bir binbaşı olan Enver, şöhret bakı-
mından Niyazi Bey'den önde idi; zira hem ondan sekiz yaş daha
gençti, hem de otuz küsur sene boyunca evlere kapanmak zorunda
kaldıktan sonra Meşrutiyet'in ilânı ile kendini sokaklara atan hal-
kın gözünde daha sempatikti. Hele, ilhamını Alman Imparatoru
Wilhelm'den aldığı ve dik durmasını mum sürerek sağladığı uçları
yukarıya kıvrık bıyıkları, hanımların içini gıcıklıyordu.
Meşrutiyet'in ilânından sonra Rumeli Müfetişliği bünyesinde
vazifelendirilen Enver ile Osmanlı Imparatorluğu'nun kaderini de-
giştirecek olan bütün hadiseler, Enver'in 12 Ocak 1909'da Berlin'e
askeri ataşe olarak gönderilmesi ile başladı. Aynı dönemde daha
sonra paşa olan iki genç subayın da Avrupa'ya askeri ataşe olarak
tayinleri çıkmıştı: Sarıkamış Harekâtı'nda uğrayacağı başarısızlık
ile hem ismini duyuracak hem de canını verecek olan Hafız Hak-
kı Bey'i Viyana'ya, Istiklâl Harbi'nin ve Cumhuriyet döneminin
önemli isimlerinden Ali Fuad Bey'i yani Ali Fuad Cebesoy'u da Ro-
ma'ya göndermişlerdi.
Enver, Berlin'e ayak bastığı andan itibaren Alman askeri ve
siyasi çevrelerinin dikkatini çekti ve Alman hariciyesi ile genel-
kurmayından Imparator Wilhelm'e kadar memleketin en üst sevi-
yesindekilerden alâka gördü.
Böylesine yoğun ve yakın bir alâka görmesi aslında normaldi,
zira memleketinde gayet meşhur olan ve sevilen genç subayın ya-
kın gelecekte çok daha önemli yerlere yükselmesi ihtimali sözko-
nusuydu ve bu yükselme, Türkiye'nin müttefiki olan Almanya'nın
her bakımdan işine yarayabilirdi...
Berlin günleri Enver'in Almanya'nın özellikle askeri alandaki
gelişmelerini yakından tanımasının, hattâ daha sonra kendisinin
ve imparatorluğun kaderini Almanya'ya bağlamasının yolunu aça-
caktı...
*
Enver'in hayatına, o günlerde bir Alman aile girdi: Sarre ailesi...
Bu aile Enver'in sonraki senelerde en yakın dostu olacak, Enver
iktidar senelerinde Sarreler'in bazı mensupları ile dostluktan da
öte bir fikir alışverişi, hattâ nâdir de olsa müşterek çalışma içeri-
sinde bulunacak; aile Enver'e sıkıntılarla dolu sürgün yıllarında
da destek vermeye devam edecek ve savaşın mağlübu olan Enver
için hemen her kapının yine açılmasını sağlayacaklardı.
Ailenin reisi olan Prof. Friedrich Sarre, Enver'in Almanya'da bu-
lunduğu senelerde Berlin'deki Kaiser Friedrich Müzesi'nin Islâm
Eserleri Seksiyonu'nun başında idi ve hem kendisinin, hem de ka-
rısı Maria'nın Türkiye ile yakın bağlantıları vardı.
Berlin'de 1865'te doğan Friedrich Sarre'nin babası, 19. yüzyılın
sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun hizmetine girmişti. Iz-
mir'de görevliydi, ailesi de onunla beraber İzmir'e yerleşmişti ve
Friedrich'in çocukluk ve delikanlılık seneleri babasının vazifesi do-
layısı ile Izmir'de geçmiş, geleceğini babasının Carl Humann adın-
daki yakın bir dostunun yine Izmir'de yaptığı teşvikler belirlemişti.
1439'da Kasen'de dünyaya gelen Carl Hümânn arkeolojiye me-
ruklı bir demiryolu mühendisi idi. Gençliğinde verem geçirmiş ol-
duğu için havası mutedil bir yerde çahşmak istemiş, o senelerde
Almanya'dan bol bol yabancı uzman getiren Osmanlı Devleti ile
anlaşmış, karısı Louise ve biri erkek öbürü kız iki çocuğu ile o da
İzmir'de yaşıyordu. Hem demiryolu müfettişliği yapıyor, hem arke-
oloji ile meşgul olup imparatorluğun değişik yerlerini kazıyordu.
19. yüzyılda arkeoloji tahsili görmemiş amatör arkeologların
yüzüne gülen, meselâ bunlardan biri olan amatör Alman arkeolog
Heinrich Sehliemann'a Truva'yı bulduran talih Carl Humann'ı da
mennun gti ve Humann, Bergama'da dünya arkeoloji tarihine gi-
ren bir eseri ortaya çıkardı: Daha sonra Osmanlı Hükümeti'nden
aldığı izinle parçalar halinde Almanya'ya göndereceği ve 1901'den
buyana Berlin'de sergilenmekte olan meşhur Bergama Sunağı'nı!
Carl Humann ardında 1875'te doğan Maria adında bir kız ile
1878 doğumlu Hans isminde bir erkek çocuk bırakarak 1896'da
Izmir'de öldü, şehrin Katolik Mezarlığı'na gömüldü ve kemikleri
1967'de Bergama'ya götürülüp sunağın eskiden bulunduğu yerin
ucuna defnedildi.
Prof. Sarre'yi arkeolojiye aile dostları olan Carl Humann yön-
lendirmişti...
Delikanlılığından itibaren eski medeniyetlere ve arkeolojiye me-
raklı olan Friedrich Sarre önce Anadolu'daki bazı kazılara katıldı,
sonra Irak'a gitti ve 9. asırda Abbasiler'e başkentlik etmiş olan Sa-
marra'yı kazdı. Seyahat ettiği yerlerden çok sayıda tarihi eser ile
halılar topladı ve bir hayli akademik yayın yaptı.
1901'de Carl Humann'ın kızı Maria ile evlendi ve aralarında
uzun zamandır yakın dostluk bulunan Sarre ile Humann aileleri
artık birbirlerinin dünürü oldular.
Carl Humann'ın oğlu ve Friedrich Sarre'nin kayınbiraderi Hans
Humann da, Enver Paşa'nın hayatında önemli bir yere sahipti.
20. yüzyılın başında Alman donanmasına katılan Hans Hu-
mann, Birinci Dünya Savaşı senelerinde Almanya'nın Istanbul'da-
ki deniz ataşesi ve daha da önemlisi, imparatorluğun o senelerdeki
güçlü adamı olan Enver Paşa'nın en yakın dostlarındandı. Öyle ki,
Enver'i yakından tanıyanlar, “Paşa'nın yanına randevusuz, haber-
siz ve hattâ kapıyı bile vurmadan girebilen tek kişi Hans Humann
idi” demekteydiler.
Enver, Friedrich Sarre'nin Berlin yakınlarındaki Neu Babels-
berg'de 1906'da inşa ettirdiği ve tarihi eserlerle doludurduğu üç
katlı Villa Sarre'de bir ara pansiyoner olarak kalmıştı. Sultan Va-
hideddin'in Prusya Harp Akademisi'nden mezun olan, sonra Kay-
zer Wilhelm'in muhafız alayında görev alan damadı İsmail Hakkı
Bey (Okday), hatıralarında Sarre ailesi ile Enver'in arasındaki ya-
kınlığın bir pansiyoner ilişkisinden çok daha ileri olduğunu yaza-
caktı:
“..Devrin Harbiye Nâzırı Enver Paşa, Osmanlı Devleti'nin
Berlin Ataşemiliteri iken Humann'ın kızkardeşinin kocası Profe-
sör Sarre'nin evinde pansiyoner olarak yatar, kalkar, yer, içerdi.
Bu yüzden de ailenin yakın dostu bulunmaktaydı...”61
Sarre ve Humann ailelerinin âkıbetini de anlatayım:
Prof. Friedrich Sarre Türkiye'den, İran'dan ve diğer Ortadoğu
memleketlerinden topladığı eserlerden meydana gelen tarihi ve ar-
keolojik obje kolleksiyonunu 1921 ile 1931 arasında İslâmi Eserler
Seksiyonu'nun direktörlüğünü yaptığı Berlin'deki Kaiser Friedri-
ch Müzesi'ne bağışladı. Zengin kütüphanesi, birçoğunu seyahatleri
sırasında bizzat çekmiş olduğu resimlerden meydana gelen fotoğ-
raf kolleksiyonu ile evrakı ise Neu Babelsberg'deki villasında idi.
İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Berlin'e giren Rus asker-
leri Friedrich Sarre ile karısı Maria'yı evlerinden attılar ve villa
işgal kumandanlığı oldu. Sarre, evinden kapıdışarı edilmesinden
sadece birkaç hafta sonra, 31 Mayıs 1945'te öldü, birkaç gün sonra
da gayet zengin olan arşivinin başına da bir felâket geldi ve Villa
Sarre'de çıkan yangın kitap, belge ve fotoğraf gibi kâğıt cinsinden
ne varsa hepsini küle çevirdi!!
Sarre'den geriye yayınlamış olduğu eserleri, meselâ Türkçe'ye
de tercüme edilmiş olan Konya Köşkü ve Küçük Asya Seyahati
isimli kitapları kaldı.
Enver'in en yakın dostu olan Hans Humann ise, savaştan sonra
donanmadan ayrıldı, iş hayatına girdi, gazetecilik yaptı, 1920'lerde
Almanya'nın önde gelen gazetelerinden Deutsche Allgemeine Zei-
tung'un yayıncısı oldu ve 1933'te Neubabelsberg'de öldü.
Sarre ailesinin villâsı, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından da
Berlin'in önde gelenlerinin buluşma mekânı olmaya devam etti.
Almanya'nın önde gelen siyasetçileri ile Berlin'in yüksek sosyetesi,
villânın eski senelerde olduğu gibi yine müdavimi idiler ve 1919'da
kurulup 1933'te Adolf Hitler'in iktidara gelmesi ile son bulan We-
imar Cumhuriyeti'nin önemli isimleri de hemen her akşam Villa
Sarre'de biraraya geliyorlardı...
Ailenin en uzun yaşayan mensubu, Friedrich Sarre'nin karısı ve
Hans Humann'ın ablası Maria oldu.
Enver'in Berlin'deki ataşemiliterlik senelerinde önemli kişilerle
tanışmasını yakın dostu Maria Sarre sağladı, savaştan sonra da
Berlin'den Moskova'ya gidebilmesi için her türlü bağlantıyı yine
a kurdu ve sadece Enver'in değil, sürgündeki daha birçok Ittihad-
çın temaslarında bir merkez gibi faaliyet gösterdi.
Dala da önemlisi: Enver'in Naciye Sultan ile evlenmesinden ön-
coli genelerde dert ortağı ve içini rahatça açabildiği tek kişi Maria
Burre idi ve Arnavutluk'ta 1911 ilkbaharında başlayan isyandan
1918 gonbaharına kadar iki buçuk sene boyunca yaşadıklarını
günlük şeklinde yazıp Maria Sarre'ye gönderdiği çok sayıda Fran-
gızcn mektuba döktü.
Bu mektuplarda ruh hâlini, sıkıntılarını, hırslarını, arzularını,
hayallerini, binbir dert içerisinde geçen Arnavutluk, Libya ve Bal-
kan Ilarbi günlerinde yaşadıklarını, düşündüklerini ve iç dünya-
Bum samimi şekilde anlatıyordu. Edebi bir üslübu andırır şekilde
ve entellektüel ifadelerle kaleme aldığı mektuplarda günlük me-
seleler, askeri konular ve siyasi çekişmeler de konu ediliyor; En-
ver bulunduğu yerler, tabiat ve kişiler üzerine yaptığı gözlemlerin
yanısıra bütün hissiyatını kâğıda ve Maria Sarre'ye aktarıyordu.
Berlin'e gönderdiği bu mektuplar, sürgün senelerinde Naciye Sul-
tama yazdıklarının birer provası gibi idi; Naciye'sine hitaben kullan-
dığı sevgi ifadeleri ve özel cümleler dışında, şablon neredeyse aynıydı!
Enver'in mektuplarından bazıları Alman Genelkurmayı tarafın-
dan dünya savaşı senelerinde propaganda maksadıyla ama çoğu
sansürlenerek neşrettirildi, bazıları da sonraki senelerde ardarda
birkaç defa yayınlandı.5?
Maria Sarre hayata 1971'de 96 yaşında iken veda etti ve Alman-
ya'nın hem imparatorluk hem de cumhuriyet devirlerinde en üst
seviyedekiler ile devamlı temasta bulunmasına, hattâ sürgündeki
İttihadçılar'ın siyasi faaliyetlerini düzenleyenlerden olmasına rağ-
men hatıralarını yazınadı ve hiç konuşmadı.#?
Berlin günleri, Enver'in hayatını işte bu şekilde etkiledi... Alman-
yaya hayrandı, hayranlığı Ber-
linden gönderdiği mektuplarında
da belli oluyordu ama Alman mil-
letine değil, Almanya'nın askeri
gücüne ve nizamına hayran ol-
muştu.
Sonraki senelerin veliahdı ve
halifesi olan Şehzade Abdülme-
cid Efendi, ileriki yıllarda Fran-
sızlar'ın Le Petit Parisien gaze-
tesine 25 Şubat 1919'da verdiği
demeçte “Bütün felâketler En-
Enver'in Almanya'da 1918'de
yayınlanan mektupları.
DECLARATIONS ver'in Berlin'e askeri ataşe olarak tayini
üzerine, İstanbul'dan Avrupa'ya gitmek
du prince höritier de Turguie “ dai : "
Rk için trene binmesi ile başladı” diyecekti.
*
31 Mart isyanını haber alır almaz
Berlin'den ayrılıp Hareket Ordusu'na
katılan ve ayaklanmanın bastırılma-
sında önemli rol alan Enver, düzenin
sağlanıp Abdülhamid'in tahttan indiril-
mesinden sonra bir müddet Istanbul'da
kaldı ve sonra tekrar Berlin'e döndü...
Hürriyet Kahramanı, o günlerde 28
yaşındaydı ve hâlâ bekârdi...
Rumeli'deki günlerinin çoğu dağlarda
ğ eşkiya takibi ile geçmiş olmasına rağ-
im ” men evlenme konusunu sadece arada
bir, aklına geldiğinde ele almış, hattâ
yakınları birkaç defa müstakbel hanım
da bulmuşlardı ama gelecekte önemli işler yapacağına inandığı
için evliliğe karar verememiş, sonra da zamanın henüz gelmediğini
düşünmüş ve evliliği hep ertelemişti.
Bekârlığının son bulması meselesi Berlin'deki askeri ataşeli-
ği sırasında gündeme daha çok geldi. Geleceği parlak bu genç ve
yakışıklı subayın etrafında Alman aristokrasisine ve sosyetesine
mensup bir hayli hanım vardı, bazıları Enver ile yakın olabilmek
için samimi davetler bile tertip ediyorlardı, üstelik bir Alman pren-
sesi bu işte hayli ileriye gitmeyi bile denemişti ama genç ataşemi-
liter alâka göstermemişti.
Enver, kızkardeşi Hasene'ye Berlin'den yazdığı mektuplardan bi-
rinde Alınan kadınları hakkındaki kanaatlerini yazarken “...Bura ka-
dınlarından âdeta iğreniyorum” diyecekti:
İLİ
, iyi
mp
>
i
Şal
vw
vom
il
i
iç
Aik
ik
i
Hil;
in
ıl k
ii
ili
i
r
;
i
i
|:
yi
Hi
Petit Parisien'e demeci.
“...Bura kadınlarından âdetâ iğreniyorum. Bunların her biri
âdetâ kalp hırsızı. Daima sevilmek, bir erkeğin mazhar-ı muhab-
beti olmaya can atıyorlar. Bu hallerle benim nazarımda o kadar
küçülüyorlar ki, kendilerine bakmayı bile bir tenezzül addedi-
yorum. Artık iki gözüm, kadınları böyle olan bu milletlerin er-
kekleri de menfaatten başka birşey düşünmediklerinden bunlar-
la samimi görüşmek imkânsızdır. Artık hayli resmi bir dostluk
içerisinde geçirdiğim hayat beni hürriyet perdesi altında zincire
bağlatnıışa benziyor. Memlekete dönmek de istemiyorum. Çünki
mevkiim küçük, işe karışmayacağım tabii, fakat bununla beraber
memleketin izmihlâlini (yokolmasını) hâlâ menfaat-i şahsiyeleri-
ne (şaha çıkarlarına) feda etmeye çalışanlar tabii iftiradan hâli
kalmazlar Gfira etmeden duramazlar). Binaenaleyh, uzakta kor-
kuluk gibi görlünlmeyi muvafık görüyorum. Işte, güzel vatanımı-
zın menlnati beni yine o güzel yerlerden, güzel yüzlerden uzak
bulunduruyor, gurbetlik çektiriyor. Hamden, sümme hamden!
Ben de neler söylüyorum. Lâkırdımı şaşırdım...”6*
Mektupta sözü edilen bir husus gayet mühimdir: Enver memle-
kete dönmek istemediğini, zira yüksek bir mevkide olmadığı için
işlere karışamayacağını söylemekte, iftiraya uğramaktan çekin-
mektedir.
Enver daha o senelerde hayalinde olan işlere karışma arzusunu
kısa bir müddet sonra hayata geçirecek, Bâbıâli baskınından sonra
Ilihad ve Terakki'nin askeri kanadının lideri ve memleketin en
güçlü adamı olacaktır...
Devir onun devridir, yani Refik Hâlid'in ifadesiyle “...dev değil
Ebulhul yani Sfenks'ten de büyük, korkunç olduğu, görününce tüy-
ler ürperttiği, diz bağlarını çözdürttüğü, bir bakışla insanı Medusa
gibi taşa çevirdiği” devir...85
*
Daha önce bulunan müstakbel zevcelere ve Berlin'deki Alman
aristokrasisine mensup hanımlara alâka göstermeyen Enver'in,
kendisinden beş yaş büyük bir Mısır prensesi, Hıdiv Ismail Pa-
şa'nın torunlarından Prenses Iffet Hasan (1876-1962) ile kısa bir
macera yaşadığı söylenir...
Enver ile Hıdiv ailesi arasında tesis edilemeyen münasebet, ai-
leler arasında daha sonra başka şekilde kuruldu: Prenses Iffet'in
büyük kızı Mislimelek (1900-1976), Enver'in bir yaş küçük amcası
Nuri Paşa ile evlendi...
İttihad ve Terakki'nin önde gelenleri de o günlerde Enver'e eş
seçmekle meşguldüler ve bulunacak hanımın yıldızı parlamakta
olan genç subayın gelecekteki ilişkilerinde istifade edilebilecek
önemli ve güçlü bir aileye, meselâ hanedana mensup olması lâ-
zımdı.
Müstakbel eş, nihayet belirlendi: Sultan Abdülmecid'in torunu
olan on üç yaşındaki bir sultan, Naciye!...
Naciye Sultan'ın babası Şehzade Süleyman Efendi, Sultan Abül-
mecid'in tahta geçmemiş oğullarındandı. 1860'ta doğmuş, beş ha-
nım almış, birini boşamış ve hanımlarının ikisinden biri kız üç ço-
cuğu olmuştu.
Ayşe Tarzıter Hanım'dan 25 Kasım 1896'da dünyaya gelen kızı
Naciye, Süleyman Efendi'nin ortanca çocuğu idi...
Amcası Sultan Abdülhamid, Naciye'yi dokuz-on yaşlarına gel-
diğinde oğullarından Şehzade Abdürrahim Efendi ile evlendirmek
istedi ama Süleyman Efendi ile hanımı izdivaca karşı çıktılar ve
teşebbüs Abdülhamid'in birkaç ay sonra tahtından indirilmesi üze-
rine unutulup gitti...
Enver ile Naciye 1909'da, 31 Mart isyanından sonraki günler-
de nişanlandılar. O senenin 13 Temmuz'unda Naciye'nin uzun za-
mandır rahatsız olan babası Şehzade Süleyman Efendi vefat etti
ve Naciye kendisinden iki yaş büyük ağabeyi Şehzade Abdülhalim
ile beş yaşındaki kardeşi Şehzade Şerafeddin Efendiler, anneleri
Tarzıter ve babasının diğer eşleri olan Ikbal, Filizsan ve Zatımelek
hanımlar ile beraber yaşamaya devam etti.
O sırada 13 yaşında olan Naciye'nin nişanlılığı beş sene sürdü.
Enver, bu nişanlılık müddetince Istanbul'da az müddet bu-
lundu; önce askeri ataşe olarak Berlin'e gitti, oradan Italyan iş-
galine karşı direnmek için Libya'ya geçti, Balkan Harbi çıkınca
Libya'dan yeni cepheye koştu, derken Bâbıâli'yi basıp Ittihad ve
Terakki iktidarının en güçü adamı oldu ve 1914 ilkbaharında Na-
ciye'si ile nikâhı yapılıp evlendi, dâmâd-ı şehriyâri, yani sarayın
damadı oldu.
Hattâ, vaktiyle kısa bir macera yaşadığı EB kPlmleş Iffet ile Pren-
ses'in n kocasını da düğününe mektupla davet etti..
msi yla Enver ile Dieciyoi nin nikâh ve dü-
| gün günlerini maalesef tam olarak
NV tesbit edemedim, zira bu konudaki
/ , kayıtlar ile belgelerde farklı tarihler
yeralıyor. Meselâ, hanedan mensup-
larının yayınladığı aile şeceresinde
10 Mayıs 1914 tarihi veriliyor,” Na-
» ciye Sultan'ın annesi Ayşe Tarzıter
SİYA > sile EMG Kadın kızının velime cemiyeti için
UPS Lİ ie hazırlattığı davetiyede misafirlerini
YARŞUN KİEL İİİ 5 Mart 1914'te, Enver Paşa ise elya-
nm delmek le iyi zısı ile yazıp Prenses Iffet'e gönder-
pm ve aşP e diği mektubunda Prenses'i 25 Şubat
1914'te davet ediyor!
Enver, nişanlılık senelerinde Na-
ciye'ye rengârenk aşk ifadeleri ile
dolu yüzlerce sayfa mektup yazacak,
nişanlısının kültürlü şekilde büyü-
Ayşe Tarzıter Kadın'ın kızı mesi için tavsiyelerde bulunacak,
Naciye Sultan için hazırlattığı bazen utangaç, bazen de küskün bir
nikâh davetiyesi. âşık olacak ama Naciye Sultan ona
hep mennun edilmesi, kazandığı herşeyi ayaklarının altına ser-
na gereken ve hatâ şart olanı bir sembol gibi görünecekti.
Naciye Sultan, ayrı oldukları sürgün senelerinde Enver'in gö-
yunde nrtık bir hayal, başarma, büyük işler yapma arzusunun kay-
hapı ve belki de bir saplantı olmuştu ve yazdıklarından da açık
gekilde anlaşıldığı kadarı ile, zihnindeki o hayâlin bozulmaması
için Rusya ve Orta Asya günlerinde hiçbir kadına başını çevirip
bakmadı!
*
Halya, 23 Eylül 1911'de Osmanlı İmparatorluğu'na bir ültima-
tom verdi ve İttihadçılar'ın Trablusgarb ve Bingazi'de yerli halkı
İtalyanlara karşı kışkırtıp silâhlandırdığını iddia etti. Beş gün
Mora yeni bir ültimatom ile 24 saat içerisinde Trablus ile Binga-
inin kendisine terkini istedi, I Ekim'de Libya sahillerini abluka-
yu aldı, 4 Ekim'de de karaya asker çıkarmaya başladı ve Italyan
brlikleri 19 Ekim'de Bingazi'ye girdiler. ,
Devletin eli-kolu bağlıydı, böyle bir oldu-bitti karşısında Ital-
ya'ya karşı mücadele edecek gücü yoktu ve savaş ilân edemedi;
sadece protesto ile yetindi ama bir başka yol bulundu: Italyanlar
ile mücadeleye gönüllüler gönderildi. Özellikle de Ittihadçı bazı
subaylar izinli sayıldılar ve gayrıresmi şekilde Mısır yahut Tunus
üzerinden Libya'ya ulaştırıldılar.
Gidenlerin arasında Enver ve Hafız Hakkı Beyler ile beraber
Cumhuriyet döneminde önemli mevkilere gelecek olan isimler ve
bir başka genç subay daha vardı: Mustafa Kemal...
Enver ve Mustafa Kemal, Libya yolculuklarını Mısır, sonraki
senelerin paşası olan Halil ile cumhuriyet senelerinin başbakanı
Wethi Beyler de Tunus üzerinden yaptılar.
Bingazi-Derne Cephesi'nin kumandanlığını üstlenen Enver, Be-
devi aşiretlerini eğiterek Italyanlar'a Balkanlar'da öğrendiği çete,
yani bir çeşit gerilla savaşı ile karşı koymaya çalıştı ve işgalci bir-
liklerin iç kesimlere ilerlemesi engellendi.
Hürriyet kahramanı Enver, Libya'da şimdi İslâm Mücahidi ol-
muştu!
Trablusgarb günlerinde o zamana kadar örneğine pek rastlan-
mayan bir iş daha yaptı ve Istanbul'un Mısır üzerinden para gön-
derememesi üzerine kâğıt para çıkarttı!
Osmanlı ordusu geçmişte sefere çıktığında beraberinde seyyar
darphanelerin, daha doğrusu madeni para basma âletlerinin gö-
türülmesi ve Istanbul'dan uzak bölgelerde gerektiğinde para ba-
sılması âdettendi. Banknot devrinde benzer bir işi Enver'den otuz
sene kadar önce Hartum'daki Ingiliz generali Charler George
Gordon da yapmış, nakit sıkın-
tısı başgösterince kendi bastığı
banknotları tedavüle sürmüş,
Bâbıâli de 1854'teki Kırım Har-
bi sırasında askerler için ordu
kaimesi ismi ile banknot çıkart-
mıştı.
Ordu kaimesini tedavüle dev-
let koymuştu ve cephedeki ku-
mandanın General Gordon'un
yaptığı gibi kendi kararı ile
para basmasının bizdeki ilk ör-
neği, Enver'in banknotu idi.
Enver'in bu işle görevlen-
Enver'in Libya'da tedavüle çıkarttığı o (© — e ii
bir liralık (üstte) ve bir kuruşluk dirdiği bir büronun hazırladğı
(altta) banknot (Kenneth M. banknotunun ön yüzünün her iki
Madkepzlelen: tarafında simetrik birer ay-yıldız
ile Türkçe Bir Osmanlı Lirası, Arapça olarak da Vahed Lira-yı Os-
mani ibareleri vardı. Banknotun ön yüzünün tam ortasında da Ali
Süavi'nin hayranı olan Enver'in kendi isminden ve hayranlığı se-
bebi ile isminin sonuna ilâve ettiği Süavi sözünden meydana gelen
Enver Süavi mührü basılmıştı!88
Madam Sarre'ye Trablus'tan yazdığı mektuplarında parasının
hikâyesini anlatan Enver, bir liralık banknotun yanısıra yine kâ-
ğıt bir kuruş çıkarttığını da yazıyordu. Sonraki senelerde kendi
parasını tedavüle sürmüş olması ile iftihar edecek, İtihad ve Te-
rakki'nin Merkez-i Umumi'sinde para meselesinin konuşulduğu
bir toplantıda Maliye Nâzırı Cavid Bey'e de kâğıt para basmasını
söylediğinde Cavid Bey karşılıksız paranın mahzurlarını anlatma-
ya başlayınca Enver kendisinden emin şekilde “Canım, ben Trab-
lus'ta mukavvanın üstüne mühür bastım, para diye pekalâ geçti”
diyecekti!89
*
Türk subayların eğittikleri direnişçilere karşı pek bir şey ya-
pamayan ve iç kısımlara doğru fazla ilerleyemeyen İtalya, 1912
ilkbaharında bu defa Oniki Ada'yı işgal etti. Dört hafta içersinde
adaların tamamı elimizden çıktı, hattâ Italyan savaş gemileri bir
ara Çanakkale istihkâmlarını bile zorladı!
Enver'in, Mustafa Kemale seneler sonra, Birinci Dünya Sava-
şi'nın ardından çıktığı sürgünü sırasında yazdığı mektuplarından
birinde geçen “...Maateessüf, Trablus'tan beri bildiğim ahlâk-ı şah-
#iyenasin şahsi ahlâkınızın) bugün vardığınız mevkide bile tebed-
dil edemediğim (değişmediğini) görüyorun” şeklindeki ifadesi, o
günlerde aralarında bir tatsızlık çıktığını gösteriyor...
Derne'de nverin komutası altında görev yapan Mustafa Ke-
mal de, ilerki senelerde girişilen Sarıkamış Harekâtı'na karşı çık-
tığı için Enver'in “Hocam olmasa idiniz sizi idam ettirirdim” deyip
görevinden aldığı Üçüncü Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa'nın
kardeşi Midhat Bey'e 1912'nin 21 Aralık'ında Selânik'ten gönder-
diği mektubunda Libya'ya gidişinden serseriyâne bir karar diye
balısedecekti:
“Bir sene evvel Selânik'ten İstan-
bul'a celbedildiğim (çağırıldığım) za-
man sizin Istanbul'da bulunmayışınız
mülâkata mâni (görüşmeye engel) teş-
kil etmişti. İtalya Harbi üzerine pek
âni bir karar-ı serseriyâne ile Derne'ye
gitmiştim.
Orada sulh aktedildiği (imzalandığı)
zaman burada da felâketleri tevâlisini
(ardarda devam etmesini) hissettim,
Avrupa tariki ile avdet ettim (yolu ile
döndüm)...779
*
Mustafa Kemal'in
mektubu.
31 Mart isyanının bastırılmasından sonra kurulan hükümet-
lerde önemli bakanlıkları elinde bulunduran İttihad ve Terakki,
Sadrazam Said Paşa'nın 1912'nin 16 Temmuz'unda istifası ile ikti-
dardan düştü. Sadrazamın istifasında ve dolayısı ile İttihadçılar'ın
iktidarı kaybetmelerinde muhalif askerlerin teşkil ettiği Halaskâr
Zabitan grubundan gelen baskıların da önemli rolü vardı.
Devletin ve Enver'in Libya'daki mücadelesi, daha büyük bir
felâket yüzünden son buldu: Balkan Harbi'nin patlaması ile...
Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ'ın teşkil ettiği
blok, 1912 Ekim'inde Osmanlı İmparatorluğu'na harp ilân etti, ilk
savaşilânını 8 Ekim 1912'de Karadağ yaptı ve bloğa mensup diğer
memleketlerin de on gün içerisinde ardarda harp ilânları ile Bal-
kanlar, tarihinin en büyük felâketini yaşadı.
Libya'daki subaylar, patlayan savaş üzerine İtalyan işgalinden son-
ra başlatmış oldukları direnişi kabilelere devrederek çeşiti yollarla,
kimisi yine Mısır, kimisi de Arupa üzerinden İstanbul'a döndüler ve
cephelerde görev aldılar. Libya'da bulunduğu sırada rütbesi binbaşı-
lıktan yarbaylığa yükselmiş olan Enver de dönüşünde Çatalca tarafla-
rındaki Onuncu Kolordu'nun kurmay başkanlığına getirildi.
Balkanlar'da ve Libya'da aynı anda mücadelete tâkati bulunmayan
Bâbıâli, Italya ile 15 Ekim'de Lozan'da barış imzalamak ve Libya'yı
Italyanlar'a terketmek zorunda kaldı. Italya, işgali altında tuttuğu
Oniki Ada'yı Libya'ya karşılık boşaltma taahhüdü vermişti ama Yu-
nan işgaline uğrayabileceği bahanesi ile sözünde durmayınca, Oniki
Ada elimizden tamamen çıktı!
Cephelerde ise felâketler birbirini takip ediyordu. Asker gırtlağı-
na kadar politikaya batmıştı, Osmanlı Imparatorluğu'nun kurulduğu
topraklar ve ilk anavatanı olan Rumeli, Edirne de dahil olmak üzere
yedi buçuk ay içerisinde elimizden çıktı, Bulgar ordusu gelip Çatal-
ca'ya kadar dayandı... |
O günlerde Istanbul'da bir hükümet değişikliği daha yaşandı, Ital-
ya ile Lozan Anlaşması'nın imzalanmasından iki hafta sonra 29 Ekim
1912'de Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa istifa etti ve yerini Ab-
dülhamid zamanında üç defa sadarete gelmiş olan Kâmil Paşa aldı.
Cephelerdeki vaziyet biraz sakinleşmiş, geçici ateşkesler yapıl-
mıştı ama her tarafta bir dedikodu fısıldanır olmuştu: Kâmil Paşa
Hükümeti'nin Çatalca'da bekleyen ve İstanbul'a neredeyse girmek
üzere olan Bulgarlar'ı durdurabilmek için Edirne'yi vermeye hazır-
landığı! R
Enver, bu söylentinin hayata geçmemesi için, Ittihadçı arkadaşları
ile beraber 1913'ün 23 Ocak'ında Bâbıâli'yi bastı! Sadrazam Kâmil
Paşa'ya istifa mektubunu yazdırıp Dolmabahçe Sarayı'na, Sultan Re-
şad'a götürdü ve saraydan elinde Mahmud Şevket Paşa'nın sadaret
fermanı ile çıktı!
Baskın sadece Ittihadçılar'ın arasındaki bir sır değildi, zamanın
hükümdarı Sultan Reşad da baskından bir yakını vasıtasıyla önce-
den haberdar edilmişti! Ittihadçılar yaşlı hükümdarın hadiseyi işit-
tiğinde heyecanlanınaması için Bâbıâliyi basıp hükümeti devirecek-
leri konusunda bilgilendirmişler, Sultan Reşad herşey olup bittikten
sonra “Ben biliyordum, haberim vardı” demiş, kendine verilen sırrı
saklayabildiğini göstermiş ve baskından sözederken “Elhamdülillâh,
memleket kurtuldu” diye dua etmişti.”
*
Enver, baskın sabahı saat yedide pek tahmin edilmeyecek bir iş
yaptı, Almanya'ya, Maria Sarre'ye yine Fransızca bir mektup yazdı
ve Allah'a dua ediyorum, eğer projem Türkiye'ye mutluluk getirmezse
beni öldürmesi için dua ediyorum dedi.”
Üç gün sonra, 28 Ocak'taki mektubunda da baskının nasıl oldu-
ğunu anlatıp vatanını kurtarmak için herşeyin üstesinden geleceğini
söyleyecekti:
“ç Dürbem ile ilgili telerrunt istiyorsunuz. Yanımda atıyla H.
Halal Paşal ve bana sadık on kişiyle birlikte yürürken, titremiyor-
dum Nereye yürüdüğümü biliyordum ve Bâbıâli muhafızlarının
eş etmek için büfeklerini doldurduklarını gördüğümde de elle-
rim bitremiyordu. Onları durdurmak için tek bir emrim yetti ve
beni selâmlayarak geçmeme izin verdiler. Yalnız içerde bir yaver
nteş ederek arkadaşlarımdan birini öldürdü, etrafımda vızılda-
yan kurşunlar beni durduramadı ve çeyrek saat içinde herşey
bitmişti. Kâmil istifasını vermişti, tesadüfen (kısmet!) Nâzım iki
yüveriyle yerde yatıyordu. Işleri yoluna koymak için yarın saat
hülemettikten sonra, yani ordu kumandanı, Istanbul Muhafızı, po-
lis şefi -ki, yeni hükümet kurulduktan sonra aynı kalacak- geçici
bır Dahiliye Nâzırı ve Bâbıâli Kumandanı olarak da Halili tayin
ettikten sonra saraya döndüm. Dört saattir yabancılar, Avrupalı-
lar vs. hiçbir haber alamadıklarında, yeni Hey'et-i Vükelâ Mah-
müd Şevket'in riyasetinde hiç vakit kaybetmeden çalışıyordu. Te-
ferruatı sizinle karşı karşıya olduğumuzda da anlatacağım. Vata-
nımın şerefini kurtardığımı henüz söyleyemem, çünki Mahmud
Şevket'in yeterince gözüpek olup olmayacağından emin değilim.
Şimdi harbe girmek için yanlış bir adım atmasını bekliyorum, on-
dan sonra zaferi nasıl garanti edebileceğimi biliyorum. Maalesef,
askerlerin büyük bir kısmı sulhtan yana. Belki, benim yaptığımı
kıskandıklarındandır. Derne'de dolap çevirenler şimdi aynı şeyi
burada yapıyorlar. Ama orada olduğu gibi burada da vatanımı
kurtarmak için her şeyin üstesinden geleceğim.
Şimdilik 24 saatte 36 saat çalışıyorum! Bu beni eğlendiriyor,
kendimi her zamankinden daha dinç hissediyorum”.3
*
Bâbıâli baskınından sonra sadarete gelen Mahmud Şevket Pa-
şa'nın iyi işler yapacağı, herşeyi düzelteceği, hattâ işgale uğrayan
topraklardan bazılarını da geri alacağı ümid ediliyordu ama bü-
tün ümitler boşa çıktı ve galip Balkan memleketleri ile 30 Mayıs
1913'te Londra'da imzalanan anlaşma ile Edirne bile Bulgarlar'a
terkedildi!
O günleri gerçekçi şekilde anlatan en mühim belgelerden biri
Mahmud Şevket Paşa'nın bizzat kaleme aldığı günlüğüdür ve Os-
manlı tarihinin günlük tutmuş tek sadrazamı olan Paşa'nın yaz-
dıkları, devletin içerisinde bulunduğu aczi, perişanlığı ve çaresizli-
ği bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir...”*
Sadece sivil idare değil, ordu da âcizdir ve siyasete batmıştır.
Rütbeleri albaydan daha düşük olan subaylar en üst rütbedeki
paşalar ile didişmekte, kendilerine kumandan olarak tayin edi-
lecek kişilere bile karşı çıkmakta ve bunu zamanın Harbiye Nâ-
zırı'na mektup ile açıkça yazmakta, Harbiye Nâzırı ise bu gibi
çekişmelerde sadece arabuluculuk edebilmektedir. Orduya böyle
bir bölünmüşlüğün hâkim olmasının neticesinde ardarda mağlü-
biyetler gelmiş, imparatorluğun kuruluş dönemindeki ilk anava-
tanı olan toprakların da peşpeşe elden çıkması üzerine devlete
artık bir ver-kurtul politikası hâkim olmuştur.
Imparatorluğun bekaasını ve Istanbul'un elde kalmasını sağ-
lamanın tek yolunun sadece toprak vermekten geçtiğine inanıl-
makta, asırlar boyunca Türk vatanı olan yerlerin, hattâ Edir-
ne'nin bile elden çıkması kurtuluş çaresi olarak görülmektedir.
Rüşvet ve yolsuzluk başını almış gitmiştir, maliye iflâstan da
beter bir haldedir, askeri ve sivil harcamalar için elzem ve âcil
olan kaynakların ya devlet gelirlerinin üzerine bir çeşit haciz ve
icra memuru gibi çöreklenmiş olan Düyün-ı Umüsniye'den sağ-
lanmasına çalışılmakta veya demiryolu, liman, seyr-i sefâin ve
hattâ toprak terki gibi tâvizler karşılığında Avrupa'dan teminine
uğraşılmaktadır. ,
Bulgar Ordusu payitaht Istanbul'a dayanmıştır, devlet si-
vil idarede bile acz içerisindedir, stratejik mevkilere getirilecek
yabancı müfettişler aranmakta ve hemen her konuda Avrupalı
elçilerin fikirleri alınmaktadır. Düvel-i Muazzama denen büyük
Avrupa devletlerinin İstanbul'daki büyükelçileri hemen her işe
zaten müdahalede bulunurlarken hükümet elçilikleri gücendir-
meden ve muvafakatlerini almadan hiçbir iş edememektedir ve
her alanda dikkatli bir denge politikası gütmek zorundadır. Im-
paratorluğun sadrazamı, yani Mahmud Şevket Paşa bazı günler
daha Sadaret'teki yahut Harbiye Nezareti'ndeki makamına git-
meden önce sabahları Avrupa sefaretlerini ziyaret etmekte, elçi-
ler veya elçi kadar güçlü ve yetkili olan elçilik tercümanları ile fi-
kir teatisinde bulunmakta, nabız yoklamaktadır ve yabancı elçi-
likler hanedanı alâkadar eden ailevi işlere bile karışmaktadırlar.
Devletin tepesindekilere gelince...
Padişah da dahil olmak üzere bol bol dedikodu yapmakta ve
birbirleri hakkında ağızlarına geleni söylemektedirler.
Meselâ, zamanın hükümdarı Sultan Reşad, Ahmed Muhtar
Paşa için “Pek kıskanç bir ihtiyardır”, Mahmud Şevket Paşa da
“âciz olduğu kadar hasud” demektedir. Ahmed Muhtar Paşa ise
eski sadrazamlardan Kâmil Paşa'nın “Eb-an-ced çıfıt”, eski şey-
hülislâm Cemaleddin Efendi'nin de “Ahlâken çıfit” olduğunu söy-
lemektedir.
Sultan Reşad, veliahdı olan Yusuf Izzeddin Efendi'nin gözünde
zaaf sahibi ve iktidarsızdır!
Bâbıâli baskını ile devrilip memleketi olan Mısır'a gönderilen
sabık sadrazam Kâmil Paşa, 87 yaşında olmasına rağmen Mah-
mud Şevket Paşa'ya göre 25 yaşındaki bir muhterise benzemek-
tedir; dirâyetsiz, ilimsiz, tahsilsiz eski ihtiyar bir Türk paşasıdır.
Hırs içerisinde hâlâ sadaret peşinde koşup entrikalarla uğraş-
maktadır ve memleketin kurtulması için Allah'ın herşeyden önce
Kümil Paşa'nın canımı alması lâzımdır! Zira, Paşa'nın fesat ve
entrika ile mülâmal olan hayatı memleket için en büyük musi-
betlir ve memleket, ancak (esat menbaı olan bu adamın ölmesi ile
kurtulabilir. Mahmud Şevket Paşa, bu kanaatini Sultan Reşad'a
da açıkça söylemektedir.
Waad Paşa da, Mahmud Şevket Paşa'ya göre ahlâksız bir
adamdır ve kendisinden her türlü ınel'anet beklenebilir. Ema-
nuel Karasu gevezedir, Preveze'nin sabık mebuslarından Hamdi
Bey ise Arnavut mebuslar arasında edepsizliği ile şöhret bulmuş
ve riyâkârâne sözler eden alçak bir adamdır.
Diğer paşalar da birbirleri hakkında demediklerini bırakma-
maktadırlar: Osman Nizami Paşa'ya sorarsanız, Reşid Paşa gün-
düzleri öğleden sonra saat ikide kalkıp dört buçuğa kadar tuva-
letini yapmakta; Hakkı Paşa, Londra'da zamparalık etmektedir.
Hariciye Nâzırı Said Halim Paşa da, Van Kumandanı Cabir Pa-
şü'nın ayyaş, fâsık ve cahil olduğunu söylemektedir.
Mahmud Şevket Paşa, kendisini Bâbıâli baskınının ardından
sadaret makamına getiren Ittihadçılar'dan da hoşlanmamakta,
hattâ nefret etmektedir. Parlamento'da bazen Ittihadçı umdele-
ri destekler gibi görünmesine rağmen günlüğünde “...İttihadçı-
lar'ın artık adam olmayacakları kanaati bende büsbütün teessüs
elti. Bu kadar felâketler üzerine hiç de akıl erdiremeyecekleri ve
erdirmedikleri umür-ı askeriyeye bile müdahaleden vazgeçmi-
yorlar idi ve bu suretle idare-i memleket edebileceklerini zanne-
diyorlardı” şeklindeki ifadelerinin yanısıra mecnun ve beyinsiz
olduklarını, söz dinlemediklerini, adam olamayacaklarını yaz-
makta, Ittihadçılar'ın muhaliflerinden de rezil ve ahlâksız diye
bahsetmektedir.”
Paşa'nın günlüğünde sonraki senelerde önemli mevkilere gele-
cek olan iki genç subay, Enver ve Mustafa Kemal Beyler hakkında
da kayıtlar vardır; Mahmud Şevket Paşa birbirlerinden hoşlan-
madıklarını ve çekiştiklerini yazmakta; Enver'in daha önemli bir
vazifeye tayini sözkonusu olduğunda Mustafa Kemal'in Fethi Bey
ile beraber bu tayine karşı çıktığını, hattâ istifaya kalktığını anlat-
maktadır.”6
Enver ise, Mahmud Şevket Paşa'yı sadrazam yapmış olmaların-
dan dolayı pişmandır ve baskından beş gün sonra, 28 Ocak 1913'te
Berlin'e yazdığı mektupta sıkıntıların hâlâ çaresini aramakta ol-
duğunu söylemektedir:
“...Kâmili devirip, yerine biraz cesur M.'yi (Mahmud Şevket
Paşa'yıl geçirerek herşeyi kurtarabileceğimi zannediyordum.
Ama heyhât, bu kadar saydığım erkân-ı harp başkanımız, her
şeyi kendisiyle sürükleyebilecek bir ödlek çıktı. Düşünün sevgili,
mücadeleye tek başıma girebilmek için bütün bu kötülükleri ber-
taraf etmem lâzım. Kendimde bütün bir Bulgar Ordusu'na karşı ko-
yacak gücü buluyorum. Ah, yine de zor, sevgili dostum. Bu kadar şeyi
göze aldıktan sonra bile, vatanım için istediğim şeyi garanti edecek
emin bir yol bulmuş değilim. Evet, şimdi her şey evvelkinden biraz
daha iyi gidiyor ama tuttuğum yolu mutlaka takip etmek istiyorum.
Zaman o kadar az ki, Incil'deki der Glaube kann Berge versetzen
(iman dağları oynatır)” cümlesi bize pek yardım edemez. Neyse ki,
bir yolunu bulmaya çalışacağım...”8
*
Mahmud Şevket Paşa'nın sadareti sadece 4 ay 19 gün sürdü, Paşa
11 Haziran 1913'te Divanyolu'nda uğradığı bir suikastte can verdi ve
cinayete karıştıkları gerekçesi ile tevkif edilip yargılanan on iki kişi
idam edildiler!
Cinayet, İttihad ve Terakki'nin iktidara beş sene boyunca artık tek
başına sahip olması ile neticelendi, muhalefet susturuldu, aralarında
politikacıların, gazetecilerin, askerlerin ve hattâ sabıkalı âdi suçluların
bulunduğu sekizyüzden fazla muhalif Bahr-ı Cedid vapuru ile Sinop'a
sürüldü ve bu toplu sürgünü daha sonra başka sürgünler takip etti.
Başlayan bu yeni baskı düzeni, bir yerde, Balkan Harbi'nde uğranan
büyük yenilginin ardından bir toparlanma çabası gibi idi.
Enver'in yıldızı Ittihadçılar'ın suikastin ardından iktidarı eldeetme-
leri ile daha çabuk ve daha parlak şekilde yükselmeye başlayacak, yeni
unvanlar ve yüksek rütbeler birbirini takip edecekti...
Önce, Edirne fâtihi oldu...
Balkan Devletleri'nin Osmanlı'dan ele geçirdikleri toprakları pay-
laşamayıp birbirlerine girmelerinden istifade ederek 22 Temmuz'da
Edirne'ye girdi; Hürriyet kahramanı ve İslâm mücahidi unvanlarının
yanına bu defa Edirne fâtihi unvanı ilâve edildi.
Ama partizanlık sadece halkı değil, orduyu da öylesine bölmüştü ki,
İttihatçıların muhalifleri “Enver Edirne'yi kurtaracağına şehir Bul-
gar'da kalsa daha iyi idi” diyor, askeri kesimde de Edirne'nin fethedil-
mediği, Enver'in boş bir şehre girdiği konuşuluyordu.
İmparatorluğun o sırada genelkurmay başkanı olan Ahmed İzzet
Paşa da, çok seneler sonra yayınlanan hatıralarında Bulgarlar'ın Edir-
ne'yi Enver'in girişinden birkaç saat önce terketmiş olduklarını yaza-
caktı:
“..Benim Çorlu'dan Vükelâ Meclisi'ne çağırıldığını haber alan
Enver Bey, karargâhta bulunan Kaymakam Cemil Bey'e ileriye ha-
reket için ısrar etmem gerektiğini telefonla söylemiş. Vükelâ Meclisi
toplanmazdan önce Cemal Paşa da gelip aynı tavsiyede bulunmak is-
temişse de, meselenin kendisine ait olmadığı cevabını almıştır. Fakat
igin içinde bu kadarcık bulunmama rağmen, Cemal Paşa'yı da bazı
güzeteler Edirne fâğihleri arasını sokmuştur.
İleri hareket emrinde pek tabii olarak Abuk Paşa ordusuna Kırk-
kilise kırklareli), Hurşid Paşa ordusuna Edirne, Fahri Paşa ordusu-
na Dimetoka istikametleri verilmişti.
Hurşid Paşa'nın Kurmay Başkanı Enver Bey'in, ordunun ilerisin-
deki süvari ile gitmesi için istediği izin esirgenmedi. Bu zât oldukça
hızlı bir hareketle Edirne'ye geceleyin vararak Bulgarlar'ın birkaç
saat önce terketmiş oldukları şehri işgal etti. Bu durumdan Başku-
mandanlığı haberdar etmezden önce, başarıyı telgraflarla memleke-
tin dört bucağına yaydı. İşte, Enver Paşa'nın Edirne fâtihliği unva-
nını ele geçirmesinin sır ve hikmeti! Fakat geçen kış esnasında bu
zalla yoldaşlarının telkin ve zorlamalarına uyulmuş olsaydı Edirne'yi
geri almak değil, memleketin geri kalan kısmını korumak için bile
elde asker kalmamış olacağından okuyucuların emin olmalarını rica
ederim”.
*
İllihad ve Terakki'nin asker kanadının sözü en fazla geçen mensu-
bu, artık Enver idi! Ama henüz yarbaydı, yükselmesi lâzımdı ve hızlı
şekilde yükseldi: 15 Aralık 1913'te miralay yani albay yapıldı; üç hafta
sonra, 3 Ocak 1914'te o zamanın tuğgeneralliği olan mirlivalığa getiril-
di, Ittihad ve Terakki'nin baskısı ile önce Harbiye Nâzırı, hemen ardın-
dan da Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi, yani genelkurmay başkanı
oldu.
Enver bütün bu makamlar ile rütbelere çıktığında, yani imparator-
luğun Harbiye Nâzırı, Genelkurmay Başkanı ve Başkumandan Vekili
olduğunda sadece 33 yaşındaydı ve bir sene sonra, savaş sırasında 1
Eylül 1915'te /ferik yani korgeneral, 23 Ekim 1917'de de orgeneral de-
mek olan öirinci ferik yapılacaktı!
Artık sadece İttihad ve Terakki'nin değil, devletin de en güçlü kişisi
idi, üstelik nikâhında paşa üniforması giymiş ve saraya da damat ol-
muştu...
*
Daha alt rütbelerde bulunduğu günlerde bile önemli işler yapan En-
ver, Harbiye Nâzırlığı'nda, yani askerin ve aynı zamanda da devletin
en güçlü adamı olduğu dönemde daha önemli işler, meselâ orduda ciddi
bir reform yaptı.
Abdülhamid zamanında âtıl bırakılan ordu, Balkan Harbi'nde peri-
şan olmuştu. Mağlübiyette savaş yeteneğinin büyük ölçüde kaybedil-
miş olmanın yanında rütbelerin liyakata göre değil, saraya bağlılığa
göre dağıtılmasının ve dolayısı ile paşa enflasyonunun da rolü vardı.
Enver, öncelikle üst düzey komuta kadrosunda geniş bir temizlik
yaptı, yüzlerce paşayı emekliye sevketti ve vazifelerinde bıraktık-
larının çoğunun rütbesini de asıl olmaları gereken yere getirdi,
yani indirdi. Savaştan sonra işbaşına gelen hükümetlerden bazıla-
rının başında bulunan Damad Ferid Paşa bu uygulamayı değiştirip
Enver'in vazifeden aldığı paşalardan bazılarını yeniden işbaşına
getirecek, bu askerlerden biri olan ve 1912'de Selânik'i Yunan bir-
liklerine teslim eden Tahsin Paşa, Yunan işgali öncesinde Izmir'e
askeri vali olarak tayin edilecekti.”
Enver Paşa'nın başkumandan vekilliği dönemi hakkında yapıl-
mış en tarafsız ve gerçekçi yorum, Paşa'nın bir buçuk sene boyun-
ca maiyetinde bulunmuş olan Ismet Inönü'nün hatıralarındadır ve
Inönü orduda yapılan tasfiyenin faydalarını şöyle anlatır:
“...Enver Paşa, Balkan Harbi'ni yapan orduyu kâmilen değiş-
tirmiş ve yeni bir ordu kurmuştur. Muharebede bulunan kuman-
danların hemen hepsi emekliye ayrılmış ve yeni orduda miralay-
lardan kolordu komutanı, kaymakamlardan tümen komutanı ve
yeni generallerden ordu komutanı tayin edilmiştir. Kurmay kad-
roları daha küçük rütbelilerin eline geçmiştir. Esirlikten dönen
subay heyetleri içinde süratle tasfiye yapılmıştır. ...Ancak böyle
bir tasfiye Enver Paşa'nın elinde nispetle en az haksızlıkla ya-
pılmıştır denilebilir. Yeni ordunun kurulmasında ve bu ordunun
ümitsizlikten kurtulup yeni bir çalışma şevkine sahip olmasında
Enver Paşa'nın kuvvetli disiplini âmil olmuştur” 8!
“..Bu ordu ile Balkan Harbi'ni yapan Sultan Hamid ordu-
sunun hiçbir alâkası yoktur. Yeni ordu, Balkan Harbi'ndeki ordu-
dan belki iki defa, belki üç defa daha ıslah edilmiştir. ... Yüzbaşı-
lar, binbaşılar birinci derecede kilit yerlerine geldiler. Yarbaylar
tümen kumandanı oldu, albaylar kolordu kumandanı oldu. Bu
genç subay kadrosu canla başla çalıştı ve yeniden düzenlenen
ordu ile Cihan Harbi'ne girdik” 82
Yapılan bir başka önemli reform, Balkan Harbi senelerin-
de siyasetin batağına dalmış olan askerin politikadan uzak-
laştırılmasıdır:
“..Enver Bey'in şöhreti yalnız kahramanlığından gelmi-
yordu. Iyi bir erkânıharp zabiti olarak kabul ediliyor ve özel-
likle şahsi ahlâk bakımından örnek tanınan meziyetleriyle
saygı görüyordu”.83
“ ...Meşrutiyetle beraber gelen siyaset münakaşaları ta-
raflardan birinin subaylara istinad etmesiyle vahim ve haşin
bir şekil almıştır. Ordunun siyasete iştirak etmesinin ihtilâl
esnasında zaruri olan hâli, ihtilâlin başarılmasını müteakip
bir türlü kesilememiştir. ittihad ve Terakki Cemiyeti alıştığı
subaylardan ayrılmayı gözüne kestiremiyordu. Bu hal hem si-
yümı hayatı, siyasi tarlığınaları zehirliyor; hem de orduyu için-
den ayrılığa zorlayarak, onu mütemadiyen ve ruhen kemirip
yıpralıyordu. ...Balkan Harbi'nden sonra Harbiye Nezareti'ne
gelen İnver Paşa, subayların cemiyet içinde bir teşkilât olma-
#w ortadan kaldırmıştı”.8*
“...Enver Paşa, bu tasfiyeyi yaptıktan sonra, bütün gücünü,
orduyu siyasetten ayırmaya hasretti. Çok yakın arkadaşlarını,
beraber ihtilalde bulunmuş kimseleri -aralarında küçük rütbe-
de olanlar da dahil- hepsini ordudan çıkardı. Bunlara, dışarıda
vuzifeler bulundu. Kendilerine itibar edildi. Bir kısmına Parti
içinde işler verildi. Hulasa, siyaset yapmış, siyasete heves et-
miş olanları ordu içinde bırakmadı. Bu hareketi yapmak şarttı.
..Bu sedlerin hepsi bertaraf edildi ve kumanda mekanizması
muntazam işler hale geldi”.85
İnönü, Enver'in hatırasına her zaman saygı göstermiş, kişiliğin-
den “...£yi bir asker, iyi bir subay, iyi bir insan olarak cemiyetin kusur
olarak bildiği unsurlardan, insanın tasavvur edemeyeceği kadar na-
sibi olmayan bir tiptir.Asker vasıfları bakımından, vazifesever, çalış-
hn ve korku nedir bilmez müstesna bir kahraman olarak, askerliğin
aradığı ölçülerin en yukarı seviyesinde yeralmıştır” diye bahsetmiş
ama “hayal ölçülerinin seviyesinde kaldığını” söylemiştir:
“...Enver Paşa, İmparatorluğun kaderinde birinci derecede rol
oynamış olan insandır. Ittihad ve Terakki'nin muvaffakiyetinde,
prestijinin muhafazasında ve nihayet Balkan Harbi'nden sonra
Harbiye Nâzırı olarak doğrudan doğruya giriştiği teşebbüslerle,
rolü hep birinci derecededir.
Memleketin Cihan Harbi'ne girmesini sağlayan odur. Bütün
harp esnasında onun stratejik fikirleri birinci derecede rol oyna-
mış, harbin sevk ve idaresine hâkim olmuştur.
Enver Paşa şahsi meziyetleriyle iyi bir asker, iyi bir subay,
iyi bir insan olarak cemiyetin kusur olarak bildiği unsurlardan,
insanın tasavvur edemeyeceği kadar nasibi olmayan bir tiptir.
Asker vasıfları bakımından, vazifesever, çalışkan ve korku nedir
bilmez müstesna bir kahraman olarak, askerliğin aradığı ölçüle-
rin en yukarı seviyesinde yer almıştır.
Kumandan olarak, Enver Paşa'nın görüşü, kavrayışı, sevk ve
idaresi, muayyen bir hududa kadar işlemiş, o hududa eriştikten
sonra kendi hayal ölçülerinin seviyesinde kalmıştır. Başkuman-
dan olduğu halde, kendisinin doğrudan doğruya vazifesi dahilin-
de değilken, Sarıkamış Muharebesi gibi büyük bir hareketi bizzat
idare etmeye heves etmiş, büyük başarılar kazanacağını sanmış-
tır. Sonunda, kendi adını da, memleketin ordusunu da, bu seferin
âkıbetini de büyük felâketlere uğratmıştır. Müteakip seferlerde de,
anlayış ve sevk ü idare bakımından yüksek bir seviye göstermez.
Enver Paşa'nın Alman askeri heyetiyle münasebetlerinde, Al-
manlara tamamıyla tabi olduğu söylenemez. Bilakis Almanlar, on-
dan daima çekinir ve onu memnun etmeye çalışırlardı. Ancak, ken-
disi zayıfladıkça, askeri kabiliyetlerinin ve vasıtalarının mahdut
olduğunu anlamaya, öğrenmeye başladıktan sonra, nihayet Alman
sevk ve idaresinin bir vasıtası haline gelmesi zaruri olmuştur...”.86
Enver'in ve İttihad Terakki'nin askeri alanda yaptıkları en
önemli yenilik bunlardır, yani rütbelerini saraya bağlılıkla almış
olan üst düzey subayları emekli etmeleri, siyasetin içerisindeki
orduyu politikanın dışına çekip savaş gücünü yükseltmeleri ve
bunların yanısıra hem askere ve hem de millete uzun senelerdir
unutmuş oldukları bazı kavramları tekrar hatırlatmalarıdır.
Sultan Vahideddin'in tâbiri ile Ali'nin külâhının Veli'ye, Veli'nin
külâhının Ali'ye giydirilmesi şeklinde tavizci, teslimiyetçi ve me-
seleleri zamana yayma temeline dayalı Abdühamid dönemi politi-
kas1ı9” terkedilmiş, bunun yerini dinamik kararlar alma âdeti geç-
miştir. Memleket eski asırlarda olduğu gibi kendisine güvenmeye
ve yapılan haksızlıklara karşı sesini yükseltıneye başlamıştır ama
senelerin getirdiği zayıflığa bütün çabalara rağmen tam olarak son
verilememiştir.
Avrupa'nın dünya harbine girdiği günlerde Türkiye'nin vaziyeti
budur: Gelecekten birşeyler beklenmektedir, Ittihadçılar kendile-
rinden emindirler, orduda yeni düzenlemeler yapılmıştır ama deği-
şiklikler çok kısa bir müddet içerisinde ve acele ile hayata geçiril-
diği için zorluklar ve büyük noksanlar hâlâ mevcuttur ve devletin
tek başına kalmasından ürkülmekte, bir güce dayanma ihtiyacı
hissedilmektedir.
*
Winston Churchill, hatıralarında “Hiçbir devlet, Dünya Sava-
şı'na Türkiye kadar büyük bir arzu ile atılmamıştı” der, sonra “Os-
manlı İmparatorluğu, 1914'te can çekişir vaziyetteydi” diye yazar 88
İngiltere'nin Donanma Bakanı olarak Türkiye'nin yanısıra müt-
tefiklerin de Çanakkale'de facia yaşamalarına sebep olan Chur-
chill, aynı hatıralarında Enver'den “yetişme olarak Alman ama
kalben Türk bir teğmen” diye bahsedecek; Enver'in başarılarını
“İtalyanlar Libya'yı aldıklarında Trablus'ta çölde savaştı, Balkanlı
müttefikler Çatalca'ya geldiklerinde ümitsizliğe düşmedi ve Başba-
kan Asguith'in 1912'de “Edirne bir daha asla Türkiye'ye ait olama-
yacak' demesinden bir ay sonra Edirne'ye girdi ve Edirne bugün bir
Türk şehridir” diye sıralayacaktı.99
*
19. yüzyılın sonları ile 20. asrın başları, Avrupalı güçlerin dün-
yayı paylagmaya hazırlık senelerdir, paylaşmaya Dünya Savaşı ile
girigilmiştir ve Türkiyeye imparatorluğa mâlolan bu harp, bugün
Katı dünyasının gözünde bir Avrupa savaşıdır.
Türkiye bu Avrupa harbine girmeye mecbur veya mahküm mu
idi?
Buavuya mecburiyet karşısında mı, yoksa Almanya'nın galip ge-
loceğine imanılarak Berlin'in müttefiki olunması hâlinde harpten
gonra birşeyler elde etme hayâli ile, yani macera olarak mı atıldığı-
ünz konusunda hayli düşünce, teori, yorum, tevatür vesaire vardır
nmüa sutlin cevabı hâlâ karanlıktadır.
Ilattâ, savaşa iştirakimizin ilk adımı olan ve Sadrazam Said
Halim Paşa ile İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Baron Hans von
Wüngsenheim arasında 2 Ağustos 1914'te imzalanan İttifak An-
laşması'na giden sürecin ayrıntıları bile belli değildir. Mütareke
#onrusında kurulan komisyonların ve askeri mahkemelerin yap-
tığı soruşturmalar Türkiye'de iktidarı ellerinde bulunduranlarda,
yani Mtihadçılar'da harbin ardından memleketin paylaşılması ya-
hut tamamen yıkılınası korkusunun hâkim olduğunu, seneler önce
Reval mülâkatı ile artan bu korkunun Avrupa'daki kamplaşmanın
#avaşa kadar giden bir vaziyet almasından sonra paranoya hâline
geldiğini, özellikle Rusya'dan ve Rus Dışişleri Bakanı Sergey Sa-
Zaanov'dan korku hissedildiğini gösterecek ama ayrıntılar yine de
ortaya çıkartılamayacaktır.
Sazanov, farkında olduğu bu korkudan zaten gayet ihtiyatlı şe-
kilde istifade etmiştir."
*
İttihadçılar'ın endişesini yukarıda söylemiştim: Yapılan reform-
lara rağmen ordu ve devlet hâlâ güçsüzdü, otuz küsur senenin ge-
tirdiği tahribatın ortadan tamamen kalkması için daha çok uzun
zaman gerekiyordu; iktidar, askeri bakımdan bir hayli güçlenmiş
ve her an savaşa girmek üzere olan iki bloktan birinin desteğine
ihtiyaç hissediyordu.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Sultan Abdülhamid zamanından
itibaren askeri alanda danışman, öğretmen yahut müfettiş gibi çok
sayıda Alman askeri personel istihdam edilmekteydi ama İttihad
ve Terakki'nin lider kadrosunda Almanya ile ittifak yapılması ko-
nusunda bir görüş birliği mevcut değildi. Parçalanma tehlikesine
karşı bir ittifaka dahil olunması fikri hâkimdi; siviller İngiltere ile
Fransa'nın, askerlerin ekseriyeti de Almanya'nın tarafında idi ve
lider kadro arasında hangi bloğun seçilmesi gerektiği hususunda
anlaşmazlık vardı.
Meselâ, Cemal Paşa'ya göre Fransa; Maliye Nâzırı Cavid Bey'e
göre de Ingiltere ile ittifak kurulması hayırlı olacaktı. Ittihad ve
Terakki'nin önde gelen bu iki siması, savaşın arifesinde bu iki
memleketin başkentinde görüşmeler yapacak ama bir netice elde
edemeyecekler, hattâ Cavid Bey daha önce, 1911'de Italyanlar'ın
Trablus'u işgal etmesinin hemen ardından o sırada Ingiltere'nin
Amirallik Birinci Lordu, yani Bahriye Nâzırı olan Winston Churc-
hilP'e bir mektup göndererek destek isteyecek ama talebi reddedi-
lecekti.
Churchill, seneler sonra, Ikinci Dünya Savaşı'nın arefesinde
Cumhuriyet Gazetesi'nde çıkan bir yazısında Cavid Bey'in teşeb-
büsünü ve teklifi kabul etmediklerini şöyle anlatacaktı:
“...1911 sonbaharında İtalya, Türkiye'nin şimdi Libya denilen
Trablus vilâyetine sebebiyet verilmeden bir taarruzda bulun-
muştu. Bir Italyan filosu sahil şehirlerini bombardıman etmiş ve
karaya bir Italyan ordusu çıkmıştı. Jön Türkler o tarihte Istan-
bul'daiktidarmevkiinde idiler ve bu taarruza şiddetle mukabele-
de bulunulması emri verildi.
1908 Türk Ihtilâli'nin kahramanı olan Enver Paşa, Mısır'dan
geçerek bizzat Libya'ya gitti ve işgale uğrayan vilâyetin müdafa-
asını ele aldı. Ben o zaman Amirallik Birinci Lordu idim. Enver
Paşa'nın arkadaşı Cavid, bana mektup yazarak Ingiltere'nin Tür-
kiye'yi Italyan istilâsına karşı müdafaa etmek üzere himayede
bulunmasına mukabil Türkiye'nin Ingiltere ile ittifakı teklifinde
bulundu. O tarihte Avrupa vaziyetini tehdit eden vahim tehlike-
ler Büyük Britanya'daki liberal hükümetin Italya'ya karşı has-
mâne bir vaziyet almasını imkânsız bırakıyordu. Jön Türkler bu
kararı verdikten sonra Almanya'nın kucağına atıldılar ve bu ha-
reketin neticesi Büyük Harbin âkıbetinde değilse bile, cereyanı
üzerinde derin surette müessir (etkili) oldu.
Fakat, Türkiye'nin Afrika'daki topraklarına vâki olan bu te-
cavüz bir hâdisat silsilesi doğurmuş ve bir müddet, sonra bu
hâdiseler halet-i nez'de (ölüm halinde) olduğu zannedilen Türk
Imparatorluğu'na karşı Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan'ın
müşterek bir tecavüzünü intac etmişti (sonucunu vermişti). Yine,
Türkler, milli kalkınma eserlerini ciddiye alarak, başlarına gelen
felâketlerin mesuliyetini kısmen ltalya'ya yüklediler...
O tarihten beri pek çok su ve kan aktı. Fakat Türkiye, Italya'yı
daima Akdeniz'de en kötü niyetli komşusu olarak tanıdı” 9!
O günlerin Türkiyesi güçsüzdü, Enver gerçi orduyu ciddi bir re-
vizyondan geçirip gençleştirmiş ve eskisine göre canlandırmıştı ama
Osmanlı ordusu büyük güçlerin gözünde geniş çaplı silâhlı mücade-
lede önemli rol oynayamazdı, kendilerine sadece ayakbağı olurdu
ve hem İngiliz, hem de Alman bloğu ittifak tekliflerini geri çevirdi.
Ku konuda daha önce yapılan araştırmalar ve yayınlanan belge-
lor TürksAlman ittilakına karşı olan Almanlar'ın başında Alman-
va'nın İstanbul'daki büyükelçisi von Wangenheim'ın geldiğini ve
ittifaka son ana kadar muhalefet eden büyükelçinin 2 Ağustos'taki
İitilak Anlaşması'nı ancak Kayzer Wilhelm'in doğrudan gönderdi-
ği emir üzerine, yani mecburen imzaladığını gösterir.”
Bu emir, Kayzer Wilhelm'in uzun senelerdir hayâli olan ve içer-
ginde cihad kavramının da yeraldığı Doğu Politikası'nın artık ha-
yala geçmeye başlaması demekti ve İngiltere'ye göre az sayıda ve
fnkir müstemlekelere sahip bulunan Almanya, Osmanlı Impara-
torluğu'nu müstakbel sömürgesi olarak görebilirdi!
Almanyaileittifakın tesisinde en önemli rolü tabii ki Enver Paşa
oyunmınıştı, savaş senelerinde Almanya'da gerçi baş üstünde taşınır
gıbiydi, hayatını anlatan kitaplar yayınlanıyor, mektupları savaş
hatıratı gibi neşrediliyor, adı Berlin yakınlarındaki Potsdam'da
bir köprüye veriliyor, hattâ isminin ilhamıyla Enver Bey sigaraları
çıkartılıp sigaranın reklâmları otobüslerin üzerine yerleştiriliyor-
du sama bütün bunlara rağmen Berlin'i her arzusunu tereddütsüz
şekilde yerine getirmesi sağlanamıyordu. Enver savaş sırasında
Almanlar'a tamamen tâbi olmayacak, ordunun en önemli komu-
la kademelerine Alman subaylarının getirilmiş olmasına rağmen
bu subaylardan ve Berlin'den gelen bazı talepleri kendi fikirlerine
ve memleketin menfaatine aykırı bulduğu takdirde reddedecekti.
Alman tarafı ile sık sık anlaşmazlıklar çıkacak ve bu anlaşmazlık-
lar Enver'in savaşın sonuna doğru kardeşi Nuri ve amcası Halil
Paşalar'ın kumandasında Kafkasya'da ve Azerbaycan'da başlattığı
harekâtın Berlin'i telâşlandırması üzerine silâhlı çatışma hâlini
alacak, Türk ve Alman birlikleri 10 Haziran 1918'de Vorontsov-
ka'da muharebeye tutuşacaktı.
*
Savaşa katılmamıza uzanan yolun başlangıcını teşkil eden 2
Ağustos'taki İttifak Anlaşması'ndan İttihad ve Terakki'nin en üst
karar mercii olan Merkez-i Umumi'nin haberdar bulunduğunu ile-
risürenler varsa da, şimdiye kadar yapılan araştırmalar, anlaşma-
yıTürk tarafından sadece dört kişinin bildiğini göstermiştir: Sad-
razam Said Halim, Dahiliye Nâzırı Talât, Harbiye Nâzırı ve Baş-
kumandan Vekili Enver Paşalar ile Hariciye Nâzırı Halil Bey'in...
İktidar senelerinin İttihad ve Terakki'sinin gerçi Meclis'te ekse-
riyeti, güçlü bir Merkez-i Umumi'si yani politbürosu, paramiliter
teşkilâtları, fedaileri ve yaygın bir örgütlenmesi mevcuttur ama
partide yahut mensuplarının ifadesi ile cemiyette veya fırkada sö-
zünü herkese dinleten iki kişi vardır: Talât ve Enver Paşalar...
Talât Paşa siyasi, Enver de askeri kanadın hâkimidir. Bu iki
lider arasında bazı konularda gerçi anlaşmazlıklar yaşanmakta
ama anlaşmazlıklar hiçbir zaman kopma noktasına gelmemekte,
usta bir politikacı olan Talât ne yapıp edip Enver'i ikna etmekte ve
bazen de Enver'in dediği olmaktadır... .
Askerin desteğine sahip olmayan bir Ittihad ve Terakki'nin hiç-
bir gücünün bulunmadığını gayet iyi bilen Enver aslında Meclis'i,
Merkez-i Umumi'yi yahut bakanlıkları da pek kaale almamakta,
her konuda kendi düşündüğü gibi karar verilmesini yahut isteği-
nin yerine getirilmesini istemektedir.
Zaten verdiği bir kararı tartıştığı, düşüncesini değiştirdiği veya
verdiği emri geri aldığı pek görülmemiştir. Yakınında bulunmuş
olanların ifadesi ile “...Enver Paşa, hiç kimse ile bir meseleyi yüz-
yüze münakaşa etmiş değildir. Nihayet, karşısındakinin söyleyeceği
varsa dinler, “Peki efendim” der, keser atardı. Verdiği bir emir için
“Bunu, böyle emir buyurmuşsunuz” derler, “Öyle münasip gördük
efendim” der, keser atardı”.9
Dolayısı ile Enver'in aşırı taleplerini törpülemek, İttihad ve Te-
rakki'nin sivil kanadı ile yaşadığı anlaşmazlıkları halletmek, gö-
rüş farklılıklarını tam olarak çözemese bile azaltmak ve Merkez-i
Umumüi'nin bazı kararlarını kabul etmeyen Enver'i iknaya çalış-
mak, Talât Paşa'nın vazifesidir.
Almanya ile yapılan 2 Ağustos Ittifak Anlaşması'nı bilenlerin
Enver ve Talât Paşalar ile Sadrazam Said Halim Paşa ve Hariciye
Nâzırı Halil Bey'den ibaret olmasının da bu çerçevede değerlen-
dirilmesi gerekir. Enver ile Talât Paşalar anlaşmanın yapılmasını
zaten istemekte idiler, anlaşmayı Türkiye adına imzalayacak kişi
zamanın sadrazamı Said Halim Paşa olduğu için vaziyetten onun
da haberdar olması ve Hariciye Nâzırı'nın da bilmesi şarttı ve do-
layısı ile anlaşma öncesinde yapılan görüşmeler sadece bu dört ki-
şinin arasında kaldı.
Ama, Sultan Reşad'ın anlaşmadan daha önce haberdar edilmiş
olması da ihtimal dahilindedir. Zira, o tarihten bir buçuk sene önce
Bâbıâli'yi basan Ittihadçılar yaşlı hükümdarı baskın öncesinde na-
sıl haberdar ettiler ise, Almanya ile kurulacak ittifak konusunda
da padişahı bilgilendirmiş olmalıdırlar.
Zira, milletlerarası bir anlaşmaya imza koyacak olanların el-
lerinde yetki belgelerinin bulunması gerekir. Ittihad ve Terakki
memleketin gerçi tek hâkimidir ama böyle bir anlaşmanın huku-
ken geçerli olabilmesi için, metni imzalayan Sadrazam Said Halim
Paşa'nın Sultan Reşad tarafından verilmiş bir yetki belgesine ih-
tiyacı vardır.
bimizde, benzer bir belge mevcutur ve daha önce tarafından
yayınlanmıştır” 26 Aralık 1914 tarihli bu belge, Sultan Reşad'ın
Said Halim Paşa'ya 2 Ağustos 1914 anlaşmasının yenilenip geniş-
letiltnesi için Baron Wangenheim ile görüşmeler yapıp bir başka
anlaşma imzalayabilmesi için yetki verdiğini göstermektedir ve
doluyısı ile Said Halim Paşa'nın 2 Ağustos'taki Ittifak Anlaşma-
#ı'n imzalayabilmesi için de aynı şekilde bir yetki belgesi almış
olması gerekir.
Böyle bir belgenin mevcut bulunduğu, Büyükelçi Wangenheim'ın
Sadrazam Said Halim Paşa'ya gönderdiği bir mektuptan anlaşılı-
yor. Wüangenheim, 13 Ağustos 1914 tarihli mektubunda “2 Ağustos
tarılli Türk-Alman Anlaşması ile ilgili yetkili yetki belgelerinin ve
tasdiknamelerinin teatisi için bir gün ve saat tebliğ etmesini Altes-
leri'nde istirham etmek onuruna sahibim” diyor, yani yetki belge-
leri ile tasdik evrakının karşılıklı değişimi için gün belirlenınesini
istiyor.”
*
'Tuhaf olan taraf, imparatorluğun kaderini değiştirecek olan bu
anlaşmanın hangi aşamalardan geçildikten sonra imzalandığını
ittihad ve Terakki'nin önemli isimlerinden ve hattâ üç liderinden
biri olduğu söylenen Cemal Paşa'nın bile bilmemesidir.
Cemal Paşa'nın 25 Kasım 1919'da Münih'ten Enver Paşa'ya yaz-
dığı ve ilk defa bu kitapta yayınlanan mektubu herşeyin, özellikle
de askeri karar mekanizmasının içerisinde olan Paşa'nın bile sa-
vaşa ne şekilde girdiğimiz konusunda hiçbir malümatının bulun-
madığını gösteriyor.
Paşa, Almanya ile ittifakımız ve Birinci Dünya Savaşı'na girişi-
miz ile ilgili muammalar konusundaki en önemli belgelerden olan
bu mektubunu yazdığı sırada savaşa girmemizin üzerinden beş,
kaybetmemizin üzerinden de bir sene geçmiştir ve Cemal Paşa o
günlerde Münih'te hatıralarını kaleme almaktadır. Ancak, Alman-
ya ile İttifak Anlaşması'nın görüşmeleri gizli olarak yapıldığı ve
kendisi de haberdar edilmediği için bu konuda hiçbir bilgiye sa-
hip değildir. Enver'e ulaştırılması için Enver'in Berlin'de yaşayan
eniştesi Nâzım Bey'in adresine gönderdiği mektubunda hatıraları-
nı yazdığını ve hiçbir malümatının bulunmadığı İttifak Anlaşması
konusunda yanlış bilgi vermek istemediğini söylemekte, Enver'den
Talât Paşa'nın bildiklerini anlatması için yardım talep etmektedir:
“...Almanya ile ittifak müzakeratı (görüşmeleri) ne zaman
başladı? Bu müzakerattan en evvel Sâi Bey (Talât Paşa) ne
suretle haber aldı? Arkadaşlardan kaç kişi bu işe vâkıftı? Bu
müzakerat benden niçin gizlendi? Bu müzakeratın benden
gizli tutulmasını kim teklil etti? Sebep olürak ne gibi mütalâat
dermiyan etti (düşünce ortaya koydu)? İtifak muahedename-
si (anlaşması) ne zaman kesb-i kat'iyet etti (kesinleşti)? Ben
Paris'e giderken ittifak muahedenamesi imza edilmiş mi idi?
Bunlara dair bana malümat versinler ki ben de hâtıratım-
da yanlış malümata müstenit (dayalı) mütalâat dermiyanın-
dan tevakki edebileyim (uzak kalayım).
Zannediyorum ki artık bunların saklanmasına lüzum kal-
madı.
Belki hatırlarına gelmez diye bazı tarihleri ben ona zikre-
deyim: ,
Meselâ, Almanya ile ittifakımıza Almanlar, Imparator'un
Korfu seyahatinde karar verdiler. Korfu seyahati 1914 se-
nesi Nisan'ında vuku bulmuştu. Ilk müzakerat (görüşmeler)
Wangenheim'in (Almanya'nın Istanbul'daki Büyükelçisi) Kor-
fu'dan Müsteşar Muçyus'a yazdığı telgrafname üzerine başla-
dı. Said Halim Paşa'nın bu işi o zaman Sâi Bey'den gizleme-
sine imkân yoktu. Binaenaleyh, mes'eleyi açıktan açığa bana
karşı itiraf etmelerinin zamanı gelmiştir zannediyorum. Bu
hususta Sâi Bey'in yazacağı birkaç satır yazıya pek müstacel
surette intizar etmekte (acele şekilde beklemekte) olduğuma
emin olunuz, zira hakikaten hâtıratımın arkasını ona göre tâ-
dil etmek isterim.
. .Kardaşım Aliciğim!
Seni bu bana ait mes'ele ile meşgul ettiğimden dolayı pek
ziyade müteessirim, kusurumu affet. Bütün ruhumla gözleri-
ni öper ve her zaman sıhhat haberlerine intizar ederim (ha-
berlerini beklerim) kardaşım...”96
Cemal Paşa'nın daha sonra yayınladığı hatıralarında İttifak An-
laşması'ndan sadece bir-iki cümle ile bahsetmesinden, Enver yahut
Talât Paşa'dan istediği malümatı alamadığı, yani 1914 Ağustos'un-
da nelerin olup bittiği konusunda en yakın arkadaşları tarafından
seneler sonra bile bir türlü bilgilendirilmediği anlaşılıyor.”
*
Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın öncesinde işte böyle bilinmez-
likler yaşadı ve harbe dahada muammalarla dolu bir şekilde girdi.
Bugün elde bulunan belgelerden incelenebilenlerinden ve yapı-
lan araştırmalardan anlaşıldığı kadarı ile, Türkiye savaşa Alman-
ya ile yapılan ittifak anlaşmasında olduğu gibi başta Enver Paşa-
nın ve sadece birkaç kişinin bilgisi dahilinde iştirak etmiştir.
Kısaca hatırlatayım: Avusturya-Macaristan Veliahdı Franz Fer-
dinand ile karısı Sophie'nin 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da 19
yaşındaki bir Sırp genci tarafından öldürülmesi üzerine zaten ger-
ga olan ve bir kıvılcım bekleyen Avrupa birbirine girdi ve bir ay
döyam eden ama hiçbir netice vermeyen diplomatik koşuşturma-
lardan sönrü dünya bir kan ve ateş küresi haline geldi.
Ayağıda, hangi memleketin kime ne zaman savaş ilân ettiğini
gösteren bir liste yeralıyor. Liste, Avrupa'nın 1914 yazında birbiri-
ne girmesinin ardından geçen üç sene içerisinde uzak kıt'alardaki
küçük memleketlerin bile kiminin kendi başlarına, kiminin de bü-
yük devletlerin diplomatik baskıları neticesinde kapıldıkları savaş
histerisini açık şekilde göstermektedir:
1914
28 Temmuz : Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a.
1 Ağustos :Almanya, Rusya'ya.
3 Ağustos :Almanya, Fransa'ya.
4 Ağustos o: Almanya, Belçika'ya.
4 Ağustos : Ingiltere ve dominyonları, Almanya'ya.
5 Ağustos : Karadağ, Avusturya-Macaristan'a.
6 Ağustos :Avusturya-Macaristan, Rusya'ya.
6 Ağustos : Sırbistan, Almanya'ya.
8 Ağustos : Karadağ, Almanya'ya.
10 Ağustos : Fransa, Almanya'ya.
10 Ağustos : Fransa, Avusturya Macaristan'a.
12 Ağustos : Ingiltere, Avusturya-Macaristan'a.
23 Ağustos : Japonya, Almanya'ya.
26 Ağustos : Japonya, Avusturya-Macaristan'a.
28 Ağustos : Avusturya-Macaristan, Belçika'ya.
1 Kasım : Rusya, Türkiye'ye
2 Kasım : Sırbistan, Tükiye'ye
3 Kasım : Karadağ, Türkiye'ye
5 Kasım . Fransa, Türkiye'ye
5 Kasım : İngiltere, Türkiye'ye
1915
23 Mayıs : Italya, Avusturya-Macaristan'a.
3 Haziran :San Marino, Avusturya-Macaristan'a.
21 Ağustos : Italya, Türkiye'ye
28 Ağustos : Italya, Almanya'ya.
14 Ekim O: Bulgaristan, Sırbistan'a.
15 Ekim (o: Karadağ, Bulgaristan'a.
15 Ekim :Ingiltere, Bulgaristan'a.
16 Ekim o: Fransa, Bulgaristan'a.
19 Ekim :ltalya, Bulgaristan'a.
19 Ekim o: Rusya, Bulgaristan'a.
1916
9 Mart : Almanya, Portekiz'e.
15 Mart : Avusturya-Macaristan, Portekiz'e.
27 Ağustos
27 Ağustos : Romanya, AvusturyasMacaristan'a.
30 Ağustos : Türkiye, Romanya'ya.
1 Eylül : Bulgaristan, Romanya'ya.
1917
6 Nisan : Birleşik Amerika, Almanya'ya.
7 Nisan : Panama, Almanya'ya.
7 Nisan : Küba, Almanya'ya.
27 Haziran : Yunanistan, Avusturya-Macaristan'a.
27 Haziran : Yunanistan, Almanya'ya.
27 Haziran : Yunanistan, Bulgaristan'a.
27 Haziran : Yunanistan, Türkiye'ye.
22 Temmuz : Siyam (Tayland), Almanya'ya.
22 Temmuz : Siyam (Tayland), Avusturya-Macaristan'a.
14 Ağustos : Çin, Almanya'ya.
14 Ağustos : Çin, Avusturya-Macaristan'a.
26 Ekim O: Brezilya, Almanya'ya.
7 Aralık : Birleşik Amerika, Avusturya-Macaristan'a.
10 Aralık : Panama, Avusturya-Macaristan'a.
1918
23 Nisan : Guatemala, Almanya'ya.
8 Mayıs : Nikaragua, Almanya'ya.
8 Mayıs : Nikaragua, Avusturya-Macaristan'a.
23 Mayıs : Kosta Rika, Almanya'ya.
12 Temmuz : Haiti, Almanya'ya.
19 Temmuz : Honduras, Almanya'ya.
:İtalya, Almanyu'yu.
*
Türkiye'nin Almanya ile İttifak Anlaşması'nın imzalanmasın-
dan sonra savaşa katılması artık an meselesi idi ve bu iş apar-to-
par oluverdi!
Almanya'ya ait Goeben ve Breslau isimli iki savaş gemisi Ingiliz
donanmasının Akdeniz boyunca yaptığı takipten kaçarak Çanak-
kale açıklarına gelmiş ve 11 Ağustos 1914'te Enver'in izni ile Bo-
gaz'dan Marmara'ya girmişlerdi.
O günlerde tarafsız olan Türkiye, tarafsızlık politikasının gere-
ği olarak gemileri karasularını terke davet etme yahut silâhtan
arındırma seçeneklerini yerine getirmek zorundaydı, ama yapma-
dı, gemilerin isimlerini Yavuz ve M idilli olarak değiştirdi ve başta
gemilerin kumandanı Amiral Souchon olmak üzere bütün müret-
tebata Osmanlı üniforması giydirildi.
İmparatorluğun dünya savaşına girip yıkılmasının kıvılcımını
bu iki zırhlı ateşledi... Alman amirali Wilhelm Souchon'un kuman-
dasında Karadeniz'e açılan gemilerin 29 Ekim'de Rus limanlarını
barıbalamaları üzerine Rusya |
Kasım'da Türkiye'ye harp ilân
ölli, ertesi gün Sırbistan, 5 Ka-
#r'da İngiltere ile Fransa harp
açtılar,
Artık oyun yahut kumar başla-
Muş, zarlar atılmıştı... KM mn le
Ül anbnseisitüe o avalvvenai erkan Girme tenarur vak sarın ve
83 eaLaYiaME DuroMayı 00E5 AvL0 a0
16 01 MEMTAED AYAN) 4 GORAPLE AVE
Zumanın sadrazamından bah-
riye nâzırına ve hükümetin yahut Tiğ EE. TEA e
ş ».: , ; ) emu cum WE SERENCE Ke MELE.
Wühad ve Terakki'nin liderlerine me saire N
kadar o devrin iktidar sahipleri- yanan 725 0 — Gl
ün tamamı, bombardıman hak-
kında bilgilerinin bulunmadığını vene 16 YAY EK
israrla söylemişlerdir ve Enver arman afraid b 06 maıon ei 5 race 08
de bu konuda hiçbir net açıklama | FEK a ii 2
yapımamış, konuşmamış ve yaz- Said Halim Paşa'nın Tevfik
amıştır. Paşa'ya Ingiltere ile ilişkileri
Ancak, orijinali Genelkurmay'ın kesme talimatı telgraf.
arşivinde bulunan ve Enver Paşa'nın imzasını taşıyan yazılı bir
emir, Amiral Souchon'a Karadeniz'e çıkıp Rus donanmasını imha
etme emrinin saldırıdan bir hafta önce, 22 Ekim 1914'te bizzat En-
ver tarafından verildiğini gösteriyor.
Almanca ve Türkçe olarak yazılmış olan emrin Türkçesi'nde
“Donanma Kumandanı Amiral Suşon Paşa'ya: Donanma-i Hüma-
yun, Karadeniz'de hakimiyet-i bahriyeyi (deniz hakimiyetini) ka-
zanacaktır. Bunun için Rus filosunu arayarak nerede bulursanız
ilân-ı harp etmeden ona hücum ediniz. 9. 8. 30 (22 Ekim 1914)”
deniyor.?8
Belge hakkındaki tek ve en önemli bilgiyi Enver gibi sarayın
damadı olan, dünya harbine girişimiz sırasında Genelkurmay'ın
ikinci başkanlığını yapan, Sarıkamış harekâtında ismi Enver'den
sonra gelen ve bozgunun hemen ardından tifüsten hayatını kay-
beden Hafız Hakkı Bey veriyor. Birkaç ay sonra Paşa olacak olan
Hafız Hakkı Bey, hatıralarında emrin macerasını anlatırken şöyle
yazıyor:
“Donanma Kumandanı'na şöyle bir emir hazırlanmış idi:
“Rus donanmasını mahvederek Karadeniz hâkimiyetini kazan-
mak”.
Bu emir benim kasada duruyordu. Ancak icabında ve zamanında
verilecekti. Bizim hareketimizden evvel Nâzır emri istedi. “Suşon'a
ül j vereceğim, kapalı bir zarf içinde. 'Lâzım
© olduğuzamanemri aç!" diyeceğim” dedi.
Ben şüphelendim. Rica ettim, dinle-
medi.
Halbuki iş büsbütün başka türlü ol-
muş ve Suşon kendisi Alman kafasıyla
açmış, yapmış, etmiş, bizi vakitsiz bir
harbe sürüklemiş. Bundan sonra artık
vaziyeti selâmete çıkarmak için canla
başla çalışmak lâzım” *
Belgenin üzerinde Hafız Hakkı
Bey'in elyazısı ile “Nâzır (Enver) Pa-
şa'nın emri ile yazılmıştır ve yalnız
tarafımdan tercüme edilmiştir. Ha-
Ana kuş mandaslen er | Mumla Ni
Mevra Mönkrak menenez,
Me sake a yas KE e SM
ob uüer ereaf
Paoham Gia Gis rassip; LE ANE
İL Hü AS:
0 ME
Enver Paşa'nın n Amiral EE a ei
verdiği saldırı emri. fiz Hakkı” ibaresi de bulunuyor.'*9
Karadeniz baskını sırasında Al-
manya'da bulunan Hafız Hakkı Bey, hadiseyi işitmelerinden sonra
Türkiye'nin artık kendilerinin safında harbe girdiğini düşünen Al-
manlar'ın taleplerini de anlatıyor:
“Maateessüf sabah donanmamızın düşman donanmasıyla harbe
tutuştuğu haberi geldi ve hemen dönmeye mecbur olduk.
Alman erkân-ı harbiyesi ile temas ettik, ...mezkür erkân-ı harbi-
yenin bizden şunları istediğini anladık:
* Hemen Karadeniz'de hareket.
* Mısır istikametinde mümkün mertebe çabuk edilecek.
* Cihad-ı mukaddes ilân etmek.
Ben bunların üçünü de saçma addediyorum. Fakat ne yapayım,
madem ki müttefik! Dik Alman kafası, lâf anlatmak da kabil değil.
Bir kere de harp başlamış, artık olacak!” 101
Türkiye, Karadeniz baskınından iki gün sonra artık dünya harbi-
nin taraflarından biri idi. I Kasım'da Rusya, 2 Kasım'da Sırbistan, 3
Kasım'da Karadağ, 5 Kasım'da da Ingiltere ile Fransa Osmanlı Impa-
ratorluğu'na harpilân ettiler ve dört sene devam edip imparatorluğun
çöküşü ile neticelenen ıztırap dolu günler böyle başladı...
*
Savaş seneleri sadece cephelerdeki kanlı mücadelelerle değil,
müttefiklerin Osmanlı Imparatorluğu'nu paylaşma konusundaki
diplomatik çabalar ile dolu geçti.
Bu çabalar, üç ayrı gizli anlaşma ile belgelendi:
İlk paylaşım görüşmeleri Ingiltere, Fransa, Italya ve Rusya ara-
sında 1915 Mart'ı ile Nisan'ı boyunca, Çanakkale'deki kanlı müca-
dele devam ederken yapıldı. 26 Nisan 1915'te Londra'da imzalanan
anlaşmaya göre, Osmanlı Imparatorluğu'nun yıkılmasından sonra
Musyü'yva Istanbul, Boğaz'ın bütası, Marmara, Çanakkale Boğazı
vo Trakya'nın güneyi verilecekti. lugiltere'nin payına Mısır, Kıbrıs
vo Hayfa düşmüş; henüz savaşa iştirak etmemiş olan Italya'ya da
harbe girmesi karşılığında Oniki Ada, Anadolu'nun Akdeniz bölge-
ni ve Libya ayrılmıştı. Suriye'yi isteyen Fransa bu konuda Ingiltere
lo anlaşmaya varamamış ve konunun daha sonra ele alınmasına
Karar verilmiş, müttefikler Kudüs'te beraberce yeralacakları müs-
tailil bir yönetim konusunda anlaşmışlardı.
İngiltere ile Fransa arasında ertelenen görüşmeler o sırada İn-
giliz Ordusu'nda görevli olan diplomat ve siyasetçi Mark Sykesile
"vana diplomat François Georges-Picot arasında 1915 Kasım'ın-
da başladı ve 9 Mayıs 1916'da iki görüşmecinin ismini taşıyan
anlaşmaya varılmasına kadar devam etti. Ortadoğu, anlaşmaya
göre İngiltere ile Fransa arasında paylaşılıyordu. Irak'ın güneyini,
denizden Ürdün Nehri'ne uzanan bölgeyi ve Hayfa ile Akka'yı İn-
giltere alıyor; Irak'ın kuzeyi, Anadolu'nun güneydoğusu, Suriye ve
Lübnan da Fransa'nın oluyordu. Rusya'ya da daha önce belirlen-
diği şekilde Istanbul, Boğazlar ve Doğu Anadolu'da Ermeniler'in
yaşadıkları vilâyetler bırakılmıştı.
talya'nın kendine verilen toprakların azlığından şikâyeti üze-
rine üç devlet, Ingiltere, Fransa ve Italya arasındaki görüşmeler
yeniden başladı. Fransa'nın Italya sınırına yakın Saint-Jean-
ne-de-Maurienne kasabasında daha önce iki defa biraraya gelmiş
olan taraflar 1917 Nisan'ında üçünü defa buluştular ve 21 Nisan'da
İngiliz, Fransız ve Italyan delegeler arasında yeni bir anlaşma im-
zalandı. İtalyan bölgeleri ile olarak önceki anlaşmalarda yeralan
taksimatta değişikliğe gidildi, Fransa savaş sonrasında alacağı
Adana'yı İtalya” ya bıraktı, İzmir, Konya ve Aydın da İtalya nın oldu
ve bunlara ilâveten Arnavutluk üzerindeki İtalyan hâkimiyeti de
kabul edildi.192
Bu üç gizli anlaşma, Osmanlı Imparatorluğu çok zayıf bir döne-
minde iken, savaşın içerisinde ama henüz yıkılmadan, ayakta du-
rurken yapılmıştı ve her üçü de dünya harbinde uğradığımız yenil-
ginin ardından 1920 Ağustos'unda imzalamak zorunda kaldığımız
Sevres'in öncü metinleri olacaktı!
Anlaşmalardan biri, Sykes-Picot, Ortadoğu'da hâlâ yaşanan ve
bir asırdan buyana bir türlü çözülememiş olan birçok sıkıntının
kaynağı olarak gösterilir. Ama, metne imza koyan Ingiltere ile
Fransa, anlaşmaya rağmen bölgede kendi menfaatleri için birbir-
lerinin aleyhinde çeşit çeşit girişimlerde bulunmuşlardır.
Meselâ, Arap ve Yahudi kartlarını müttefiklerine duyurmadan
senelerce oynayan İngiltere'nin Mısır'daki Yüksek Komiseri Sir
Henry McMahon 1915 yazından itibaren Mekke Şerifi Hüseyin ile
altı ay boyunca mektuplaşarak bir Hicaz Krallığı'nın kurulmasını
kabul ettiklerini bildirmiş, Ingiliz Dışişleri Bakanı Arthur James
Balfour da 1917 Kasım'ında Ingiltere'deki Yahudi cemaatinin lide-
ri Baron Rothschild'e gönderdiği mektubunda, yani Balfur Dekla-
rasyonu'nda hükümetinin Filistin'de bir Yahudi vatanı kurulması
için destek vereceğini yazmıştır.
Fransa ise Ortadoğu'daki Ingiliz varlığına karşı seneler boyunca
yine gizli ama şiddete uzanan faaliyetler içerisinde bulunacaktır.
Bir örnek: Ingiliz Arşivleri'nde 2007'de farkedilen 1945 tarihli
bir istihbarat raporuna göre, İngiltere'nin Filistinde manda ida-
resinin devam ettiği senelerde başlayan Yahudi terörünü finanse
edenlerin arasında Fransa vardır! Ikinci Dünya Savaşı sırasında
Alman işgaline uğrayan Fransa'nın Naziler'den kurtulması için
Ingiliz askerleri de mücadele verdikleri sırada, Fransa özellikle
Yahudi milis örgütü Hogana'ya Ingilizler'e karşı kullanılması için
silâh ve cephane göndermektedir.!0s
*
Enver orduyu gençleştirip ayağa kaldırmaya çalışmış, askere
mücadele azmi vermişti ama çabaları hep kumanda heyetine, yani
subaylara yönelikti ve Anadolulu askerin bilgi seviyelerini arttı-
racak, memleketlerini ve dünyayı tanıtacak hiçbir faaliyette bulu-
nulmamıştı.
Askerin vaziyetini savaşa yedeksubay olarak katılmış olan Şev-
ket Süreyya gayet güzel şekilde anlatır, hattâ Munzur Dağı'nın
eteklerindeki ordugâhta aralarında dinlerini ve peygamberlerini
bilmeyen erlerin bile mevcut bulunduğunu yazar:
“...İlk işim, talim saatlerinden başka bir de ders saatleri ayır-
mak oldu. O sıralarda savaş biraz tavsamıştı. Bölüklerin mevcu-
du, arkadan gelen yeni kur'alarla artırılıyordu. Bugün ordunun
bilgi yapısında, Birinci Dünya Harbindeki Osmanlı Ordusu'na
bakarak çok şeyler değişmiştir. Fakat o vakit, örneğin bizim bu
makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma
yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölük-
te hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen
kimse de yoktur... .
Derse başlarken Istanbullu başçavuşa dersi sadece dinleme-
sini, sual-cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere
sordum:
- “Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?”
Hep birden “Elhamdülillâh Müslümanız” diye cevap verecek-
lerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi
“İmâm-ı âzam dinindeniz” dedi. Kimisi “Hazreti Ali dinindeniz”
dedi, Kimisi de hiç bir din tayin edemedi. Arada “İslâmız” diyen-
ler dö çıktı uma “Peygamberimiz kundir?” deyince, onlar da pu-
#ulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı.
Hatta birisi “Peygamberimiz Enver Paşa'dır!” dedi.
içlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da “Pey-
gumberimiz sağ mı? Ölü mü?” deyince iş gene çatallaştı. Herkes
nklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür
tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir
rafiın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o
rafa kaydığı görülüyordu.
Peyganıberimiz sağdır diyenlere “O halde peygamberimiz han-
gi şehirde oturur?” diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu 1s-
tunbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiç bir yer
tayin edemeyenler daha çoktu.
“Peygamber ölmüştür diyenlere” de “Peygamberimiz ne kadar
zaman evvel öldü?” denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz
sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel ce-
vaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı.
Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkele-
rini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan
dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir
iki kişi çıktı. Fakat onların da hiç biri, namaz surelerini yanlışsız
okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anla-
tamadılar.
... İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir
parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylü-
sünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece
cahildiler.
..Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual-
cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden oldukla-
rını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı,
“Biz hangi milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı. “Biz
Türk değil miyiz?” deyince de hemen “Estağfurullah!..” diye kar-
şılık verdiler.
...Hele iş vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası,
vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler
belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.
Bölüğüyakındantanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyor-
dum. Askerlerin bir kısmı kendi isimlerini değil de başka adları
taşıyorlardı. Künyelerinde yazılı yerler asıl doğdukları veya ka-
yıtlı oldukları yerler değildi. Bu kayıtları düzeltmeye ve onları
temize çıkarmaya uğraşırken bunu istemeyen, hatta işi büsbütün
karıştıranlar da oldu...
Böyle bir toplum, bu harbi elbette ki ruhen isteyerek benim-
semiş olamazdı”.!04
Kan, gözyaşı ve çeşit çeşit kayıplar getiren savaş dört sene bo-
yunca devam etti, sadece cephelerde değil, şehirlerde ve hattâ pâ-
yitaht İstanbul'da büyük sıkıntılar yaşandı, halk ekmek yerine
süpürge tohumu yedi, kavrulup öğütüldükten sonra kaynatılan
nohutu da kahve niyetine içti.
Enver savaş senelerinde ordunun ve memleketin tek hâkimi idi,
dört bir taraftaki cephelerde olup bitenlerle ve harekât plânları ile
meşgul olurken başka konularla da uğraştı ve kendi ismi verilen,
bazısı sadece iktidarı sırasında ama zorla uygulanabilen, bazısı da
uygulanmasına çalışıldığı halde kâğıt üzerinde kalan değişiklikler
yapmaya çalıştı.
Meselâ askerin başlığını değiştirdi, orduda modelini Enver'in
bizzat çizdiği ve Enveriye denen serpuş kullanıldı ve 1914 Kasım'ın-
da, yani savaşa girmemizden hemen sonra yine Enveriye yahut En-
ver Paşa Yazısı denen yazıyı uygulamaya koymaya, daha doğrusu
imlâyı değiştirmeye kalktı. Hattâ imlâyı resmen değiştirdi; askeri,
savaş hattındaki subaylara kadar yazışmalarında bu yeni imlâyı
kullanmaya mecbur etti ama yapmak istediği değişiklik sadece za-
manın boşa sarfedilmesi ile neticelendi ve bu yeni imlâ da, yazı da
savaşın ardından unutuldu, gitti...
Enveriye Yazısı'nın ne olduğunu ve kurallarını kısaca anlata-
yım:
Şimdi Osmanlıca dediğimiz eski Türkçe, birçok batı dilinin im-
lâsında olduğu gibi başka türlü yazılıp başka türlü okunur, sesli
harfler pek kullanılmaz, harflerin bazıları birbirleri ile birleşir ve
kelimeler blok teşkil ederdi. Meselâ, Ingilizce'de “yeter, kâfi” mânâ-
sına gelen ve inaf okunan kelime nasıl enough diye yazılıyorsa,
aynı yazma ve okuma farklılığı eski Türkçe'de de vardı. Kitap keli-
mesi kteb, gazete sözü gzhth, Türkiye de Turkyh diye yazılırdı ama
harflerin bu şekilde yanyana konması ile ifade edilen kelimenin,
daha doğrusu kalıbın ne olduğu ânında anlaşılır ve yazı seri şekil-
de okunurdu.
Yeni imlânın Jslah-ı Harf, yani Harflerin Islahı Cemiyeti tara-
fından belirlendiği söyleniyor ise de kuralları Enver Paşa tek ba-
şına koymuştu ve bu yazı biçimi eski imlâya göre farklılıklar gös-
teriyordu...
Alfabeye eski imlâda kullanılmayan sesli harfler ilâve edilmiş,
kelimeler yazılırken harflerin bitiştirilmesine son verilmişti. Keli-
melerde her harf tek tek ve aralarına sesliler de ilâve edilerek ayrı
ayrı yazılacaktı.. Bu, aslında Türkçe'nin kâğıda konuşulduğu gibi
dökülmesi demekti ama yeni imlâ eski imlânın sür'atine son vermiş
ve yazmak birkaç kat yavaşlamıştı. Üstelik o zamana kadar vârol-
mayan ü ve ö gibi yeni harfler icad edilmiş, bütün sesli harflerin
gölleri değiştirilmiş, bazı eski seal
ler üzerlerine işaretler ilâvesi ile yeni
mir gekle gokulmuştu ve bütün bu ku-
vnllar eski imlâya alışmış olanlar için
yorluk çıkartımaktaydı. Yeni sistemde
harfler birbirlerinden ayrı yazıldıkla-
tiçin yazıya İhurüf- munfasıla yani
ayrı hürfler deniyordu.
Savaşan bir ordunun yazışmala-
rm yeni imlâ ile yapmasının emre-
dılinesi daha büyük zorluklara sebep
oldu. Birlikler, yeni imlâ ve harfler
le gönderilen emirleri okumakta sı-
kıntı çekiyor ve cevaplarını aynı yazı
ile yollamaları da mesele oluyordu.
Kumandanlar imlâyı değiştirme işi-
nin savaş sonrasına bırakılmasını
teklif ettiler, teklifler kabul görmedi
ama yeni imlâ da zamanla kullanıla-
maz oldu.
Gym İLİM a
Li
Wwsağg
eBbaöobu
YE
Measüs4
ooıTla
Enveriye yazısı hakkında
dergilerde çıkan tanıtımlardan...
Kâzım Karabekir, hatıralarında Enver Paşa Yazısı'nın aslında
Enver Paşa'nın değil kendisinin buluşu olduğunu, yeni alfabe ile
imlâyı 20. yüzyılın ilk senelerinde Rumeli'de görev yaptığı sırada
bizzat geliştirdiğini ve Enver'in bu sistemi sonraki yıllarda kendi-
ne mâlederek uyguladığını yazar:
“..Bölüğün çavuş, onbaşılarıyla efradından (erlerinden) isti-
dadı olanları ayırdım. Bunlara evvela kroki öğrettim. Pek çabuk
tepe, dere, yol, köprü, orınan vesair işaretleri öğrendiler. Büyük
küçük muhtelif sınıfları işareti de böyle. Şimal (kuzey), cenup
(güney) ve mikyas hakkında dahi basit şeyleri öğrettim. Birkaç
derste kroki yapabilmeye başladılar. Arazide tatbikat ile de bir-
kaç hafta uğraştım.
Aynı zamanda okuma yazma dersi de açtım. Evvela rakam
bellettim. Sonra harfleri ayrı ayrı yazmak usulüyle ve ancak Ara-
bi kelimelerde kullanılan harflerden sarf-ı nazar ederek elifbayı
basitleştirdim. Huruf-ı munfasıla (ayrı harfler) ile efrad (erler)
çabuk okuyup yazıyor. Bunu o zaman pek samimi arkadaşım olan
Enver Bey pek beğendi. Harbiye Nâzırı olunca kimseye haber
vermeden bunu bütün millete tatbik ediyordu. “Benim itirazıma
karşı çıkan ilk sendin, neden beğenmiyorsun?” dedi. Ben neferler
için kabul etmiştim. Bunu esaslı öğrenen diğer tarzı da okuyabi-
liyordu. Fakat münevverler (aydnlar) için bu mufassal (ayrıntılı)
harflere kim taraftar olurdu? Fakat, Enver Paşa'ya anlatamadım.
Üç aylık faaliyetimin müthiş semeresini topladım. Muhtelif
sınıflara ufak bir tatbikatta benim küçük zabitlerim mükemmel
rapor ve kroki gönderdiler.
...Hakikaten bu tatbikatta mektepli süvari zabitlerimizin kro-
kileri pek fena idi. Mektepten dört beş sene evvel çıkanlar büs-
bütün unutmuşlar ve dereyi tepe gösteren, düşmanı krokide gös-
teremeyenler vardı. Bu hareket Manastır'da mühim bir faaliyet
uyandırdı. Muhtelif sınıflar etrafıma sıkı toplanmışlardı. Efratla
sıkı temas ve onlara, benim usulde okuyup yazma ve kroki öğret-
meler başladı”.195
Bugün kullandığımız Latin alfabesindeki £elimelerin okunduğu
gibi yazılmaları kuralının ilk kullanımı, Enver'in 1914'te ortaya
attığı hurüf- munfasıla denen alfabedeki imlâ kaideleridir.
*
Enver'in eğitim alanında yaptığı ve o zamana kadar örneği görül-
memiş olan değişikliklerden biri de, şehzadelere mahsus bir okul
açtırması idi.
Padişahların oğulları yahut oğullarının çocukları, yani haneda-
nın erkekleri günün birinde tahta geçme ihtimalleri bulunmasına
rağmen asırlar boyunca mektebe gönderilmemiş ve konaklarında
özel dersler almaları ile yetinilmişti.
Dolayısı ile günün şartlarından ve gelişmelerinden uzak, apayrı
bir dünyada yaşıyorlardı ve dünya ile tanışmaları Enver Paşa sa-
yesinde oldu: Küçük yaştaki şehzadelerin askeri eğitim görmeleri-
ne karar verildi, Ihlamur Kasrı'nı bu işe tahsis ederek Şehzâdegân
Mektebi haline getirildi, 15 yaşın altındaki şehzadeler bu mektebe
gitmeye mecbur edildiler; edebiyat, tarih, ulüm-ı diniyye, matema-
tik ve geometrinin yanısıra askeri eğitim almaya mecbur tutuldu-
lar.
Enver, daha ileri yaştaki iki şehzadeyi, sonraki senelerin son
halifesi Abdülmecid Efendi'nin oğlu Ömer Faruk ve Sultan Abdül-
mecid'in torunu olan kayınbiraderi Şerafeddin Efendileri ise Viya-
na'ya tahsile gönderdi. Daha sonra Prusya terbiyesi almış sert birer
subay olmaları için Almanya'ya, Potsdam'daki askeri akademiye
nakletti ve bu iki şehzade için bir eğitim yönetmeliği de yayınladı.
Hanedanın şimdi hayatta bulunmayan mensupları, Enver Pa-
şa'nın Ömer Faruk Efendi'nin tahsiline itina göstermesinin sebe-
binin, savaştan zaferle çıkılmasının ardından tahta kendisi gibi Al-
man askeri terbiyesini yakından bilen bu genç şehzadeyi geçirmek
düşüncesi olduğunu söylerlerdi.
*
Dünya Harbi'nin ilk felâketi, Rus işgali altındaki Sarıkamış'ı
geri alabilmek için 1914'ün Aralık'ı ile 1915 Ocak'ı arasında yapı-
a ama Havaş tarihimizin en hüzünlü mağlübiyetlerinden biri ile
neticelenen harekâttır ve Sarıkamış bozgununun iki önemli şahsi-
yeli vardır; Enver ve Hafız Hakkı Paşalar...
Hafız Hakkı'nın kaderi, daha ilk gençlik senelerinden itibaren
#n(len İlnver ile yanyana yazılmış gibidir...
Askeri mektepte beraber okumuşlar, Harbokulu'nu beraber bi-
tirmiş ve aynı bölgeye tayin edilmiş, birbirine yakın yerlerde eş-
kiya kovalamış, o senelerde gizlice faaliyet gösteren aynı teşkilâta
katılmış yani Htihadçı olmuş, 31 Mart'ın bastırılmasında birlikte
bulunmuş, biri Viyana'da diğeri Berlin'de aynı zamanlarda askeri
ntaşelik yapmış, hattâ medeni durumları bile birbirinin aynı ol-
muş ve saraya damad girmişlerdir. Enver Paşa Şehzade Süleyman
Efendi'nin kızı Naciye Sultan ile, Hafız Hakkı da bir başka şehza-
denin, Selâhaddin Efendi'nin çocuğu ve Naciye Sultan'ın kuzeni
Behiye Sultan ile evlenmiş ve iki genç subay kader arkadaşlığının
yanısıra hısım da olmuşlardır.
Her ikisi de yazmaya meraklıdır. Enver Paşa bu merakı dolayısı
ile hayatı boyunca raporlar ile örgüt ve parti programlarının ha-
ricinde resmi şahıslara, aile mensuplarına ve özellikle de hanımı
Naciye Sultan'a tamamı binlerce sayfa tutan mektuplar gönderir-
ken, Hafız Hakkı Paşa da Tanin ve Şürâ-yı Ümmet gazeteleri için
makaleler ile iki de kitap kaleme almıştır: Balkan Savaşı'nın ar-
dından gazetelerde tefrika ettirdikten sonra kitap haline getirdiği
“Şanlı Asker Ali Çavuş” ve “Bozgun”.
Sarıkamış Harekâtı'nda çok önemli rolü olan Hafız Hakkı Pa-
şa'yı şimdi biraz daha yakından tanıyalım: ,
Süvari teğmeni Hacı Halil Efendi'nin oğlu ve tam ismi Ismail
Hakkı olan Hafız Hakkı, 1879'da Manastır'da dünyaya geldi. Se-
rez'de ve Köprü'de ilk tahsilini yaptığı sırada Kur'an'ı hıfzetti ve
artık “Hafız Hakkı diye bilindi. Babasının hacda vefatından sonra
annesi Habibe Hanım ile beraber Manasır'a gitti, orada askeri rüş-
diye ile askeri idadiyi, 1902'de Istanbul'daki Harbiye Mektebi'ni
sınıf birincisi kurmay yüzbaşı olarak bitirdi ve önce Manastır'a,
daha sonra da Selânik'e tayin edildi. Enver gibi Bulgar çeteleri ile
mücadele edip çatışmalara girdi, 1904'te kolağası ve dört sene son-
ra da binbaşı oldu.
O senelerde Terakki ve Ittihad Cemiyeti'ne katılan Hafız Hakkı,
1908'de ilân edilen Ikinci Meşrutiyet'in ardından Genelkurmay'ın
Dördüncü Şubesi'nde görev aldı, oradan Viyana Sefareti Ataşemi-
literliği'ne tayin edildi. Enver Bey de aynı günlerde Berlin Askeri
Ataşeliği'ne gönderilmişti ve Hafız Hakkı ile beraber Alman askeri
kültürü ile bu vazifeleri sırasında ünsiyet kesbedeceklerdi.
Hafız Hakkı Bey, 1909'daki 31 Mart ayaklanmasının patlaması
üzerine Viyana'dan Selânik'e geçti, Mahmud Şevket Paşa'nın ku-
manda ettiği Hareket Ordusu ile beraber İstanbul'a geldi ve Pa-
şa'nın kurmay heyetinde yeraldı. Ayaklanmanın bastırılmasının
ardından kurulan askeri mahkemenin soruşturma heyetinde gö-
rev yaptı, sonra yeniden Viyana'ya döndü.
1910 Aralık'ına kadar Viyana'da bulunan Hafız Hakkı Bey, bir
ara yeniden İstanbul'a geldi, 17 Şubat 1910'da Ortaköy Sarayı'nda
Sultan Beşinci Murad'ın oğlu Şehzade Mehmed Selâhadin Efen-
di'nin kızı Behiye Sultan (Çırağan Sarayı, 20 Eylül 1881-Kahire, 5
Mart 1948) ile evlendi ve Enver gibi hanedan damadı oldu. Viya-
na'dan dönüşünde önce Genelkurmay'ın 3. Şubesi'ne tayin edildi,
191Vde de 1. Kolordu'nun kurmay başkanlığı vekâletine getirildi.
Birinci Balkan Savaşı'ndaki Çatalca müdafaasındaki sol kanat
muharebelerinde gösterdiği başarı üzerine rütbesi 1913 Ocak'ında
yarbaylığa yükseltildi ve Enver'in orduyu gençleştirme operasyo-
nunun ardından Genelkurmay İkinci Başkanı oldu. 7 Aralık 1914'te
albaylığa getirildi, Mirliva Ziya Paşa'nın yerine Kafkas cephesin-
deki 3. Ordu'ya bağlı 10. Kolordu'nun kumandanı, Enver Paşa ile
anlaşmazlığa düşen 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa'nın ku-
mandanlıktan alınması üzerine de 10 Ocak 1915'te de bu ordunun
kumandanı ve paşa oldu, rütbesi mirlivalığa yani tuğgeneralliğe
yükseltildi. Sarıkamış bozgununun ardından yakalandığı tifüsten
kurtulamayarak 15 Şubat 1915'te Erzurum'da vefat etti, naaşının
İstanbul'a getirilmesine uğraşıldı ise de olmadı, Karskapısı'na def-
nedildi ve annesi Habibe Hanım'a hıdemât-ı vataniye tertibinden
4 bin kuruş maaş bağlandı.
Karstaki 14. Mekanize Piyade Tugayı'nın karargâhı olan kışla
bugün onun ismini taşımakta ve bölgede yapılan bazı askeri tatbi-
katlara onun adı verilmektedir. 98
*
Hafız Hakkı Paşa, Sarıkamış'ta yapılacak bir harekâta önce
karşı çıktı, sonra destek verdi, üstelik harekâtın sonuna doğru bir-
liklere o kumanda etti.
Paşa'nın karar değişikliği bazı telgraflarında ve günlüklerinde
açıkça görülüyor ama bozgunun ardından, başarısızlığın sorumlu-
su olarak Enver Paşa'yı gösteriyor.
Harekâttan önceki bazı raporlarında, meselâ 6 Eylül 1914'te
“İlkbahara kadar olan zamanı harpsiz geçirmeyi” tavsiye eden Ha-
fız Hakkı Paşa 29/30 Kasım'da da aynı görüşü ifade etmiş ama üç
gün sonra fikrini değiştirmiş ve 3 Aralık 1914 tarihli raporunda bu
dola “Mumlar'ım sağ yanına saldırmanın kabil olduğunu” yazmıştı.
Paga, günlüğünde meseleyi sadece Sarıkamış ile sınırlı tutma-
makta; işi Batum'u Rus işgalinden kurtarmaya ve Kafkasya'ya
girmeye kadar götürmektedir. Batum'a karşı bir harekâta ve aske-
hü yürüyüşe geçirilmesine taraftar olmayan Bronsart Paşa'yı 16
Kasım 1914'te ikna ederek kendisi ile aynı görüşte bulunan Enver
aya'nın da olurunu almış ve aynı gün Üçüncü Ordu Kumandanı
Hasan İzzet Paşa'ya yeni muzafferiyetler konusunda bir telgraf
göndermiştir.
Masin İzzet Paşa, Enver'in askeri mektepten hocasıdır. Kış ay-
anda yapılacak olan böyle bir harekâta karşı çıkması üzerine
Wiver Paşa'nın “Eğer hocam olmasa idiniz sizi idam ettirirdim”
dediği iddia edilir ve bu karşı çıkışı üzerine sağlık sebepleri ge-
vekçesiyle görevinden alınıp Avusturya-Macaristan Ordusu nezdi-
ne Osmanlı Ordusu Askeri Murahhası tayin edilen kumandandır.
Ama harekâttan önceki uyarılarına, meselâ 14 Kasım 1914'teki
telgrafındaki “...Bu mıntıkada iâşe ve cephanenin ikmali tasavvur
olunamayacak kadar kesb-i müşkilât ediyor. Bilhassa bu iki mese-
le ve ordunun kısmen çıplak bulunması, bu kış mıntıkasında ha-
rekât askeriyeye pek büyük tesir yapıyor” şeklindeki hayati uyarı-
sına da kulak verilmeyecektir!
Hafız Hakkı Paşa günlüğünde sık sık cür'et ifadesini kullanmak-
(a, cüretkâr davranmak gerektiğini ve başarının yolunun cür'et-
ten geçtiğini söylemektedir. Üstelik harekâtın sadece Sarıkamış ile
sınırlı tutulmaması gerektiğini anlatıp Batum'dan, Kars-Ardahan
hattından ve Kafkasya'dan da bahsederek Napolyon Bonapart'ın
1796'daki İtalya seferini hatırlatmakta, “Napalyon'un aç ve çıplak
askerlerine İtalya'yı gösterdiği gibi, biz de Kafkasya'ya girmeliyiz”
demekte ve harekâttan zafer yahut yenilgi ile çıkıldığı takdirde
olacakları hayâl etmektedir:
.. .Biz kazanırsak başımız dik olarak 30-40 sene sulh içinde
göstereceğimiz faaliyet ile bütün Şark'ı sefaletten kurtaraca-
ğız. Biz batarsak yüz milyonlarca zeki, masum şarklılar, Türk-
ler, İslâmlar uzun esaret ve sefalet devirleri geçirmeğe mahküm
olacaklardır. Allah âdildir, maksadımız pek büyüktür, azmimiz
meziddir (boldur), tedâbirimiz (tedbirlerimiz) mümkün olduğu de-
recede ...iyidir. Binaenaleyh muvaffakiyetimiz emindir” (Günlüğüne
18 Aralık 1914'te yazdıklarından).
Hafız Hakkı Paşa'nın doğru çıkan tek hayâli, maalesef işte budur:
Yenilgi ve yenilgiden sonra gelen uzun esaret ve sefalet günleri...
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından dünya üzerinde artık tek bir ba-
vee
it
AELİN EĞE a Ve
EŞE
2
serin e EN a
Sa DAR le ez, en Süre
Or
gez j
İZ si
PP
/ ög ii e
EE ee
Gi el iy ü
vu ii
a a
Vel, A
m Tr Kez
re ği;
ies
e Gr
Yö v4
#
#
Mi AE
ANA Nef va <
Enver Paşa'dan Mahmud Kamil
Paşa'ya (üstte) ve Mahmud Kamil
Paşa'dan Enver Paşa'ya (altta).
gımsız Müslüman memleket kalma-
yacak, tamamı ya işgale uğrayacak
yahut Hristiyan dünyasının esareti
veya himayesi altına gireceklerdir!
*
Hafız Hakkı Paşa'nın bozgundan
sonraki ruh hâli, günlüğüne mü-
kemmel şekilde aksetmiştir.
Ruhi bakımdan artık çökmüş
gibidir. En ufak bir hataya bile ta-
hammül gösterememekte, etrafını
kasıp kavurmakta, asker kaçakları-
nın, üstelik hergün daha fazla kaça-
ğın idamını emretmekte, subayları
divan-ı harbe göndermekte, askeri
öldüresiye dövmekte, birliklere da-
ğıtılması gereken ekmeği satan as-
kerin kafasını taşla ezip kasatura
ile gözünü parçalamaktadır.
Ama, uğradığı mağlübiyete rağ-
men hâlâ Şark Cephesi'ne asker sev-
kini, benzer bir harekât ile günün
birinde Kafkasya'yı istilâyı hayal
etmektedir; zira Kafkasya, onun gözünde kendi memleketinden, yani
doğum yeri olan Balkanlar'dan bile daha önemlidir:
“...Bu devlete Kafkasya, Rumeli'nden alınacak parçaya nisbeten
yüz defa daha mühimdir. Devletin Kafkasya'yı ihmal ederek yine
Rumeli'ye ehemmiyet verilmesi Kanuni devrinden beri başlayan
felâketleri temadi (devam) ettirmek demektir. ...Ilkbaharda taarru-
za geçmezsek, Ruslar kendilerini fâik (üstün) addedecek ve taarruza
geçeceklerdir. Ruslar Osmanlı arazisini istilâ ettikleri vakit Ermeni
ve Kürtler'i isyana teşvik edebilirler. Rus arazisine biz girecek olur-
sak orada Islâm ahaliyi ayaklandırmaya muvaffak olabiliriz” (Enver
Paşa'ya Hasankale'den 22 Ocak 1915'te gönderdiği ve metnini günlü-
Züne de aldığı telgrafından).198
Enver'in de Sarıkamış bozgunundan bir sene sonra Hafız Hakkı
Paşa'nın ardından Üçüncü Ordu Kumandanlığı'na getirdiği Mahmud
Kâmil Paşa'ya gönderdiği bir şifreden Şark Cephesi'nde birşeyler yap-
maya karar verdiği ve yapmak istediği her ne ise, bunu 1916 ilkbaha-
rında hayata geçirmeyi düşündüğü görülüyor.
28 Aralık 1915'te Erzurum'a, Mahmud Kâmil Paşa'ya gönderdiği
şifrede “İlkbahar teşebbüsünü son derece mahrem tutunuz. Bu husus-
tü memurimi mulkiyeye lüzumundan fazla malümat verilmemesini
rica ederim” diyor, Mahmud Kâmil Paşa da hemen o gün gönderdiği
vövüpla Mebuhar hakkındaki iş'âr-ı sâmilerinin mahremiyetine itina
olunmuştur. Bu bâbdaki mütalâat ve maruzat-ı âcizânem kariben ar-
gulunacaktır" diye yazıyordu.!”
Kurada, Hafız Hakkı Paşa'nın 3. Ordu Kumandanlığı'na tayininin
ardında bir başka sebebin bulunduğu yolundaki bir iddiadan bahset-
nem gerekiyor;
İddin, son sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu, Sultan Vahideddin'in da-
madı ve profesyonel asker olan Ismail Hakkı Bey'e (1881-1977) aittir.
Sultan Vahideddin'in tahta geçmesinden önce büyük kızı Ulviye
Sultan ile evlenen İsmail Hakkı Bey, nikâhından kısa bir müddet son-
rü Enver Paşa'nın emri ile ve ateş hattında görevlendirilmek üzere
I“ilistin Cephesi'ne tayin edilmiştir. Ismail Hakkı Bey, seneler sonra
yayınladığı hatıralarında her iki hanedan damadının da ateş hattına
ründerilmesinin ardında cephede can vermeleri ve hanedan damatları
urasında Enver Paşa'dan başka bir askerin kalmaması tasavvurunun
bulunduğunu yazacaktır:
“. Enver Paşa bu emriyle beni yoketmek istemişti. İstemişti
ama ...yüce Tanrım bu sefer de beni korumakta devam edecek ve
ben ölmeyecektim. Halbuki o, gençliğine doymadan Türkistan'ın
ücra bir köşesinde, kuş uçmaz kervan göçmez bozkırında, bana
lâyık gördüğü şehadet rütbesine kendisi ermiş oldu. Her şeye
rağmen burada O'nun hâtırasını yine rahmetle anar ve kendisi-
ne Tanrı'dan mağfiret dilerim. Bugün düşünüyorum da, aklıma
en uygun gelen cihet, Enver Paşa'nın damadlar arasında askeri
bir şahsiyetin -tabii kendisi müstesna- yeralmaması düşüncesi
olsa gerekti. Zira, Osmanlı Hanedanı'nın damadları arasında as-
ker olarak benden ve kendisinden başka bir de Behiye Sultan'ın
eşi Hafız Ismail Hakkı Paşa vardı. Enver Paşa bu zâtı da Erzu-
rum Cephesi'ne göndermiş, zavallı Paşa orada lekeli hummadan
şehid olmuştu. Anlaşılan arkada kalan beni de, Filistin Cephe-
si'nde ilk ateş hattına göndererek benim de şehidler kafilesine
katılmaklığımı istemişti” 19
*
Hafız Hakkı Paşa'ya göre Sarıkamış mağlübiyetinin sorumlusu
Enver Paşa'dır. Şehid sayısını günlüklerinin bir yerinde 30,11! bir
başka yerinde de 100 bin olarak vermekte ve bütün kabahati En-
ver'e yüklemektedir:
“... Muhacirler mes'elesi bir felâket. Topların nakli için za-
vallıların öküzlerini de almışlar. “Keşke Rus elinde olup şehid
olsa idik!” diye bağıranlardan gece gündüz kadın, çocuk va-
veylâsı! Ah Enver! Ah! Bu kış seferini ta'cil etmek, sonra da
bu parlak taarruzda 9. Kolordu'yu dörtnala kaldırmakla yüz
bin masumun kanına girdin! Allah seni affetsin” (Günlüğüne
16 Ocak 1915'te yazdıklarından. Sah: 95).
191'ün sonu ile 1915 ilkbaharı sadece Sarıkamış'ta yaşanan fa-
ciadan ibaret değildir. Aynı günlerde Mısır ve Irak cephelerinde de
büyük hezimetler yaşanmış, Cemal Paşa'nın başlattığı Kanal Ha-
rekâtı ile Mısır'ın Ingilizler'in elinden alınması hayâli onbinlerce
Mehmetçik'in Sina çöllerinde canlarını vermesi ile neticelenmiş,
Basra da elimizden gitmiş ve tek zafer, Çanakkale ile Kuttulâma-
re'de elde edilmiştir.
>
Sarıkamış'a harekâtın başlamasından önce giden Enver'in yol-
culuğu sırasında ve Sarıkamış'tan Naciye Sultan'a gönderdiği
mektuplar elimizdedir ve daha önce Arı Inan tarafından yayınlan-
mışlardır.112
Sarıkamış Muharebeleri başlamadan, çarpışmalar sırasında ve
ardından yaşanan bozgun esnasında yazılmış olan bu mektuplar
yine Enver'in Naciye Sultan'a hasret ifadeleri ile doludur. Hattâ,
Istanbul'dan ayrılmasının üzerinden birkaç saat geçtikten sonra,
Yavuz zırhlısı ile Trabzon'a gittiği sırada kamarasına çekilip Naci-
ye'si için hasret satırları yazmaya başlamıştır:
“...Herkes yukarıda salonda oturuyor. Saat henüz dokuzbu-
çuk, ben Naciyeciğimle doya doya hasbıhal için kamarama çekil-
dim.. Ah! Güzel melek evden nasıl çıktığımı bilemiyorum. Selânı-
lıkta bekliyen pederim vesaire yaşlı gözlerimi görünce şaşırdılar.
Ben güya seni teselli için ağlamayacaktım. Fakat heyhat, görüyo-
rum ki ben cidden değişmişim. Sizden ayrılış ruhumun bedenim-
den ayrılmasından daha dehşetli oldu. Halbuki ben güya metin
olacaktım. Güzelim, şimdi bile ne söylediğimi ne yazmadığıını
Iyazdığımı| bilmiyorum. Yalnız her yerim, vücudumun her nokta-
sı sizi duyuyor, sizinle yaşıyor. Evet, Yavuz'a binip de artık ayrılık
velev az bir zaman için olsa da kat'iyet kesbedince hemen şaşala-
dım. Kamarama girdim, çıktım, tekrar girdim. Nihayet, amiralin
beklemesine bakmayarak bir köşeye yığılıp kaldım. Ah! Ne fena
hâl. Artık kendime hâkim değilim. Aradan bilmem ne kadar geç-
mişti, gemi hareket etmiş, beni de yemeğe çağırıyorlardı, çıktım,
sofraya oturdum artık bir makina gibi sadece hissiz hareket edi-
yordum. Arasıra söylenen sözleri anlamaya çalışıyor, fakat dalgın
gözlerime fikrim de uygun olduğundan anlamaz oluyordum. Ah!
latarak dökülen gözyaşlarını hâlâ dudaklarım içiyor. Niçin seni
ağlattım, neden hep yanında kalmadım, neden ağlıyordun, ağ-
lıyordum? Ne olur, ben diğerleri gibi dizinizin dibinden ayrılma-
söy, Ah! Güzelim hep talihsizliğim seni de böyle teessür için-
de imeliyor. Fakat kendimi tekelliye başladım. Artık görüşmemiz
için geçecek zamanlardan üç saati geçirebildiğime seviniyorum.
Çünkü böyle görüşme ânı üç saat yaklaştı. Ah! Güzel Naciyeci-
firu, ruluum, efendiciğim, sizi şimdi kim teselli ediyor? Sizin ya-
runızda hiç olmazsa bir iki kız var, ya bendeniz? Yapayalnız sa-
decö huyaliniz bana yakın olan fakat sizi uzak tutan hayalinizle
kargı karşıya bulunuyorum. Hoş, bundan da memnunum. Beni
böyle sizinle yalnız bırakmalarını istediğim için ki, böyle bir kö-
geye çekildim. ...(Gemil zifiri karanlıkta koca bir kara gölge gibi
Boğuz'ın içinde döne döne dışarıya çıkıyor. Ben ise karanlıkları
yaran nazarımla yatak odamızı, sizi arıyor, görmeye çalışıyorum.
Güzelim bak, dün gece bu vakit ki, niyâzım ne kadar musib
(snbetli) imiş. Biliyorum, bu mektubumu ancak birkaç gün sonra
gönderebileceğim. Fakat zararı yok. Ben yazıyorum, belki okur
beni duyarsınız. Belki de gözyaşlarınız kuruduğu zaman beni
halırlarsınız. Şimdilik güzel gözlerinizden, yanaklarınızdan öper,
#eni bağrıma basarım, güzelim” (6 Aralık 1914'te yazdığı mektup-
tan).
Sunraki günlerdeki mektuplarında askeri konulardan ve ha-
rekâttan bahsettiği satırları da vardır ama bu mektuplarda da
yiüe hasret mevcuttur:
“Gece bir türlü gözüme uyku girmedi. Sabaha karşı dalmışım;
fakat dalmamla gözümün açılması bir oldu. Ruyamda sizi kolla-
rını bana doğru uzatmış çağırır bir halde gördüm, yine gözlerim
doldu, dumanlandı, fakat ağlamıyordum. Yalnız hıçkırıklar boğa-
zıma diziliyor, bana adeta nefes aldırmıyordu. Oh yarabbi! Aca-
ba ihsan ettiğin saadetin ecri olarak mı böyle sıkıyorsun? Fakat
olsun, ciciıi beni çağırır gördüm ya! O yeter. Bununla bin sene
ağlasam yine Allah'ın lütfunu ödeyemem. ..Naciyeciğim, artık
bu hâl ile akşamı nasıl edeceğimi düşün. Haritayı önüme aldım,
odamda biraz bakmaya başladım. Fakat gözüm bakıyor, fakat an-
lamıyordum. Hep müfekkirem sizde. Ya hele bu sırada zihnime
gelen şeyler? Onları sormayınız. Hem gözyaşlarını düşündükçe
bu düşüncelerime kızıyordum. ...Bugünkü mektubumu da güzel
vücudunun her tarafını öperek, öperek bitiriyorum. Ümarım ki
siz de şimdi bunları hissediyorsunuz rühum” (7 Aralık 1914 ta-
rihli mektubundan).
“...Ah! Naciye. O yazıları evde iken okuyup anlayamadığıma
şaşmıştım. Şimdi yanımda ol da gör. Âh! İçimi derin derin çeke-
rek hıçkırıklarla ağladığımı görünce belki halime acırsın. Işte
şimdi gündüz, hava güneşli, pek iyi. Zırhlının yanlarında bir çok
yunus balıkları mübalağasız adam boyu denizden havaya atlaya
atlaya beraber geliyorlar. Acaba onlarlda|) da böyle düşünce var
mı? Belki de pek bahtiyardırlar. ...İşte bu sırada kalbimden neler
geçtiğini söylesem, zaaf-ı kalbime hükmedersin. Gözüm önünde
güzel gözlerini üzerime dikmiş, mahzünâne neler olduğunu sorar
bir halde görüyorum. Oh Naciye! Ben çok zayıf olmuşum, eğer
böyle mütemadiyyen ağladığımı görecek olsalar kimbilir bana ne
diyeceklerdir. Ne olur, her yer sakin olaydı da, ben de ayağının
ucunda sadık bir köpek gibi ayrılmayaydım. Artık yazıma devam
edemeyeceğim. Yan damarlarım şişiyor, beynimi sıkıyorlar sanı-
yorum. Bugünlük güzel dudaklarından öperim güzelim” (8 Aralık
1914 tarihli mektubundan).
“...İşte bir hafta oluyor ki, senden ayrı yaşıyorum. Fakat bu
yaşayış ruhsuz bir vücudun dünya yüzünde kalması gibidir. Bü-
tün düşüncelm| size mâtuf. Zihnim daima acaba ne yapıyorsun,
nasılsınız ilh. gibi bin türlü suallerle dolu. Ah! Naciye, sensiz ya-
şayabilmenin cidden imkân haricinde olduğunu bütün mevcudi-
yetimle duyuyorum. Ya siz ruhum ne duyuyorsunuz? Bu sabah
saat yedide ordu karargâhına hareket ettim. Erzurum'dan oto-
mobil ile dört saat uzak, hava soğukça, bu sıra bir çok kafileler
gidip geliyor. Ah! Güzelim. Ne olur otomobilde yanınızda bulunup
güzel nazarlarınız altında belinize sarılmış, dünyayı unutmuş
bulunsam. ...Resminiz karşımda. Yaşadığımız güzel anları ha-
tırlayarak daha doğrusu yenileyerek koltukta oturuyorum. Ah!
Yârabbim, ayrılık görüştükten sonra ne acı imiş. Naciyeciğim,
güzelim, cicim yalıya gidiyor, orada bendenizi hatırlıyor musu-
nuz? Hem de istirham ederim, bendenize mektup yazınız. Hatta
telgrafla da rica ettim. Sıhhat haberinizi de istirham eder, hem
de birşey soracağım, bebeğimiz var mı? Hani o yaramaz bu kadar
bekletti. ...Elrnasım, cicim, müsaadenle güzel yanaklarından, du-
daklarından, her yanından öpüp kucaklayayım da uzakta daima
sizi düşünen bir vücut bulunduğunu daha yakından hissediniz
Naciyeciğim?” (13 Aralık 1914 tarihli mektubundan).
..Ne olur, dizinizin dibinde yine böyle toprak bir odada bulun-
saydım ne bahtiyar olurdum. Belki hoşunuza gider, oturduğumuz
evi tarif edeyim: Kapıdan girilince sağda bir ahır, ileride mutfak
vazifesini de gören büyük bir meydan. Bunun kapısından girilin-
ce karşıya gelen tarafta bir ufak kapıdan girilen bizim yatak, ça-
lışma, herşey odamız. Evin üstü dümdüz bir arşın toprak örtülü,
odada pencere nâmına şöyle yanda bir karış en ve boyunda bir
pencere. Yer toprak, âdetâ in gibi bir yer. Işte, ordu kumandanı-
nın yeri. Fakat dediğim gibi, Naciyeciğim yanımda olsa burası
benim için en büyük kâşanelere değişilmezldi|. Niçin böyle sizi
müteessir edecek tarzda yazıyorum? Müsaade et de her tarafını
emip öpeyim de, Enver'ini ömrünce unutma” (14 Aralık 1914 ta-
rihli mektubundan).
“..Ruhum, bu gece de resmine secde ettikten sonra ağladım,
Allalunndan bize fevz u nusrat vermesini temenni ettim. Sen de
dün et olmaz m meleğin? Her halde duanız ind-i bâride makbule
geçer, O güzel saf ruhunun teveccüh edeceği her maksat husul
bulur, Güzel gözlerinizi öper, sizi bütün ruhumun iştiyâkiyle kal-
bime basarım güzelim” (16 Aralık 1914 tarihli mektubundan).
IWiver, bir başka mektubunda bozgunla bitecek harekâtın hemen
bücssinde Üçüncü Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa ile Köprü-
köy'deki tartışmasından da bahseder ve kış mevsiminde böyle bir
harekât yapılmasına karşı çıkan Paşa'yı kumandanlıktan aldığını
anlatır:
“...Bük, ben yakında avdeti umarken şimdi zuhur eden bir hâl
beni daha bir müddetçik buraya bağladı. Üçüncü ordu kumanda-
nı asan İzzet Paşa orduyu bundan böyle idare için kendisinde
cesaret göremediğini söylüyor. Akşamki telgrafından bunu anla-
yınca bugün hemen buraya karargâha geldim. Hepsini itiraf etti.
Bunun üzerine kendisini derhal tekaüd etmek lâzımdı. Fakat
vazgeçtim. Şimdilik Istanbul'a göndermekle iktifa ettim. Fakat
herhalde tekaüd olacak. Bakınız, hep umduğum adamlar böyle
çıkıyor. Ne yapalım, yeni iş yeni adam istiyor. Zararı yok. Şimdi-
lik üçüncü orduyu ben idare edeceğim. Bu devr-i hareket bitince
birini tayin edeceğim. Tasavvurumda kinin olduğunu bilirsiniz,
Artık ne yapayım, siz de razı olursunuz değil mi? Bakalım bu
muharebede görür, o vakit daha iyi karar veririm.
..Ah! Naciye'm, Allah kısmet eder şu Moskofları bir ezersem
o vakit cicimi açık alınla kucaklarım, inşaallah da böyle olur.
Korkmasam, acaba annem ne diyor diye sorsam, fakat yine da-
rılırsınız diye korkuyorum. Güzelim Naciyeciğim müsaade et de
vücudunun her güzel yerini koklayıp, öpeyim. Sizi kollarım ara-
sında bihuş edeyim” (19 Aralık 1914 tarihli mektubundan).
Mektupta geçen “Allah kısmet eder şu Moskofları bir ezersem o
vakit cicimi açık alınla kucaklarım, inşaallah da böyle olur” te-
mennisi artık Enver'in ilk arzusu ve bazı zamanlarda da tek hayâli
olacak; muharebelerinin ve mücadelelerinin tek maksadını zafer
ama Naciye'nin yanına o zaferin tâcı ile gitme hayâli teşkil edecek,
Orta Asya'da ardarda mağlübiyetlere uğradığı en sıkıntılı anların-
da bile Naciye'nin yanına muzaffer bir kumandan olarak dönme
hayâlini taşıyacaktır.
Bir diğer mektubunda da aynı hayal vardır ve bu hayal artık
mektuplarının değişmez şablonlarından biri hâlini alacaktır:
<..Allah büyüktür, inşaallah bütün Moskoflar'dan intikamı-
mızı aldığımızı gösterecektir. Bu akşam yine sarayı aratıyorum.
Bulur da doğruca sıhhat haberinizi alırsam biraz müteselli ola-
cağım. Naciye ne yapıyorsun? Ah! Ne olur kuvve-i kudsiyem olsa
da sizi görebilsem. Şimdi saat altıbuçuk. Yatak odamızda şöylece
sedire uzanmış, yine güzel prensesi okuyorsunuz değil mi? Işte
onu da bıraktınız. Canınız sıkılıyor. Piyanoya oturdunuz, rapso-
di veya Polnische Wirtschaft çalıyorsunuz, derken yemek hazır-
landığını Ruşendil haber veriyor. Salona inmiyeceğinizi söylüyor,
yemeğinizi getirtiyorsunuz, ufak bir iştihasızlığınız var, başınız
ağıryor, derken telefon çalıyor. ...Sizi davet ediyor, “Güzel ahenk
var, çalgı var” diyor. Siz de azıcık meyleder gibi oluyorsunuz, der-
ken gözünüz önüne geliyorum, istirhâmkârane hayalim bakıyor.
Bunun üzerilne| de “Rahatsızım, affedersiniz” diyerek, sarf-ı na-
zar ediyorsunuz. Şöyle yatağa uzanıyor, biçâre Enver'inizi düşü-
nüyorsunuz. Asabınız geriliyor, vücudunuzun her cüz'ü bendenizi
istiyor, derken hayalim ile uyuyakalmış oluyorsunuz. Ruşendil'in
hafif korkak sadâsı sizi uyandırıyor. Şöylece biraz lokmadan son-
ra yatıyorsunuz. Artık hep beraberiz değil mi güzelim?” (20 Ara-
lık 1914 tarihli mektubundan).
, Bozgunun artık kesin gibi olduğu anda, Hadik köyünden yazıp
Istanbul'a ulaştırılması için süvari ile Erzurum'a gönderdiği mek-
tubunda da Naciye'nin sesini işitememenin üzüntüsünden bahset-
mektedir:
“...Bu sabah erkenden hareket başladı. Bazı kıtaat düşman
siperlerini istilâ etti. Fakat umumi harekâtın neticesi belli değil.
Bakalım, Cenâb-ı Hakk ne gösterecek. Bu akşam hâlâ muharebe
devam ediyor. Neticeyi görmek kabil olmadığından tarassut yeri-
ni bırakıp köye geldim ve size bu kâğıdı yazıyorum. Âh! Ruhum
telgraf hattı buraya kadar olacak fakat bu akşam onu bekleye-
miyerek hemen yazıp süvari ile Erzurum'a göndereceğim. Her-
halde Kâzım Bey vasıtasıyla haber almışsanız da, yine size ben
de doğruca hemen yazacağım. Ah! Güzelim ne olur hiç olmazsa
bahtiyar olurdum. Maamâfih ne ise Cenâb-ı Hakk'a hamdolsun.
Daha yaşamak kısmet imiş. Bari bu suretle bir gün gelip de sizi
görmek sarıp öpmek kabiliyetimi muhafaza ediyorum. Âh! Kim-
bilir, Sarıkamış önünde yazdığım kâğıdı alırsanız, doğrusu pek
müteessir olacaksınız” (6 Ocak 1914 tarihli mektubundan).
, Bozgunun ardından kumandayı Hafız Hakkı Paşa'ya devredip
Istanbul'a dönmek üzere Sarıkamıştan ayrılarak gittiği Erzu-
rum'da da Naciye'yi ve Naciye'nin hamile olup olmadığını düşün-
mektedir:
“...Biraz dinlendim, derken hatırıma siz sultanımdan doğruca
malümat almak geldi. Hani telefonla keşki konuşabilsek diyor-
dum. Derhal telgraf memuruna sarayı bulmasını söyledim, bul-
du. Şimdi titriyerek, heyecanla âdetâ sesinizi, o güzel âhengdâr
duü, çevirdi. Artık gizirile görüşebiliyordum. Âh! Bunu evvelce
düşünemediğime ne kadar eseflendim. En nihayet sizin de mem-
nun olacağınızı bildiğimden “Bebekten haber var mı?” diye sor-
dem, fakat yokmuş. Inşaallah muvaffakiyetle avdet ederim de,
o vakit bir tane husül bulur. Yoksa güzelim bana hakikati söyle-
medi de avdetimde birdenbire şaşırtacak mı? Ne olur ise olsun,
Cenâb-ı Hakk'tan güzel Naciyem'in arzusunun husül bulmasını
dilerim. Of! Bilseniz ne kadar göreceğim geldi. Yârabbi, bu harp
ne kadar sürecek? Fakat ne olur ise olsun, çok durmam gelirim.
...Müsaade buyur da bütün heyecân-ı kalbimle, iştiyakla güzel
yanaklarından, dudaklarından öpeyim de teskin-i iştiyâka kavu-
şayım” (18 Ocak 1915 tarihli mektubundan).'13
Enver'in bütün bu ifadelerinin ve özellikle de bozgun sırasında
yazdıklarının sadece umursamazlık olarak değil; yaşadığı büyük
şaşkınlığın, hattâ şokun gözönüne alınarak yorumlanması gerekir.
*
6 Ocak 1915 tarihli mektupta “Âh/ Kimbilir, Sarıkamış önünde
yazdığım kağıdı alırsanız, doğrusu pek müteessir olacaksınız” söz-
leri ile kastedilen kâğıt, Enver'in Sarıkamış'ta yazdığı “vasiyeti”dir.
Enver, yıpranmış üç sayfa kareli kâğıda kurşun kalemle yazdığı
“vasiyet”inde muharebe hakkında malümat verdikten sonra yine
Naciye'sinden bahsetmekte, cephede ölmesi hâlinde Naciye'nin
maddi sıkıntı çekmemesi için tedbir alınmasını ve kendi annesi ile
babasının refahlarının teminini istemektedir.
“Hükümete” başlıklı vasiyet, Enver'in bugün Türk Tarih Kuru-
mu'nda muhafaza edilen evrakı arasındadır ve tam metni şöyledir:
“Plânım, Ruslar'a hemen iki misli fâik (üstün) iki kolordu ile
arkalarına düşerek ric'ata mecbur etmek ve bu suretle Onbirinci
Kolordu ve Süvari Fırkası ile takip olunan düşmanı karşılayıp
tamamiyle mahvetmekti. Dokuzuncu ve Onuncu Kolordu muvaf-
fakiyetle hareketi yaptı. Düşmana taarruz edildi. Fakat mağlüp
edilemedi. Şimdi, Onbirinci Kolordu ve Süvari Fırkası'nı bekliyo-
rum. Gelir de yetişirse, düşmanı bozacağım. Fakat gelmeden düş-
man zayıflamış kıtaâtımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak
olursa, o vakit ordu mahvolmuş demektir.
Şimdiye kadar asker ve zabitler hiç kusursuz harbettiler. Her
manevrayı yaptılar. Eğer Allah da yardım ederse muvaffakiyet
kat'idir. Eğer muvaffak olamazsam son neferimle beraber ölece-
gim. Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyorum ve
öyle ölüyorum. Düşmana sonuna kadar karşı koyunuz. Herhalde
sonunda muvaffak olacağız. Ben hareketime nedâmet etmeden
kalben müsterih olarak ölüyorum. Yaşasın dinim, vatanım, pa-
dişahım.
Eğer geride kalanlarıma yardım etmek isterseniz, refikam Sul-
pp ir” w Si
Enver Paşa'nın
Sarıkamış vasiyeti.
tan Efendi Hazretleri'nin muhassasâtı (öde-
neği) kâfi değildir. Kendisinin müreffehen
yaşaması için hiç olmazsa başkumandanlık
muhassasâtımın kendi muhassasâtına zam-
mı ve ebeveynimin temin-i refahı ile rahmet-i
ilâhiyyeye mazhariyetim için birkaç hayır ya-
pılmasını rica eder ve teâlisine çalışmaktan
başka bir maksat beslemediğim din ve milleti-
min teâlisine dua eder, tanıyanlara selâm ede-
rim. Yaşasın Müslümanlık ve Osmanlılık ve
Osmanlılar'ın Padişahı Sultan Mehmed Han.
Enver
Servet nâmına birşeyim yoktur. Maama-
fih ne varsa refikam Sultan Efendi Hazret-
leri'ne bırakıyorum.
Enver”4
Enver bu metni karamsarlık değil,
zafer beklentisi içerisinde ve Ruslar'a
karşı galibiyet kazandıktan sonra ga-
zetelerde yayınlanması için önceden
hazırlamış olmalıdır.
Paşa'nın Tarih Kurumu'ndaki evra-
kı kızkardeşi Hasene Hanım'ın oğlu
ve Türk Sineması'nın çok önemli yö-
netmenlerinden olan Faruk Kenç'ten
(1910-2000) intikal etmiştir, yani ai-
lede bulunan belgelerin bir kısmıdır.
Evrakın içerisinde Enver'in Naciye
Sultan'a Balkan ve Dünya Savaşı gün-
lerinde yazdığı mektuplar ve Ittihad ve
Terakki mensuplarının yazışmaları ile
çok sayıda askeribelge vardır ve Enver
ile Naciye Sultan'ın Almanya'da bu-
lundukları sırada yanlarında olan ev-
rak ailenin Enver'in ölümünden sonra
taşınmaları ve yer değiştirmeleri sıra-
sında Hasene Hanım'da kalmış, sene-
ler sonra da onun oğlu Faruk Kenç tarafından Kurum'a verilmiştir.
Vasiyet, dolayısı ile Enver'in bir başka maksatla, meselâ Sarıka-
mış'ı Ruslar'dan alabildiği takdirde reklâm vasıtası olarak gaze-
telerde yayınlanması için kaleme alıp Istanbul'a gönderdiği metin
olmalıdır. Metnin bir kopyasını Naciye Sultan'a da yollamıştır ve
Karum'da bulunan üç sahifelik metin, Naciye Sultan'daki nüsha-
da Bnver'in 6 Ocak 1915 tarihli mektubunda bu metinden bahse-
derken Kullandığı “...yazdığım k&ğıdı alırsanız doğrusu pek müte-
onar olacaksınız” ifadesi de bunu göstermektedir.
Artık gayet, iyi bilinen Sarıkamış faciasının ve dünya harbindeki
buyük hezimetimizin ayrıntılarını bir tarafa bırakıyorum...
*
İnver, savaş senelerinde askeri konularla alâkadar olmasının
yanısıra yeni bir yazı yahut imlâ sistemini yerleştirmeye yahut
hayallerini hakikat haline getirmeye çalışırken bir ara Mason lo-
enlarını kapattı, Istanbul'un ahlâkı ve namusu ile de meşgul oldu,
meselâ kadınların sokakta giydikleri elbisleri kontrol altına aldı!
Mason localarının İttihad ve Terakki ile, özellikle de İttihadçı ha-
veketin kuruluş yıllarındaki yakın bağlantısı her zaman tartışma ve
merak konusu oldu, önde gelen Ittihadçılar'ın aynı zamanda mason
olmaları hâlâ devam eden bir hayli spekülâsyona sebebiyet verdi.
Meselâ, partinin sivil kanadının lideri olan Talât Paşa aynı za-
manda masonların büyük üstadı idi, Merkez-i Umumi üyelerinin
arasında da çok sayıda mason vardı ve özellikle Selânik ile Balkan-
lardaki localar arasında çekişmeler de yaşanıyordu."!
Hem ilk dönem Ittihadçılar'ın aileleri, hem de 1970'li senelerin
sonunda hayatta olan ve bizzat tanıdığım lttihad ve Terakki men-
supları masonluğu bir inanç sistemi değil, güvenlik vasıtası olarak
gördüklerini söyler, “Abdülhamid'in jurnalcilerinin sızmayı başa-
ramadıkları tek yer, mason locaları idi. Localar vasıtası ile rahat-
ça biraraya gelebilmek için mason olduk ve mason umdelerini çok
sonradan öğrendik” derlerdi.
İttihad ve Terakki'nin önde gelen iki ismi, Enver ve Cemal Pa-
şalar mason değildiler ve Enver bir ara locaların faaliyetini bile
yasak etti:
“...Savaş yıllarında masonluğun yayılmasını engelleyen
bir öge de, Enver Paşa'nın bu kurum karşısındaki tutumu
olmuştur. Ittihat ve Terakki'ye hâkim olan askeri kanat, em-
rindeki Teşkilât-ı Mahsusa ile her türlü gizli toplantıyı iz-
letiyordu. Fuad Süreyya Paşa'nın Şifa Hastanesi'nde tavan
arasında Ziya-yı Şark mahfilinin çalışmalarına devam ettiği
öğrenilince Enver Paşa hastaneyi gözaltına aldırarak gelen
masonların listesini yaptırıyor. Bu liste, ikisi de mason olan
Dahiliye Nâzırı Talât ve Polis Müdürü Bedri'nin eline geçince
iş kapatılıyor.
Dönemin bir başka tanığı ...da şu bilgileri veriyor:
Savaş sırasında, resmi makamlar İngiliz locasını da ka-
pattılar. Hattâ, Türk locasının çalışmaları bile bir süre askıya
alındı. Buna, içinde bir sürü mason da bulunan lttihadçı hü-
kümet karar verdi. Harbiye Nâzırı Enver'in baskısına boyun
eğdiler, ancak bir yıl sonra Talât Paşa ve Midhat Şükrü, Türk
localarının açılmasını sağladılar”116
*
Türkiye, dünya harbine girmesinden hemen sonra cihad-ı mu-
kaddes ilân etmişti ve Şeyhülislâm Ürgüplü Hayri Efendi'nin im-
zası ile neşredilen cihad fetvası bütün imparatorluğun sınırları
içerisindeki yahut dünyanın farklı yerlerindeki bütün Müslüman-
lar'ı düşmanla savaşmaya çağırıyordu.
Ama fetva bir işe yaramadı; Almanya'nın özellikle de Kayzer
Wilhelm'in savaştan çok önce hayalini kurduğu cihad ilânı ile İs-
lâm dünyasını İngiltere'ye karşı kıyâm ettirme projesi yine hayal
olmaktan ibaret kaldı, üstelik Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali, kısa
bir müddet öncesine kadar Halife olarak tanıdığı hükümdarına ve
AL
e. yi #4
Gl) İİ
KE MA 7
3
ar yfetirerldiin
İliç, pol idi
eril
fiy
pm
eyi ile ip. Md
tir mer İNE ae
e
ete Ali bri
a ağ
Ha
ZE 27
gk e
ge
eyi alien
yi a EA
OUZ eğ 4 Aİ
İbi HELAL hi
İLEN EŞ Zal
Pİ MA Buğaklğ
gesğe İğ
İbre ya — Lİ,
Li
Ci
Şeyhülislâm Hayri
Efendi'nin cihad fetvası.
Güzin
siki, sikli
devletine mukabil cihad ilânı ile karşı-
lık verdi!
Daha sonra da göreceğiz: Enver
dindardı, her zaman itikadının gerek-
lerini yerine getirmeye çalışmakta ve
Ittihadçılar arasında dini rabıtanın
kuvvetli olmasına dikkat etmekte idi.
Ama, Arabistanlı Lawrence diye bili-
nen Thomas Edward Lawrence'ın, In-
gilizler'in Kahire ofislerindeki görevli-
lerin ve diğer İngilizler'in faaliyetleri
ile Mekke'de 1916'da isyan eden Şerif
Hüseyin'in gözünde İttihad ve Terakki
dinden çıkmıştı!
Bu iddia, Şerifin 27 Haziran
1916'daki ilk isyan bildirisinde ve ona
bağlı ulemanın da 1917 Mart'ında
yayınladıkları bildiride Kıt'a Arabis-
tan'ından başlayıp Irak'a ve Suriye'ye
yayılan isyanın bahanesi olarak kul-
lanılıyordu. 27 Haziran'daki bildiride
İttihad ve Terakki'nin birçok uygula-
malarından şikâyet edildikten sonra
Suriye ile Filistinde Dördüncü Ordu
Kumandanı olarak mutlak bir hüküm-
dar gibi davranan ve Âliye Divân-ı
Harbi'nin karan ile Arap entelejansiyasının önde gelenlerinden
an birini 1915'te, yirmi birini de 1916'da idam ettiren Cemal Paşa
yuçlatımakta, Türkler'in Kâbe'ye saldırıp örtüsünü yaktıkları bile
ld edilmekte ve Allah'a itaat etmeyenlere itaat edilmez hadisi-
ne dayanılarak bağımsızlık için harekete geçmeye karar verildiği
#öyleniyordu.
ünver, Arap Yarımadası'nın elimizden çıkması ile neticelenen
Arap Isyanı'nın başlamasından beş sene sonra kaleme aldığı bir
makalesinde Şerif Hüseyin ile oğullarının Islâm'a ihanet edip In-
nlizlere âlet olduklarını söyleyecek ama bu ihanetten bütün Arap
dünyasının mes'ul tutulmaması gerektiğini yazacaktı:
“...Ey Müslüman Milletler! Artık uyanınız! Avrupalıların söyleye
söyleye sizi de fenalığına inandırmaya çalıştığı Müslürnanlığınızdan
korkmayınız ve İslâm ailesi içinde her millet, kendisini münferiden
ilim ve silâhla teçhiz ederek kurtarmaya çalışırken, diğer milletlerle
birlikte kardeş gibi tevhid-i mesâi (işbirliği) ederek İslâm binası-
nı çürütmeye çalışan emperyalistlere karşı durunuz. Düşmanların
araya sokmak istedikleri nifaktan ve böylece düşmanlarımız hesa-
bına birbirinize karşı adavet (düşmanlık) ve kan dökmekten sakını-
nız. Şahsiyetlerin fenalıklarını milletlere atfetmeyiniz.
Meselâ, Şerif Hüseyin ve oğullarının Harb-i Umumi'de İngilizler
ve müttefikleriyle birlik olarak İslâm'a ettikleri ihanetten, bugün
Arap milletini parçalamakta İngilizler'e âlet olarak çalışmakta de-
vam etmelerinden hiçbir vakit Arap milleti mes'ul olamaz. Herhal-
de, Suriye'yi Fransız istilasına bilâmüdafaa (savunmasız) teslim
ediverdikten sonra şimdi de İngiliz himayesinde Irak'ı İngiliz hesa-
bına teskin ile (sakinleştirerek) İngiltere emperyalizmine râmetme-
ye (bağlamaya) çalışan Faysal'ın günahları şahsına münhasırdır ve
elbette bu suretle dünyaya yaptığı ihanetin cezasını herhalde şahsı
çekecektir. İnşaallah İslâm'ın muazzam erkânından birini teşkil
eden Arap milleti bu yüzden zarara uğramaz. İşte, elbirliğiyle böy-
le hakikati görerek çalışırsak hürriyet ve saadete nâil oluruz. Aksi
halde boynumuza geçmiş bulunan esaret boyunduruğu altında daha
birçok nesillerimiz mahvolur. Biz de ecdad ve efradımıza karşı vazi-
femizi yapamadığımızdan dolayı ilelebet lânetlere lâyık kalırız”.177
*
Sultan Abdülhamid'in 1909'da 31 Mart ayaklanmasının ardından
hal edilmesi üzerine tahta geçen ve dokuz sene iki ay altı gün padi-
şahlık yapan Sultan Reşad 3 Temmuz 1918'de vefat etti, yerini ve-
liahdı ve kendisinden 17 yaş küçük kardeşi Vahideddin Efendi aldı.
Vahideddin'in en bilinen tarafı Ittihad ve Terakki'den nefreti idi!
Itttihad ve Terakki erkânından üç kişi, Sadrazam Talât Paşa,
Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Enver Paşa ile Şeyhülis-
lâm Hayri Efendi, Sultan Reşad'ın son nefesini vermesinden he-
men sonra Vahideddin Efendi'yi tahta davet için veliahdın Çengel-
köy'deki köşküne gittiler. Vahideddin tahtı hemen kabul etmedi,
o gece düşüneceğini, şartları gözden geçirip cevabını ertesi gün
vereceğini söyledi.
Vahideddin için o günlerin şartlarında tahta oturmak sadece bir
fedâkârlık, kabul etmemek ise vazifeden kaçmaktı. Bir başka endi-
şesi de tahtı kabul etmediği takdirde verasette kendisinden sonra
gelenin, yani artık hiç hoşlanmadığı amcazadesi Abdülmecid Efen-
di'nin hükümdar olması idi.
Gece geç vakitlere kadar düşündü, sabaha doğru abdest aldı,
namaz kılıp istihareye yattı, ağabeyi Sultan Reşad'ın ertesi gün
Eyüpsultan'a merasimle defnedilmesinden sonra Ittihad ve Terak-
ki erkânını yanına çağırıp tahtı kabul ettiğini söyledi.
Cülüs, yani tahta geçme merasimi ertesi gün Topkapı Sarayı'n-
da yapıldı ve Şehzade Vahideddin Efendi, Altıncı Sultan Mehmed
Vahideddin olarak Osmanlı tahtına oturdu.
Talât Paşa, gelenekler uyarınca yeni hükümetin istifasını sun-
du ama İttihadçılar'dan nefret etmesine rağmen elinde yapacak
başka bir güç ve imkân bulunmayan Vahideddin istifayı isteme-
ye istemeye reddetti, hükümetin vazifesine devam etmesini istedi
ama başka bir değişikliğe gitti: Tahta geçmesinden bir ay sonra,
10 Ağustos 1918'de Enver Paşa'nın dört senedir kullandığı Baş-
kumandan Vekâleti unvânını lâğvedip Başkumandanlık Erkânı
Harbiye Riyaseti'ne çevirdi, ozamana kadar Başkumandan Vekili
ve Harbiye Nâzırı olan Enver Paşa da o günden itibaren Harbiye
Nâzırı ve Başkumandanlık Erkânı Harbiye Reisi unvânını kullan-
maya mecbur kaldı.
Ama, bu unvanı sadece iki ay kullanabildi; mağlübiyetin gelmesi
üzerine Talât Paşa hükümeti 8 Ekim'de istifasını verdi ve Enver
artık makamı bulunmayan bir general oldu!
>
Rusya'da Çar İkinci Nikola'yı deviren Bolşevik ihtilâlinin ardın-
dan ordu savaşmayı bırakmış, yüzbinlerce asker silâhlarını ata-
rak memleketlerine dönmüştü. Ihıtilâle karşı başlayan iç isyanları
bastırmakla meşgul olan Bolşevikler savaştan çekilmek ve barış
yapmak istediler.
Uzun ve yorucu bir görüşme maratonunun ardından 3 Mart
1918'de Almanya ile müttefikleri olan Avusturya-Macaristan, Bul-
garistan ve Türkiye ile Rusya arasında şimdi Belarus'a ait olan
Brest şehrinde yapılan ve Brest-Litovsk olarak bilinen anlaşmanın
imzalanması ile Rusya savaştan çekildi. Moskova barış için toprak
vermek zorunda kaldı, anlaşmadan müffefikleri ile beraber Türki-
yö de kazançlı çıktı ve 93 Harbi'nde, yani 1877-78 Rus Savaşı'nda
Ruslar'a terketmek zorunda kaldığı Elviye-i Selâse'yi, yani Kars,
Ardahan ve Batum'u geri aldı.
Ama diğer cephelerden ardarda bozgun haberleri geliyordu ve
Küver o sırada bir başka harekâta girişti: Kafkasya'yı işgale baş-
adı!
Brest-Litovsk Anlaşması'nın imzalanmasından önce Kafkasya
ile Azerbaycan'ın bir bölümüne hâkim olmayı hayâl eden Ittihad-
çdur ve Enver, hayalleri hakikat olamayınca askeri çözümden is-
Lifade etme yolunu seçtiler ve bu teşebbüs Türkiye ile müttefiki
Alınanya arasında yer yer silâhlı çatışmalara kadar gidecek büyük
bir anlaşmazlığa sebep oldu!
Zira, Alman ordusunun petrol ihtiyacını karşılayan Roman-
ya'daki rafinerilerden artık hayır yoktu, çoğu tahrip edilmişti; Irak
tarafları ve Musul artık Ingilizler'in elinde idi ve Almanya'nın hem
ordusunu, hem de sanaylini ayakta tutabilmesi için bir başka böl-
gedeki petrole ihtiyacı vardı: Bakü petrollerine...118
Aymı ihtiyacın Enver de farkında idi; Kars, Ardahan ve Batum'un
geri alınmasının ardından Kafkasya'ya ve daha da önemlisi Hazar
petrollerine giden yol açılmış sayılırdı.
Enver'in emri ile taarruza geçen Üçüncü Ordu 1918 Şubat'ı ile
Nisan'ı arasında Erzincan'ı, Trabzon'u, Erzurum'u ve üç sene önce
çok büyük faciaların yaşandığı Sarıkamış'ı geri aldı ve Türkiye, Bi-
rinci Dünya Harbi'nden önceki sınırlarının daha ilerisine geçmiş
oldu. Enver, aynı günlerde askeri yapılanmanın dışında yeni birlik-
ler teşkil etti, o sırada Kuzey Afrika'da bulunan kardeşi Nuri Paşa'yı
çağırarak bu yeni ordunun başına geçirdi, Azerbaycan, Gürcistan ve
Ermenistan'ın bağımsızlıklarını ilân etmesi üzerine Nuri Paşa önce
Gence'ye girdi, 14 Eylül'de Bakü'yü, daha da ilerleyip Derbend'i aldı
ve Şimali Kafkasya Hükümeti'nin kurulduğu ilân edildi.
Ama, Türk birliklerinin ilerlemesi, müttefikimiz Almanya'da
telâşa sebep oldu, zira Hazar petrolleri elden gitmek üzere idi! Al-
manya, bütün bu gelişmeler üzerine Kafkasya konusunda Türkiye
yerine Sovyetler ile yakınlaştı, Berlin ile Istanbul arasında tartış-
malar, protestolar, Alman Genelkurmayı'nın baskıları ve bunlara
karşılık Enver'in istifa tehditleri birbirini takip etti.19 Anlaşmaz-
lık, Osmanlı 9. Kafkas Tümeni'ne bağlı birlikler ile Almanlar'ın
10 Haziran 1918'de Vorontsovka'da silâhlı çatışmaya girmesine ve
Enver'in kardeşi Nuri Paşa'ya karşısına ilerlemesine engel olacak
herhangi bir Alman birliği çıktığı takdirde ateş açma emri verme-
sine kadar gitti.
Kafkasya, o günlerde Enver Paşa'nın artık aile şirketi gibi idi ve
Enver cephelerdeki bozgunun kesinlik kazanmaya başlaması üze-
rine oralara geçmek isteyecek ama kardeşi Nuri ve amcası Halil
Paşalar gelmemesini tavsiye edeceklerdi.”
Netice ne mi oldu?
Nuri Paşa, Bakü'de sadece bir buçuk ay kalabildi, Ittihad ve Te-
rakki'nin işbaşından ayrılmasından sonra gelen Ahmed Izzet Paşa
Hükümeti'nin Mondoros'ta imzalamak zorunda kaldığı mütareke
ile Türk birlikleri Kafkasya'yı terkettiler, Bakü önce Ingilizler'in ve
ardından da Kızıl Ordu'nun işgaline uğradı.
*
, Enver'in Kafkasya hayâli bu şekilde son bulacak ama Kafkas
Islâm Ordusu'nun harekâtı, daha sonra Turan hayalinin ilk adım-
larından biri olarak yorumlanacaktı...
Turan, Ittihad ve Terakki iktidarı ile beraber telâffuz edilen bir
kavramdır, Islâmcı olan, daha doğrusu hayalinde Müslüman ülke-
leri boyunduruktan kurtarıp tek bir bayrak altında toplama arzu-
su yatan Enver Paşa da Turancı kabul edilmiştir ve hakkında hâlâ
öyle düşünenler vardır.
Ittihad ve Terakki söylendiği gibi Turancı mı idi?
Hayır! Iktidar senelerinde bu kavram gerçi gayet sık kullanıl-
mış, özellikle yine o yıllarda açılan Türk Ocakları'nda dillere pele-
senk edilmiş, Turan üzerine şiirler söylenip kitaplar bile yazılmış-
tır ama Ittihadçılar'ın uygulamalarına bakıldığında değil Turancı,
koyu Türkçü bile olmadıkları ve etnik politika gütmedikleri görü-
lür. Ermeni ve Arap tehcirleri de etnik düşüncelerle değil, güvenlik
maksadıyla alınmış tedbirlerdir.
Ittihadçılar'ın temel politikası, yeni bir ulus-devletin ortaya
konmasıdır. Bu düşünce temelini Fransız Ihtilâli'nin /ibertâ, &ga-
lit€, fraternitg, yani özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganından almış,
slogan hürriyet, müsavat, uhuvvet olarak Ittihadçılığın umdeleri
arasına girmiştir ve bu temeller üzerine inşasına çalışılan yeni
ulus, Osmanlılık'tan ibarettir. Osmanlılığın içerisinde değişik un-
surlar vardır ve bu unsurlar ile bir bütün olmalıdır!
Talât Paşa'nın 4 Şubat 1917'de sadrazamlığa getirilmesinden
sonra kurduğu hükümetin program taslağında ikinci madde ola-
rak şöyle bir cümle bulunuyor ama paragrafın sonunda beyanna-
meye girmeyecektir ifadesi yeralıyor:
“Devletin bekasını teessüsünden (kuruluşundan) beri temin
eden ve Müslümanlığı müstakil bir devlet hâlinde muhafaza
eyleyen Türk unsuru, bu vazife-i mukaddeseyi güçlükle ifa ede-
bilecek derecede ezilmiştir. Bu unsurların inkırazı (çökmesi)
memleketi Osmaniye'yi ve Müslümanlığı ve hilâfeti tehlikeye
düşürebilir. Işte bu nokta-i nazardan, kabine, Türk unsurunun
kabiliyeti derecesinde iktisâden ve içtimâen (sosyal bakımdan)
kuvvetlenmesini kendisine esas ittihaz edecek (temel alacak) ve
bu derecelerin tanziminde bu ciheti nazar-ı dikkate alacaktır.
Kukuk-ı esâsiyede diğer anâsırın müsâvâtı (unsurların eşitliği)
kabul edilmiştir; Türk milletini ilmi ve ictimâi (sosyal) olarak
yükseltmek ve gençlerine hiss-i milli (milli duygu) vermek için,
ancak Maarif Nezareti ancak diger anâsır-ı Islâmiye (Müslüman
unsurlar) üzerinde suitesir (fena etki) etmeyecek bir şekilde çalı-
şucaktır. Hususi teşebbüslere hükümet hiçbir veçhile müzaharet
ve muavenet etmeyecektir (destek ve yardım vermeyecektir)” 121
Hükümetin bir çeşit gizli programı şeklinde yorumlanabilecek
ulan bu ifadelerden etnik milliyetçilik mânâsı çıkartmak zordur
ve Ittihad ve Terakki, iktidar senelerinde milliyetçilik konusunda
Cumhuriyet döneminin Türklük kavramına ilham verecek bir po-
litika uygulamıştır.
Enver Paşa'ya gelince...
Yukarıda da söyledim: Turancı değil Islâmcıdır ve bu görüşte
olduğunu bu kitabın daha sonraki bölümlerinde yeralan kendi ifa-
deleri de göstermektedir...122
*
Enver, Harbiye Nâzırlığı'na gelmesinin ardından ciddi bir re-
formdan geçirdiği ordunun harbetme gücünü arttırmış, savaşın
uzaması yüzünden Almanya'da ve Rusya'da yaşanan askeri ayak-
lanmalar bizde hiçbir şekilde sözkonusu olmamıştı, hattâ başkal-
dırının emaresinin bile görülmemesi bir tarafa, askerin zihninde
böyle bir düşünce hiçbir şekilde yer bulmamıştı ama savaş boyun-
ca uygulanan stratejilerde hatalar yapılmıştı.
Dolayısı ile Talât Paşa'nın istifasının ardından Ahmed İzzet
Paşa tarafından kurulan yeni hükümetin savaştan çekilmekten
başka çaresi yoktu ve meş'um mütareke 30 Ekim'de Mondoros'ta
imzalandı.
Enver, hükümetin istifası ile beraber Harbiye Nâzırlığı'nı ve
başkumandanlık vekilliğini, yani Sultan Vahideddin'in verdiği
yeni ismi Başkumandanlık Erkânı Harbiye Reisliği olan makamı-
nı bırakırken, orduya bir veda mesajı yayınladı...
Vedâname hisli ve samimi bir üslüpla kaleme alınmıştı. Enver
müttefiklerden barış istemek zorunda kalınmasını Bulgar ordu-
sundaki çözülmeye ve Bulgaristan'ın savaştan çekilmesine bağlı-
yor, orduya memleketin namusunu koruduğu için teşekkür ediyor,
emirlere itaate devam edilmesini istiyordu ve itiraf sayılabilecek
bir ifadesi vardı: Osmanlı ordusu, dünya harbinde üzerine olabil-
diğince fazla düşman çekerek Avrupa'daki cepheleri kesin zafere
kadar rahatlatma vazifesini üstlenmişti!!23
*
Falih Rıfkı'nın Zeytindağı'nın sonlarına doğru, Al/lahaısmarla-
dık başlıklı kısa bir fasıl vardır.
Suriye'den ricat eden orduyla beraber Istanbul'a dönmekte olan
Falih Rıfkı, küçük istasyonlardan birinde bir kadının gelene-ge-
çene “Benim Ahmed'i gördünüz mü?” diye sorduğunu, yırtık bas-
masının altından kolunu çıkararak trenin gideceği yolun, Istanbul
yolunun aksini gösterip “Bu tarafa gitmişti” dediğini yazar; sonra
“Biz, Ahmed'i kumarda kaybettik” der...124
Edebiyatımızda, Dünya Harbi'nde uğradığımız dertleri, belâla-
rı ve musibetleri Falih Rıfkı'nın Zeytindağı'ndaki birkaç paragrafı
kadar mükemmel ve güçlü şekilde anlatan başka bir örnek bula-
mazsınıZz...
Mağlübiyet sadece askerlere, halka ve memlekete değil, harbe
girmeye karar verenlere yani Ittihad ve Terakki ile Ittihadçılar'a,
en başta da Enver ve Talât gibi liderlere de musibetler yağdırdı...
Sadece Ittihadçılar'ın değil, daha birçok parti ile rejimin müz-
min muhaliflerinden olan ve bu yüzden gençliğinden itibaren uzun
senelerini sürgünlerde geçirmek zorunda kalan Refik Hâlid, hatı-
ralarında “Ne olurdu?” dedikten sonra biraz acımasız şekilde de
olsa ihtimallerden bahseder:
<...Meğerse, Meşrutiyet tarihinde birbiri ardından uğramadı-
gımız talihsizlik kalmamış.
Ne olurdu, Sultan Reşad dört sene evvel vefat edemez miydi?
Enver Paşa Trablus'ta şan ve şerefiyle şehadet rütbesine kavuşa-
maz mıydı? Mahmud Şevket Paşa yerine Talât Bey bir suikaste
uğrayamaz veyahut tabii ecelle ölemez miydi? Padişah için bir “Ça-
nakkale' şiiri yazmaya lüzum görmeden, Enver için meccanen bir
“Sarıkamış' felâketi geçirmeden ve Talât için de çökmüş bir devletin
cesedi üstünden atlayarak firar üzüntüsü çekmeden ölmek elbette
daha iyi olurdu, olacaktı. Üçü de beş-altı yıl daha yaşamakla ne
kazandılar ve memlekete ne kazandırdılar? Üçünü de gözyaşları
dökerek toprağa verecek bir millet bulunacaktı arkalarında....”.125
*
Enver, 1 Kasım 1918 gecesi kendisini ve kader arkadaşlarını Kı-
rım'a götürecek olan Alman torpidosu R-I1'in güvertesine, işte bü-
tün bu sıkıntıların ardından çıktı ama gittiği yerlerde onu o güne
kadar yaşadığı dertlerin çok daha büyükleri bekliyordu!
Dördüncü bölüm
KREMLİN'İN
KIZILLAŞAN ÇANLARI”
ra
ei * p Ban
Sri
IWihadçı şefleri taşıyan R-Ol torpidosu, 3 Kasım 1918 sabahı
sant sekizde Kırım'ın Rusça adı Evpatorya olan Gözleve limanına
gırdı.
Karım o günlerde Alman birliklerinin kontrolünde idi, dolayısı
ide İttihadçılar için emniyetli bir yerdi ve buradan bir Alman askeri
treni ile Berlin'e götürüleceklerdi.
Alman subayları, karaya çıkan gurbet yolcularını otele yerleş-
tirdiler.
Yolcular isimlerini bir tarafa bırakmışlardı ve artık kod adları
kullanacaklardı...
Bosnalı bir mühendis kimliğine bürünen Cemal Paşa “Hâlid”,
Dr. Nâzım Bey “Rüstem?” idi. Talât Paşa ise Meşrutiyet öncesinde
Selânik'te kullandığı S⣠ismini yeniden alıp Cafer Sâi yahut Ali
Sâi, bazen de sadece Sâi, bir ara da Hayri olmuştu. Enver önce
Abbas'ı seçmiş, eski kahramanı “Süavi”nin ismini kullanmıştı ve
nihayet Ali'de karar kılacaktı.
O gece Evpatorya'daki otelde odalarına çekildikleri zaman göz-
lerinin önünden neler geçmiş, nasıl bir muhasebe yapmış ve gele-
cekleri hakkında ne tereddütler, endişeler, hattâ korkular hisset-
mişlerdi, kimbilir...
Ertesi sabah kendilerini Almanya'ya götürecek trene bindiler ve
yola çıkmalarından hemen sonra bir arkadaşlarının yanlarında ol-
madığını farkettiler!
Enver, yoktu!
Istasyona gitmek için otelden çıktıklarında onlarla beraberdi
ama yolda ortadan kaybolmuş, gurbet yolcularının hiçbiri o hay-
huy arasında Enver'in kendileri ile beraber olup olmadığına dikkat
etmemiş ve yokluğunun farkına ancak tren hareket etmek üzere
iken varabilmişlerdi...
*
Dünya Savaşı'nın son günlerinde asker, silâh ve para sevketti-
ği, bir kısmı amcası Halil ile kardeşi Nuri Paşalar'ın kontrolünde
olduğu için aile mülkü gibi gördüğü Azerbaycan'a geçmek, Kafkas-
ya'da birşeyler yapabilmek, Enver'in daha önceden hayâli idi. Sa-
vaşın mağlübiyetle neticeleneceğinin belli olması üzerine, amcası
Halil Paşa'nın karşı çıkmasına rağmen, 1918 sonbaharından itiba-
ren, mütareke imzalandığı takdirde o taraflarda faaliyet gösterme-
yi, yeni bloklar tesisini düşünmeye başlamıştı.
9 Ekim'de İmparatorluğun İsviçre'deki büyükelçisi Fuad Selim
Bey'e İngilizler ile temas etmesi ve Ingiltere'nin Kafkasya'da ku-
rulacak yeni devletleri tanıması halinde o bölgelerin servet kay-
naklarından istifade edebileceğini bildirmesi talimatını gönderdi.
Yani, yeni kurulmuş Ermeni, Gürcü, Azeri ve Kuzey Kafkasya hü-
kümetleri adına ama o hükümetlerin fikirlerini almadan ve sadece
kendi düşüncesi ile, Türkiye'nin hâlâ savaş halinde olduğu Lond-
ra'ya işbirliği teklifinde bulundu! j
Aynı günlerde Azerbaycan'daki Kafkas Islâm Ordusu'nun ku-
mandanı olan kardeşi Nuri Paşa'ya oyunu kaybettik diye yazdı ve
yine Ingiltere ile anlaşmaktan bahsetti. 8 Ekim'de de bu defa Şark
Orduları Grup Kumandanı olan kendisinden bir yaş küçük amcası
Halil Paşa'ya, Talât Paşa hükümetini kastederek “...başladığımız
harbi iyi bitiremediğimiz için çekilmek üzereyiz. Ben işsiz şimdilik
pek sıkılacağımdan belki Azerbaycan'a şimdilik seyahat için, bilâ-
hare de orada bir hayat eseri görürsem büsbütün kalmak için ha-
reketi düşünüyorum. Bu husustaki mütalâanız nedir?” diye sordu.
Beş gün sonra, yine kardeşine, Kafkas Islâm Ordusu Kumandanı
Nuri Paşa'ya aynı mealde bir mektup gönderdi ve “Burada çalışa-
cak mühim bir iş olmazsa, sıkılmamak için Azerbaycan'a gelerek
hem orada, hem Şimali Kafkas'ta çalışmak hatırıma geliyor. ...Be-
nim oraya gelip gelmemekliğim hakkında ne düşünürsün?” dedi.
Cevabı şifreli bir telgrafla veren Halil Paşa, meâlen “Sakın gel-
mel” diyordu:
“Buranın halkının hükümetimizin aracılığı ve hattâ araların-
da askerimiz olmadan iş göremeyeceğine ve kabiliyet göstereme-
yeceğine emin oldum. Yarın burada kuvvetli başka hükümetlerin
tesiri görülünce, bugün bizim neslimizden olduklarını iddia ede-
rek bize sarılan halk, en evvel, içlerine girmiş olan bizlere dirsek
çevirecektir. Şahsınıza ait bir mecburiyet görmedikçe çalışmak
üzere kendi arzunuzla Azerbaycan taraflarına gelmenizi müna-
sip bulmuyorum?” 127
Enver'in bu yazışmaları, imparatorluğun nasıl hazin bir vazi-
yette bulunduğunu açık şekilde göstermektedir: Bir oyun olarak
gördüğü savaşı kaybetmiş olan Enver Paşa işsiz kalıp sıkılmamak
için yeni meşgaleler aramakta, Kafkasya'da birşeyler yapmayı
hayâl etmektedir.
Boy durmayıp mutlaka birşeyler yapına hevesi ile üç sene sonra
çok daha büyük bir maceraya atılacak, Orta Asya'ya gidecek ama
bü vü hevesi hayatına mâlolacaktır!
*
İkriver'in Türkiye'yi üç farklı düşünce içerisinde terkettiği söy-
leiiri
Anndolu'ya geçerek Milli Mücadele'nin lideri olmak, Bolşevikler
le birlikte İngilizlere karşı savaşmak ve Türkistan'da milli bir ha-
vekuti yönetmek!”
Küver Paşa'nın düşündüğü iddia edilen bu fikirler Prof. Tarık
Zafer 'Tunaya tarafından ortaya atılmıştır ve iddia doğrudur, yani
Gnver her üç fikri de tatbik mevkiine koymayı denemiştir ama
mektuplarından anlaşıldığına göre bu fikirler önceden yaptığı bir
plan şıkları değildir. Memleketi terkederken yine Türkiye'de ya-
hut başka yerlerde birşeyler yapabilme arzusundadır, bu üç şıkkı
yarllara göre değerlendirmeye çalışmış ve daha sonra dördüncü
bir şık, emperyalizmin baskısından kurtulmuş, bağımsız bir İslâm
dünyası kurma hayâlini ilâve etmiştir.
&nver'in Türkiye'yi beraberce terkettiği arkadaşlarından ayrıl-
dığı sıradaki düşüncesi bellidir: Kafkasya'ya geçip birşeyler yapa-
bilmek...
Kırım'da tek başına bulunduğu günlerdeki faaliyetlerini ve yap-
mak istediklerini, sonraki günlerdeki mektuplarından öğreniyo-
a Za
Yolculuğu öncesinde farkedilmemek için Gözleve'den Akmescit'e
geçmiş, Seyyid Abdülcelil Hattatof"un yanına gitmiştir.
Bu zâtın kim olduğunu bilmiyoruz; belki Ittihad ve Terakki'nin
oralarda kurduğu teşkilâtlardan birinin, Kafkas Ordusu'nun ya-
hut Teşkilât-ı Mahsusa'nın mensubudur...
Enver, İstanbul'da kalan kardeşi Kâmil Bey'e Türkiye'den ayrıl-
masından 12 gün sonra, Kırım'dan yazdığı mektupta “...İşlerin son
aldığı şekil mâlümdur. Harbi kaybettik” demekte ve Kafkasya'ya
gitmenin yolunu bulmaya çalıştığını yazmaktadır:
İki gözüm kardeşim, ,
işlerin son aldığı şekil mâlümdur. Harbi kaybettik. Ingiliz-
ler yaptığımız ayrı mütareke mucibince Istanbul'a geleceklerdi.
Ben de bu vaziyette orada Ingilizler'i görmektense Islâm'a hiz-
met etmek için Kafkasya'ya gitmeye azmettim. Istanbul'dan Uk-
rayna'dan dolaşarak Kırım'a geldim. Burada bir haftadır vasıta
arıyorum, bulamıyorum. Bakalım nasıl olacak? Şimdi senden bir
ricam vardır. Hakkı Paşa'ya olan melfuf mektubu bizzat götürüp
kendisine verirsin. Sultan Efendi Hazretleri için vereceğim kâğı-
ğü TAŞ dı veya kâğıtları alırsın. Ve yine bizzat
Ani yanma Sultan Efendi Hazretleri'ne götürüp
teslim edersin. Eğer hemen götüremez-
sen icabında Sultan Efendi tarafından
alınmak üzere bir banka bir çekmece
“kasa” kiralıyarak oraya kor, anahtarını
behemahal Sultan Efendi'ye bizzat isâl
edersin. Bu suretle bana aileme karşı
olan vazifemde pek ziyade yardım etmiş
olacaksın. Bir de Nâzım Bey'e bir melfuf
mektup gönderiyorum. Onu da kendi-
sine ver. Bana mektup gönderirsen Ak-
mescitte Seyyid Abdülcelil Hattatof va-
sıtasıyla Kofkaslı Hekimof zevcesi Fat-
ma diye gönder. Oradan bana vâsıl olur.
Yahut, mektubumu sana getirecek olan
adama verirsin. O bana isâl eder. Tahsi-
lin için daire müdürü Derviş Bey eskisi
gibi para gönderecektir. Şimdilik senin
i .— ve Ertuğrul'un gözlerinden öperim.
Enver'den kardeşi Kâmil Bey'e:
“Harbi kaybettik?” 12 Teşrinisani 334
(12 Kasım 1918)
Enver
Sultan Efendi Hazretleri'ne mektubumu alınca imkân var ise
“Fatma Hanım öfiyettedir” diye telgrafla haber ver. Sultan Efen-
di'nin kâğıtlar meselesini ve Hakkı Paşa'ya mektup götüreceği-
mizi ve onunla görüştüğümüzü, hattâ enişten Nâzım Bey'e ve
kimseye kat'iyyen söylemiyeceksin. Hakkı Paşa belki Viyana'da-
dır, belki İsviçre'dedir. Mutlaka bulup mektubu ver ve cevabını al.
Bu mektubu sana getirecek Mehmed Ali yanında kalsın. Bütün
seyahatlerinde sana yardım etsin ve kendisine bu işler için kâfi
para veriyorum. İşin neticesi bitince bana yine kendisiyle sağlam
haber gönderirsin. O beni gelip bulacaktır.129
Dört sene devam eden kanlı bir mücadelede çekilen acıların,
yüzbinlerce ve hattâ milyonlarca şehidin, yaralının, bütün kayıp-
ların; Sarıkamış'ta donup çöllerde kavrulan Mehmetçik'in ve evi-
ni-barkını, memleketini kaybedenlerin kaderi mektuplarda geçen
bu ikişer kelimedir: Oyunu kaybettik ve harbi kaybettik ifadeleri!
Enver'in üç buçuk sene boyunca devam edecek olan ve her ânını
tamamı birkaç bin sayfa tutan mektuplara dökeceği gurbet mace-
rası artık başlamıştı!
Bu mektubun yazılmasının ertesi günü Müttefik donanması Is-
tanbul'a gelip karaya asker çıkarttı, imparatorluğun başkentinde o
gün gayrıresmi şekilde başlayacak olan işgal 16 Mart 1920'de res-
ünye kazandı ve şehir 6 Ekim 1923'teki kurtuluşuna kadar ağır
bir işgalin altında kaldı.
bd
Küver'in Akmescit'teki günleri Kafkasya'ya gidebileceği bir va-
gran; bir tekne aramakla geçti. Bir sahil kasabasında küçük bir tek-
ne kiraladı, teknenin kaptanı ile beraber denize açıldı ama yolda
fırtınaya tutuldular, dalgalarla birkaç gün mücadeleden sonra ilk
açıldıkları sahile, yani Kırım tarafına sürüklendiler, tekne karaya
oturdu ve köylüler perişan haldeki Enver ile teknenin kaptanını
evlerine götürüp günlerce tedavı ettiler.
Iki taraflı zatürree olmuştu, iyice dinlenip toparlandı ve yeniden
kayıplara karıştı!
*
Enver'in uğradığı deniz kazasının üzerinden geçen birkaç ay bo-
yunca ne yaptığı ve nerelerde olduğu hâlâ muammadır. En başta
İngiliz istihbaratı olmak üzere müttefiklerin haberalma örgütleri
merkezlerine Enver'in bulunduğu yer hakkında birbirinden tama-
men farklı raporlar göndermekte'* ve raporların neredeyse tama-
mı yanlış çıkmaktadır.
Nerede olduğu belli değildir fakat sürgündeki arkadaşlarına
yazmakta, Berlin'deki Ittihadçılar'ın mektupları da eline geçmek-
tedir ve sözkonusu mektuplar bugüne gelebilmiştir.
Işte, bu yazışmalardan bazıları:
Talât Paşa, 26 Şubat 1919'da Enver Paşa'ya gönderdiği ve Sâi
takma ismini kullandığı mektubunda Avrupa'ya dağılan Ittihadçı-
lar'ın yaşadıklarından ve Istanbul'da kalanların tutuklanmaların-
dan bahsederken, Enver Paşa'ya Kafkasya'da başlatmayı düşün-
düğü silâhlı hareketin işe yarayacağına inanmadığını söylüyor.
Paşa'nın bu mektubu, o tarihten sonra tutulacak yol konusunda
Enver Paşa ile arasında başgösteren anlaşmazlığın; yani Talât Pa-
şa'nın siyasi, Enver Paşa'nın ise silâhlı mücadeleyi seçmeleri şek-
lindeki görüş farklılığının elimizdeki ilk yazılı belgesidir:
Kardaşım Abbas,!4!
Mektubunu aldım. Bir ay evvel yazmışsın, iki gün evvel eli-
me geldi. Şimdi ne vaziyette ve nerede olduğunu bilmiyorum.
Kâmil!32 bizim Hayrullalı ile beraber bundan iki aya yakın bir
zaman evvel hareket ettiler. Budapeşte'den Orşova!s tarikiyle
yani Romanya Köstence yoluyla veya Tuna Bulgaristan yoluy-
la gitmeyi düşünmüşler. Orşova'dan Kâmil, Madam Zara'ya bir
mektup göndermiş. ...Abdullah'tan hem telgraf, hem mektup al-
dım. Orşova ile telgrafla görüşmüşler. Dört gün evvel Orşova'dan
her ikisinin de hareket ettiğini öğrenmişler. Senin mektup zayi
olmuştur diye merak etme, ona son derece ehenimiyet veriyorlar
idi. Bittabii açıkta cebinde bırakmamıştır.
Istanbul'dan şimdiye kadar esaslı bir haber almadım. ...Yal-
nız son gelen Tan gazeteleri Haci Âdil, Rahmi, Canbulat, Cahid
Beylerin tevkiflerinden bahsediyor. Sebep olarak Rum ve Ermeni
tehciriyle Ermeni katliâınını, gayrımeşru ihtikârı, bir de esirlere
fena muamele edilmesini yazıyor.
..Istanbul ve buradaki sefaret de bizim hakkımızda müra-
caattan hâli kalmıyor. Geçen gün Istanbul'dan Isviçre tarikiyle
sefarete bir telgraf geldi. Şimdiye kadar yapılan teşebbüsâtı tas-
vip etmekle beraber, takibâta devam edilmesi tavsiye ediliyor.
Almanlar senin ve benim bu mesâilde mevzubahis olamayacağı-
mızda ısrar ediyorlar.
..Senin öyle serseri serseri dolaşmaklığından bir faideli neti-
ce çıkacağını ve hattâ Kafkasya'ya gitmeye muvaffak olsan dahi
yine bir faide temin edilemeyeceğini zannediyorum ve şahsını
tehlikeye koyacağını hissediyorum. Işine ve mülâhazâtına karış-
maya hakkım yok, istediğin gibi hareket edebilirsin, yalnız ben
kendi mülâhazâtım olarak Almanya'ya gelmeyi ve burada vazi-
yeti takip ve âtiyi görerek hareket etmenizi muvafık buluyorum.
..... Sâğısı
Talât Paşa, 22 Mayıs 1919'daki bir diğer mektubunda Enver'e
Türkiye'den haberler vermekte, Avrupa'da başlattıkları temasları
ve yapılmasını düşündüğü işleri anlatmaktadır:
22 Mayıs 335 (1919)
“Kardeşim Süavi,
Şimdi Kafkasya'da, Bakü'de, Azerbaycan'da bulunduğunuza
dair devam eden rivayetlerden, hattâ Bakü'nün tarafınızdan
işgal edildiğine dair Hollanda gazetelerinin neşriyatından son-
ra artık sizden uzun müddet haber ve mektup alamayacağımızı
zannediyor idik.
...Size son mektubumu yazdıktan sonra iki defa Hollanda'ya
gittim. Birinci seyahatim, mümkün ise İngilizlerle temasa gel-
mek ve aynı zamanda eski Ahrar kâtibi Nureddin Ferruh Bey
vasıtasıyla Isviçre'deki muhaliflerle anlaşmak maksadına mebni
idi.
...İkinci seyahati, Masliyah”ın!5 telgraf daveti üzerine yaptım.
Orada vücudum elzem olduğunu yazdı; Amsterdam'da sosyalist
konferansı teşekkül etmiş idi, Masliyah bunlarla temasa gelıniş
ve birtakım malümat ve bazı mesâil üzerine izahat vermiş ve bu
mesâili bilen selâhiyetdar birisiyle görüşmek arzu edip etme-
diklerini sormuş ve bundan yalnız Huysman'a"*“ bahsetmiş. Pek
memnun olacakları cevabını vermişler. Amsterdam'a gittim, ken-
dilerini yemeğe davet ettim. Üç saat kadar görüştük. Avrupa'nın
bilhassa emperyalist ve kapıtalıat Avrupa'nın Türkiye hakkında-
ki fena niyetlerini Paris, Berlim muahedelerinde te'min olunan
temâmiyet-i mulkiyenin Bosna ve Trablus tecavüzleriyle nasıl
çiğnendiğini, Balkan Muharebesi'nde istatüsko ilân eden Avru-
pa'nın mağlubiyetimiz üzerine nasıl Rumeli'yi Londra Muahe-
desi ile elimizden aldığını, Rusya'nın Anadolu'da bize şimendifer
yaptırmadığını, İngiltere'nin ıslahat için müfettiş vermediğini,
menâtık-ı nüfuzu, harbe sebeb-i duhulümüzü, Ermeni mes'elesi-
ni dilim döndüğü kadar anlattım ve müteessir olduklarını his-
sellim. Esasen programlarına muvafık olduğundan Türkiye'nin
taksimine ellerinden geldiği kadar mâni olmaya çalışacaklarını
vaad ettiler.
..Eğer muvafık görür isen mutavassıt bir noktada birleşelim.
Ben bir yere kadar gideyim, sen de bir yere kadar gelirsin, bit-
tabii bir mahzur görmediğin halde yapalım. Bolşeviği, vesaire
meselesini orada görüşürüz. Doktor Tevfik arz-ı ihtirâm ediyor.
Receb'e selâmınızı tebliğ ederim. Gözlerinden öper ve seni Allah'a
emanet ederinı kardeşim.
Cafer Sât”87
Bu mektubun yazıldığı günlerde İstanbul'da ve Anadolu'da bir
hareketlilik vardır: Mustafa Kemal Paşa, Samsun'dadır!
Talât Paşa, Enver'e 1919'un 1 Temmuz'unda gönderdiği mek-
tupta da Ittihad ve Terakki'nin geleceği hakkındaki kanaatlerini
yazmakta, savaşın galibi olan müttefiklerin Ermeni ve Rum teh-
ciri konusunda açtıkları soruşturmadan bahsetmekte, Almanya'da
sıkıntıya girdikleri takdirde Kırım'a yahut Rusya'ya gitmeleri ih-
timalinden sözetmekte ve mağlüp Türkiye'nin geleceği için Ingilte-
re'nin muavenetinden medet umduğunu ifade etmektedir.
Ve bir başka tuhaflık: Enver bir önceki mektubunda Ingiltere'de
o sırada Hava ve Savaş Sekreterliği'ne gelmiş olan Winston Chur-
chill ile görüşmek istediğinden bahsetmiş olmalı ki, Talât Paşa
böyle bir temasın mümkün olabileceğini yazmaktadır ve mektup
Ittihad ve Terakki'nin galiplere karşı alttan alarak uzlaşma çare-
leri aramayı düşünen en önde gelen isimlerinin milli mücadeleye
girişmeyi düşünmediklerini, böyle bir mücadeleyi hatırlarına bile
getirmediklerini göstermektedir:
“1 Temmuz 919
Kardeşim Abbas Bey,!38
10 Haziran tarihli mektubunu 20 Haziran'da aldım. Benim
mektubum seni nasıl memnun ediyor ise, senin mektupların da
bizi o derece sevindiriyor. Çörçilin cevabını bir derece daha dü-
şünerek tahlil etmek muvafık olur. Biliyorum ki muhabereniz
doğrudan doğruya ise sözlerine itimad edilebilir kanaatindeyim.
Meselâ İngiltere'ye gitmek caiz olmasa bile bitaraf bir yerde gö-
rüşülebilir. Hiç zannetmem ki Çörçil sizi yakalatmak üzere tuzak
tertib etsin. Bütün bu mütâleam doğrudan doğruya temasta mu-
haberede bulunduğunuza göredir. Yok eğer arada vasıtalar var
ise ve o vasıtalar muhabere ederek size netice-i muhabereyi hikâ-
ye ediyorlar ise o vakit hiçbir vechile itimad câiz değildir. Ma-
aınafih bu işlerde tecrübeden ziyade olduğu gibi belki Çörçilin
şahsını benden iyi tanırsın. Ben yalnız Istanbul'da kendisini ta-
nıdım ve biraz şarlatan buldum. Ben de Lloyd Corc'a bir mektup
yazdım. Bu mektupta neden Devlet-i Aliyye'nin Almanlar'la bir-
likte harbe girdiğini izah ettim. Rusya'nın aldığı şekle göre Tür-
kiye menâfii ile Ingiltere siyaseti arasında zıddiyete kapıldığını
ve Şark'ta Ingilizler'in Türkler'e muhtaç olduğunu anlatmaya ça-
lıştım. Türkler'in minnetdarlığını kazanırlarsa hiçbir vakit Türk-
ler'in bunu unutmayacağını söyleyerek memleketimiz hakkında
İngiltere'nin muavenetini istedim. Bilmem, ne tesir yapacak...
..Ahvâlin inkişâfına göre program tevsi” ve temdid edilebilir.
Arkadaşların Malta'ya gitmesine hep acıdık. Ingilizler'in bu ha-
reketini protesto ederek neşriyatla bir te'sir yapmaya çalışmak-
tan başka şimdilik yapılacak birşey yok. Mayıs'ın yirmi beşine
kadar olan İstanbul gazetelerini okuduk. Arkadaşları Teşkilât-ı
Mahsusa'dan dolayı itham ediyorlar. Güyâ bütün Ermeni ve Rum
tehcirini ve birtakım fenalıkları Teşkilât-ı Mahsusa yapmış. Bu
da Ittihad ve Terakki Merkez-i Umumisi'ne tâbi” imiş. Bundan
bir netice çıkaramadıkları reis ve müddeijumumilerin mütema-
diyen istifa ettikleri anlaşılıyor. Mahküm edemeyeceklerini anla-
dıklarından dolayı, Malta'ya göndermiş olacaklar.
..Acaba Rusya'ya gitmek ve orada yaşamak ve çalışmak mu-
vafık ve mümkün mü, Kırım'da emin olarak kalınabilir mi, lutfen
fikrini yaz. Ben Kırım'a veya Rusya'ya gider isem Tevfik Hüseyin
ve Recep birlikte gelirler zannederim. Üç kişi gelebilir miyiz? Bü-
tün bu mesâil hakkında bir defa görüşmemiz pek iyi olacaktır.
..Hayreti,"* Istanbul'dan avdet etti. Sultan Efendi'yi" de gör-
müş. Sultan Efendi, Istanbul'da sadaret konağında ikamet edi-
yormuş. Bizimkiler ekseriya kendisini ziyaret ediyorınuş. Bizim
evi de almak istemişler. Refika, ısrar ederlerse evi yakacağını
söylemiş sonra vazgeçmişler.
Sana yanımda bulunan on beş bin frangı gönderiyorum. Fazla
tedârikine alıvâl-i grev dolayısıyla imkân yok. Âtiyyen yine mu-
avenet mümkündür. Istanbul'dan şimdilik para getirmenin im-
kânı yoktur.
..Allah'a emanet ol kardaşım. Mektupları biraz sıklaştıralım.
Sâjl4ı
Bütün bu mektuplar, İttihadçılar'ın dünya savaşında yenilmiş
olduklarının farkında olmadıklarını açıkça göstermektedir. Umur-
samazlık öyle bir hâle gelmiştir ki, Türkiye'den ayrıldıkları gece
“Bizim siyasi hayatımız artık sona ermiştir” dediği için Enver ile
nasa soğukluk giren Talât Paşa bile Avrupa'da Türkiye'nin gele-
coği konusunda görüşmeler yapmakta, hattâ İngiltere Başbakanı
uloyd Göörge'n kadar yazmaktadır...
İtihadçılarn temasları o günlerden itibaren üç sene boyunca
(zdüuman içerisinde, karmakarışık şekilde devam edecek; savaşın
gulipleri Türkiye'nin savaş suçlusu olarak gördükleri eski idare-
cileri ile görüşmekten çekinmeyecek, en alâkasız hattâ rakip ve
düşman taraflar bile biraraya gelip bol bol konuşacaktır.
Meselâ, Talât Paşa, Ingilizler'in yanısıra Hollanda'da Sosyalist
lnternasyonal'in idarecileri ile temaslarda bulunurken Enver
Paşa bir ara İngilizler ile görüşecek, Cemal Paşa kısa bir müddet
öncesine kadar Türkiye ile fiilen ve hukuken düşman olan Fran-
sızlar ile masaya oturacak, hattâ rahatça Paris'e kadar gidip önde
gelen Fransız politikacılar ile buluşacaktır. Enver Paşa'nın sonraki
(emasları, daha da tuhaftır: Ingilizler ile neticesiz kalan toplantı-
lardan sonra Sovyetler ile yakınlaşacak ve beraberce o günlerin
emperyalizmine, yani dünyanın dört bir tarafındaki Ingiliz hâki-
miyetine son verecek bir hareket hattı çizmeye çalışacak; her üç
paşanın Ankara Hükümeti ile bağlantıları da devam edecektir.
Birbiri ile alâkasız bütün bu temasların, görüşmelerin ve top-
lantıların tek bir sebebi vardır: Ittihadçılar'ın kafaları karışmıştır!
Türkiye'nin savaşta mağlüp olabileceği hatırlarına hiç gelmemiş-
tir, yenilginin ardından hepsi şaşkındır ve ne yapacaklarına bir
türlü karar verememişlerdir!
*
Enver, şifaya kavuşmasının ardından Kırım'da birkaç hafta
daha kaldı, Kafkasya'ya deniz yolundan geçmesinin mümkün ola-
madığını anlayınca başka yollar aradı ama bulamadı. Aklı-fikri za-
ten Istanbul'da bıraktığı sultanında, Naciye'de idi fakat memleke-
te dönmesi mümkün değildi ve onu kabul edecek artık tek bir yer
vardı: Arkadaşları ile beraber Istanbul'dan Kırım'a varmalarının
hemen ardından, gitmekten son anda vazgeçtiği Almanya!
Ve, aylarca kaldığı meçhul diyarları bırakıp Berlin'e gitti...
*
Enver Paşa'nın gurbet senelerinin hâlâ karanlıkta olan tek dö-
nemi Kafkasya günleridir. Almanya'ya hangi güzergâhı kullanarak
ve nasıl gittiği konusunda elimizde mâlümat yoktur ve sahip bu-
lunduğumuz tek bilgi, 1919 yazının sonlarında artık Almanya'da
olduğudur!
Almanya'ya varmadan önce Kırım'da ve Kafkasya'da yaşadık-
larından o sırada Istanbul'da olan hanımı Naciye'yi mektupla ha-
berdar etmiş, Naciye mektubu okuduktan sonra hissiyatını birkaç
satırla kâğıda dökmüştür:
id
Ag ei © vaar. çatak
Ağ, 19 20352 .—-5 çe e lem Sİ a
Pe) LE TEAM ev el ii
ei Ar King A ale
Aç rs girik Ki YE
yü fi A Eğ
j Sİ yer
z 3 ş Pam
0'E İN la mor
“Âh, dünyada sana hitap edecek bir
şeyim yok. Ruhum desem pek acı çektiği
bir azap sana ıztırap verir. Enverciğim, o
siyah denizin yüksek dalgalarının verdi-
ği bir hülyayı dehşetle titreyen kalbimin
teessürünü artıran tasavvurlarımla ağ-
larken mektubunuzu aldım. Of! Bir de ne
göreyim, tahayyüllerimin bir aynı diyorsu-
nuz ki belki gözyaşların kuruduğu bir za-
man mektubum beni hatırlatır. Böyle mi
Enver? Artık beşeriyetin haksızlığı içinde
öleceğime tamamıyla kani' oldum. Bütün
âzam seni tahattura bir vesile değil mi?
Evet, bu kağıt parçası senin ellerinle
karalandığı için beni sevindirir, işte ka-
zandığı...”.
*
eğe
2.—
Naciye Sultan'dan Enver'e:
“Dehşetle titreyen kalbim...”.
Talât Paşa ve arkadaşları, Kırım'dan yola çıkmalarından tam on
gün sonra, sosyalistlerin Almanya'da hükümeti ele geçirmelerinin
hemen ertesi günü Berlin'e vardılar.
Paşa, bir müddet Berlin yakınlarındaki Neubabelsberg'de Dr.
Richard Sinn'e ait bir sanatoryumda kaldı, eşi Hayriye Hanım da
sonraki günlerde Istanbul'dan Berlin'e gitti ve Ittihadçılar, Alman-
ya'nın değişik şehirlerine dağıldılar.
Isimlerini değiştirip kod adları almışlardı, Enver Paşa zaten
daha önceden Ali, Talât Paşa da Hamdi olmuş, daha sonra bu ismi
Sâi'ye çevirmişti; Cemal Paşa Cevdet, Dr. Bahaeddin Şakir Yakup
Kâmil, Dr. Nâzım da Râmiz olacak ve ilerki günlerde onlar da daha
başka isimler kullanacaklardı.
Talât Paşa ve hanımı, daha sonra Berlin'in Hardenberg Cadde-
sinde kiraladıkları on bir odalı bir apartman dairesine geçtiler. Ayrı
ev tutacak paraları olmayan ve geçimlerini gündüzleri çalışarak
temin eden bazı Ittihadçılar, meselâ Almanlar'ın yanında rençber-
lik ve odunculuk yapan Dr. Rüsuhi Bey ile bir caddenin üzerindeki
küçük bir kulübede sigara satan ve 17 Nisan 1922 gecesi Ermeni-
ler tarafından Bahaeddin Şakir Bey ile katledilen Trabzon'un eski
valisi Cemal Azmi Bey gibi bazı önemli isimler de onlarla beraber
aynı evde kalmaya başladı ve dairenin sâkinlerinin mevcudu bir
ara on kişiyi geçti.
Cemal Paşa ise Afganistan ve Rusya macerasından önce Ber-
lin'den Isviçre'ye gitmiş, ailesini ile yaverlerinden Ismet Bey'i de
getirterek Klosters isimli küçük bir köye yerleşmişti ve orada ha-
araları yazmakta idi.
Iihad ve Terakki'nin lider kadrosu memleketi terkedip eski müt-
twfikleri olan Almanya'ya sığınmışlardı ama başlarında dünya kadar
dert vardı: İktidarı bırakıp İstanbul'dan ayrıldıkları sırada işbaşında
olan İzzet Paşa hükümeti Alınanya'dan Ittihad ve Terakki'nin eski
hiler kadrosunun Türkiye'ye teslimini, bu olmadığı takdirde en azın-
dün sınırdışı edilmelerini istemekte ve Berlin Sefiri Rıfat Paşa, he-
inen her gün bu taleple Alman Dışişleri'nin kapısını aşındırmakta,
Almanlar ise talebi her defasında reddetmekteydi.'*?
*
Daha önce de yazdım: Alman hükümetinin sürgündeki İttihad-
çılara kucak açmasının ve İstanbul'dan gelen iade taleplerini red-
demesinin, hattâ bazı çabalarında yardımcı olmasının sebebi, Ber-
lin'in onlara karşı hissettiği muhabbet değildi...
Askerlerin mağlübiyete beraber uğradıkları eski müttefiklerinin
liderleri ile dayanışma içerisinde olmaları bir yere kadar normal
kabul edilmeli idi ama Ittihadçılar, Berlin'de Kayzer Wilhelm'in
devrilmesinden sonra çıkan ayaklanmaları bastırarak iktidara
gelen yeni hükümet için her şekilde, özellikle de Rusya'ya karşı
takip edilecek politikalarda istifade imkânı bulunan bir vasıtadan
ibaretti. Berlin bu düşünce ile Enver Paşa'nın sonraki günlerde
Rusya'ya ve Orta Asya'ya gitmesi konusunda her türlü desteği ver-
miş, Cemal Paşa'nın Afganistan ve Moskova macerası öncesinde de
ellerinden gelen yardımı yapmışlardı.
İttihadçılar'ı bekleyen daha önemli tehlike ise, günün birinde
suikaste uğramaları ihtimaliydi. Ermeniler'in 1915 tehcirinin in-
tikamını almak için suikast hazırlığı içerisinde oldukları ve bu
maksatla özel timler kurdukları yolunda haberler gelmekteydi
ama hemen bütün İttihadçılar tuhaf bir umursamazlık içerisinde
idiler. Her biri birer nâm-ı müstear yahut kod adı almış olmaları-
na rağmen gizliliğe riayet etmemekte, hattâ yazışmalarında ibret
alınacak gaflette bulunmaktaydılar. Meselâ aldıkları mektupların
zarflarının üzerine alıcının kod adı bazen yazılıyordu ama genel-
likle gerçek isimler kullanılmakta; hanımlara yollanan mektuplar
ise her zaman asıl adları yazılarak gönderilmekteydı!
Bu umursamazlığın neticesi ise, mâlüm... Ermeniler'in Yunan
intikam tanrıçası Nemesis'in ismini verdikleri suikast timleri Av-
rupa'da 1920 ile 1922 arasında Ittihad ve Terakki'nin eski sad-
razaını Said Halim Paşa'yı Roma'da, Talât Paşa'yı ve Bahaeddin
Şakir ile Cemal Azmi Beyler'i Berlin'de katlettiler. Cinayetler bu
kadarla da kalmadı; Tiflis'te Azerbaycan'ın sabık başbakanı Fetali
Han Hoyi, İstanbul'da da yine Azerbaycan'ın eski İçişleri Bakanı
Behbud Han Cevanşir kurşunlara hedef oldu...
Enver, Kırım ve Kafkasya taraflarından Berlin'e vardığında, Av-
rupa'da sürgünde bulunan lttihadçılar işte bu şekilde yaşamakta
ama birkaç ay öncesine kadar başında bulundukları memleket san-
ki büyük bir bozguna ve hemen akabinde de işgale uğramamış gibi
siyasi faaliyetlerine devam etmekte, hattâ kendilerini mağlüp eden
devletlerle bile temasa geçebilmenin yollarını aramakta idiler.
*
Enver'in Berlin günleri hep bir koşuşturma içerisinde geçecek,
geleceğini ve birkaç ay sonra atılacağı Rusya macerasının temelle-
rini buradaki eski dostları ile ilişkileri belirleyecektir...
Almanya'ya varmasından sonra Berlin'de küçük bir otelde Ali Bey
olarak bir oda kiralamıştır. Otelden sabah erkenden çıkmakta, arka-
daşları ile beraber siyasi kulüpler kurup planlar yapmakta ve gün-
lük işlerini tamamladıktan sonra Almanya'daki askeri ataşelik gün-
lerinde en yakın dostu olan Sarre ailesinin villasına gitmekte, orada
uzun zaman geçirmekte ve otele gece yatmak için dönmektedir.
Friedrich Sarre'nin Berlin civarında, Potsdam'da 1906'da inşa
ettirip aile ismini verdiği, tarihi eserlerle dolu olan ve müzeyi andı-
ran üç katlı villası savaş sonrası günlerde de Berlin'in yüksek sos-
yetesi ile Almanya'nın önde gelen politikacılarının buluşma mekânı
olmaya devam etmektedir.
Imparator Ikinci Wilhelm'in tahtından feragati ve monarşinin de
ilgasının ardından 1919'da kurulup 1933'te Adolf Hitler'in iktidara
gelmesi ile son bulan Weimar Cumhuriyeti'nin önemli isimleri he-
men her akşam Villa Sarre'de biraraya gelmekte, kültürel sohbetle-
rin yanısıra siyasi meseleleri de konuşmakta ve hattâ bazı kararla-
rı burada almaktadırlar. |
Villânın müdavimleri arasında Almanya'da sürgünde bulunan 1It-
tihadçı liderler de vardır. Talât ve Cemal Paşalar, Enver'in Berlin'e
gelmesinden önce Sarre ailesi ve Hans Humann ile temastadırlar,
Ittihadçılar'ın Alman makamlarından her türlü himayeyi görmele-
rini sağlayanların başında Sarre ailesi gelmektedir. Hans Humann
da o sırada zaten albay rütbesi ile Alman Donanma Istihbaratı'nın
başına getirilmiştir ve hem Talât, hem de Enver Paşa, o günlerde
yazdıkları mektuplarda Maria Sarre ve Hans Humann vasıtası ile
yaptıkları teşebbüsleri ayrıntıları ile anlatmaktadırlar.1*
*
Berlin'de yeniden teşkilâtlanma meseleleri ile uğraşan Enver,
Avrupa'nın yanısıra Kafkaslar'da ve Rusya'da bulunan Ittihadçılar
ile temaslarda bulunmakta, Islâm dünyasının çeşitli memleketle-
rindelki Htihadçılar ile Müslümün liderlöri biraraya getirmeye ça-
lıymakta, Rusya'ya gidebilmenin yolunu bulabilmek için bitmeyen
bir uğraş vermekte ve tabii en önemlisi, Istanbul'da bulunan Naci-
ye'nini ve çocuklarını yanına getirebilmeye çabalamaktadır.
Ama teşkilât meselesinde neyi, nasıl yapacaktır? Ittihad ve Te-
rakla'nin teşkilâtını Avrupa'ya taşıyıp eskisi gibi yeniden güçlen-
direbilseler bilge sonraki stratejileri ne olacaktır? Anadolu'da baş-
layan milli uyanışa destek vermeleri mümkündür ama uyanışın
hdlerleri ya kendilerini kabul etmezlerse?
Bütün bunların arasında daha birkaç ay önce kayıtsız şartsız
teslim oldukları Ingiltere ile temas kurmaya çalışmakta ve bazı
ön görüşmeler yapmaktadırlar ama Ingilizler eski düşmanları olan
ve her an savaş suçlusu ilân etmeleri ihtimali bulunan sürgündeki
grubu muhatap alacak mıdır?
Geriye bir ihtimal kalmaktadır: Rusya... Bir buçuk sene önce
patlayan Bolşevik Devrimi ile Rusya'da herşey değişmiş, eski düş-
manlığın yerini sosyalizm ve komünizm denen ve esir milletlerin
kurtulmasına vasıta olabilecek alışılmadık bir düşünce ile yeni bir
rejim almıştır ama gelecekte bu düşünceye benzer bir politikanın
uygulanması acaba nasıl bir netice verecektir?
Talât Paşa ve arkadaşları ilk iki düşünceyi hayata geçirmeye
çalışırlarken, Enver bu üçüncü yolu, yani toplu bir başkaldırı ile
sosyalistlerle işbirliğini tercih edecektir.
Enver, Cemal Paşa'ya gönderdiği, üzerinde tarih bulunmayan ama
giriş kısmındaki ifadelerden 1920'nin Ocak'ında yazıldığı anlaşılan
mektubunda ömrünün son iki senesinde hayata geçirmeye çalışacağı
düşüncelerinin ilk şeklini maddeler halinde sıralamaktadır:
“..Şimdilik umumi fikrim:
1. Islâm milletlerinin halâsı,
2. Hedefim müştereken Avrupa'nın emperyalist kapitalizmi
olduğuna göre sosyalistler ile teşrik-i mesai,
3. Kurtarılan memleketler idare-i dahiliyesinde esâsât ve bün-
yeye tevafuk ettirtmek şartı ile sosyalizm prensiplerini kabul,
4. Istihlâs-ı Islâm için ihtilâl de dahil olmak üzere bilcümle
vesâit-i tazyikiye istimâli.
5. Bu hususta Islâm'ın gayrımahküm milletlerle de teşrik-i
mesâi,
6. Islâm'ın hey'et-i câmiası dahilinde her unsurun harsının in-
kişâfına müsaade etmek.
Işte, şimdilik bu. Bakalım vaziyetin irıkişâfına nasıl hareket
etmek lâzım gelecek...”.144
Enver, hayatının bu son safhasındaki faaliyetlerini temel aldı-
ğı işte bu maddeler üzerine inşaya çalışacak, sözünü ettiği Islâmi
harekete arada bir Sovyetler ile ilişkilerinde mevcut havaya göre
Bolşeviklik deyimini de ilâve edecektir.
Ama, bu Islâmi harekette cihad yoktur! Hareket, Ingilizler'den in-
tikam almak temeli üzerine inşa edilmiştir. Ingiliz boyunduruğu al-
tındaki Müslümanlar kurtarılacak, bu arada Fransızlar'dan, Islâm'a
eziyet eden diğer Avrupalı milletlerden ve yaşlı babasını bile zindana
atanlardan hesap sorulacak, Islâm dünyası bağımsız hâle geldikten
sonra büyük ve müstakil bir devlet olacak şekilde birleşecektir!
Aslında sadece cihad meselesinde değil, hareketinin kimliği ko-
nusunda da kararsızdır ve bunu belki de hiç düşünmemiştir. Tür-
kiye'yi terkettiği andan, yani 1918'in 1 Kasım gecesinden itibaren
mutlaka birşeyler yapmayı istemekte ve adımlarını buna göre
atmaya çalışmaktadır ama hayâlindekilerini hakikat hâline ge-
tirmekle meşgulken mücadelesinin din mi, milliyet mi, yoksa her
ikisi veya Bolşeviklik gibi başka bir düşünce uğruna mı olduğu hu-
susunda macerasının nihayetine kadar bir karara varamayacaktır.
Mektuplarında hayallerini anlatmakta ama cihaddan veya milli
bir kıyâmdan değil, sadece hesap sormaktan sözetmektedir. Hattâ,
bütün bu mücadele Naciye'si için olacak, zaferden sonra herşeyi
sultanının ayaklarının altına serecektir:
“..Amerikalılar ile İngilizler dünya hâkimiyeti için mücadele
edeceklerdir. Şimdi ediyorlar ya, fakat bu şimdiki kapalı mücade-
le yine top tüfekle bitecek. İşte o vakit İngiliz İmparatorluğu'na
İslâm memleketlerinde son vuruşu biz yapmış olacağız, bence bu
herhalde benim için bir iyi gaye ve hem de herkesin benden bek-
lediği iş olacaktır” (12 Mart 1921 tarihli mektubundan).
“..Fakat şimdi kurtarılacak koca bir İslâm âleminin, işine
daha kuvvetli, daha canlı sarılınama yardım edeceğini düşün-
memden mütevellid hodbinlik beni bu kadar ileri vardırıyor. ...
Hani bugün bizi evimizden atan Fransızlar, o ak sakallı babamı
babam olduğu için zindanda çürüten Ingilizler, zehir dişleri sö-
külmüş yılanlar gibi zelil, sefil gövdeleri yerlere sürünecekler”
(21 Mart 1921 tarihli mektubundan).
“...Eğer cidden seni üzeceğimi bilmesem, altın tahtı da parçalar,
padişahlığı da mahvederim. Fakat gülüm, Allah büyüktür. Eğer
Allah kalbinin arzusunu verirse, herhalde senin için verecektir
ve vereceği de tabii senin olacaktır. ...Allah büyüktür. İnşaallah
sana Şark'ın bütün eski altın, zümrütlü Cengizler, Timurlar'ın
taçlarını takdim ederim” (18 Nisan 1921 tarihli mektubundan).
*
Enver'in Berlin'de temasta bulundukları arasında o zamana
kadar karşılaşmadığı ve Alman başkentinde, üstelik hapishanede
banağtığı bir kişi duha vardır; Almanya'ya izinsiz girdiği için tu-
çklarıp Berlin'in Moabit Hapishanesi'ne kapatılan Avusturyalı
bir SonYalist, sonraki senelerin Moskova'sında önemli mevkilerde
bulunacak olan Karl Radek...'*
Kadek temaslarını ve siyasi faaliyetlerini serbestmişcesine ha-
piahaneden devam ettirmekte, Alman yetkililer ziyaretçileri ile
görüğmesine izin vermekte, toplantıları ve hazırlıkları kesintiye
uğrardan sürmektedir. Parmaklıklar ardındaki buluşma mekâ-
nina ismi kendi ifadesi ile artık siyasi salon olmuştur ve ilk iki
#iyurelçisi de Talât ile Enver Paşalar'dır.
Karl Radek ile ilk teması Talât Paşa kurmuştur. Ittihad ve Terak-
ki ile Moskova arasında gelecekteki muhtemel işbirliği konusun-
du görüşmeler yaparken Alman makamları nezdinde de Radek'in
gerbost bırakılması için teşebbüste bulunmuştur ve Radek'in 1920
Ocuk'unda tahliye olmasında Almanya ile Sovyetler arasındaki te-
masların yanısıra Talât Paşa'nın da rolü vardır.
Wnver'i Radek ile tanıştıran da Talât Paşa'dır ve hapishanede
görüşmeleri için gereken izinler başta Sarre ailesi olmak üzere It-
tiladçıların Alman Genelkurmayı'ndaki dostları tarafından sağ-
lanmıştar.
Karl Radek, sonraki senelerde yayınladığı hatıralarında" Talât
ve Enver Paşa ile tanışmalarını anlatacak, her iki Paşa'yı Rusya'ya
gitmeleri konusunda iknaya çalıştığını söyleyecek ve psikolojik
tahliller de yapacaktır:
“..Hücrem, birkaç gün içerisinde politik bir salon hâline geldi.
Ilk iki ziyaretçim, Jöntürk Hükümeti'nin başkanı olan eski
büyük vezir Talât Paşa ile onun Savaş Bakanı ve Trablus savun-
masının kahramanı Enver Paşa idi. Türkiye'nin hezimetinden
sonra her ikisi de Berlin'de yarı-gayrıresıni olarak yaşıyorlar,
Müttefikler tarafından iadeleri isteniyor ve Türkiye'nin gelecek-
teki savunmasını ne şekilde idare edeceklerini plânlıyorlardı.
Yenilgiden sonra kaçarak Almanya'ya Sovyet Rusya üzerinden
yasadışı olarak gelmiş olan Enver, Alman askeri çevrelerini Müt-
tefikler'e karşı mücadele verilecek ise Sovyet Rusya'nın yeni ve
büyüyen bir dünya gücü olarak nazar-ı itibare alınması gerektiği
konusunda ikna eden ilk kişi idi. Talât'ı, Brest-Litovsk günlerin-
den tanıyordum; onu orada galiplerin masasında görmüştüm.
Burada, Berlin'deki zindanda kırılınış halde idi, bir telgrafçının
oğlu ve kendisinin de telgrafçı olduğunu hatırlıyor ve Müslüman
Doğu'nun kendini esaretten sadece halk kitlelerinin desteği ve
Sovyet Rusya ile işbirliği sayesinde kurtarabileceğini söylüyordu.
Dünya Savaşı'nın ardından gelen yenilgiden sonra Türkiye'nin
savunmasını üstlenen ve kendini iktidardan düşmüş olan Jön-
türk Hükümeti'nden bir şekilde ayırmak mecburiyetinde kaldı-
ğı iddia edilen Kemal Paşa ile ilişkileri hakkında da, aralarında
temel bir ayrılık bulunmadığını ve memleket dışından onun için
yardım organize ettiklerini ifade ediyorlardı. Onları, Rusya'ya
gitmeleri için iknaya çalıştım ve Enver Paşa daha sonra gitti.
Talât Paşa ise Ermeniler tarafından zalim katliamın intikamını
almak maksadıyla öldürüldü. Çok defa Ermeni meselesini de tar-
tıştık. Talât politikasını savunmadı ama her taraftan kendilerini
sarmış olan Müttefikler'in Ermeniler'i dahili bozgunculuk vası-
tası olarak kullandıklarını ve en merhametsiz tedbirleri uygu-
lamaya mecbur kaldıklarını ifade etti. Almanca ile Fransızca'yı
kırık şekilde ve karıştırarak konuşan Talât'ın tanrı vergisi büyük
zekâsı ve iradesi ile beni etkilediğini söylemem gerekir. Fransızca
ve Almanca'da kendini rahat şekilde ifade edebilen ve sinirli bir
mizacı olan Enver Paşa, bende dengesini tamamen kaybetmiş ve
memleketinden ziyade şahsi mevkii için mücadele eden istikrar-
sız bir kişi intiba uyandırdı”,147
Radek, Enver'e Moskova'nın kapılarının açılmasını sağlaması-
nın yanısıra bir başka yardımda daha bulunmuştur: Enver sos-
yalizm, esaret ve ihtilâl gibi o güne kadar telâffuz etmediği kav-
ramları Radek ile tanışmasından sonra artık sık sık kullanmaya
başlayacaktır!
*
Elimizde bulunan ve Enver'in Kızılay görevlisi Dr. Mehmed Ali
olarak tanıtıldığı 21 Kasım 1919 tarihli belge, Berlin'deki bir as-
keri mahkemenin Enver'e Karl Radek'i yarımşar saatliğine ve üç
defa ziyaret izni verdiğini gösteriyor:
“Berlin, 21 Kasım 1919
Komutan Noske'ye:
e ği irişek e kil pi ak Kızılay'dan Bay Dr. Mehmet Ali,
Lehrterstr. 9'te hücre hapsinde tu-
tulan Karl Radek ile bir görevlinin
gözetiminde üç defa ve yarımşar
saat görüşme iznine sahiptir.
Askeri Mahkeme”148
Bu belgenin görüşme için veri-
len ilk izin olup olmadığını, yani
Enverin Radek ile temasının
1919 Kasım'ının sonlarında mı, yahut daha önce mi başladığını bil-
miyoruz. Ama görüşmeleri devam etmiş ve Enver'in zaten kafasında
bulunan ve Moskova'ya gidip esir milletleri, özellikle de Müslüman
âlemini savaşın galiplerine ve en başta Ingiltere'ye karşı kıyâm et-
tirme düşüncesini destekleyip güçlendiren, Karl Radek olmuştur.
Wimizde bulunan bir başka belge, Enver'in Rusya seyahati için
ilk giriğimleri Karl Radek'in yaptığını gösteriyor. Radek, hapishane-
den Alınan Komünist Partisi'nin Frederik Stroem isimli mensubuna
ulyazısı ile yazdığı bir notta Enver'e yardımcı olmasını istiyor:14
“Sevgili Stroem!
Bu sözlerimi size getiren o Z/4 #./
beyefendiye mümkün olan her e” iğ AK Se e
türlü desteği lütfen sağlayın, meden fecir LAL
Rusya üzerinden Moskova'ya (o/0 en ari Saski
gilmesi için pasaport almasına
yardım edin ve bunu tamamen o ///4/ Fk Haki
gizli tutun. Fr k Mis
İyi dileklerimle. ipe
25.11.1919.
Radek”
Enver'in Moskova'ya gidebilmesi için çaba gösteren sadece Karl
Rüadek değildir. Berlin'deki Ittihadçılar, özellikle de Talât Paşa, Al-
nwnya'daki yeni iktidar ile yakın münasebetleri olan Sarre aile-
si ve dünya savaşı sırasında Türkiye'de görev yapıp mütarekenin
ardından memleketlerine dönen ve Alman Ordusu'nun önemli ko-
muta kademelerinde bulunan Alman subaylar ile generaller de se-
yahat konusunda yardımcı olmaktadırlar. Meselâ, savaş sırasında
bir müddet Osmanlı Ordusu'nun genelkurmay başkanlığını yapan
General Hans von Seeckt, o günlerde Almanya'nın Genelkurmay
Başkanı'dır ve Enver çeşitli mektuplarında von Seeckt'in kendisin-
den Almanya ile Rusya arasındaki silâh ticaretini organize etmesi-
ni istediğini yazmaktadır.
*
Müttefiklerden 11 Kasım 1918'de ateşkes talebinde bulunan Al-
manya 1919'un 28 Haziran'ında Versailles'da son derece ağır bir
barış anlaşması imzalamaya mecbur edilmiştir.
Almanya'nın taarruz gücü anlaşmanın askeri maddeleri ile
elinden tamamen alınmış, silâhlarına el konmuş ve sadece 100
bin kişilik bir ordu bulundurmasına izin verilmiştir. Yedi piyade
ve üç süvari tümeni ile üç de askeri okula sahip olabilecek, savaş
gemisi sayısı sınırlandırılacak, sahip olduğu savaş gemilerinden
el konmayanları silâhları sökülerek ticari gemi haline getirilecek,
silâh imal edememesi bir tarafa silâh ticareti yapamayıp satın da
alamayacaktır.
Versailles Anlaşması, Almanya'nın hava kuvvetine sahip olma-
sını da yasaklamakta; hattâ değil savaş uçağı, zeplin ve balon gibi
hava ulaşım araçları ile uçaklarda kullanılabilecek kameraları bu-
lundurmasına bile izin vermemektedir.
Hans von Seeckt'in Enver'in Rusya'ya gidebilmesi için gereken
desteği sağlamasının ve Moskova'da Almanya ile Ruslar arasında
silâh konusunda ticari temaslarda bulunmasını istemesinin sebep-
lerinden biri, ordusu bu şekilde nâmevcut bir hâle getirilmiş olan
Almanya'nın askeri gücünü anlaşmanın getirdiği bütün sınırlama-
lara rağmen belli bir seviyede tutma çabasıdır.
*
Yeni mücadelenin Rusya'dan başlamasına karar verilmiştir
ama ortada mühim bir mesele vardır: Enver'in Moskova'ya nasıl
ve hangi yoldan gideceği...
Berlin'deki ismi ile Ali Beyin, yani Enver'in Rusya'ya gidebil-
mesinin çaresi 1919 sonbaharında bulunur: Yolculuk özel bir uçak-
la yapılacak, herşeyi Alman Genelkurmayı organize edecek, plân
gizli tutulacak ve Auswöârtiges Amt'a yani Alman Dışişleri'ne bile
haber verilmeyecektir.
Enver, Moskova'ya uçakla birkaç defa, hattâ düşe-kalka gitmeye
çalışmasına rağmen bir türlü muvaffak olamayacak ve ilk uçak
denemesinden ancak aylar sonra, karadan gidebilecektir...
*
Enver'in Moskova'ya ulaşabilmek için giriştiği uçak maceraları-
nın ayrıntılarına girmeden, hanımı Naciye Sultan'a Almanya'dan o
tarihten sekiz sene önce, henüz nişanlı oldukları sırada gönderdiği
ve askeri maksatla kullanılabileceğini de düşündüğü uçağın nasıl
bir âlet olduğunu anlattığı mektubunun bir bölümünü okuyalım...
<...Westerland'da bir uçma makinası seyrettim. Geçen sene
de İstanbul'da Tatavla cihetinde bu sene de zannederim Makrı-
köyl'de| öyle birer makina uçurmuşlardı. Bu gördüğüm de adeta
iki büyük kanat arasında bulunan bir adam oturacak kadar bir
sandalye, makinist, yani uçma makinasını kullanan adam otu-
ruyor. Yanında benzin -petrol gazının hulâsası- ile işleyen ufak
bir makina var. Bu makina kanatların ortası ilerisinde bulunan
vapur pervanesi gibi ağaçtan mâmul iki kanadı hızla çeviriyor.
Kanatların ortası gerisinde ve makinistin arkasına düşen cihette
adeta kuşların kuyruğu gibi bir kuyruk var. Sonra bütün bu âlet
ufak üç tekerlek üzerinde duruyor. Şimdi uçmak istenildi mi ufak
makina işlemeye başlıyor. Bu makina otomobillerdeki makinanın
aynı olduğundan istenildiği vakit işler, istenildiği vakit durur.
Pervane dönüyor, pervane dönünce nasıl vapurların pervanesi su
içinde dönünce vapuru ileri itiyorsa, bu pervane de hava içinde
makinayı ileri çekiyor. Bunun üzerine tekerlekler üzerinde adam
da yerinde oturduğu halde bir müddet makina hareket ediyor.
Makinist kanatları yukarıya doğru biraz kaldırınca bu kocaman
alet havada yükselmeye bağlıyor. Biraz uzukta insan havada bü-
yuk bir kuş geziyor sanır, Sonra, makinist kuyruğu sağa sola çe-
virinee makina da o tarafa gidiyor. Bunda da balıkların su içinde
gittikleri gibi, daha doğrusu vapurlar su içinde nasıl gidiyor, nasıl
dümen kullanıyorlarsa bunlar da hava içinde öyle. Bu makina
havadan ağır olduğu halde işte o pervane kuvveti onu uçuruyor.
Bunların iki kişilik, üç kişilikleri de var. Muharebede havadan
uçarak düşmanı görmek, emir götürmek için bu aletler çok işe
yarayacaktır.”159
Gi
Wnver, Moskova'ya bir hayli karmaşık ilişkiler ve uzun çaba-
lar neticesinde gidebildi... O sırada serbest bırakılmış olan Karl
Kadek'in de Enver ile beraber yolculuk etmesi planlanmıştı ama
Polonya askeri istihbaratının şefi Yüzbaşı Ignat Berner'den Po-
lonya'dan karadan geçiş muamelelerinin tamamlandığını bildi-
ren bir telgraf alan Radek uçak yolculuğundan son anda vazgeçti
ve Moskova'ya karayolu ile gitmeyi tercih etti.5!
Versailles Anlaşması'nı imzalayan Almanya'nın hava kuvvet-
leri artık mevcut olmadığı için, yolculukta kullanılacak olan araç
devlete ait, olmayan özel bir kuruluştan, uçak imal eden Junkers
şirketinden temin edildi. Uçağın ismi Annelise idi ve Alman Sa-
vaş Bakanlığı, Moskova yolculuğu için Annelise'in pilotu olan ve
Maria Sarre'nin daha önceden temas kurduğu Üsteğınen Hans
Hesse'yi görevlendirdi. Savaş Bakanlığı, uçuş sırasında çıkabile-
cek muhtemel meselelerden uzak kalabilmek için, yolculuk gün-
leri boyunca Hesse'yi tatilde gösterdi!
Enver, Berlin'den Moskova'ya Bahaeddin Şakir Bey ile gi-
decekti. 8 Ekim 1919'da Berlin'in Johannistal Havaalanı'ndan
kalkan uçakta beş kişi idiler: Enver Paşa, Bahaeddin Şakir Bey,
teknisyen Maruszyk, mühendis Abraham Frankel ve pilot Hans
Hesse.
Radyatördeki bir arıza yüzünden birkaç saat sonra şimdi Po-
lonya'da bulunan Czerk kasabası civarında mecburi iniş yaptılar,
uçağın burnu yere çakıldı, pervane parçalandı ve iki gün devam
eden tamirden sonra 10 Ekim'de tekrar havalandılar.
Ama radyatördeki arıza tekrar başgösterdi, bu defa yine Po-
lonya'da bulunan ve şimdiki ismi Tczew olan Dirchau kasabası-
na inip üç gün de burada kaldıktan sonra 13 Ekim'de tekrar yola
çıktılar. Aynı gün o sırada Almanya'nın elinde olan Köninsberg'e
ulaştılar ve iki gün buradaki askeri havaalanında kaldılar.
Alman Genelkurmayı, pilot Hesse'ye iki yolcuyu Moskova'ya
götürdüğü sırada Litvanya'daki Alman birliklerinin kumandanı
General Rüdiger von der Goltz'a bir mesaj ulaştırması görevini
de vermişti. 15 Ekim'de Königsberg'den havalandılar, mesajın
General von der Goltz'a iletilmesi için aynı gün Schaulen'e, yani
bugün Litvanya'da bulunan Siauliai şehrine indiler, mesaj yerine
ulaştırıldı, havanın erken kararacağı ve geceyi orada geçirmele-
rinin daha iyi olacağı yolundaki uyarılara ve tavsiyelere rağmen
Enver Paşa'nın ısrarı ile öğleden sonra yola çıktılar ve asıl olan
işte o zaman oldu!
Şiddetli yağmur ve rüzgâr yüzünden uçuşun devamına imkân
bulamayan Üsteğmen Hesse, Litvanya askerlerinin kontrolün-
deki bir yere inmek zorunda kaldı. Enver Paşa ile Bahaeddin
Şakir Bey gittikleri bir köyden istihbaratçılar tarafından alınıp
karakola, sabaha karşı bir başka kasabaya, oradan da Kovno'ya
götürüldüler, uçak ile mürettebat da Kovno'ya nakledilip bir ote-
le yerleştirildi ve sıkı bir sorgulamadan geçirildi.
Litvanyalılar'a göre sahte kimlikle seyahat eden yolcular Bol-
şevik idiler! Vaziyetten hemen haberdar olan Kovno'daki Alman
temsilciliği Berlin'i zaten bilgilendirmişti ve yolcuları bıraktıra-
bilmenin yollarını aramaktaydı.
Enver ve Bahaeddin Şakir, on gün tutuldukları Kovno'dan ma-
cera filmlerini andıracak bir şekilde kurtuldu: Litvanya ordusun-
da görevli bir Alman pilot kendi kullandığı uçak ile 28 Ekim'de
her ikisini de kaçırıp Berlin'e götürdü, geride kalan üç Alman da
sonraki aylarda ardarda serbest bırakıldılar.
Enver Paşa'nın evrakı arasında bulunan bazı belgelerde bu ilk
Rusya macerasında kullanılan uçağın benzin parasına varınca-
ya kadar bütün masrafı yeralmakta ve Almanlar'ın Moskova'ya
ulaştıktan sonra uçağı Ruslar'a satmak istedikleri görülmekte-
dir...
İlk belgedeki hesaplar şu şekildedir:
Uçak yaklaşık (o 50.000 .-
Yakıt yaklaşık (o 12.000 .- (geliş-gidiş)
Mürettebat yaklaşık (o 50.000 .- (uçuş sayısına göre değişir)
Yönetici* gözetleyici yaklaşık İm. amaaan
diğerleri yaklaşık (o 12.000. >
> iğ Velar alm ale
120.000 - pazen
Uçağın geri satışı oyaklaşık o(50.0000 - | © -
70009 -
Diğer belgede, daha önce bir başka
uçağın kullanılmasının düşünüldüğünü gösteren ifadeler vardır:
Uğule (yaklaşık) 40-60.000
Yülüt gr MA eger
(Müzi * Yüğ ykl. 800) 8-10.000 .- Bye Mem
Wütün uçuşlar için gerekenler Gİ
(üüreltabun 50.000 .- veye
(yaklaşık) 100-120.000 .-
Uğağın tekrar salışı (yaklaşık) 30-50.000.-
— >)
Hu yedir seen, Zkrreğil
Toplam giderler (yaklaşık) 70.000 .- Hirek ekli pile ger
(Manzin olmudan önce 2,3,4,5 uçuş) 3
Her gelerinde sadece bir yolcu
pil olan yüküyle
Hedeflenen uçak: LV.G.
vü da (eski tip)
İlk kalkış yaklaşık 10 gün içinde
Komişsberg'de arada iniş
Kim tarafından ve kime hitaben yazıldığı belli olmayan bir baş-
ka belge, Üsteğmen Hesse'nin pilot olarak seçilmesinden önce baş-
ka pilotların üzerinde durulduğunu göstermektedir:
“Sayım 2
Bu görev için kimse eğitilmedi. Ne (o #x. 7 İğne | Amine
Kopp, ne de Döberif. e) LE er
Bay Obert'ten ricam, bu planlı hare- a mmm
keti ciddi bir uygulamaya koyana ka-
dar adı geçen kişilerle bu konuda asla
konuşmamasıdır. yi
Sadık dostunuz”. Ti
Moskova'ya ulaşabilmek için girişilen o 7” ln Karel
diğer uçak maceralarından Enver'in mek- “m
tupları sayesinde haberdar olabiliyoruz ve 4. v4 «xx «-
dördüncü, yani son denemesi hakkında eli- 4.7 22.
ınizde bol bol fotoğraf mevcut...
Ikinci denemeye 31 Aralık 1919'da giri- ye ALİ
şildiğini, ancak bunun da Berlin'den binilen
uçağın kalkıştan hemen sonra bir evin bahçesine düşmesi ile netice-
lendiğini, Enver'in Cavid Bey'e 3 Ocak 1920'de yazdığı mektuptan öğ-
reniyoruz.
Enver'in evrakı arasından çıkan bazı fotoğraflar ile notlar, Mosko-
va'ya 23 Şubat'ta yine Annelise ile bir gidiş teşebbüsünde daha bu-
lunulduğunu ama uçağın o gün öğleden sonra tekrar düştüğünü ve
burnu ile kuyruğu parçalandığı için artık kullanılamaz hale geldiğini
gösteriyor.
*
1919 Aralık'ında Moskova'ya gidebilmek için Berlin'de yine ha-
zırlıklarla meşgul olan Enver'in başında bir başka dert daha vardı:
İstanbul'daki ailesinin ve bilhassa hanımı Naciye Sultan'ın maddi
sıkıntıları...
Seyretmek için masaya yaydığı kıymetli taşlarını kutularına
elindeki küçük bir kürekle süpürürcesine yerleştirdiği anlatılan ve
mücevherleri diğer hanedan mensuplarının da anlata anlata bitire-
medikleri Naciye Sultan, şimdi beş parasızdı!
Işgalciler, Enver'in yanısıra Naciye Sultan'ın da gelir getiren
mallarını kontrol altına almışlar, ailenin mâli işleri ile uğraşan
adamlarından bazılarını tevkif etmişlerdi. Kardeşi Kâmil Bey mek-
tuplarında sadece Naciye Sultan'ın değil, bütün ailenin beş parasız
olduğunu ve ellerinde kalan eşyalardan bazılarını satmak zorunda
kaldıklarını söylüyor ve çektikleri maddi sıkıntıyı ayrıntılarıyla an-
latıyordu. 53
Enver, Berlin'den uçakla Moskova'ya gitmeyi tekrar denemeden
önce, 12 Aralık 1919'da, o sırada Isviçre'de bulunan eski Maliye Nâ-
zırı Cavid Bey'e yazdığı mektupta “İstanbul'da uygun bir vâde borç
bulup bulamayacağını” soruyordu:
“...Bunu yazarken biraz da hususi birşeyden bahsedeceğim.
Zevcem ikinci çocuğumuzdan sonra yirmi kilo kaybetmiş. Italyan,
Fransız ve İngiliz doktorları Avrupa'da tedaviyi mutlak görmüş-
ler fakat Ingilizler, Ittihadçılar'ın Istanbul'dan çıkmaları memnu
olduğundan Sultan Efendi'nin ise Ittihadçı zevcesi olmak dolayı-
sıyla çıkması mümkün olamıyacağından bahisle bir gün evvel ve-
rilen müsaadeyi iptal ettirmişler.
Bu ne ise, fakat aynı zamanda bana zararı dokunmak için Sul-
tan Efendi'nin nesi var, nesi yoksa zaptettikleri gibi kendi akar-
larını birer suretle iptal etmişler. Birader paraca pek sıkıntıda
olduklarını yazıyor. Hattâ, biraz yardımı olur diye Fransızlar'ın
ellerinden kurtardıkları birkaç halı ile mobilyayı satarak para te-
darikine kadar mecbur kalınışlar.
Acaba Istanbul'da bir tanıdığın münasip bir vâde ile olsun, ço-
cuklarıma para veremez mi? Hakkı Paşa'ya da melfuf (ilişikteki)
mektupta yazdım, ondan da belki bildiklerinden birine yazar diye
rica ettim. Eniştem Nâzım Bey'in ise vaziyet-i maliyesi pek fena.
Ondan alacaktım, halbuki zaten ...servetini hemen kâmilen sar-
fetmiş. Hattâ, şimdi Istanbul'a gitmek için 300.000 marka evini
satmaya uğraşıyor.
Ne ise, böyle bir mes'ele için de canını sıktığımdan affını rica ey-
lerim, Eğer bu hususla bir şey yazarsan Nâzım Bey'e hitaben lütfet,
olmazsan beis yok, Allah kerimdir»,!5
*
Küver, Berlinde o günlerde bazı tuhaf temaslarda bulundu, İngiliz-
lerin gönderdiği bir aracı ile buluşup geleceğin nasıl şekilleneceğini
tamtıştı, Görüşmelerin tuhaf tarafı İngilizler'in savaşta işgal ettikleri
Osmanlı topraklarını, Irak da dahil olmak üzere iki sene içerisinde
kademeli olarak terkedeceklerini söylemeleri idi!
Berlin'len 1920'nin 26 Şubat'ında Cemal Paşa'ya gönderdiği mek-
tupta görüşme talebinin İngilizler'den geldiğini söylüyor, “... Böyle azar
asar alıp vermekten ise, ...İngilizler'in ciddi ve ebedi dost olup olma-
mak istediklerini bilmek istediğini”, bu şekilde bir arzuları varsa be-
raber çalışabileceğini söylüyor ve olumlu bir cevap geldiği takdirde ni-
yetinin İstanbul üzerinden gizlice Kafkasya'ya ve Türkistan'a geçmek
olduğunu yazıyordu.
Bu ifadeler, zihninde Istanbul'dan ayrıldıkları gece doğan Türki-
ye'de, Kafkasya'da, Hindistan'da ve o tarihte tamamı işgal altında
olan Islâm dünyasının üzerindeki Ingiliz hegemonyasını kırmak mak-
sadıyla derhal faaliyete geçme düşüncesini bir an için unuttuğu yahut
ertelediği mânâsına gelmekteydi.
*
Moskova'ya gidiş için son deneme 1920 Nisan'ında yapıldı, yine
başarısız oldu ama önceki denemelerden farklı ve çok daha maceralı
şekilde cereyan etti, Enver tam üç ay boyunca, 1920'nin 6 Nisan'ı ile
6 Temmuz'u arasında Letland'ın, yani Latvia'nın başşehri Riga'da bir
hapishanede kaldı ve Berlin'e daha da maceralı bir şekilde dönebildi.
Enver'in Moskova'ya gidebilmek maksadıyla yaptığı birinci ve dör-
düncü yolculuk denemeleri sırasında başına gelenler, özellikle de Ko-
vno'daki gözaltı ile Riga'daki tutuklanması ve Kovno'dan bir Alman
uçağı ile kaçırılması birbirine karıştırılmıştır.
Dördüncü deneme ile ilgili olarak elimizde iki kaynak bulunuyor:
Naciye Sultan'ın Enver'in daha sonra anlattıklarına dayanarak hatı-
ralarına yazdıkları!“ ve Enver Paşa'nın hem Riga'da tutuklu bulun-
duğu sırada hem de Almanya'ya dönüş yolunda yaptığı karakalem
çizimler ile tutukluluğu ve çizimleri konusunda yazdığı birkaç satır...
Karakalemle resim yapmaya gençlik senelerinden itibaren merak-
lıydı, zaten istidadı da vardı ve Türk resminin öncülerinin neredeyse
tamamının asker oldukları, ilk ciddi resim eğitimini askeri mektep-
lerde almış oldukları gözönüne alınınca, okul senelerinde Enver'in de
resme hayli vakit ayırınış olması tabii idi.
Yeteneğini değişik vesilelerle kullanmıştı. Meselâ, gençlik yılla-
rında Balkanlar'da eşkiya takip ettiği günlerde baskın yapacağı
mahallerin plânlarını bizzat çizmişti ve bu çizimler not defterle-
rinde mevcuttu. Karakalem çizimlere sonraki senelerde, özellikle
de sürgün günlerinde devam etmiş; hem bulunduğu yerleri, hem
de konuştuğu şahısların birçoğunun portrelerini görüşme ânında
elinde mutlaka bulundurduğu eskiz defterlerine resmetmiş, bu ka-
darla da kalmamış, portreleri o kişilere imzalatmış, üstelik tutuk-
luluk günlerinde bu işten para bile kazanmıştı.
Çizimlerinin bazılarında kendi imzası, bazılarında da hayali
isimler üzerine düzenlediği imzalar vardı ve 1921 Nisan'ının ilk
haftasında, Moskova'da bulunduğu sırada profesyonel şekilde re-
sim dersleri almaya bile başlamıştı!
Paşa'nın bu çizimleri önemlidir; zira bulunduğu yerlerin o dö-
nemdeki vaziyetini aksettirmelerinin yanısıra bu sayede hem Mos-
kova'da, hem de Orta Asya'da temas ettiği ve bugün bazılarının
sadece isimlerini bildiğimiz kişilerin portreleri de zamanımıza ka-
labilmiştir.
Enver'in elimizde bulunan ka-
rakalem çizimlerinin tamamı, bu
kitapta yeralmaktadır.
*
Naciye Sultan, hatıralarında
Enver'in Berlinden bir Alman
uçağı ile hareket ettiğini, yolda
Me
çe Simdi A
het sima biç e kal
Rem M - 7 # benzinlerinin bitmesi üzerine Lit-
vanya'ya mecburi iniş yaptıkları-
nı, Malessa ismi ile seyahat eden
Paşa'nın Bolşevik zannedilerek
Riga'da bir hapishaneye kondu-
ğunu anlatıyor ve serbest bırakı-
larak Almanya'ya dönmesi konu-
sunda şunları yazıyor:
“..Kapalı kaldığı müddetçe resim
yaparmış. Resmini yaptığı kimseler-
den buna karşılık para alır, bunu bize
göndermek üzere biriktirirmiş.
Birgün hapishane müdürüne mah-
puslar arasında iyi resim yapan birisi
Nadi Sultandı? olduğunu söylemişler. Müdür de ken-
hatmalrında patern kileki disini görmek istemiş. Hattâ resmi-
günlerinden bahsettiği bölüm. ni yaptırmak üzere evine çağırtmış.
Wwdeki aşçı kadın Alıman'ınış. Enver Paşa kadınla Almanca ko-
nuşmuş, kendisinin Riga'da mahpus olduğunu, isminin Malessa
olduğunu söylemiş ve bütün bu malümatı Vangenheim'e"7 yazma-
sını rica emiş, Kadın, Malessa'nın bir Alman vatandaşı olduğuna
inanmış, çünki Enver Paşa mükemmel Almanca konuşurdu. Mek-
(ubu yazmış ve Almanya'ya göndermiş. Almanlar, Malessa'nın
hakiki hüviyetini biliyorlarmış. Litvanya'dan derhal iadesini iste-
mişler, Onu geri aldırmak için pek çok gayret sarfetmişler.
O sırada Almanya ile Litvanya arasında bir anlaşma olmuş. Al-
man vatandaşı sanılan Malessa da böylelikle serbest bırakılmış.
Enver Paşa'nın Malessa imzasını taşıyan birçok tablosu var-
dır. Bunlardan bir tanesi, bir Alman mecmuasında basılmıştır.
Birçok kimse bu imzanın Enver Paşa'nın olduğunu bilmez ve onu
bir Alman ressam zanneder”, 158
Enver, Latvia'daki hapishanede ve dönüş yolunda yaptığı çi-
zamleri daha sonra bir albüme yapıştırmıştır, bu albüm şimdi eli-
mizdedir ve içerisindeki çizimlerin yanısıra, Enver'in iç kapağına
yazdığı kısa takdim, Riga'daki tutukluluk günlerini aydınlatması
bakımından önem taşımaktadır.
Çizimleri hanımı Naciye Sultan'a toplu şekilde vermek maksadı
ile albüm haline getiren Enver, 18 Temmuz 1920 tarihli takdimin-
de Latvia'daki tutukluluğunun başlangıç ve bitiş tarihlerini yaz-
maktadır:
“6 Nisan 1920'den 6
Temmuz 1920 tarihine
kadar Letland'da olan
esaretim ve badehü
Riga'dan Alınanya'ya
seyahatim esnasında
yaptığım resimler olup
sevgili Cicim'e hatıra
olarak takdim ettim.
Berlin, 18 Temmuz Enver'in çizimlerinin yer aldığı
1920. Enver'in” albümün Naciye Sultan'a ithaf sayfası.
Naciye Sultan'ın hatıraları ile Enver'in albüme yazdığı takdim-
den Riga'dan Berlin'e dönüşün ilk yolculukta olduğu gibi uçakla
kaçırılmak şeklinde maceralı bir biçimde değil, diplomatik girişim-
ler neticesinde mümkün olabildiği anlaşılıyor...
*
Enver, Almanya'ya dönüşünde son senelerinin belki deen büyük
saadetini yaşamıştı: Naciye'si, Berlin'de onu beklemekteydi! Sade-
ce karısı değil, kızları Mahipeyker ile Türkân ve kardeşi Kâmil,
bir Çerkes kalfa ile beraber büyük çabalarla İstanbul'dan ayrılma-
ya muvaffak olabilmiş, Mayıs sonunda Roma'ya varmış ve oradan
Berlin'e geçmişlerdi ama o sırada Riga'daki bir hapishanede çile
doldurmakta olan Enver, Naciye'sinin yolculuğundan habersizdi...
Üstelik, İstanbul'dan ayrılmasından sonra dünyaya gelen küçük
kızı Türkân'ı da ilk defa görmekteydi...
Enver, kızı Türkân 4 Temmuz 1919'da Istanbul'da doğduğu sıra-
da Kırım taraflarında idi ve doğumdan kardeşi Kâmil Bey'in mek-
tubu sayesinde haberdar olmuştu, Kâmil Bey bebeğe geçici olarak
Hamide isminin verildiğini ama Naciye Sultan'ın bu isimden hoş-
lanmadığını söylüyor ve ağabeyinden isim istiyordu.!59
Naciye Sultan, hatıralarında Enver'in ikinci kızını onbir ay son-
ra görebildiğini yazıyordu:
“...Enver Paşa, hapishaneden kurtulur kurtulmaz, Alman-
ya'ya geldi ve bizi buldu. Geldiği zaman sırtında hapishanede
giydiği elbiseler vardı. Perişan bir vaziyette idi.
Ben, o zaman çok hasta ve yorgundum. Kissingen'de Dr.
Dapper'in sanatoryumundaydım. Paşa ile orada buluştuk.
Ikinci kızı Türkân'ı ilk defa olarak o zaman gördü. Türkân
onbir aylıktı.
Kocamın geldiğine çok sevindim, iyileşmeğe başladım. Bir-
kaç hafta sonra hastaneden çıkacak hâle geldim. Eniştem Nâ-
zım Bey, Berlin civarında Grünewald'da bir ev tutmuştu. Biz
de onun yanına gittik. Hep beraber orada oturacaktık...”!60
Şimdi, ailenin Almanya'da yeniden biraraya geldiği günlerin
birkaç ay öncesine dönelim...
*
Berlin'den Moskova'ya gitmeye çalıştığı sırada İstanbul'da va-
him hadiseler yaşanmaktadır...
Savaşın galipleri 1918 Kasım'ından itibaren imparatorluğun
payitahtını fiili olarak işgal edecekler, işgal 1920 Mart'ında res-
miyet kazanacak, Ingilizler Meclis-i Mebusan'ı basarak lIttihadçı
hükümetin mensupları ile bazı milletvekillerini, idarecileri ve yine
İttihad ve Teraki'nin İstanbul'da kalmış önde gelen isimlerini tev-
kif edip savaş suçlusu olarak Malta'ya götürecekler, hattâ güneşin
doğmasından önce evlerinde tutukladıkları politikacıları giyinme-
lerine bile izin vermeden, üzerlerindeki pijamalar ile yola çıkarta-
caklardır.
Müttefiklerin savaşın başta gelen sorumlusu olarak gördükle-
ri Enver Paşa artık Türkiye'de değildir ama ailesi işgal altındaki
Istanbul'dadır ve işgalcilerin en azından taciz edebilecekleri bir
hedeftir.
İstanbul'a gönderdiği her mektubunda Naciye'sini yanına, bilin-
mez diyarlara çağırmaktadır ama Istanbul'un artık ne vaziyette
alduğunu düşünmüyor gibidir.
Naciye Sultan, Enver'e gönderdiği ve üzerinde 1919'da yazıldı-
gi notu dışında tarih bulunmayan cevabi mektuplarından birinde
İstanbul'da çektiği ıztırabı anlatmaktadır ve bu mektup eski facia
tomanlarının bir dram sahifesi gibidir:
“Enver, N TÜP“ Tal e
Bana gel diyorsun fakat dü- e re
günmüyorsun ki yaşadığım bir
muhit eski Istanbul değil, bir
cehennemdir.
Muhakkar, metrük bir ka-
e
Çed iğ
#
dının yardımcısı Allah'tan baş- ——. veee masör,
ka kimse olamaz. Zamanında “14 »...#.. evo, .,
bana tapan insanlar,şimdi beni o—* —>-.1.. GK, il
tarassutla zehirlemekten baş- pim bem AĞI Sea y
ka işe yaramıyor. eN e şi
Enver, seni kaybetmek boş- ü,..,.. ” Te
luğunun yanında me'yus, müte- A e Laz
essir yaşamak ister miyim? Ne li
faide ki, bütün cesaret kabiliyeti haricinde perişan bir haldeyim.
Fakat kalbimde pür-hayat, muzaffer bir ümit var ki, o da seni
bulmak arzusuyla titreyen ruhumda ve kimseye anlatamayaca-
ğım ıztıraplarım.
Of! Artık bu esrarengiz muhitte yaşamak, bütün âlem pey-
gamber olsa şefaat dilemek saadetiyle zelil olmak vicdansızlığın-
da bulunamayacağım.
Âh! Enver, mazinin o felâketli hatıratında birleşsek, başımı
dizlerinin üstüne koysam. Fakat sana herşeyi söylemek kaabili-
yeti, heyhât, nerede o kuvvet! Lisanımdan mürür eden ufak bir
kelimenin dehşetiyle çıldıracağım. Yalnız, gözlerimde titreyen
katre-i mâtem sana herşeyi öğretecek. Belki sen de mahvolmuş
bir kadının feryadını dinlemekten sıkılacak, mazlumiyetime şa-
hadet bile seni korkutacak, mektuplarında daima yazdığın gibi
bir hiss-i mes'uliyetle beni ezmek bahanesini bulacaksın.
Hayır Enver, hayır! Ben de ifade-i teessüre lüzum görmeden dâim
nazarında ehemmiyetini kaybeden bir Naciye olarak kalacağım.
Bütün kâinata bir numune-i imtisâl olan sadakatimi hiçbir-
şeyle isbat edemedim. Öyle değil mi Enver? Oh! Zarar yok, sen
hasta olma, sağ ol, bütün ümidin saadetle netice bulsun, ben mü-
cadele-i hayatla kahrolayım.
»161
Naciye
Enver Paşa ile Naciye Sultan'ın Kuruçeşme'deki yalılarına Fran-
sız işgal birliklerinin kumandanı General Franchet HEsperey göz
diker: 1919'un 8 Şubat'ında Galata Rıhtımı'nda ayak bastığı şehre
bir fatih edâsı ile beyaz at üzerinde girmesi üzerine sadece Türk-
ler'in değil, diğer memleketlerin işgal kumandanlarının da tepkisi-
ni çeken Fransız general...
Yalıyı terketmesi için sadece 24 saat verilen Naciye Sultan ço-
cukları ile beraber Hazine-i Hassa'ya ait Nişantaşı'ndaki bir kona-
ğa taşınır ama tâcizler bir türlü bitmez. Sultan'ın hasta olduğu ve
Türkiye dışında tedavi görmesi gerektiği yolunda hem Türk hem
de yabancı doktorlardan raporlar alınır, Fransızlar ile Italyanlar
Istanbul'u terketmesine karşı çıkmazlar ama bu defa Ingilizler
zorluk çıkartır ve engel olurlar.
Istanbul'da hayat gün geçtikçe daha zorlaşmakta, Naciye Sultan
memleketten ayrılmak için her yolu denemekte ama Naciye'yi En-
ver'e karşı bir rehine gibi elde tutmak isteyen Ingilizler, Istanbul'u
terketmesine bir türlü izin vermemektedirler.
Naciye Sultan 2 Ocak 1920'deki mektubunda kocasına kavuş-
ma arzusunu yazarken başına gelenle herşeyin müsebbibi olarak
amcasını, yani Sultan Vahidedin'i göstermekte ve Vahideddin'den
hain herif diye bahsetmektedir:
“Kıymettar Enverciğim!
Mektubunu gözyaşlarımla belki bin defa okudum, fakat ne ya-
zayım. Ah! Biliyorum, bu mağmum satırlarımla seni müteessir et-
mekten başka hiçbirşey yapamayacağım. Enver, sana gelebilmek
için Allah'tan başka bana yardım edecek, acıyacak hiç kimsem yok.
Hatta, Allah bile bana merhamet etmiyor. Of! Enver, artık bana acı.
Sensiz yaşamak bu zavallı Naciye için gayr-ı kabil,hem Istanbul'da
bu riyakâr insanlar içinde bana bundan fazla azap çektirtme. Söy-
le, Enver, Allahaşkına sana kavuşmak için ne yapayım?
Doktorlar hastadır diye rapor verdikleri halde bana izin ver-
ıniyorlar. Bu hain Ingilizler beni gülerek ölüme mahküm edi-
yorlar. Oh! Enver, bütün bu hakaretleri yaptıran o amcam olacak
hain adamdır. Fakat olsun, ben müteessir değilim. Senin varlığın
bana bütün acılarımı unutturuyor. Senin selâmetin, afiyetin için
her an Allahım'a yalvarıyorum.
..Fakat, hayır Enver! Hayır, ben ölmek istemiyorum. Seninle
bu acı günlerimizden intikam alarak, uzun seneler mesut, bahti-
yar yaşayacağız; değil mi Enverim?
..Enverim! Bana daima uzun mektuplar yaz, resimlerini
gönder. Ben de hiç olmazsa onlarla biraz müteselli olayım. Oh!
Bugün hava ne güzel, ne olur Allahım, senin yanında olsaydım.
Inşaallah o zamanlar da gelecek değil mi Enverim? Yoksa ben
sensiz yaşayamam, ölürüm. Sana gelebilmek için herşeyi yapaca-
ğım. Hattâ, Allahım'a bile isyan edeceğim...”
Naciye”62
İlçi hafta sonra yazdığı mektubunda daha fazla yakınmakta, En-
yer'in eskiden etmiş olduğu yeminleri hatırlatmaktadır:
“Azizim,
Allahaşkına artık benim fer- zil
yadlarımı duy. Başına azim belâ TÜRK T'RİN KURUMU
olacağım korkusuyla bana sab- A ayürlüğn > esi
retmemi tavsiye etme, yoksa çıl- <s> sö h
LE
dıracağım. Bundan fazla felâket- w«.; » o. ii
le mücadeleye kuvvetim yok. Oh! &/;;, (177198 Ger
Beni bu menfur insanların tah- i
kirâtından kurtar. Bana etmiş
olduğun yeminleri hatırla. Beni
İstanbul'dan uzaklaştırmak için
bir hatt-ı hareket tayin et. Dün-
yada bana yardım edecek senden
başka kimsem yok. Allahaşkına
beni bundan fazla bekletme.
Yoksa sen de beni istemiyor
musun? O halde bana kati bir cevap vermeni rica ederim.
Naciye”!63
*
İstanbul'dan ailece ayrılmanın bir yolunu bulma çabaları devam
ederken Fransızlar'ın Kuruçeşme'deki yalıdan bazı kıymetli eşyayı
alıp götürdükleri, sonra Naciye Sultan'ın erkek kardeşi Şehzade
Abdürrahim Efendi'nin hizmetkârlarının da dünya kadar eşyayı
çaldıkları haber alındı.
Bütün bunlar olup biterken, yeni hükümet, İttihadçılar'ın mu-
halifi olan İtilâfçılar ile işgal kuvvetleri Enver'in mal varlığını
araştırmakta ve gayrımenkullerine el koyma hazırlığında idi ve
İngilizler, önce Paşa'nın Menekşe'deki çiftliğine el koydular.
Ailenin bütün işlerini Enver'in kardeşi Kâmil Bey takip etmek-
te, Türkiye'den ayrılan ağabeyine ve ablası Hasene Hanım'ın Ber-
lin'de bulunan kocası Nâzım Bey'e gönderdiği mektuplarda ayrın-
tıları yazmaktaydı.
Enver, Kafkasya'dan sonra Moskova'da ve Orta Asya'da bulun-
duğu günlerde de kardeşine talimat ve emir gibi mektuplar gönde-
recek, bütün işlerini yine Kâmil Bey takip edecekti...
Kâmil Bey'in İstanbul'da karşılaştıkları maddi sıkıntıları anlat-
tığı ve ardarda yakınmalarla dolu mektuplarında, Seher adında bir
hanımın sık sık bahsi geçiyordu...
Seher, Naciye Sultan'ın sarayındaki kızlardan biri idi; kızkarde-
şi daha önce Enver ile beraber Trablus'ta bulunan, Teşkilât-ı Mah-
susa'ya da alınan ve Bâbıâli baskınından sonra Sultan Reşad'ın
Hazine-i Hassası'na tayin edilip vekilharcı olan Derviş Bey adında
Konyalı bir Bektaşi ile evliydi.
Savaş yıllarında Naciye Sultan ile samimiyet kuran Seher, En-
ver Paşa tarafından Nâzım adında bir subayla evlendirildi ama
Enver'in Türkiye'den ayrılmasından sonra Nâzım Bey karısını bo-
şadı. Seher bu defa Istanbul Kumandanı Mustafa Nâtık Paşa ile
evlendi, Naciye Sultan'a daha da yaklaştı ve eniştesi Derviş Bey ile
beraber Naciye Sultan üzerinde hayli etkili olmaya başladı.
Enver ise Seher'den nefret ediyor, bu nefreti mektuplarında açık
açık yazıyor ama Seher'in eniştesi Derviş Bey Istanbul'daki malla-
rı düzgün şekilde idare ettiği için kadını Naciye Sultan'ın yanın-
dan uzaklaştıramıyordu.
Ilk kocası Nâzım Bey'in Sakarya Savaşı'nda şehid düştüğünü
Enver'in yine bir başka mektubundan öğrendiğimiz Seher'in ikinci
kocası olan Istanbul Kumandanı Mustafa Nâtık Paşa 150'likler lis-
tesine alınınca memleketi terketmişti ve Seher, Bakırköy'de yalnız
başına yaşıyordu. ,
Seher ile eniştesi Derviş Bey, 1926 Ağustos'unda Istanbul gaze-
telerinde geniş şekilde yeraldılar:
Ittihad ve Terakki'nin silâhşörü ve Ankara'nın eski valisi Abdül-
kadir Bey 1926'da Izmir Suikasti girişimine katılmakla suçlanıp
Istiklâl Mahkemesi'nde gıyabında idama mahküm edilmesinden
önce Ankara'dan Istanbul'a kaçmış ve bir ara Seher Hanım'ın Ba-
kırköy'deki evinde, sonra da Naciye Sultan'a ait olan ve kâhyalı-
ğını Seher'in eniştesi Derviş Bey'in yaptığı Menekşe'deki çiftlikte
kalmıştı.
Bulgaristan'a kaçmak maksadıyla çiftlikten ayrılıp Kırklare-
li'ne giderken yolda yakalandı, Kırklareli'nde sorgulandıktan son-
ra Ankara'ya gönderildi, yeniden Istiklâl Mahkemesi'ne çıkartıldı
ve önceden verilmiş olan idam cezası 31 Ağustos 1926 gecesi infaz
edildi.
Abdülkadir Bey'in yakalanmasının ardından, hakkında tevkif
kararı verilip mahküm edilmesinin üzerinden geçen iki ay boyun-
ca nerede saklandığı konusunda geniş bir tahkikat yapıldı! ve
Abdülkadir Bey ile bağlantıları ortaya çıkartılan Seher Hanım ile
Derviş Bey de tutuklandılar.
Istiklâl Mahkemesi'nde ne cezaya çarptırıldıklarını araştırma-
dım...
*
İttihadçı avına çıkmış olan Sadrazam Damad Ferid Paşa, yen-
gesi Naciye Sultan'ın yanında bulunmak için Almanya'dan Istan-
bula tam 52 günde dönebilen Enver Paşa'nın kardeşi Kâmil'i bile
Çutuklatımaya çalışmakta idi ve sadrazamın Enver'den intikam al-
mak maksadı ile giriştiği bu teşebbüsü, Naciye Sultan'ın amcası
Kultur Vahideddin engelledi.
Araya tanıdıklar, dostlar ve hattâ İstanbul'daki bazı yabancılar
da girdi ve Naciye Sultan 1920 Mayıs'ında çocukları ile beraber
atarıbul'dan nihayet ayrılıp Enver'inin yanına gitmeye muvaffak
olacaktır...
Sultan, Avrupa'ya gidişini hatıralarında şöyle anlatır:
“..1919 senesinin sonlarına doğru memleketten çıkınağa te-
gebbüs ettim. Rahatsızdım. Hastalığının mahiyeti belli değildi.
Memleket dışında tedavi olmak istediğimi söyleyince büyük
bir konsültasyon yapılınası lâzım geldiğini ileri sürdüler. İşgal
kuvvetlerinin doktorları, Saray Başhekimi Reşad Paşa, Feriye
Sarayı'na geldiler. Beni muayene ettiler. Doktorların hepsi Av-
rupa'ya gidip tedavi olmam lâzım geldiğine dair rapor verdiler.
Bu raporun hükümet tarafından tasdik edilmesi icap ediyormuş.
Rapor, Babıâli'ye gönderildi. Uzun müddet bekledim. Sabırsızla-
nıyordum. Biran evvel gitmek, hem tedavi olınak, hem de kocama
kavuşmak istiyordum. Fakat raporun Babıâli'de kaybolduğunu
haber aldım. Herhalde kaybolınuş değildi, hasıraltı edilmişti.
Böylelikle memleketten çıkmamın gerek hükümet, gerek işgal
kuvvetleri tarafından arzu edilmediğini anladım. Resmi yoldan
ve müsaade ile gidemeyeceğimi hissedince başka çarelere baş-
vurmayı düşündüm.
Işgal kuvvetleri arasında en dürüst ve terbiyeli olarak hareket
edenler İtalyanlardı.
Çürüksulu Mahmud Paşa'nın kızı Meziyet arkadaşımdı. Ken-
disiyle bir gün konuşurken, memleketten çıkıp gitmek istediğimi
söyledim. Beraberce çare düşündük. Meziyet, İtalyan işgal kuv-
vetlerinin başkanı olan Kont Caprini ile ahbaptı. Kendisine bu
meseleyi açabileceğini söyledi, yardım edeceğini umuyordu.
Meziyet gidip Caprini'ye vaziyetimi anlattı. Kont, Enver Pa-
şa'yı tanıyormuş. Vaktiyle Avrupa'da beraber bulunmuşlar, ah-
baplık etmişlermiş. Zevcimin yanına gitmek istediğimi duyunca
bana her türlü kolaylığı yapacağını söylemiş. Meziyet bana bu
müjdeyi getirdi. Artık sevincimin sınırı yoktu.
Mahipeyker bir buçuk yaşında, Türkan ise henüz on aylıktı.
Bu şartlar içinde memlektte yaşamama, rahat etmeme imkân
kalınamıştı. Her ne pahasına olursa olsun çıkmalı idi.
Kont Caprini beni ve çocuklarımı kaçırmayı Mimar Denari'ye
havale etti. Kaçmak oldukça güç, hattâ imkânsız gibi görünü-
yordu.
Mimar Denari ile görüşüp bir plân hazırladık. Hakiki hü-
viyetimi belli etmeden yabancı imişim gibi hareket etmek lâ-
zımdı.
İtalyan İşgal Kuvvetleri Komutanı Kont Caprini, bana bir
Italyan vatandaşı pasaportu verdi. Denari'nin çocuklarının da-
dısı olarak memleketten çıkacaktım. Çocuklarım da Denari'nin
çocukları olarak geçeceklerdi.
Anneme bile nereye gittiğimi söylemeden çocuklarımı alarak
evden çıktım. Kardeşim Şerafettin'e bir mektup yazarak bırak-
tım. Bu mektupta anneme ve amcam Sultan Vahideddin'e çocuk-
larla beraber memleketi terkederek zevcimin yanına gittiğimi,
ben memleketten ayrıldıktan sonra söylenınesini rica ediyordum.
Denari'nin evi, Saint Antuan Kilisesi civarındaydı. Oraya
gittim. Vapura binmeden evvel dadı kıyafetine girmem lâzımdı.
Ömrümde ilk defa olarak başımı açacak ve sokağa şapka ile çı-
kacaktım.
Denari'nin refikası bana bir şapkasını ve bir yağmurluğunu
verdi. Kadınlar ne şart altında olurlarsa olsunlar hiçbir zaman
kadınlıklarından vazgeçmezler. Ben de vaziyetin bütün tehlike-
sine rağmen, o aralık şapkamın yüzüme yakışmadığını gördüm
ve bundan dolayı üzüldüm. Dadı kılığımı kendime bir türlü ya-
kıştıramıyordum.
Bir berber çağırmalarını ve saçlarımı şapkaya uygun şekilde
taratmak istediğimi söyleyince, orada bulunan bir arkadaşım
“Bunu bu anda düşünmek ve yapabilmek için ancak kadın olma-
lı”diye bana çıkıştı ve soğukkanlılığıma şaştı. Fakat ben, herşeye
rağmen ısrar ederek süslenmek, hele ilk defa giyeceğim şapkanın
yakışmasını istiyordum.
Lâkin vaziyet oldukça vahimdi. Biran evvel vapura gitmemiz
lâzımdı. Boş ve fuzuli işlerle vakit geçirmenin hiç sırası değildi.
Kont Caprini'nin arabasına binerek vapura kadar gittik.
Çocuklarım, Denari'nin çocukları, ben de onların dadısı olarak
vapura binebildik. Vapurda bizi Italyan kuryesinin kamarası-
na kilitlediler. Çanakkale'yi geçinceye kadar oradan çıkmadık.
Her an ya hükümet veya diğer işgal kuvvetlerinin bir motoru
karşımıza çıkacak ve bizi geri çevirecek diye korku ve heyecan
içinde idik. Fakat, ben hâlâ korkuyordum. Annemin, mektubu-
mu okuduktan sonra ne şekilde hareket ettiğini bilmiyordum.
Amcamdan çok çekiniyordum.
Mimar Denari,bizi Brindizi'ye kadar götürdü. Bize her türlü
yardım ve kolaylığı gösterdi. Gerek Kont Caprini, gerekse Mi-
mar Denari bu dostane hareketi hiçbir maddi menfaat karşılı-
ğında yapmamışlardır. Para ile ödenemeyecek kadar büyük olan
bu iyiliklerine ve dostluklarına karşı kalbimde daima derin bir
minnet ve şükran beslerim. Kendilerine zorla kabul ettirdiğim
hediyeler, bu minnet borcumun küçük birer nişanesidir.
Görümcem Hasena Hanım ile zevci Nâzım Bey bizi Brindi-
zi'de karşıladılar. Bu, benim ilk seyahatimdi. O zamana kadar
memleketten hiç çıkmamıştım. Ancak kitaplarda okuduğum
tanımadığım yepyeni ve değişik bir âleme gelıniştim. Roma'da
düyduğum çan sesleri böğün ıçın gurbet acısının ilk yankısıydı.
Ne zaman çan sesi duyanmn, hep bu seyahati hatırlarım.
Annemden, kardeşlerimden, doğup büyüdüğüm evimden, çok
nevdiğim memleketimden, ayrılmıştım. Ne vakit dönebileceğim
belli değildi. Karşılaşacağım hayat ne olacaktı? Meçhule doğru
gıdıyordum. Tek tesellim: Kocamı bulmak ve çocuklarımın ya-
onda oluşu idi.
Görümcem ve eniştemle beraber Roma'da birkaç gün kaldık.
Sefnrete giderek kendimi tanıttım. Sefir Galip Kemali Bey idi,
buna çok yardım etti. Hemen pasaport verdi. Sefarette ailesiyle
tanıştım. Kızı ozaman Bay Hüsrev Gerede ile henüz evlenme-
imiyli,
Biran evvel Berlin'e gitmek için sabırsızlanıyordum. Berlin'e
telefon edip, Enver Paşa'yı aradık. Fakat kendisinin Berlin'de
olmadığını öğrendik. Bu haberi, bize o zaman Berlin'de bulu-
nan Talât Paşa verdi. Kocam bizim geleceğimizi bilmediği için
Almanya'yı terketmiş. Bir Alman tayyaresine binerek, Rusya'ya
hareket etmiş.
Bu haber beni çok üzdü ve endişeye düşürdü. Almanya'ya git-
mek için hissettiğim tehalük ve arzu sönmüştü. Gayem biran
evvel kocama kavuşmak ve çocuklarımı babalarına göstermekti.
Halbuki şimdilik buna imkân yoktu. Kimbilir onu ne zaman ve
nerede bulacaktık?
Daha seyahatin ilk safhasında güçlükler ve üzüntülerle kar-
şılaşmaya başlamıştım.
Bilmiyordum ki, bu daha hiçbir şey değildi. Daha neler çeke-
cek, neler görecektim!
Insana evvelden başına gelecekleri anlatsalar: “Ben bu kadar
cefaya dayanamam, bu derecede üzülmeye tahammül edemem”
diye kadere isyan eder. Fakat dayanılmayacak cefa ve üzüntü
yoktur.”165
Paşa'nın kardeşi Kâmil Bey, Roma'ya varmalarından hemen
sonra, 7 Haziran 1920'de, Berlin'de olduğunu zannettiği ağabe-
yine Avrupa'ya gelişlerinin ayrıntısını hikâye ettiği bir mektup
gönderdi ama mektup Enver'in eline bir ay sonra, Riga'dan Ber-
lin'e dönüşünün ardından geçti,
Kâmil Bey, mektubunda enteresan bir teşebbüsten de bahse-
diyordu: Sultan Vahideddin, ağabeyinin kızı olan ve “kızım” diye
bahsettiği Naciye Sultan'ı Enver'den boşatabilmek için yanına,
yani Yıldız Sarayı'na aldırmak istemişti ve ailenin Istanbul'u fır-
sat buldukları anda derhal terketmesinin sebeplerinden biri de,
padişahın bu teşebbüsü idi:
“Sevgili ağabeyciğim,
En sonra Istanbul'u da terke mecbur olduk. Bir haftadan beri
yengem, Mahipeyker, Türkân ve bir de Çerkes kızı ile Roma'da
bulunuyoruz. Selâmetteyiz. Sıhhatleri-
miz de yerindedir. Mektubumu size ge-
tirecek olan adama şifahen de anlattım.
Tahriren de izahat veriyorum.
5 Nisan tarihinde Königsberg'den
yazdığınız kartı aldıktan sonra başka
haber gelmeyince salimen Şark'a geçti-
ginize emniyet kesbettim. 28 Nisan'da
Bakü'nün sükütu bize sizin oralarda bu-
lunduğunuza bir işaret oluyor. Hep müs-
terih idik derken mayısın ilk günlerinde
idi, bir gün yengemin annesi kandil teb-
riki dönüşü Yıldız'dan doğru bize geldi.
Ferid Paşa güya Meclis-i Vükelâ'da cere-
yan eden bir müzakere neticesinde yen-
p gemin yanından ayrılmadığım takdirde
Kâmil Bey'in Istanbul'dan tevkifime karar verdiklerini Zât-ı Şâhâ-
Kİ in ein ne'ye söylemiş. O da pek müteessir olmuş
aşa'ya ilk mektubu. a
ve demiş ki, siz bir şey yapmayın ben kızı-
ma haber gönderirim. Kâmil'i annesinin evine yollar. Bunun üze-
rine annesini çağırmış, yukarıda yazdıklarımı anlattıktan sonra
demiş ki, “Kâmil bigünahtır, o daha çocuktur. Kat'iyyen ona fena
muamele edildiğini istemem. Yalnız şimdilik annesinin evine git-
sin. Kızımın işlerini oradan idare etsin. Sakın, kızım kalmasına
ısrar etmesin. Sonra çocuğu tevkif ederler. Belki beni de kızımı
Yıldız'a almağa icbar ederler”.
Tevkifedileceğimi zannetmemekle beraber hemen ertesi günü
ben çiftliğe gittim. Yalnız muhakkak olan bir şey varsa, o da pa-
dişahın yengemi Yıldız'a kapayacağı ve orada sizden ayrılmasını
temin için lâzımgelen herşeyi yapacağı idi. Bunu temin maksadı
ile evvelâ beni uzaklaştırıyorlardı. Padişahın bu arzusunu akim
bırakmak için en iyi çare İstanbul'u terketmekti. Hemen vakit
kaybetmeden Italya Mümessili Askerisi Miralay Kont Kaprini'ye
bil-vasıta müracaat ettim. Bu zat sizi Selânik'ten tanır ve çok
severmiş. Ma'al-memnuniye kabul etti, hükümetine yazdı, ora-
dan da cevab-ı muvafakat aldı. Arasından bir ay geçmeden fakat
birçok helecanlı saatler geçirdikten sonra yengem, Mahipeyker,
Türkân ve Enise kalfa, Donari'nin ailesi ile 29 Mayıs 336 (1920)
Cumartesi günü öğleden sonra ve ben de iki gün sonra İtalyanlar
tarafından hapsedilerek (!) tahtel-hıfz iki gün sonra, yani 31 Ma-
yıs Pazartesi günü İtalya'ya hareket ettim...”16
*
KL
düşürdü
Naciye hasta ve yorgundu, İtalya'dan Almanya'ya geçer geçmez
kaplıcaları ile meşhur Bad Kissingen'de bir sanatoryuma yattı.
Karısının Avrupa'da olduğunu Berlin'e varır varmaz öğrenen En-
ver, hapishanede giydiği ve hâlâ üzerinde olan elbiselerini değiş-
tirmeye bile vakit harctmakaızın ene bindiği gibi hemen Bad
Kiasingen'e gitdi!
Hasret bitmişti, kaplıca kasabasında gayet mesut birkaç hafta
geçirip &enle hep beraber Berlin'e döndüler.
Küverin kızkardeşi Hasene Hanım ile kocası Nâzım Bey, yani
birkaç sene önce İttihad ve Terakki'nin ölüme mahküm ettiği ve
İküverin düzenlediği suikast teşebbüsünden yaralı olarak kurtu-
lafı enişte, Türkiye'yi karısı ile beraber daha önce terketmişti ve
Berlin'de yaşamakta idi.
Nâzım Bey gelenler için Grünewald semtinde bir villa kiraladı.
Aile villada mutlu anlar geçirdi ama beraberlikleri sadece bir-
küç hafta devam etti ve Enver tekrar Moskova yollarına düştü.
Ama bu yeniden ayrılış ânında Enver de, Naciye Sultan da ailede
çok önemli bir değişiklik olacağının henüz farkına varmamışlardı:
Naciye Sultan üçüncü çocuğuna hamileydi ama bu çocuğunu
hiçbir zaman göremeyecek, hattâ erkek mi yoksa kız mı olduğunu
bile aylarca öğrenemeyecekti!
*
Yollar açılmıştı, Moskova'ya gidebilmek için yeniden uçak mace-
ralarına girmeye lüzum yoktu, yolculuk bu defa tren ve karayolu
ile yapılacaktı ve Almanlar yine herşeyi organize etmişlerdi...
Moskova yolcuları Enver Paşa, Ziya ve Fuad Beyler, Leo adında-
ki Bolşevik görevli, bir Alman subayı ve Talât Paşa'nın kayınbira-
deri Hayreti Bey ile daha bir-iki kişiden ibaretti.
*
Enver 1920'nin 4 Ağustos'unda Berlin'den kimbilir nasıl bir ruh
hâli içerisinde ayrılmış, Naciye'ye kimbilir nasıl veda etmişti?
Naciye'nin kocasını balkondan ve başı ellerinin arasında arka-
sından bakarak yolcu ettiği dışında birşey bilmiyoruz...
Enver sadece birkaç hafta önce kavuştuğu Naciye'sinin hasre-
tine birkaç saat bile dayanamamış olacak ki, ara istasyonlardan
birinden Berlin'e kısa ama teessür dolu bir mektup gönderdi:
“..Naciye, pek müteessirim. Gözüm önünde balkonda başın
ellerin arasında masa üzerinde (?) olarak canlı olarak duruyor.
“Allahım, bilmem ne vakit seni istediğim gibi mes'ud, güler göste-
receksin?” diye zihnimden bin türlü fırtınalar geçiyor...”.
Hasreti daha ilk saatlerde öyle bir hal almıştı ki, aynı istasyon-
dan bu mektubun hemen ardından daha kısa bir başka mektup
gönderecek, &endini dişlerini sıkarak zaptettiğini yazacak, Königs-
berg'den de birkaç saat ara ile iki mektup yollayacaktı.
Naciye'ye gönderdiği bu mektuplar ile beraber, 5 Ağus-
tos'ta kızlarına da birkaç satır yazmıştı:
“Güzel yavrularım!
Sizleri sevgili cici efendimizin yanında düşündükçe müsteri-
him. Sakın ola ki efendimizi üzmeyesiniz. O kadar iyi olunuz ki
ayrılmamızdan hâsıl olan yaralar sizin güzel, nevazişli cıvıltıla-
rınızla kapansın.
Sizi nihayetsiz defa öpen babanız Enver”.
Kocasının yeniden yollara düşmesi üzerine Naciye Sultan'ın İs-
tanbul'da yaşadığı iç sıkıntıları bu defa Berlin'de nüksetti. Enver'e
Rusya'ya gitmek üzere Almanya'dan ayrılmasından on gün sonra,
1920'nin 14 Ağustos'unda yazdığı mektupta “Enver, sensiz herşey çir-
kin... Yavrularımızı da sevmiyorum. Senden uzak bulunmama sebep
onlar olduğunu düşündükçe zavallı yavrucaklarımı üzmek, ağlat-
mak istiyorum. İki gözüm, vallahi kendime mâlik değilim”8 diyordu.
*
Enver vapur, tren ve otomobille Laiching, Pillau, Königsberg, Jo-
hannisburg, Kolno, Lomça, Biyalistok, Vilnius, Minsk ve Smolensk
üzerinden on gün boyunca devam eden bir yolculuğun ardından 15
Ağustos 1920'de, öğleye doğru, artık Moskova'da idi.
Sovyet Dışişleri Bakanlığı'nın Sofiyskaya Naberejnaya'da, yani
Ayasofya Rıhtımı'nda 14 numaradaki misafirhanesine yerleştiril-
diler. Ankara'dan gelmiş olan ve Hariciye Nâzırı Bekir Sami ve
Adliye Nâzırı Yusuf Kemal Beyler ile Ibrahim Tâli, Seyfi ve Rize-
li Osman Bey de aynı misafirhanede idi. Enver, ilk temaslarının
ardından misafirhanede tek başına kaldığında gece saat biri kırk
dakika geçe Naciye'sine ilk mektubunu yazdı...
Enver'in bir süvari tüfeğinin namlusundan çıkan kurşunlarla
yere serilmesinin sadece birkaç gün öncesine kadar hiç aksatma-
dan yazacağı ve yaptığı hemen herşeyi rapor verircesine anlataca-
ğı mektuplar faslı artık başlamıştı!
*
Enver, henüz kavuşmuş olduğu Naciye'sini ve iki kızını Berlin'de
bırakıp Moskova'ya gitmeye mecbur mu idi? ,
Almanya'da ordunun ve hükümetin sürgündeki Ittihadçılar'a
sağladıkları himayeye ve verdikleri her türlü desteğe bakılacak
olursa Ermeniler'in intikam teşebbüsleri ile ilgili söylentilerin ge-
tirdiği huzursuzluk dışında gitmesi için bir sebep yoktu, Berlin'de
kalabilmesi pekalâ mümkündü.
Ama âh o binbir çeşit idealler, savaşta uğranan mağlübiyetin
ardından gittikçe artan intikam hissi, Müslüman dünyasını şâha
kaldırarak Ingiltere'yi dize getirme hevesi ve daha da önemlisi Na-
viye'nin karşısına mağlüp değil, savaşın galiplerini yerlere sermiş
bir muzaller edâ ile çıkabilme hayâli!..
Mowkovu yolunda gönderdiği mektuplardan birinde Naciye'ye
uğlamamasın söylemekte ve gidiş sebebini, daha doğrusu hayalle-
rini açıkça yazmaktaydı... İslâm, beşeriyet, Türklük ve kendi ifade-
gi ile daha muküddes bir sebep; Naciye'si için çalışmak:
“..Oh! Naciye sen müteessir olma, ağlama, sonra ben haya-
ba bundan sonraki mezâhimine hiç tahammül edemem. Senin
hiç kinisenin gözyaşlarını görmeye alışmamış kalbin elbette beni
uğlur görmeye, duygullan)maya razı olmaz. Naciye, hem niçin ağ-
layacaksın? Benlim) koca bir Islâm hey'eti, beşeriyet, Türklük,
fukat bunlardan da bence daha mukaddesi senin için çalışmaya
gittiğimi düşün de müteessir olma. Allah'a dua et ki muvaffak
olup döneyim, yahut daha doğrusu kavuşalım...” (Königsberg'den
6 Ağustos 1920'de yazdığı mektuptan).
Ama, Naciye Sultan bir hafta sonrasının, 14 Ağustos'un tarihini
aşiyan mektubunda açıkça isyan ediyor, “Beni sevmiyorsun, inkâr
mu ediyorsun?” diyor sonra daha ağır ifadeler kullanıyor, “...zztırap-
larımla yatakta bırakarak benden kaçmadın mı?” diyor ve aynı şekil-
de acı sözlerin ardından mektubunu güzel ifadelerle tamamlıyordu:
“Enver!
Mektuplarını aldım. Cidden bana uzun mektup yazmak için
kendini üzüyorsun. Âfiyet haberin kâfi. Hayır, Enver! Ben sen-
den daima hakikati duymak isterim. Evet, sensiz geçen acı günle-
rimde daha mesut idim. Oh! Yârab, şimdi bütün ıztıraplarımdan
daha acı olan hakikat. Evet Enver, beni sevmiyorsun. İnkâr mı
ediyorsun? Yok Enver, bana hıyanet eden gözlerin söyledi.
Her hafta mektuplar ile nasıl zaman geçirdiğini yazmamı,
yazmaz isem güceneceğini söylüyorsun. Peki, fakat sen bunla-
rı görmemek, duymamak için ıztıraplarımla yatakta bırakarak
benden kaçmadın mı?
Oh! Enver, biraz olsun zavallı hasta kadına acı. Onun günahı
yalnız seni delicesine sevmek. İşte bu resim sensiz ne yaptığı-
mı söyleyecektir. Oh! Yârab, neler yazıyorum. Hayır, Enverciğim
beni hiç düşünme. Allah'a hemen her an senin için yalvarıyorum.
Vârol Enverciğim. ...Of! Enver, Allahaşkına beni uzun zamanlar
yalnız bırakma. Artık sensiz yaşayamam, ölürüm.
Insanlardan nefret ediyorum. Saadetlerini göstermek için göz-
yaşlarıma gülüyorlar. Yârab, benim günahım ne? Dünyaya yalnız
ağlamak için mi geldim? Enver, sensiz herşey çirkin. Müzik, onu
hiç hiçduymak istemiyorum. Yavrularımızı da sevmiyorum. Sen-
den uzak bulunmama sebep onlar olduğunu düşündükçe zavallı
yavrucuklarımı üzmek, ağlatmak istiyorum. Ikigözüm, vallahi
kendime mâlik değilim. Teessürden ne yazdığımı bilmiyorum.
Emin ol, seni müsterih etmek için bütün kederlerimi unutmaya
çalışacağım. Bütün kalbimle muvaffakiyetini Allah'ımdan temen-
ni eder, güzel ellerinden, yüzünden öperim sevgili Enverciğim.
Naciye”68
*
İttihadçılar ve bilhassa Enver Paşa, o günlerde Moskova için
siyasi alanda kullanılabilecek mükemmel birer vasıta idiler ve Sov-
yet idareciler, Enver'in faaliyetlerine Ali Bey misyonu diyorlardı.
Bolşevikler eski Çarlık Rusyası'nın tamamına henüz hâkim ola-
mamışlardı. Moskova başta olmak üzere büyük şehirlerin çoğu el-
lerinde idi, karşı devrimci ayaklanmalar devam etmekteydi ama
Ittihadçılar'ı gelecekte herhangi bir şekilde kullanabileceklerini
düşündükleri için ellerinin altında olmalarını istemekteydiler.
Bu vasıtayı ne şekilde kullanmaları gerektiği konusunda henüz
kararsız olmalarına rağmen, Almanya yahut Türkiye ile ilişkile-
rinde Ittihadçılar'dan istifade edilebileceği fikri hâkimdi.
Versailles Anlaşması ile kolu-kanadı kırılmış olan Almanya'nın
müffefiklere rağmen ve onlardan habersiz şekilde güçlenme çaba-
ları içerisinde olan üst düzeyi de Rusya ile temaslarda Ittihadçı-
lar'dan istifadeyi düşünmüş, hattâ bu işi hayata geçirmeye başla-
mışlardı ve Moskova, Türkler'in aracılık etmesini makul bulmuştu.
Bolşevikler'in kısa bir müddet öncesine kadar memleketleri ile
harp halinde bulunan Ittihadçılar'a yakın olmalarının daha önem-
li ikinci bir sebebi de vardı: Anadolu'daki gelişmeler...
Moskova, Türkiye'de son olup bitenleri, yani Milli Mücadele'yi ya-
kından takip etmekteydi ve etmesi de son derece normaldi. Mustafa
Kemal'in başlattığı hareketin başarı kazanıp kazanamayacağı, ideo-
lojik rengi ve mücadeleden başarı ile çıkması halinde gelecekte Sov-
yet rejiminin dostu mu yoksa muhalifi mi olacağı henüz belli değildi
ve Enver Paşa, Türkiye konusunda ihtiyaç halinde mükemmel bir
vasıta idi! Ankara mücadelesinde başarısız olduğu yahut Sovyetler'e
karşı bir politika izlemeye başladığı takdirde Enver'in Mustafa Ke-
malin yerine geçmesini denemek pekalâ mümkündü!
Bir başka düşünce de, Anadolu'nun Enver vasıtası ile komünist-
leştirilmesi idi! Azeriler'den ve Müslüman Kafkasyalılar'dan teşkil
edilecek süvariler Enver'in kumandası altında Anadolu'ya sevke-
dilebilir ve Üçüncü Enternasyonal'e bağlı olan Türkiye Komünist
Partisi'nin mensupları bu kuvvetler vasıtasıyla Anadolu'da bir
Türk Şüralar Hükümeti kurabilirlerdi.199
Enver, Çarlık Rusyası'nın eski başbakanlarından Prens Gor-
çakovun Moskova'daki sarayında işte bu sebeplerle ağırlanıyor;
elde bulundurulması gereken bir joker, bir yedek kart olarak bek-
lotiliyordu. Bölgevikler'in Enver'in kesin konumu ile ilgili olarak
önceleri bir Gürlu karar verememeleri ama sadece Enver'in değil,
Mowkava'ya gelmiş olan diğer bütün İttihadçılar'a hareket serbest-
liği ve maddi imkân sağlamaları da hep bu düşüncelerle, yani An-
Kara'nın Moskova'ya karşı rengini ve konumunu belli etmesini ve
Muhtemel gelişmeleri beklemelerindendi.
Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da 1920'nin 23 Nisan'ında Mil-
let Meclisi'nin açılmasından üç gün sonra Moskova'ya bir mek-
Lup göndererek diplomatik ilişkiler kurma ve işgal kuvvetleri ile
inicadelesinde mümkün olan yardımın temin edilmesi talebinde
bulurdu. Sovyetler'in verdikleri cevapta bu talepten memnunluk
duyduklarım ifade etmeleri üzerine Ankara Hükümeti'nin Dışişle-
ri Bakanı Bekir Sami Bey kısa bir müddet sonra Moskova'ya gitti,
Kremlin'de Türk-Sovyet Anlaşması'nın taslağı da hazırlandı ama
İkrmenistan ile ilgili bazı maddelerde anlaşmazlıklar çıkması üze-
rine metin hemen imzalanamadı.
IKi taraf arasındaki ilişkiler yine de dostluk esası üzerinde de-
vu etli. Ermeniler'in tacizlerinin devam etmesi üzerine Kâzım
Karabekir'in 1920 Eylül'ünde başlattığı harekâtın zaferle netice-
lenmesi ve Ankara'nın Ermeniler ile araya Moskova'yı dahil etme-
den 2 Aralık'ta Gümrü Anlaşması'nı imzalaması da ilişkileri etki-
lemedi. Türkiye ile Sovyetler arasında Moskova'da 16 Mart 1921'de
Dastluk ve Kardeşlik Anlaşması imzalandı ve Sovyetler, Türkiye'ye
daha önce yapmaya başlamış oldukları silâh ve para yardımını art-
tırmayı vaadettiler.
Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Ankara, Mosko-
va'ya önemli taahhütte bulundu: Türkiye dış politikasında her-
hangi bir değişiklik olması halinde bunu Moskova'ya bildirecek ve
Moskova ile beraber karar verecekti!1'9
Türk-Sovyet ilişkilerinin o dönemdeki önemli aşamalarından
biri, 1921 Kasım'ında yaşandı: Sovyetler'in önde gelen generalle-
rinden Kliment Voroşilov ile Mihail Vasiliyeviç Frunze, Sakarya
Savaşı'nın hemen ardından Ankara'yı ziyaret ettiler.
Tarihe Türk-Sovyet ilişkilerini güçlendiren kişi olarak geçen
Frunze, birkaç ay sonra Enver'in kaderinde, daha doğrusu hayatı-
nın sonlanmasında da önemli rol oynayacaktı!
*
Kendisi için bir ölüm-kalım mücadelesi olan Sakarya'dan za-
ferle çıkan Ankara'nın Moskova'yı ilişkilerinin dostluk temelinde
devam edeceğine ikna edip dış politikasını da bu çizgide devam
ettirmesi, Enver ve arkadaşlarını Sovyetler için artık önemsiz hâle
getirdi. Kremlin, İttihadçılar'a karşı önceden verdiği vaadlerin
yerine getirilmesinden yahut çizilen müşterek yol haritalarının
uygulanmasından yavaş yavaş vazgeçti ve Ittihadçılar'a artık tek
başlarına olduklarını hissettirmeye başladı.
Sovyetler'in önde gelen Ittihadçılar'a, meselâ Enver ve Cemal
Paşa ile lider kadrosunun diğer mensuplarına karşı zamanla
aralarına mesafe koymalarının bir diğer sebebi, Moskova'da mi-
safir ettikleri bu kişilerin Sovyetler'deki Müslümanlar, özellikle
de Türkler ile ilgili faaliyette bulunmaya başlamaları veya bulu-
nacaklarını hissettirmeleri idi. Moskova'dan Bakü'ye ve Batum'a
giden, daha sonra Buhara'ya geçen Enver Paşa adım adım zaten
takip edilmekteydi ve Sovyetler'e karşı başka türlü görünmeye ça-
lışan Enver'in yerli Müslüman liderler ile yaptığı temasların Mos-
kova'nın gözünden kaçması da zaten imkânsızdı. Buhara'daki Sov-
yet konsolosun sonraki aylarda Enver'e ettiği ve “Sizin buralarda
ne işler ettiğiniz biliyoruz” mânâsına gelen sözleri de Moskova'nın
titiz ve dikkatli takibinin neticesiydi.
Moskova'ya Enver'den önce başka Ittihadçılar da gitmişlerdi. Al-
manya'dan Moskova'ya, oradan da Afganistan'a geçen Cemal Paşa,
Afgan Emiri Amanullah Han'ın yeni ve modern bir orduya sahip
olmasına çalışmakta; Kâbil'den gittiği Orta Asya'da da birşeyler
yapılıp yapılamayacağını gözden geçirmekteydi.
Orta Asya, oralardaki Türkler ve Turancılık savaşın son sene-
lerinde Istanbul'un siyasi mahfillerinde gerçi moda olmuştu ama
o beldelerin nasıl yerler olduklarından ve halkının özelliklerinden
pek kimse ayrıntılı şekilde haberdar değildi.
Aynı malümat yokluğu, Ittihad ve Terakki'nin lider kadrosu için
de geçerliydi. Öyle ki, kadronun en önemli isimlerinden olan Dr.
Nâzım Bey, yeniden ilânı için Abdülhamid rejimine karşı senelerce
mücadele verdikleri Kanun-ı Esâsi'yi bile komitecilik yahut iktidar
günlerinde bir defa olsun okumamıştı. Kanun-ı Esâsi hakkında tek
bildiği, arkadaşlarından işittiği idi: İyi birşey olduğu!
Istanbul'un Orta Asya hakkındaki bilgileri de kulaktan dolma
idi ve elde edilen tek-tük bilginin kaynakları Türk Ocakları gibi
dernek ve müesseselerde faaliyet gösteren, Kırım'dan, Kazan'dan
yahut Türkistan'dan gelenlerin anlattıkları yahut Ittihad ve Te-
rakki'nin Türkistan'a gönderdiği subaylar ile öğretmenlerin rapor-
ları ve söylediklerinden ibaretti.
Bilinen tek doğru mâlümat ise, o uzak iklimlerde Türkler'in yaşa-
dıkları ama seneler boyunca Rus esaretinde olduklarından ibaretti!
Orta Asya konusunda Enver'in bilgisi de arkadaşları ile aynı
seviyede idi ve tuhaftır; Orta Asya'ya diğer Ittihadçılar'dan daha
fazla alâka göstermesi bir kitapla, Moskova'da 7 Temmuz 1921'de
ölkümuya başladığı bir kitapla başladı: İsveçli kâşif Sven Hedin'in!71
Orun Anya Seyahatnamesi'ni okumaya başlaması ile...
Nüciye'ye 10 Temmuz'da gönderdiği mektubunda seyahatname-
yi okudukça Türk illerini tanıdığını ve oralara ısındığını yazıyor,
“Burada hemen tamamiyle dilimizi konuşan on iki milyon halk
var“ dıyor, aklına gelen yeni fikirlerden sözediyordu:
“...Yine, Seyahatname'yi okudunı. Kitapta, Yakup Han'ın ka-
yığının kaçarken takip ettiği yoldan bahsederken “Acaba Asya-yı
Vustü'da şöyle kırk milyonluk bir Türk hükümeti tesis edemez
miyim? diye düşünmeye başladım. Kimbilir, Allah büyüktür. Dü-
gün rühum, azametli bir Türk-Müslüman ülkesi olur...”.
Hedin'in yazdıklarını okurken kitabın üslübundan ve ayrıntı-
lardan sıkıldığı oluyor ama o iklimlere merakı daha da artıyor, 23
Temmuz'da Türklüğün şark hudutlarında dolaşıyor gibi lezzet al-
dığını yazıyordu...
Orta Asya macerasını ateşleyen kişi büyük ihtimalle Sven He-
din idi ama İsveçli seyyah böyle bir işe ilham vermiş olduğunu hiç-
bir zaman bilmeyecekti!
*
ünver hayatının Rusya'daki bu yeni safhasında ne yapacaktı?
Sovyet Devrimi'nin asıl çehresi ve getirdiği değişiklikler ile sür-
günce gitmelerinden sonra karşılaşan Ittihadçılar, yazdıklarından
anlaşıldığı kadarı ile gördüklerinden ve işittiklerinden oldukça
fazla etkilenmişlerdi. Devrimden sonra öğrendikleri proleterya,
ezilmişlik yahut kölelik gibi kavramlar, İttihadçılar'ın şuuraltla-
rında savaşta uğranan büyük yenilginin ardından gelen intikam
hislerinin süs kavramları olmuş; hattâ yepyeni hevesler, meselâ
'Türkiye'den Hindistan'a uzanan bir İslâm Devleti yahut İngilte-
re'nin yokedilmesi arzusunu ortaya çıkartmıştı.
Ittihadçılar'ın, özellikle de Enver Paşa'nın katılamamasına rağ-
men Üçüncü Enternasyonal ile yakınlaşma çabaları ve ilhamını Ko-
münist Enternasyonal'den aldığı belli olan İslâm İttihad Cemiyetleri
şeklindeki yeni teşkilâtlara bel bağlamalarında da Sovyet Devri-
minin yarattığı psikolojik etkilerin gözardı edilmemesi gerekir.
Enver Paşa'nın Moskova'ya gitmeden önce Rusya'da yapacağı iş-
ler konusunda bir kararı yahut plânı yoktu, faaliyet sahasını orada
belirleyecekti. Mektupları ve diğer bütün yazışmaları, sadece bir-
şeylerle mücadeleyi düşündüğünü gösterir.
Bu mücadeleye herşey dahildi! Bir-iki sene önce kendini, ordula-
rını ve devletini büyük bir mağlübiyete uğratan müttefikler ve en
başta da İngiltere ile mücadele, Müslüman dünyasını ezilmişlikten
kurtarma hevesi, imkân olursa Anadolu'ya, milli hareketin başı-
na geçme arzusu, Türkiye'den Hindistan'a uzanacak muazzam bir
Islâm Imparatorluğu kurma hayeâli, Ittihad ve Terakki'yi canlan-
dırma yahut ona benzer ama yeni bir teşkilât kurup güçlendirme
niyeti ve bütün bunları hayata geçirmesinin ardından da herşeyi
Naciye'sinin ayaklarının altına serme ruyası...
Yani sadece ve mutlaka bir mücadele, o kadar!
*
Enver, Moskova'ya varmasından sonra hem Sovyetler ile, hem
de Ankara'nın o günlerde Moskova'da bulunan temsilcileri ile gö-
rüşmelere başladı ve on gün kadar sonra, 26 Ağustos 1920'de An-
kara'ya, Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup gönderdi...
“Kardeşim efendim” diye başlayıp “Hürmetle gözlerinizden öper
ve muvaffakiyetinize her zaman dua ederim kardeşim efendim” ifa-
desiyle son bulan mektubunda Rusya'ya Islâm muhitinde teşkilât
icrasıyla ve memleketin halâsı uğrunda çalışmak maksadıyla gitti-
gini, görüştüğü Sovyet hükümet yetkililerini kendi fikrine muvafık
bulduğunu söylemekte, Almanya ile Rusya arasında silâh ticareti
konusunda aracılık ettiğinden bahsetmekte, Ingiltere'nin dahili
vaziyetinin zorluk içerisinde bulunduğunu iddia edip Ruslar'ın İn-
giltere aleyhindeki teşebbüslere yardımda bulunmayı kabul ettik-
lerini anlatıyordu. Enver mektubunda birçok memleketin, Alman-
ya, İtalya, Macaristan, Bulgaristan, Suriye, Mısır, Hindistan, Irak
vesâirenin siyasi vaziyeti hakkında yorumlar yapmakta, Mustafa
Kemal'e bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra “Teşkilât ve teşebbü-
satımdan arasıra sizi haberdar ederim” demekteydi.
*
Türkiye'nin savaşta uğradığı büyük yenilgi maalesef hatıra ge-
tirilmeden ve dünyanın dört bir tarafında İngiltere'ye karşı bir kı-
yam başlatma hevesi ile dolu olan bu mektubun asıl önemli tarafı,
Enver'in birkaç ay sonra gideceği ve hayatını noktalayacağı Orta
Asya hakkındaki düşüncelerini de yazmış olmasıdır...
Cemal Paşa'nın bir mektubundan da, Buhara'nın medeniyetten
nasibini almayı düşünememiş olduğunu öğrenmiştir. Buhara cahil
ve mutaassıp ulemânın elindedir ve daha da mühimi, böyle bir va-
ziyet Enver'e göre İslâm için lekedir!
Enver'in Orta Asya macerasına atılmadan önce o diyarlar hak-
kında bütün bildiği, işte bunlardan ibaretti...
*
Enver, 15 Ağustos 1920'de vardığı Moskova'daki telâşlı koşuş-
turmalarından iki hafta sonra bir başka yolculuğa çıktı; Şark Mil-
lotleri Kurultayı'na katılmak için Bakü'ye gitti.
i Eylül'de başlayıp 7 Eylül'le sona eren Kurultayı Komünist
İküternasyonal tertip etinişti ve Enternasyonal'in başkanı olan
Grigory Zinoviev, Kurultayın da başkanı idi.!”
Küternasyonal'in Kurultayı düzenlemesinin ardındaki mak-
«atların başında sömürgelerde ve Şark memleketlerinde devrimi
teşvik ile bu memleketlerin işçi sınıfını ihtilâle davet etmek ve
Şark'ın kendileri ile beraber olduğunu gösterme arzusu yatıyordu.
Enver, 26 Ağustos gecesi Moskova'dan Zinoviev, ona ve arkadaş-
lanma Rusya yolunu açan Karl Radek, Macaristan'ın önde gelen
komünistlerinden Bela Kun, kurultay delegeleri ve o sırada Mos-
kova'da bulunan bazı Ittihadçılar ve Ankara Meclisi'nin Mosko-
va'daki temsilcilerinden olan Dr. Ibrahim Tâli Bey!” ile beraber
Kurultay'a gideceklere tahsis edilmiş hususi trenle ayrıldı. Halil
Paşa, Bahaeddin Şakir ve Küçük Talât Beyler de iki ay önce Ba-
kü'ye gitmiş ve faaliyete başlamışlardı...
Ankara, Enver'in Bakü'ye gideceğinden haberdardı. Enver,
Mustafa Kemal Paşa'yı yolculuğundan daha önce mektupla zaten
haberdar etmiş," Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir de
Erzurum'dan Enver'e bir mektup göndererek"'6 Türkiye'nin Sov-
yetler'in haricindeki bir memleketten yardım ümidinin kalmadığı-
nı hatırlatmış, Enver'den Ruslar'ı ve Âzeriler'i kuşkuya ve şüpheye
düşürecek hareketlerden kaçınmasını ve milliyet prensiplerinden
de uzak durmasını istemişti. Ama, Karabekir mektubu yazmakta
biraz geç kalmıştı ve Bakü'ye kurye ile gönderdiği 7 Eylül tarihli
mektup, Kurultay'ın kapanmasından sonra Moskova'ya dönen En-
ver'in eline büyük ihtimalle geçmemişti.
Bakü'deki Kurultay'ı düzenleyenler Enver Paşa'yı yanlarında
götürerek Islâm dünyasına birlikte hareket ettikleri mesajını ver-
meyi düşünürlerken, seyahat Enver için Türkiye'deki gelişmeleri
memleketin daha yakınından takip edebilme imkânı demekti. Teş-
kilât ile teması ve yazışmaları Bakü'de de devam etti ama büyük
heveslerle gittiği Kurultay'dan memnun ayrıldığını ifadeye çalışsa
da hayal kırıklığına uğradı, zira Kurultay'da delegelere hitaben
konuşma yapmasına izin verilmedi!
Kurultay'a dünyanın dört bir tarafından komünistler, sosyalist-
ler, Bolşevikler ve sosyal demokratlar gibi solun her çeşidini temsil
edenler yahut o günlerin Moskova'sı ile resmi veya yalnızca hissi
temasları olan davetliler katılmıştı.
Türkler ise, üç grup teşkil ediyorlardı: Ankara Hükümeti, Türk
komünistleri ve Ittihadçılar...
Ankara Hükümeti yeni kurulmuş olan Komünist Partisi'nin
mümessili olarak seçtiği İbrahim Tâli Bey'in başkanlığında bir he-
yet göndermiş; Ankara'ya bağlı olmayan Türk Komünistleri'ni de
Mustafa Suphi ile arkadaşları temsil etmişti.!'”” Türk delegelerin
Batum'a ulaşmalarını engellemeye çalışan İngilizler Karadeniz'e
devriye gemileri yollamış, delegeler yolda patlayan kuvvetli bir fır-
tınanın devriyeleri engellemesi üzerine çıkabilmişler ama bir iddi-
aya göre yarısı yolda hayatından olmuştu.!"8
Enver Paşa, Kurultay'da Türkiye'nin değil, Cezayir, Tunus, Trab-
lusgarb, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın
delegesi olarak yeralmak ve kürsüde konuşmak talebinde bulundu.
Ama talepleri reddedildi, sadece önceden hazırlamış olduğu metnin
bir başkası tarafından okunmasına izin verildi, oturumları delegele-
rin arasında değil, dinleyici localarından birinde izleyebileceği söy-
lendi ve Kurultay'da sadece misafir sıfatıyla hazır bulundu.
29 milletten bazı kayıtlara göre 2000 ile 2050, zabıtlara göre ise
1891Vi delegenin katıldığı,!9 milliyet bakımından en kalabalık gru-
bu 235 delege ile Türkler'in ve Türki grupların teşkil ettiği,!99 ça-
lışmalarına yedi gün boyunca sabahın erken saatlerinde başlayan,
konuşmaların alkışlarla, haykırışlarla ve bandonun çaldığı Enter-
nasyonal Marşı ile kesildiği Kurultay'da sık sık Türkiye'den de bah-
sedildi. İttihadçı liderler dünya savaşında emperyalist Almanya'nın
tarafında yeralmaları dolayısı ile bol bol suçlandılar, Sultan'ın İs-
tanbul tahtında hâlâ oturuyor olması eleştirildi ama Anadolu'da
başlayan milli hareket hakkında sıcak ifadeler kullanıldı.
Delegeler, Mustafa Kemal'in mücadelesine muhabbet gösterip
Ankara'nın Moskova ile kurduğu dostluktan memnuniyet duy-
duklarını söylüyor ama mücadelenin ideolojisi ve münasebetlerin
gelecekte alacağı şekil konusundaki kararsızlıklarından doğan en-
dişelerini de ifade ediyorlardı.
Eleştirilerin en ağırı Enver Paşa'ya karşı ve açıkça yapıldı...
Meselâ, Kurultay'ın ikinci gününde söz alan Azeri komünist Sul-
tan Mecid Efendiyev, bir başka delegenin kullandığı “Enver Paşa
ve diğerleri...” ifadesini tekrar ederek Enver'in hem Türkiye'yi Al-
manlar'ın yanında savaşa sürüklemesi, hem de Azerbaycan'daki
askeri harekâtlar konusunda veryansın etti ve Kafkasya'nın Sov-
yet birlikleri tarafından Türk ve Alman emperyalistlerden temiz-
lenmekte olduğunu söyledi. Üçüncü günün ilk konuşmacısı olan
Taşkent Sovyeti'nin temsilcisi Taşpolad Narbutabekovwun Cengiz
Han ve Timur'dan başlayıp Abdülhamid'e kadar uzanan hüküm-
darların ne kadar kanlı olduklarını ve Sovyet Devrimi'nin Türkis-
tan'ı baskılardan nasıl kurtardığını anlatmasından sonra kürsüye
Dağıstan komünistlerinden Celâl Korkmazov geldi. Korkmazov
daha da sert sözler sarletli, “Yaşlı sultanın sarayında yaşayan En-
verin gerçek Jöntürk idealerim unuttuğunu; Sovyet gücünü ezmek
maksadıyla Çar Nikola'nın generalleri Chermovoyev ve Kotsou ile
beraber karşdevrim düzenlediği” iddiasında bulundu. Üstelik
güdece Enver'den bahsetmekle yetinmedi, Enver'in kardeşi Nuri
Paşa'nın da karşı-devrimci olduğunu ve Azeri komünistleri püs-
kürtinek için yeni bir cephe açtığını hatırlattı!
Gelâl Korkımazov, ertesi senenin 16 Mart'ında Milli Mücadele
Ankara'sı ile Sovyetler arasında Moskova'da varılan anlaşmayı
Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Georgy Çiçerin ile beraber Sov-
yetler adına imzalayacak, Azerbaycan ile Kafkasya'da önemli ma-
kamlara gelmesinden sonra Stalin'in 1930'lardaki büyük temizliği
sırasında tutuklanacak, ihanetle suçlanacak ve 21 Nisan 1938'de
Bakü'de idam edilecekti.
Asıl kargaşa Kurultay'ın dördüncü gününde, yani 4 Eylül saba-
hı yaşandı: Balkan Komünist Federasyonu'nu temsil eden Bulgar
komünist Ivan Nedialkov-Shablin'in konuşmasını tamamlamasın-
dan sonra oturum başkanı Zinoviev “Bakü'de bulunan ama delege
olmayan iki seçkin Türk liderin kurultay başkanlığına yazılı ola-
rak bildirilerini gönderdiklerini, bildirilerin siyasi önem taşımala-
rı sebebi ile kürsüden ve basın vasıtası ile duyurulmalarına karar
verdiklerini” söyledi.
Zinoviev'in “Bildirilerden biri Enver Paşa'ya, diğeri de Anado-
lu'daki Türk Halk Hükümeti'nin temsilcisi İbrahim Tâli Bey'e ait-
tir. Şimdi, bu bildirileri okutuyoruz” demesi üzerine önce homurtu-
lar, sonra da protestolar yükseldi.
Şevket Süreyya, başından sonuna kadar takip ettiği Kurul-
tay'daki heyecanı, coşkuyu, gerginlikleri ve çekişmeleri seneler
sonra yazarken Türk komünistlerinden Enver Paşa'ya şiddetli
protestolar geldiğini, “Kurultay'a değil, Halk Mahkemesi'ne” hay-
kırışlarının durmadan tekrarlandığını, hattâ daha ağır sözlerin de
işitildiğini ve protestoların metnin okunınası sırasında da devam
ettiğini anlatır:
“..Kurultay, 1 Eylül 1920'de, gösterişli bir şekilde açıldı. En-
ver Paşa ve arkadaşları salonda, sahneye yakın, sağdan alt kat
localarından birinde, Ibrahim Tâli Bey'le beraber oturuyorlardı.
Ön sıralarda bir yer işgal etmiş olduğum için, gerek onları, ge-
rekse Türk Komünist Partisi grubundaki hareketleri yakından
izleyebiliyordum.
..Bir gün ve nutuklar okunurken bir aralık Enver Paşa lo-
casından kalktı. Sahnede göründü. Sahnede kalabalık bir pre-
zidyum heyeti yer almıştı. Zinoviev ortadaydı. Enver Paşa biraz
çekingen ilerledi. Omuzu üzerinden Zinoviev ile kısa bir şeyler
konuştu. Konuşma sonunda, elindeki kâğıtları Zinoviev'e bıraktı.
Çekildi. Locaya döndü. Ama kendi nutkunu kendisi okuyamadı.
Reis vakti gelip nutkun okunacağını açıklayınca, Türk Komü-
nistleri sırasından şiddetli direniş ve protesto gösterileri geldi.
“Kurultay'a değil, Halk Mahkemesi'ne!..' çığlıkları durmadan tek-
rarlanıyordu. Daha ağır sözler de vardı.
Nihayet, başkan nutkun başkası tarafından okunacağını bildir-
di. Okuyan da, gene Türkiye Komünist Partisi'nden ve en çok bağı-
ranlardan, Mehmed Emin isminde biri oldu. Eline verilen kâğıtları
âdeta değinmek istemezıniş gibi jestlerle halka karşı sallayarak,
sanki istemediği bir işi yapmaya mecbur kalmış gibi, samimiyetsiz
pozlar alıyordu. Bu, tabii doğru değildi. Eğer okumak istemiyorsa,
okumayabilirdi. Bu iş, daha sakin ve olgun bir başkası tarafından
yapılırdı. Kaldı ki, Türkiye Komünist Partisi Grubu olarak yığınla-
şanlar, bu okunuş sırasında da rahat durmuyorlardı. Öyle ki, salon-
daki topluluk bu defa Enver Paşa'ya, Enver Paşa'nın adına veya
okunan sözlerine karşı nasıl bir reaksiyon göstermek gerektiğinde
karışıklığa düştü. Alkışlayanlar veya alkışlarken susanlar, bağı-
ranlar veya bağıramayanlar birbirine karıştı” 181
Enver'in Şark Milletleri Kurultayı için bizzat kaleme aldığı yahut
arkadaşları ile beraberce hazırladığı nutkunun temelinde, savaş se-
nelerindeki bazı kararları ile ilgili olarak hissettiği pişmanlık vardı
ve savaşa Osmanlı Imparatorluğu'nun Rusya veya Ingiltere tarafın-
dan ortadan kaldırılması tehdidine karşı devletin istiklâlini muha-
faza maksadı ile girildiğini söylüyordu. Almanya, dünya harbinde
Türkiye'nin hayatını bağışlamaya razı olmuştu ve savaşa Alman-
ya'nın tarafında girilmesinin sebebi de Enver'e göre bu idi:
“Türkiye harb-i umumiye girdiği zaman dünya ikiye ayrıl-
mıştı. Birisi emperyalist ve kapitalist olan eski Çar Rusyası ve
müttefikleri, diğeri de yine emperyalist ve kapitalist olan Alman-
ya ve müttefiki idi. Bu iki gruptan bizi doğrudan doğruya boğaz-
lamak ve mahvetmek isteyen Çar Rusya'sı ve İngiltere dostlarına
karşı yalnız hayatımızı bağışlamaya razı olan Almanlar'ın yanın-
da harbettik. Fakat biz her vakit emperyalizm aleyhinde bulun-
duk. Alman emperyalizmi de, bizden kendi maksuduna göre isti-
fade etmek istermiş olabilir. Fakat biz istiklâlirnizi muhafazadan
başka bir hedef takip etmedik...”182
Artık ezilmiş halkların tarafındaydı ve Türkiye'de güçlü bir işçi
sınıfı olmadığı için kuvvetini geçmişte halktan, halkın ezilen kısmı
olan köylüden almakta idi!
*
Kurultay zabıtlarında, Enver Paşa'nın bildirisinin Kurultay'ın sekre-
terliğini yapan Ostrovsky adında Ortadoğulu bir komünist Yahudi tara-
fidan önce Rusça'sının, ardından Türk Komünist heyetinin mensupla-
vindan Mehmed Emin tarafından da 'Türkçe'sinin okunduğu ve İbrahim
Vali Bey'in bildirisi için de aynı usülün tatbik edildiği görülüyor.!8
knverin aleyhinde sarfedilen sözler nutuk fiyaskosunun yaşanma-
modan, yani bildirisini kürsüde kendisinin okumasına izin verilme-
meginden sonrada devam etti..
Beşinci gün ilk sözü alan Rus dilbilimci Mikhail Pavlovich,!8* Enver
Wuşa'nın Almanya ile ittifak yapmış olmasına veryansın etti, Brest-Li-
tovgk görüşmelerine katılmış olanTürk heyetinin davranışlarını utanç
vere bulduğunu söyledi; “Türkler'in Kars, Ardahan ve Batum'u alma-
larınm ardından birlikleriAhıska ile Gümrü'yü ele geçirdi; daha sonra
Aserbaycan'a yürüyüp Bakü'yü işgal ettiler. Bakü'de iki ay devam eden
Türk idaresi, şehrin tarihinin en karanlık sayfalarıdır” dedi.!89
Aynı gün kürsüye gelen Çeçen komünist Mutuşev Birleşme ve İler-
leme mânâsına gelen İttihad ve Terakki'nin ismini kelime oyunu ile
Çözülme ve Gerileme diye telâffuz ettikten sonra Sultan'ın mutlakiyet
tarihinin tâcını giyerek Anadolu köylülerini dilenci vaziyetine düşür-
düğünü söyledi.
Altıncı gün yapılan konuşmalarda da Türkiye'den yine sık sık balı-
#edildi ve Kurultay'ın son gününde bir tuhaflık daha yaşandı: İttihad
ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden olan ama Kurultay'ın resmi
delegeleri arasında yeralmayan Bahaeddin Şakir Bey, Türk Komünist
Partisi'nin mensuplarından ve kurultayın delegelerinden İsmail Hak-
kı ve Süleyman Nuri Beyler ile beraber Doğu Halkları Propaganda ve
Eylem Konseyi'ne seçildi!
*
Enver'in Kurultay'a katılması komünistler ile sosyal demokratların
tepkilerinin sonraki günlerde de devamına sebep oldu. Meselâ, Alman
Sosyal Demokrat Partisi'nin mensuplarından gazeteci Toni Sender ile
partinin bazı liderleri daha sonra Frankfurt'ta bir broşür yayınladılar
ve “Ermeni halkının cellâdı Enver Paşa'nın Üçüncü Enternasyonal'e
kabulü Georg Ledebour ile diğer yaşlı devrimciler tarafından engellen-
di” dediler.
İddia doğru gibi idi, zira Komünist Enternasyonal, yani Komin-
tern 1921'n 22 Haziranile 12 Temmuz günleri arasında Moskova'da
Üçüncü Kongresini yaparken Enver de Moskova'da bulunuyordu
ama toplantılara katılmadı. Mektuplarında Enternasyonal'in sek-
reteryası ile temaslarından bahsediyordu, hattâ arkadaşlarına bir
nüshası şimdi Türk Tarih Kurumu'nda da olan bir metin hazırlatıp
sekreteryaya vermişti ama Kongre'ye iştirak etmedi.
Bakü Kurultayı'nın başkanlığını yapan Grigory Zinoviev, hatırala-
rında Enver'in aleyhindeki yayınlar ile çıkan dedikodulardan şikâyet
edecek ve Enver Paşa'nın Kurultay'a delege değil misafir olarak katı|-
dığını, konuşmasına izin verilmediğini ama bildirisinin okutulduğu-
nu, hattâ Enver'i asla kollarını açarak kabul etmediklerini! yazacaktı:
“Söze, Enver Paşa'nın Bakü ziyareti ile ilgili gerçeği anlatmakla
başlamalıyız: Enver Paşa, gayet iyi bilindiği gibi asla bir delege de-
gildi, konuk olarak gelmişti. Kurultay'da konuşmak istedi ama talebi
reddedildi. Bunun üzerine bir bildiri okuma talebinde bulundu ve bu
talep kabul edildi. Bildirisinde kendisi ile Türk Hükümeti'nin dele-
gelerinin Sovyet Hükümeti'nin tarafında olduklarını ve kurtuluşa
herhangi bir memleketin burjuvası ile anlaşarak eremeyecekleri ko-
nusunda artık ikna olduklarını söyledi.
Bu bildiriye cevaben biz ne yaptık? Onu kollarımızı açarak kabul
mu ettik? Kesinlikle hayır! Bela Kun ile beraber bir tasarı hazır-
ladık. Kurultay'a sunduğumuz bu metinde üzerine basa basa Türk
halkını emperyalist savaşın sorumlularına karşı uyarıyor, bu lider-
leri halka şu andaki sadakatlerini söz ile değil, filli şekilde ispata;
Türk işçileri ile köylülerini de sadece yabancı zalimlere değil, kendi
kapitalistleri ile de savaşmaya davet ediyor ve şu anda mevcut bu-
lunmayan ama güçsüz de olsa kabul edilir olan sovyetlerini teşkile
çağırıyoruz” diyorduk.!86
*
Elimizdeki yazışmaları, Enver'in Bakü günlerinde İttihadçı arkadaş-
ları ile devamlı temasta olduğunu, teşkilât işleri ve Anadolu'da başlat-
mayı düşündüğü yeni hareketin esasları ile uğraştığını gösteriyor.
Enver'in Kurultay'a sunduğu metnin değişik versiyonları da bugün
yine elimizde bulunuyor...!87
Bir zamanlar imparatorluğun en güçlü adamı olan Enver'in sos-
yalist bir kimlik taşıyan böyle bir metni hazırlayıp Kurultay'a sun-
masındaki maksadı bellidir: Bolşevikliği yahut komünistliği benim-
sememesine rağmen bir müddet için faaliyet göstermeyi düşündüğü
Moskova'ya artık ezilmiş halkların yanında olduğu ve olacağı mesajını
vermek, böylelikle de kendine sağlanan desteğin devamını sağlamak...
Bakü'ye gitmek üzere Moskova'dan ayrılmasından hemen önce 26
Ağustos'ta Berlin'e, Naciye'sine yazdığı mektupta yolculuğunun sebe-
bini ordunun yeniden teşekkülüne ve memleket için faydalı olmaya ça-
lışmak diye ifade etmişti ama Kurultay'a verdiği metinde kullandığı
ideolojik kavramlara ve fikirlere o sırada hakikaten inanıp inanmadı-
ğını aslında kendisinden başka hiç kimse bilemeyecekti...
Enver Paşa'nın Bakü'de o günlerde çektirdiği fotoğraflarda pek gülüm-
sememesinin sebebi, belki de Kurultay'da yaşadığı hayal kırıklığı idi!
*
Enver, Bakü Kurultayı'nın ardından Moskova'ya döndü, burada yine
teşkilât işleri ile meşgul oldu ve 26 Eylül 1920'de Ankara'ya, Mustafa
Komal Paşa'ya Bakü'deki faaliyetini anlattığı bir mektup gönderdi.
Rüku'ye gidişinden Azeri idarecilerin pek memnun olmadıkla-
ram ilk defa “...Bakü'ye seyahatim bilumum Müslümanlarca pek
büyük şevk ile karşılandığı halde, Azerbaycan Hükümeti bunun
ölesi ferde bulunduğunu göstermeye çalıştı. Herhalde Azerbaycan
resmi adamlarının bu hareketinin başka taraflardan mülhem ol-
ması muhtemeldir” sözleriyle bir çeşit itiraf gibi anlattıktan sonra
Anadolu'ya Sovyet yardımı meselesine temas ediyordu. Ruslar'ın
Osmanlılar'dan teşkil edilecek bir kuvvetile beraber Kafkasya'dan
anglanacak bir süvari alayının Anadolu'ya yardım maksadıyla gön-
derileceğini söylediklerini ama bu ifadelere inanmadığını yazıyor,
Sovyet Hükümeti'nin Anadolu'ya ciddi ve önemli yardımlarda bu-
lunabileceğine de ihtimal vermiyordu.
Sonra, Türkiye'nin dışına çıkıp uzak iklimlere, Orta Asya'ya uza-
yor; Türkistan ile ilgili hayallerinden, Çin Türkistanı meselesi
ile ineşgul olduğundan bahsediyor, Cemal Paşa'nın Afganistan'da
yapacaklarını anlatıyor, sonra Anadolu'nun işgale karşı topyekün
bir mücadele hazırlığı içerisinde olduğunu hatırına getirmeden
Azerbaycan'a ve Afganistan'a subaylar gönderilmesini istiyordu.!88
Wnver, Bakü'de uğradığı hayal kırıklığından Mustafa Kemal
Paşa'ya 17 Temmuz 1921'de, Ankara ile münasebetinin artık ta-
mamen bozulmasından onra gönderdiği bir başka mektubunda da
bahsedecek ve “...Bolşevikler'den şahsi bir menfaat temine çalış-
saydım, sizlerin Bolşevik olduğunuz zaman ben Bakü'de hakikati
ve ne olduğumu âleme ilân ederek, hattâ orada bazılarının mânâ-
sız taarruzuna uğramayı da göze aldırmazdım” diyecekti.!89
Mustafa Kemal Paşa, 26 Temmuz tarihli mektubu 4 Ekim'de ce-
vapladı ve Enver'e nazik bir üslüpla Panislâmist hareketlere giri-
şerek Ruslar'ı ve Ingilizler'i şüphelendirmekten kaçınması gerek-
tiğini hatırlattı!190
*
Enver, Moskova'da üç hafta kadar kaldıktan sonra, 1920 Ekim'i-
nin ilk haftasında Moskova-Minsk-Vilna-Pusukof-Petrograd ve
Reval üzerinden yeniden Berlin'e, Naciye'sinin ve arkadaşlarının
yanına gitti.
Berlin'de hem sürgündeki İttihadçılar, hem de Almanlar ile te-
maslarda bulundu, Ekim'in son haftasında Roma üzerinden birkaç
günlüğüne Budapeşte'ye geçip tekrar Berlin'e döndü ve ailesi ile
ilk defa beraberce tatile çıktı: Hanımı, iki kızı ve emekdar kalfaları
ile beraber İsviçre'ye, İtalya'ya ve Avusturya'ya gittiler ve Avus-
turya'nın karlarla kaplı dağlık Simmering kasabasında romantik
anlar geçirdiler...
Temaslarına ailesi ile beraber çıktığı tatilde de devam etmekle
ve teşkilât mensupları ile hiç durmadan yazışmaktaydı.
Ama bütün seyahatleri, temasları ve toplantıları müttefik is-
tihbaratları, özellikle de İngilizler tarafından yakından takip edi-
liyordu ve merkezlere bazıları baştan aşağı hatalı da olsa daimi
şekilde raporlar gönderilmekteydi.
1921 yılbaşını ailesi ile beraber Viyana'da geçirdi ama yine teş-
kilât işleri ve bitmeyen yazışmalarla meşgul oldu.
O günlerin ailesi ile son beraberliği olduğunu, bir daha biraraya
gelemeyeceklerini nereden bilebilecekti ki?
Berlin'e Ocak'ın sonlarına doğru dönmüşlerdi; yeni teşkilât hiç
bitmeyen haberleşme, yazışma ve temas gerektirmekteydi, her ânı
doluydu ve bir de dergi çıkartma hazırlığı içerisindeydi.
Naciye'sine ayırdığı zamanların dışında bir ânı bile boş değil gi-
biydi ama bütün bu çabaların muvaffak olabilmesi için yapması
gereken bir başka işi daha vardı: Moskova'daki faaliyetlerini ta-
mamlaması!
1921 Şubat'ının ikinci haftasında çıktığı bu defaki Moskova yol-
culuğu altı ay önceki seyahati kadar zor ve sıkıntılarla dolu de-
gildi, yollar açıktı ve Enver yine ayrılık azâbı içerisindeydi. Yol
boyunca uğradıkları yerlerden çocuklarına oyuncak göndermeye
çalışmış ama bulamamış ve çikolata ile kurabiyeler göndermekle
iktifa etmişti. Başında bir ağrı vardı, artık talihin bir oyuncağı gibi
sürüklendiğini hissetmekte, oyuncak olmaktan kurtulacak kudre-
ti kendinde bulamadığına inanmakta ve zihnindeki bazı suallerin
cevabını da bulamamaktaydı.!9!
Üstelik, ardında bıraktıklarına artık bir kişinin daha ilâve edil-
miş olduğunu sadece kendisi değil, Naciye'si de henüz bilmiyordu...
Naciye, birkaç haftalık hamile idi!
*
O günlerde Afganistan'da bulunan Cemal Paşa, 1 Aralık 1920'de,
Kâbil'den Enver'e hazırladığı çok gizli bir plânı anlattığı bir mek-
tup gönderdi...
Cemal Paşa'nın plân diye bahsettiği çalışması, aslında tam bir
hayaller yumağı idi! Önce, Avrupa'dan geçtiği Afganistan'da yaptık-
larını anlatıyor, Şark dünyasını İngilizler'in zulüm ve baskısından
kurtarabilmek için çok önemli bir hazırlığa giriştiğini yazıyordu.
Plâna göre, İslam dünyasının üç ayrı bölgesinde bağımsızlık ha-
reketleri başlatılacaktı. Hindistan, Afganistan, Fergana ve Türkis-
tanı Cemal Paşa kendisi ayaklandıracak; İran, Buhara, Hive ve
Türkmenistan'daki hareketin başında da Enver olacaktı.
Kurtarılacak üçüncü bölge ise Türkiye idi ve Mustafa Kemal
Paşa zaten bu işle meşgul oluyordu!
Cömül Paya, bu konuda kaleme aldığı bir raporu Moskova'ya,
#ovyet hüriciyesine gönderdiğini de anlatıyor, Sovyetler'in plânı
kabul etmeleri halinde derhal harekete geçmeleri gerektiğini söy-
lüyor ve Invere Moskova'da teşkilât kurmaktan vazgeçip artık
“İran, Iranlılarındır” sloganı altında başkaldırılar düzenlemesini
tavsiye ediyordu.9?
Ama, Cemal Paşa özene bezene kaleme alıp Berlin'e gönderdiği
bu uzun mektubu boş yere yazmış olacak, Enver bu üçlü başkaldırı
teklifine kulak asmayacak ve kendi bildiği yoldan gidecekti.
*
Wnver, dindardı...
Gençliğinden itibaren dine bağlı olmuş ve dini kaidelere hayatı
boyunca riayet etmişti. Gerçi askeri ortaokulun ilk senesinde sını-
fin yedincisi iken sene sonu imtihanında ulüm-ı diniyye hocasının
okutmadığı halde sorduğu hac konusundaki soruya cevap vere-
meyince aldığı kırık not yüzünden altmışıncılığa düşmüştü ama
gelecekteki sicilini etkilemesi muhtemel olan bu hadise okuldaki
gayretini arttırıp biraz tembellik getirdi ise de sonradan toparlan-
mıştı ve dine bağlılığı etkilenmemiş gibi idi...99
Dindarlığının yanısıra geleneksel kaidelere, özellikle de aile kav-
vamının gereklerine de riayetkârdı ve Harbiye Nâzırlığı sırasında
sosyal hayata müdahale ettiği de oluyordu. Meselâ, Istanbul'un
Belediye Başkanı Operatör Cemil Paşa'nın 1914'te açtığı Gülhane
Parkı'nda erkeklerle kadınların beraberce girmelerine karşı çık-
mış, Cemil Paşa'ya sert bir yazı gönderip parkta kaç-göç emretmiş,
emri yerine getirilmiş ve kadınlarla erkeklerin Gülhane'ye tekrar
birlikte girebilmeleri daha sonra Cemal Paşa'nın verdiği destek sa-
yesinde mümkün olabilmişti.194
Gurbet günlerinde dine daha fazla bağlanan Enver, artık beş va-
kit namazını da aksatmamaya itina ediyordu:
“..Sabah alelusül onda kalktım. Banyomu ve abdestimi de alıp
namazımı kıldıktan sonra gezmeye çıktım.
Ha! Efendiciğim, namaz deyince şaşacaksın. Hakikaten tuhaf bir
deruni arzu ile şimdi namaza başladım. Dün sabah namazını kıldım.
Mâlüm ya! Seferi olduğumdan her vaktin namazını ikişer rekât kılı-
yorum ve vaktinde edâ edemezsem alelekser sabah namazında hepsi
geçmiş olarak kılıyorum. Bilınem cicimin hoşuna gidecek mi? Allah
kabul etsin” (16 Mart 1921 tarihli mektubundan).
“ Namaz deyince, bilmem evvelce söylemiş miydim? Evvelâ
ne kadar vakit Moskova'da kalacağım belli olmadığından yani
hemen her an hareket üzere olduğumdan bütün namazlar seferi
itibarıyla ikişer rekattır. Sonra da her sabah o günün sabah na-
mazıyla beraber bir gün evvelki dört vaktin namazlarını geçmiş
olarak kılıyorum. Bu suretle şer'a muvâfık olmak üzere bir defa-
da on rekât namaz kılarak vazife-i diniyemi ifa ediyorum ve buna
devam etmemek için hiçbir mâni yok. Yalnız Allah kabul etsin.
Tabii, hergün namazdan sonra sana, çocuklarıma dua ediyorum.
Ya sen bana dua edecek fırsat buluyor musun? Âh! Ben de ne
tuhafım, “Acaba beni hatırladığın günler oluyor mu” desem daha
iyi” (28 Mart 1921 tarihli mektubundan).
Naciye'nin yanına gelmesini Moskova günlerinde de istemekte,
gelişini hayâl etmekte, sadece Naciye'ye değil, Berlin'deki kardeşi
Kâmil Bey'e de Sultan'ı getirmeye çalışmasını yazmaktaydı.
Ama bütün bu davetler Naciye Sultan'a göre neticesiz kalmaya
mahkümdu ve hasta kalbi ile eğlenilmesinden ibaretti. Kocasının
bitmeyen seyahatlerinden ve ortadaki kararsızlıktan Naciye'nin
canı epey sıkılınış olmalı ki, Moskova'ya Enver'in hissiyatını mut-
laka altüst etmiş olan can yakıcı bir mektup gönderdi:
iyi ) İki gözüm Enver'im!
Iki sene Istanbul'da, bir sene Berlin'de
& 4 gp. 1 heran türlü üzüntü ile sensiz geçen gün-
İN lere artık biraz insaflı düşünerek nihayet
ey söy e ki Vermek zamanı geldi zannederim.
İNİ eği Ee Bees EŞ Fakat çok rica ederim “Gel” diye benim-
Seve. ki., we, şi) le, bu hasta kalbimle eğlenme. Eğer benim
b e mevcudiyetim seni sıkmaz ise gel, beni ve
anneleri gibi senin başına azim belâ olan
bedbaht çocuklarını al, götür. Kâmil Bey'in
i mektubunda 'Sultan'ı getir? diyorlar. Bil-
S/A une ss. vu, | mem ki, ne dersin? Senin “Boş zamanında
e > | gelirsiniz! diye yazmakla bir adım bile yü-
rüyemeyeceğime emin ol efendim.
Ben Kâmil ile değil, senin ile izdivaç
ettim. Eğer benim ile yaşamak istemiyor
isen üzülme efendim. “Ben seni istemiyorum, senden bıktım de,
ben de o zaman anlar, senin başından defolur gider, sen de ben
de rahat ederiz. Işte, yine tekrar ediyorum; eğer benimle yaşa-
mak istiyorsan, beni başkaları himayesinde yaşatma. Ben senden
hiçbirşey istemiyorum; yalnız senin yanında bulunmak, seninle
beraber yaşamak istiyorum ve kat'i cevabını sabırsızlıkla bekler,
ellerinden öperim.
VW a Rim v. Jan
— e Gr ç- ped
: 4 ğ pa p”
al AL şe, ei
Naciye!
*
Moskova'daki ilk günler işte bu şekilde, girişilmesi şart görülen
bir mücadelenin ne maksatla ve nasıl olacağına karar verilmesi
hazırlıkları ile geçti...
Enver Paşa'nın Moskova günleri hakkında bugüne kadar bir
hayli araştırma ve yayın yapıldığı ve Paşa'nın tam metinleri bu
Kitapta yeralan mektupları da o günlerin bilinmeyen ayrıntılarını
aydınlatacak mahiyette bulunduğu için burada Moskova macera-
gun detaylarına girmeyecek ve hadiselerin ana noktalarına te-
mas elmekle yetineceğim.
*
Wtihadçılar parti, siyaset, klik teşkili yahut sık sık kongre dü-
zenlemek gibi alışkanlıklarını sürgün günlerinde de devam ettir-
diler; nizamnameler ve talimatnameler hazırladılar, yayınlar yap-
Çılar, Avrupa'dan Rusya'ya, Orta Asya'dan Afganistan'a ve daha
birçok yerlere durmadan seyahat ettiler. |
Meselâ, Berlin'e yerleşen Talât Paşa, başkanlığını Ittihadçı Dür-
zilerden Emir Şekib Arslan'ın yaptığı “Şark Klübü” isimli bir teş-
kilât kurdu. Avrupa'daki bazı Ittihadçı Türkler'i ve memleketleri-
ne dönme imkânı bulamayan çoğu Arap yine Ittihadçı Müslüman-
ları bu klübe aldı, teşkilât adına dergi çıkartma hazırlıkları yaptı,
diğer Avrupa memleketlerine giderek Ingiltere ile münasebetlere
girişmenin ve Anadolu'ya yardım sağlamanın yollarını aradı. Ama
bütün bu çabaları 15 Mart 1921'de Berlin'de katledilmesi ile nok-
talandı.
Cemal Paşa da arkadaşları ile beraber Türkiye'den ayrılmasının
ardından önce Isviçre'ye gitti, Klosters kasabasına yerleşip hatıra-
larını yazdı, oradan Moskova'ya geçti, Bolşevik liderler ile temas-
lar yaptı. Moskova'dan önce Taşkent'e, oradan da Afganistan'a gitti
ve daha sonra kral unvanını alacak olan o zamanın emiri Amanul-
lah Han ile yakınlık kurarak Afgan Ordusu'nu modernleştirmeye
çalıştı. Sonra yeniden Moskova'ya ve Moskova üzerinden Avru-
pa'ya döndü; derken Almanya, Fransa ve Italya'da neticesiz kalan
temaslardan sonra tekrar Moskova'ya gitti.
Talât, Cemal ve Enver Paşalar'ın sürgünlerinin ilk zamanların-
da Ankara adına da temaslarda bulundukları izlenimini vermeleri
üzerine, her üç Paşa ile yazışmalarında önceleri dostane ifadeler
kullanan Mustafa Kemal 20 Haziran 1920'de Erzurum'a, Kâzım
Karabekir'e gönderdiği telgrafta Enver Paşa ve arkadaşlarının
kendiliklerinden memleket ve millet işlerine müdahalelerine mü-
saade edilemeyeceğini yazdı.
Mustafa Kemal, bu kişilerin yapacakları vazifeyi sadece Anka-
ra'nın belirleyebileceğini söylüyordu.!96
Cemal Paşa, sonraki günlerde Ankara ile arasını düzeltmeye ça-
lıştı. Mustafa Kemal'e gönderdiği mektuplarda onun adına hare-
ket etmediğini, Ankara'nın onayı olmadan herhangi bir teşebbüs-
te bulunmayacağı garantisini verdi ve aralarında eski bir hukuk
bulunan Cemal Paşa ile Mustafa Kemal'in münasebetleri kısa bir
müddet için düzelir gibi oldu.
Mustafa Kemal Paşa, 26 Kasım 1921'de Moskova Sefiri Ali
Fuad Paşa'ya gönderdiği telgrafta Cemal Paşa'nın Enver ile alâ-
kasını tamamen kesmesini istiyor ve dürüst şekilde hareket ettiği
takdirde destek vereceklerini yazıyordu:
“Moskova'da Sefir-i Kebir Ali Fuad Paşa Hazretleri'ne:
Telgrafnamenizi 8 Teşrinisani (Kasım) 1921'de, yirmi iki günde
aldım. Cemal Paşa şimdiye kadar gösterdiği dürüst harekette devam
ederse kendisini takviye edeceğiz. Her halde Enver Paşa ve saire ile
alâkasını kat'etmelidir (kesmelidir). Bunları benim tarafından açık-
ça kendisine söyleyiniz. Medine Muhafızı Fahreddin Paşa'yı Afganis-
tan Sefiri yaptık. Cemal Paşa'nın Afganistan'daki mesaisini yavaş
yavaş millete anlatarak mevkiini tahkim edeceğiz, şimdiye kadar
olan iş'arâtını hüsn-i telâkki ve mümkün olanlarını tatbik ettim.
Onun tarafından telgrafa ve iş'âr-ı devletinize muntazırım.
Mustafa Kemal”.187
Ama, bir aya kalmadan herşey tekrar değişti: Mustafa Kemal,
Cemal Paşa'nın Ankara'ya giden Sovyet Generali Frunze vasıtası
ile gönderdiği mektubu okuyunca çileden çıktı! Moskova Sefiri Ali
Fuad Paşa'ya 22 Aralık'ta bir telgraf göndererek eski zihniyeti de-
vam ettirmek isteyen ve Ankara'nın talimatlarını yerine getirmek
yerine nasihat eden Cemal Paşa ile fikirlerini düzeltinceye kadar
münasebetini kestiğini söylüyor, “Ben, milleti İttihad ve Terakki
bayrağı altına davet edemem” diyordu:
“Moskova'da Türkiye Sefir-i Kebiri Ali Fuad Paşa Hazretleri'ne:
22/12/1921 tarihli şifreye cevaptır.
Âhiren Ankara'ya muvasalat eden Ukrayna Hey'eti Reisi Yol-
daş Frunze ile Cemal Paşa'nın gönderdiği bir mektupta bizim
vaziyet ve efkârımızla (fikirlerimizle) kabil-i te'lif olmıyan (uyuş-
mayan) ve hâlâ eski zihniyetin idâmesine mâtuf (devamına yöne-
lik) tavsiyelerinden anlaşıldığına nazaran müşarünileyh Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni keyif ve arzuya göre sevk ve
idare olunuyor mahiyetinde zannediyor. Ben, milleti Ittihad ve
Terakki bayrağı altına davet edemem. Ankara'ya nasihat vermek
değil, Ankara'nın tamamen nokta-i nazarı ve talimatı dairesinde
hareket etmekle nâfi (faydalı) olabileceğini ve binaenaleyh tas-
hih-i fikir edinceye (fikirlerini düzeltinceye) kadar kendisiyle idâ-
me-i münasebette (ilişkilerin devamında) mâzur bulunduğumu
tebliğ etmenizi rica ederim.
Mustafa Kemal” 188
O Sırada Orta Asya'ya geçen İBnver, Basınacı isyanına katılmış
ve Basmacılar arasında hatır sayılır bir mevki edinmişti. Sovyet-
16 bu yüzden, yani Enver'in yarattığı hayal kırıklığının etkisi ile
Cemal Paşa'yı önceki gibi sıcak şekilde karşılamadılar, verdikleri
yardımı ve desteği de kestiler, üstelik Sovyet devlet güvenlik örgü-
tü ÇIKA, Paşa'yı sorguya çekti, sorgunun zaptı İzvestiya Gazete-
inde yayınlandı ve Ankara hemen zaptın Türkçe'ye tercümesini
gelirli.
Wnver'in gidebileceği artık tek bir yer kalmıştı: Anadolu...
Ama, gidemedi, zira kaderine 21 Temmuz 1922'de Tiflis'te iki ya-
veri ile beraber kurşunlanarak can vermesi yazılmıştı!
Bolşevikler, Türkiye'den ayrılmasından sonra gittiği Kafkas-
yu'dan Avrupa'ya geçen ve Berlin'den Moskova'ya binbir zorlukla
ulaşan Enver Paşa'yı sıcak şekilde karşılamışlardı. Enver, komü-
nis liderlerle beraber Bakü'deki Doğu Halkları Kurultayı'na ka-
ulmasından sonra döndüğü Moskova'dan bu defa Batum'a gitti,
Sakarya Savaşı günlerinde Anadolu'ya geçmenin yolunu bulmaya
çalışırken Sovyetler'in gözünde artık eski öneminin kalmadığını
(urkedince Orta Asya'ya geçti. Müslüman halk üzerindeki işgale,
baskılara ve esarete son verip bir Islâm Imparatorluğu kurma
hevesi ile Ruslar'a karşı mücadeleye başladı ama bu son macera-
sı sadece dokuz ay devam edebildi ve onun hayatı da Cemal Pa-
şa'nın katlinden iki hafta sonra, 1922'nin 4 Ağustos sabahı Kızıl
Ordu'nun kurşunları ile noktalandı.
*
Avrupa'da ve Rusya'da faaliyette bulunan İttihadçılar sadece bu
üç paşadan ibaret değildi. Partinin önde gelen isimlerinin yanısıra
ikinci ve hattâ üçüncü derecedeki mensupları da dört bir yanda do-
laşıyor, gruplar teşkil ediyor ve siyasi alanda faaliyet göstermeye
çalışıyorlardı.
Talât ve Enver Paşa arasında gelecek konusunda Türkiye'den
ayrıldıkları gece başlayan anlaşmazlık sürgünde de devam etti.
Bu iki lider ile etraflarındaki İttihadçılar'ın münasebetleri önce-
leri aralarında bir anlaşmazlık bulunmadığı şeklinde görünse de
fikir farklılıkları zamanla derinleşti ve Talât Paşa'nın ölümünün
ardından ona bağlı olan İttihadçılar ile Enver Paşa arasındaki mü-
nasebetler tamamen koptu.
Fikir ayrılığının başta gelen sebebi önceleri Enver'in kendi ba-
şına hareket etmesi ve giriştiği Orta Asya macerası idi. Talât Paşa
her hareketini Ankara ile görüş birliğine vardıktan sonra yapmış,
kurduğu teşkilâtları Ankara'nın bilgisi dahilinde hayata geçirmiş,
Enver ise bu işlere hep kendi başına girişmiş ve Talât Paşa, En-
ver'in siyasi faaliyetleri ile kurduğu yeni teşkilâtlara bu yüzden
karşı olmuştu.
Enver, sürgünün ilk zamanlarında Talât Paşa'nın destek ver-
memesi üzerine Cemal Paşa ile çalışmayı ve beraberce Ingilizler
ile bir anlaşmaya varmayı denedi. Temaslardan netice çıkmayınca
yüzünü Moskova'ya çevirdi ve bu defa Bolşevik desteği ile İngiltere
ve İngiliz emperyalizmi aleyhinde faaliyete girişti.
Talât Paşa ile fikir ayrılığına Cemal Paşa da düşmüştü ve birbir-
lerinden artık hiç de hoş olmayan ifadelerle bahsediyorlardı!
Cemal Paşa, 4 Aralık 1919'da Münih'ten Enver Paşa'ya gönder-
diği mektupta Talât Paşa hakkında ağır ithamlarda bulunuyor,
hattâ kendisinin aleyhinde konuşan Paşa'nın bazı yakınlarından
alçak, namussuz, edepsiz ve kâseliz diye bahsediyor ve Talât Paşa
ile artık beraber çalışma imkânı kalmadığını yazıyordu:
“...Buraya geldiğimiz günden beri vahdet-i mesâi nâmına ne
yapmış isem, kâffesi Talât tarafından unf ile mukabele gördü.
Yaptıkları, düşündükleri şeyleri benden gizlemek için her türlü
tedâbire müracaat etti. Aç mısın, susuz musun, bir kere sormadı.
Beş parasız kalmak tehlikesinde olduğumu hissettiği halde istih-
zâ-âmiz bir tavırla “Ay! Cemal'in de parası yokmuş!” dedi. Gerçi
bugün kalplerimiz yekdiğerimize karşı kat'iyyen tamir kabul et-
meyecek derecede kırık ise de, bu kırıklığı zâhiren göstermemek
icab ederken dost ve düşman demeyerek herkesin yanında benim
hakkımda mühmilâne idare-i lisandan çekinmedi.
Mahzâ ben yine memlekete gidinceye kadar beraber çalışmaya
hazırım. Fikri,düşüncesi, âmâli, plânları ne ise mufassalan bana
yazsın. Ben de kendisine bundan tasavvurâtımı kemâl-i nush ile
yazarım. Birlikte bir mesai-i hariciye programı tertip ederiz ve
ondan sonra hep birlikte çalışmaya başlarız.
Şurasını da ilâve edeyim ki, Istanbul'da Doktor Akil Muhtar
gibi, Nuriye hanım gibi ne kadar Talât taraftarları var ise, elyevm
benim aleyhimde atıp tutmaktan vazgeçmiyorlarmış. Bunlara al-
çaklık ve namussuzluk derler. Talât bu kâselizlerine edepsizlik-
lerinden sarf-ı nazar etmelerini yazacak olursa pek isabet eder.
Sadaretten altı ay sonraya kadar dost gibi çalıştık. Bundan sonra
düşman gibi çarpışmaya mecbur olmayalım. Kendisi pekalâ bilir
ki, benim aleyhimdeki entrikalarına vesaireye karşı ben çok ta-
hammül gösterdim. Bu tahammülün sâiki hayr-ı vatandı. Fakat
artık zannediyorum ki sabrım tükenmek üzeredir. Gerçi memle-
kete gittikten sonra birlikte çalışmamıza artık imkân kalmamış
ise de hiç olmazsa dost kalalım...”209
Ama, sonradan Enver ile Cemal Paşa'nın da arası zamanla açıl-
dı. Cemal Paşa yanlış yaptığına inandığı Enver'i mektuplarında
tenkide başladı, ifadeleri bir müddet sonra daha da sertleşti, En-
ver Paga da aynı şekilde mukabele edince münasebetleri tamamen
Kaptu ve birbirleri hakkında söylemediklerini bırakmadılar.
Varılan kanunu değişmeyecek ve 1908 Devrimi'nin evlâtları,
birbirlerine biraz geç de olsa nihayet gireceklerdi!
'Talât Paşa'ya bağlı olan İttihadçılar'dan bazıları Paşa'nın kat-
nn ardından Enver'in daha önceden kurmuş olduğu cemiyetle-
ve katıldılar ama Talâtçılar ile Enverciler arasında zamanla aynı
yekilde hem siyaset hem de buna ilâveten maddi sebepler yüzün-
den anlaşmazlıklar, hattâ kavgalar çıktı ve Talâtçılar'ın bir kısmı
Küveri terkettiler. Enver Paşa'nın kurduğu cemiyetlerde de daha
#onruları Araplar ile Türkler arasında sert tartışmalar yaşandı ve
Araplar milliyetçi baskı altına alındıkları gerekçesi ile cemiyetleri
terkelliler,
Sürgündeki bütün bu seyahatler, temaslar ve açık yahut gizli
(naliyetler sırasında teşkilât işleri ile en yoğun şekilde uğraşan İt-
tıhadçı lider, Enver Paşa idi. Almanya'da ve Rusya'da parti benze-
ri cemiyetler kurdu, kongreler düzenledi, programlar ve bildiriler
hazırladı, dergiler çıkardı ve bir ara İttihad ve Terakki'nin hem
ismini, hem de varlığını yeniden canlandırabilmeye çalıştı.
Enver'in Almanya'da ve Rusya'da kurduğu ve faaliyet sahaları
Was'tan Hindistan'a kadar uzanan bu cemiyetlerin mahiyetleri,
maksatları, programları, mensupları ve hattâ nerede ve ne şekilde
kurulmuş oldukları meselesi bugün hâlâ karmakarışık vaziyette-
(lir. Meselâ, teşkil edilen bir cemiyetin tüzüğü hazırlanıp İttihad-
çılar'a gönderilmekte ama tüzüğe birkaç gün içerisinde ilâveler
yapılmaktaydı. Belirlenen yöneticiler genellikle Birinci Dünya Sa-
vaşı senelerinde Teşkilât-ı Mahsusa'da görev almış olan kişilerdi
ama isimlerin ilânının hemen ardından listelere başka isimler de
girmekteydi. Enver Paşa kongre yapmaya zaten meraklı idi, me-
selâ arkadaşları ile herhangi bir yerde bulundukları sırada konuş-
maları zapta geçirtip toplantıyı kongre diye isimlendirmeye yahut
varolan siyasi cemiyetin adını değiştirmeye pek düşkündü ve bu
merakı da cemiyet faaliyetlerinin izlenebilirliğini zorlaştıran bir
başka unsur oldu.
İttihad ve Terakki erkânının sürgün senelerinde kurdukları
siyasi teşekküllerin mahiyetleri işte bu karışıklıklar yüzünden
hâlâ tam olarak aydınlatılamamıştır.
*
Enver, Türkiye'den ayrılmasından sonra uluslararası bir cemi-
yet ile bir de siyasi parti kurdu.
Meydana getirdiği ilk teşekkül İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı
idi. Sürgündeki diğer İttihadçılar ile yaptığı yazışmalardan anla-
şıldığına göre, cemiyet Enver'in Berlin'den gönderdiği talimatlar
doğrultusunda 1920 yazında Moskova'da kuruldu ve muhtemelen
de kuruluşun Bakü Kongresi öncesinde tamamlanmasına itina
gösterildi.
Herşey, Enver'in önceden yaptığı hazırlıklar çerçevesinde dü-
zenlenmiş, bir merkez-i umumi ve toplanacak ilk kongreye kadar
uygulanması düşünülen politikaların belirlendiği bir de protokol
hazırlanmıştı.
Protokole göre Enver Paşa cemiyetin tek temsilcisi ve başku-
mandanı oluyor, Enver'i daha sonra Orta Asya'ya sürükleyen Kuş-
çubaşı Sami Bey ile Halil Paşa'ya Kâşgar'da ve Cemal Paşa'ya da
Afganistan'da muhtar merkezler kurma yetkisi veriliyordu.
Cemiyet, Anadolu'da da bir muhtar merkez teşkilini kararlaştır-
mış ve bu işle Mustafa Kemal Paşa görevlendirilmişti!?"!
Mustafa Kemal, bu tayinden haberdar olduğunda kimbilir nasıl
gülümsemiştir...
*
Enver, İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın ilk kongresini Şark
Milletleri Kurultayı'na katılmak için gittiği Bakü'den 1920 Eylül'ü-
nün ikinci haftasında Moskova'ya dönüşünde topladı. Başkanlığa
kendisi, kâtipliğe Ziya Bey, veznedarlığa Ibrahim Tâli Bey seçilmiş;
üyeliklere de Halil Paşa ile Sami, Azmi ve Seyfi Beyler gelmişti ve
her Şark milletinin de bir üyesi vardı.2? Hazırlanan 94 maddelik
geçici program Mesâi ismini taşıyordu, Mesâi'nin yerini daha son-
ra 28 maddelik Halk Şüralar Fırkası Programı? alacak ve her iki
programın Anadolu'ya da gönderilmesi üzerine Şark Cephesi Ku-
mandanı Kâzım Karabekir, Ankara'dan Halk Şüralar Fırkası'na
karşı sert tedbirler alınmasını isteyecekti.
Cemiyetin ikinci kongresi 27 Haziran 1921'de Moskova'da top-
landı ama Arap ve Türk delegeler arasında derin bir çatlak çıktı.
Bu çatlak sonraları daha da büyüdü, işin içine para ve tahsisat
meseleleri de girdi ve Arap üyelerden bazıları cemiyeti terkettiler.
Moskova'daki bütün harcamalar, cemiyetin idarecilerinin ay-
lıkları ve sürgündeki İttihadçılar ile ailelerine yapılan ödemeleri,
Sovyetler karşılıyordu!
*
İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nı, Halk Şürâlar Fırkası takip
etti.
İki teşekkül arasında fark vardı: İslâm İhtilâl Cemiyetleri İtti-
hadı siyasi parti değil, sadece bir cemiyetti. Milletlerarası alanda
faaliyet göstermesi düşünülmüştü ve kurucular arasında Türkiye
dığrndakı Müslümeün memleketleri temsil edenlerin bulunmasının
göbebi de bu idi.
1921 Marinda Moskova'da kurulan Halk Şürâlar Fırkası ise,
givasi bir partiydi, Enver Paşa cemiyetin yanısıra fırkanın da ba-
gındaydı, ekayı Türkiye'de faaliyet göstermek maksadıyla kur-
muşlu, yani Halk Şürâlar Fırkası, aslında Enverciler'in partisi
döomekti!
Çemiyet ile parti aslında yeni birer teşekkül gibi görünüyor ise
de, Enver her ikisini de İttihad ve Terakki'nin devamı olacak şekil-
de düşünmüştü ve Halk Şürâlar Fırkası, Batum'da 1921 Eylül'ün-
de asıl ismini, yani İttihad ve Terakki adını aldı.
Küver, Islâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın ve Fırka'nın hem
Lizüğü, hem de programı ile bizzat alâkadar olmuş, hattâ şapi-
rografla basılması işini bile kendisi görmüştü ve neler yaptığını
Naciye Sultan'a gönderdiği mektuplarında anlatıyordu:
..Memlekette tesisini tasavvur ettiğim fırkanın programını
okuduk, bazı yerlerini değiştirdik. Bazı yerleri de tedkik oluna-
cak (Moskova'dan 8 Mart 1921'de yazdığı mektuptan).
..Bugün kuryeye yetiştirmek üzere haftalık merkezlere gön-
derilen havadisi bastık ve Türkiye'deki fırka nizamnamesini ya-
zıp basmak istedik yetişmedi... (Moskova'dan 19 Mart 1921'de
yazdığı mektuptan).
..Yemekten sonra Cevad Bey ile beraber Türkiye'de “Halk
Şüra” Fırkası Nizamnamesi'ni bastık. Fakat biter şey değil. Hele
Bedri gelip de acele ile bir kâğıdı yırttı, böylece biçare Naim Ce-
vad”“# tekrar yazacak (Moskova'dan 21 Mart 1921'de yazdığı mek-
tuptan).
..Fırka nizamnamesini ikmâl ettik. Sonra da İhtilâl Cemiyet-
leri Ittihadı Nizamnamesi'ni bastık. Diğer cihetten çavuşum Sa-
lih'in kâğıdını imza ettim hazırlanacaktır. Halil Paşa'ya gönderi-
yorum (Moskova'dan, 22 Mart 1921'de yazdığı mektuptan).
..Bu sabah yine aynı nakarat, kalk borusu, banyo, namaz,
gezinti yine Bedri Bey'e kadar yollandım. Onunla beraber gel-
dik Ziya Bey ve Kâmil'den, vesaireden gelen mektupları okuduk.
Biçare Ziya Bey'in telâşına, heyecanına acıdım. Mektupları oku-
dukça onu öyle bazen müsterih, bazen asabi görüyor gibi oldum.
Neyse, maamafih yavaş yavaş alışacaktır. Şimdi kendisini cemi-
yetin Avrupa müfettiş-i umumisi yaptık. Halil Paşa da Türkiye
Müfettiş-i Umumisi. Bez üzerine yazılmış beratını da gönderdik
(Moskova'dan 26 Mart 1921'de yazdığı mektuptan).
Enver, yeni teşkilâtını Türkiye'deki eski İttihadçılar'ın gayretle-
ri ile yaymaya, faaliyete geçirmeye çalıştı. Ankara'nın nüfuz ede-
mediği bölgelerde, özellikle de Istanbul'da örgütlendiler ve kısa bır
müddet sonra Ankara Meclisi'nde de 40 kadar milletvekilinin En-
verin safına geçtiği haberleri işitildi.2“ j
İhtilâl Cemiyetleri'nin teşekkül tarzındaki ilhamını Sovyet İh-
tilâli'nden aldığı ve İslâm dünyasını emperyalizmden kurtarmaya
çalışacak olan Cemiyet'te Marksist görüşün etkisi hemen farkedi-
liyordu. Cemiyet halkı ihtilâle hazırlamakla yetinmeyecek, iktida-
ra geldiği takdirde idarede herhangi bir zorlukla karşılaşma ihti-
malini bertaraf etmek için bünyesinde hükümeti ve bakanlıkları
andıran bir teşkilât kurulacak, hattâ cemiyetin ordusu ile milisleri
de olacaktı:
...Bizim cemiyetin çalışma teferruatını gösterir bir izahname
yazdım. Bunlara esas her memleketteki ihtilâl teşkilâtı öyle ol-
malıdır ki, eğer istiklâl elde edilirse hemen cemiyet idareyi ele
alabilsin ve halktan ihtilâle hazırlanınakla beraber yeni şekl-i
hükümete de hazırlansın. Bu suretle hey'etler teşkilâtında dâ-
hiliye, maarif, maliye, askeriye kısımları vardır. Sonra da ihtilâl
ordusu teşkilâtı ve milisleri hakkında izahat kaleme aldım (Mos-
kova'dan, 29 Mart 1921'de yazdığı mektuptan).
Halk Şürâlar Fırkası, isim itibariyle her ne kadar Sovyet mo-
deli bir teşkilâtı andırsa ve ihtilâlci bir teşkilât kimliği taşısa da,
programının 10. ve 11. maddeleri itibariyle? hilâfet ile saltanatı
yerinde bırakıyordu ve Enver'in ifadesi ile de hilâfet ve saltanat
yanlısı idi. Enver, Moskova'dan 15 Nisan 1921'de Cemal Paşa'ya
gönderdiği mektupta Fırka'nın bu özelliğine dikkat çekecek ve
“Halk Şüra Fırkası deyince tabii, cumhuri birşey anlaşılmasın. Biz
hilâfet ve saltanatın muhafazası taraftarıyız, fakat idareyi halka
doğru götürmek şartıyla” diye yazacaktı.?”
Enver faaliyetlerini gizlemeye de lüzum görmüyor, gelecek ile
alâkalı çalışmalarının ayrıntılarını Mustafa Kemal'in Moskova'da-
ki temsilcilerine anlatıyor, hattâ anlatmakla kalmayıp bizzat bas-
tığı nizamnamelerden Ankara'nın mümessillerine de veriyordu:
...Biraz sonra Fuad Paşa ile Rıza Nur Bey geldi. Fikrimden ve
tarz-ı mesâimizden bahsettik. Sonra da cemiyet nizamnamesiyle
fırka nizamnamesinden birer nüsha verdim. Ayrıldık. İzahatım
kendileri üzerinde pek iyi bir tesir yaptı (Aynı mektuptan).
Hayal bu ya... Mustafa Kemal bile, Ankara'daki gücünü arttır-
mak maksadıyla Enver'in fırkasına girmeye çalışıyordu:
.. Tevfik Rüşdü Bey, Üçüncü Enternasyonal'in Ankara komü-
nistlerini tatmin etmediğini ve zaten bir kısım arkadaşlarının
da hükümet fırkasına girdiğini söyledi. Hülâsa işleri iyi değil.
Müanmafih zannımca Müstaln Kemal Paşa bizim teşkil ettiğimiz
hrkaya dühil olarak böylece işin içinde bulunarak mevkiini tah-
İkim elmek için çalışmış. Neyse, bakalım Halil Paşa'dan ne haber
gelecektir... Moskova'dan, 6 Nisan 1921'de yazdığı mektuptan).
Moskova'da yeni bir teşkilât kurma çalışmalarına başladığı
günlerde, cemiyet ile fırkanın görüşlerini duyurmak maksadıyla
ili ayrı gazete çıkartmaya niyet etti. Gazetelerin isimlerini de be-
helemişti: Yeni Türkiye Halk Şürâlar Fırkası'nın, Kurtuluşa Doğru
dn İslâm Ihtilâl Cemiyetleri İttihâdı'nın yayını olacaktı:
..Bugün uzun mülâhazadan sonra böyle susarak ne istediği-
mizi, ne aradığımızı söylememek doğru olmayacağını ve Anado-
lu'dan her gazetenin benden bir-iki satırcık olsun birşey istedik-
lerini her gelenin söylemesi bu suretle nihayet burada şimdilik
şapirografla sonrada mümkün olur ise matbaada basılmak üzere
iki haftalık gazete çıkarmaya karar verdik. Bu suretle şimdiye
kadar merkezlere gönderilen ta'ınimlere de hâcet kalmayacaktır.
Bunlardan birinin ismi “Yeni Türkiye! olacak Türkiye'de maksat-
larımıza hâdim fırka-i siyasiyyenin efkârını neşredecek diğeri de
“Kurtuluşa Doğru' ki bu da İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdı'nın
nâşir-i efkârı olarak Müslümanlar'ın kurtulması yolunda yaza-
caktır. Bakalım, Cenâb-ı Hak ne gösterecek? (Moskova'dan, 12
Mart 1921'de Naciye Sultan'a yazdığı mektubundan).
*
İttihadçılar'ın Meclis'teki mevcudiyetinden bile endişelenen An-
kara Hükümeti'nin Enver'in Anadolu'ya geçmesi gibi bir oldu-bit-
tiye göz yumması mümkün değildi...
Ankara, Enver'in Moskova'daki bütün faaliyetlerini zaten ya-
kından takip ediyordu. Büyük Millet Meclisi'nin Moskova'daki mü-
messilliğinin kapısı Enver'e gerçi açıktı, Enver buradaki yetkililer
ile sık sık beraber olmakta, durum değerlendirilmesi yapılmakta,
yemekler yenmekte, güya karşılıklı fikir alışverişinde bulunul-
makta idi ama Enver, Ankara için gözden uzak bulundurulmama-
sı, mutlaka izlenmesi ve her hareketinin takip edilmesi gereken
bir sâbık, hattâ rakipti. Dolayısı ile, temasları hakkında öğrenilen
herşey Ankara'ya ânında rapor olarak gönderiliyordu.
Hükümet, Sakarya Savaşı'ndan aylar önce, 1921'in 12 Mart'ın-
da Enver ve Halil Paşalar ile emsâlinin Anadolu'nun herhangi bir
yerine gelmeleri halinde derhal sınırdışı edilmelerini emreden bir
kararname yayınladı. Kararnamenin altında hükümet üyeleri ile
Meclis Reisi Mustafa Kemal'in imzaları vardı!?98
Karargâhını Kars'tan Sarıkamış'a taşımış olan Şark Cephesi
Kumandanı Kâzım Karabekir de, Sarıkamış'tan 5 Mayıs 1921'de
Meclis Başkanlığı'na ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa'ya yol-
ladığı telgrafta Halk Şüralar Fırkası Programı'nın Anadolu'ya
gönderilmesine başlandığını, Bolşevikler'in Enver'i teşvik ederek
çapulculardan oluşacak bir Kızıl Ordu kurdurup başına geçirecek-
lerini ve programda milis teşkilâtlarının teşkilinden de bahsedil-
diğini söylüyor ve Enver hakkında çok sert ifadeler kullanıyordu.
Karabekir ile Enver arasında yıllar önce, Sultan Abdülhamid'in
iktidar senelerinde Manastır'da başlayan, temelini memleketin va-
ziyetinin daha da kötüye gidişini durdurabilmek için mutlaka bir
inkılâp yapılması düşüncesinin ele alındığı sohbetlerde, eşkiya ta-
kiplerinde ve girilen sayısız çatışmada güçlenen dostluk artık sona
ermişti!
Bolşevikler'in Anadolu'da Mustafa Suphi ve benzerleri ile yapa-
madıkları kızıl inkılâbı Enver Paşa'ya yaptırmaya çalıştıklarını
düşünen Karabekir, eski arkadaşı hakkında demediğini bırakma-
dığı telgrafında hükümetin son vaziyetten bilgisi olup olmadığını
ve ne gibi tedbirler alındığını soruyordu:
“. Tamamiyle Bolşevizm ve komünizm esaslarını ihtiva eden
seksen beş maddelik programın ismine Halk Şüralar Fırkası
nâmı verilerek Anadolu'ya gönderilmeye başlanmıştır.
... Yusuf Kemal Bey'in ifadesine nazaran, Karahan, Enver'in
Anadolu'ya gelmesi ile bir hercümerç zuhuruna çalışıyormuş.
..Külliyetli para ile Enver Paşa'ya çapulculardan mürekkep
bir Kızıl Ordu teşkil ettireceklerdir. Manastır Dağları'nda iken,
yıldızlı kâşanelerde yaşamayarak millet için her varlığımızı fe-
dadan ibaret olan ilk yemini, sarayların fesat havasında bozan
Enver Paşa'ya Harb-i Umumi'ye atılmakta acele edilmemesini,
Almanlar'ın ilk muvaffakiyetlerine aldanılmayarak bekleme-
mizin faydasını kurmay heyeti kendisine hergün anlatırken o,
memleket için esaslı birçok menaflii temin etmeden ve milletin
mukadderâtını milleti idare edenlere dahi haber vermeden harbe
girdi. Kuvvetimizi israf etmemekliğimizi ve Almanlar'ın bir gün
harpten çekiliverirlerse bizim mevcudiyet muharebesi yapmak
mecburiyetinde kalacağımızı, hazinemizin Anadolu'ya atılması-
na, para ve kuvvetimizin israf edilmeyerek tedafüi vaziyetlerde
kalmaklığımızı ve bilhassa vatan haricine kuvvet çıkarmaması-
nı rica edenleri muhitinden uzaklara atarak Almanlar hesabına
merhametsizce İran'a, Mısır'a, Galiçya'ya saldırırken mukadde-
rat-ı milletle alâkadar olanlarla istişareye bile ehemmiyet ver-
medi. Neticede memleketi, parasız, fabrikasız, teşkilâtsız, bütün
kaynakları kurumuş bir halde bırakıp kaçan ve şimdi de Rus-
lar'ın elinde vatanın bakiye-i izâmını kemirmeye teşebbüs eden,
orduyu milis yapmak gibi cinayetleri irtikâba başvuran En-
ver'den hükümetimiz hesap sormalı ve neşrettiği programı millet
nazarında çürüterek Enver'in manevi şahsiyetini bitirmelidir.
Tecrübesiz ve emeksizce 'Türkiye'de diktatörlük yapan En-
verin serbest kalır ve imkân bulursa aynı mevkii velev bir daki-
Ka olsun işgule koşacağı ve bunu temin için her kuvvetten istifa-
de edeceği anlaşılıyor.
Bolşevikler, Mustafa Suphi ve emsali ile yapamadığı Anado-
lu kızıl inkılâbını Enver Paşa ve rüfekası vasıtası ile yaptırmaya
çalışacaklar ve bittabii akabinde hâkimiyeti kendi ellerine ala-
ruk inkılâp yapanları da imha edeceklerdir...”.209
Dahiliye ile Milli Müdafaa Vekâletleri'ne yollanmış olan 14 Ma-
yıs tarihli bir tezkerede de, sözkonusu programın memlekete gir-
mesinin önlenmesi için Şark Cephesi Kumandanlığı'na talimat ve-
rildiği söyleniyor ve bu programı dağıtan kişiler hakkında gerekli
fakibatın yapılması isteniyordu.219
Ankara'dan ordu kumandanlıklarına iki hafta sonra bir baş-
ka yazı gönderildi: Erkân-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa, 29 Mayıs
1921'de Ingilizler'in Anadolu'da isyanlar çıkartmak maksadıyla
komünizmi yayar gibi göründüklerini, komünistliğin lehinde giri-
g#imler yapan Enver Paşa'nın Moskova'da ortadan kaybolduğunu
söylüyor ve memlekete girmesi halinde derhal tevkif edilerek mu-
hafaza altında Ankara'ya gönderilmesini emrediyordu.?1
Vevzi Paşa'nın komünizmin arkasında İngilizler'in bulunduğu
iddiasını bir tarafa bırakalım... Enver bu emir gönderildiği sırada
Moskova'dan hakikaten ayrılınıştı ama Fevzi Paşa'nın zannettiği
gibi Türkiye'ye değil Almanya'ya gidiyordu ve birkaç ay sonra Ana-
dolu'ya geçme teşebbüslerine başlayacaktı...
*
Bazı tarihçiler, o günleri yaşamış ve hatıralarını yazmış olan
kimi siyasetçiler ve özellikle de Ittihad ve Terakki'nin muhalifleri,
Enver Paşa'nın hayranlık duyduğu, kendine örnek aldığı ve hat-
tâ taklide çalıştığı askeri şahsiyetin Napolyon Bonapart olduğunu
söylerler.
Bu iddia daha da ileriye götürülmüş, Enver'in Napolyon hayran-
lığından hareketle büyük bir cihangir olacağına kanaat getirdiği,
kaşında bulunan tek bir beyaz kılı cihangirlik alâmeti olarak kabul
ettiği ve bunu yakınlarına söylemekten çekinnediği de anlatılır.
Enver'in Moskova'da 1921 ilkbaharında satın aldığı Napolyon
Bonapart hakkındaki büyük boyda Fransızca bir kitabın?? iç kapa-
ğına 1 Mayıs 1921'de Naciye Sultan'a hitaben yazdıkları bütün bu
iddialardan haberdar olduğunu gösterirken Napolyon'a bakışını
da aksettirmekte, Fransa'nın bu asker-imparatorunun hedefleri ile
kendi hedefleri arasında dağlar kadar fark olduğunu anlatmakta
ve Napolyon'un taklidi olmadığını söylemektedir:
“Pek sevgili Naciyeciğim!
Bu kitabı ihtimal ki Napolyon'u çok takdir ettiğinden gönderdim
sanacaksın, hayır. Bununla cicime hayatın, bâhusus Napolyon'unki
gibi oynak bir yaşayışın muhtelif parçalarını iyi tasvir ettiğinden
gönderiyorum. Bazı gazeteler benim Napolyon'u taklit ettiğimi yaz-
mışlardı. Ne kadar yanlış bir telâkki. Ben, benden başka bir şey
değilim, olamam, binaenaleyh Napolyon'un taklidi olarak ikinci ol-
mak aklımdan hiç geçmemiştir. Hem de Napolyon'un hedefiyle be-
nimki arasında dağlar kadar fark var. O, Napolyon olmak için çalış-
tı; ben ise kendimi esir Müslüman yığınının halâsı içinde yoketmek
hedefini takip ediyorum. Zaten bence şahıslara bağlı fikirler ve
hareketler onunla birlik-
1) O L te kalacağından ben her
p | e RE O halde şahısların fikirlere
Ni . feda edilmesini ve ancak
e fikirlerin husulü için iyi
ik bir teşkilâtı yaşatacak ve
belki bunun için de kay-
ye bedecek şahısların çalış-
masını esas bilirim. Ar-
ABİ OaE, Le UNSALAT, ; 4 Msebiyişselinc Napok
Plize EMP)J R E yon gibi hayatta maddi
e NN DTE- H ELENE, olarak heves edecek bir
m
şey kalmaz. İnsan ola-
Ss gi rak sana malik olmakla
ei maddi olarak hayatın en
büyük maddi mükğfatını elde etmişim demektir. Hem de bir şöyle
bu renkli resimlere göz gezdirirsen aşağı yukarı beyaz bir kefenle
mezara girmekle neticelenecek bu hayatta tamah edilecek ne kalır?
O halde fenâ bulacak bizleri ve ne olacağımızı, ne olduğumuzu dü-
şünmeyerek fikrimizi yaşatmaya çalışmalıyız. Fikrin yaşaması için
de hodbin-fikr olmamak lâzım gelir. O halde yaşasın halk ve ....215
Şu satırları yazarken pencerem karşısında büyük Çar sarayının
önünde ellerinde kırmızı bayraklar, bir sürü halk bir Mayıs'ı tebci-
len Lenin'e nümayişler yapıyor. Sonra bir taraftan da kilise çanları
sanki bunların seslerini bastırmak için mütemadiyen çalıyor. İrili
ufaklı çanların sesi birbirine karışarak mütemadiyen bir uğultu ile
Moskova havasını dolduruyor.
İşte, Napolyon bir vakit burada yaşamıştı. Ben de şimdi bir mu-
hacir gibi bu gürültü arasında yaşıyorum. O halde taklitçi değilim.
>
Enver'in”
*
Moskova'da, zoraki bir sürgün yaşayan başka Türkler de vardı ve
bu Türkler'den bazıları kısa bir müddet sonra Anadolu'da macerala-
ra atılacaklardı...
Meselâ, Enver'den bir yaş küçük olan amcası Halil Paşa...2*
Puğa, Okmuülı ordularının Birinci Dünya Suvaşı'nda Çanakkale'nin
yarısına elde ettikleri ikinci başarının, Irak cephesindeki Kuttulâma-
ro zülerinin kalırımanı, İngiliz generali Charles Townshend'i 26 Ni-
#nn 1916'da ordusu ile beraber esir almış olan meşhur bir askerdi.
Halil Paya, Irak'taki başarılarının ardından Kafkasya'ya, Kafkas
İslim Ordusu'na gitti ve yarbaylıktan paşalığa yükseltilmiş olan di-
tw yeğeni Nuri ile beraber 15 Eylül 1918'de Bakü'yü aldı, Istanbul'a
dönüşünde İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta'ya gönderilmek
üzere Bekirağa Bölüğü'ne kapatıldı.
İngilizler, Bekirağa'da tutuklu bulunduğu sırada Paşa'yı Dünya
Savaşı yıllarında 300 bin Ermeni ile Bağdat civarında 50 bin kişinin
ölümünden ve daha başka ölümlerden sorumlu tuttular, suçlamalara
kargı yazılı ifade vermesini istediler ve Halil Paşa'nın cevabı, meâlen
“ Jsyan etmişlerdi, imhalarını emrettim ama imha edilenleri say-
madığını için, adetleri hakkında bir fikrim yoktur” oldu.?'5
Halil Paşa, Ittihadçılardan Küçük Talât Bey ile beraber 7 Ağustos
1919'u 8 Ağustos'a bağlayan gece Bekirağa'dan kaçıp Bulgurlu üze-
rinden Anadolu'ya geçti,219 Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa ile buluş-
/u ve Rusya'da o günlerde resmi temsilcisi bulunmayan Ankara'nın
rayrıresmi temsilcisi olarak Moskova'ya gitti.
Halil Paşa, Moskova misyonunu ve gidişini hatıralarında şöyle
anlatır;
“..Ben, Şark'a gidecektim. ..... a
Ermenistan yolumuzu kapa- | .
makla beraber, bir çaresini bu-
lup Azerbaycan'a geçecektim.
Orada bir taraftan Azebaycan
meseleleri ile uğraşmakla bera-
ber, asıl Bolşevikler'le bir temas
imkânı ve çaresi arayacaktım.
Onların durumunu ve oralar-
dan Anadolu hareketi için ne gibi Halil Paşa'nın, Akşam
yardımlar Oo sağlayabileceğimizi Gazetesi'nde in ınlanan
atıraları.
araştıracaktım. Bu temas ve fa-
aliyetlerde Anadolu'nun bir temsilcisi gibi hareket edecektim.”17
HALİL PAŞA'ın HATIRALARI
Moskova'ya 1920 Haziran'ında vardı, komünist liderlerle gö-
rüştü, Anadolu'ya o günlerde yapılan silâh ve cephane sevkiyatını
düzenledi ve kendi ifadesi ile birer tonluk sekiz altın külçeyi Ka-
raköse'de Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir'in kurmay
başkanı ve Enver'in de eniştesi olan Kâzım Bey'e teslim ettikten
sonra tekrar Moskova'ya döndü.?18
Enver de o günlerde Almanya'dan binbir güçlükle Moskova'ya
ulaşmaya muvalTak olmuş ve Halil Paşa'ya tahsis edilmiş olan da-
ireye yerleşmişti. Uzun bir aradan sonra ilk defa biraraya gelen
amca-yeğen bundan sonraki faaliyetlerine beraberce devam ede-
cekler, Halil Paşa yeğeni Enver Paşa'nın talimatı ile hareket ede-
cek ama Enver'e arada bir söz dinletebilen ve etki yapan tek kişi o
olacak, daha sonra Bahaeddin Şâkir, Doktor Nâzım ve İstanbul'un
eski polis müdürü Bedri Beyler de Alınanya'dan gelerek aynı dai-
reye yerleşeceklerdi...
Ankara o günlerde Sovyetler'e bir elçilik heyeti göndermişti ve
heyet başkanı Ali Fuad Paşa'nın Moskova'ya büyükelçi olarak var-
masının ardından Halil Paşa'nın zaten gayrıresmi olan vazifesi de
sona erdi.
İttihadçılar artık bir yerde pek duramaz olmuşlardı. Halil Paşa,
bir müddet sonra Doğu Türkistan'ın kurtarılmasının, yani Çin iş-
galine son verilmesinin çarelerini bulmakiçin yine Ruslar'ın bilgisi
dahilinde Taşkent'e gitti. Doğu Türkistan'a geçmek üzere iken Çin
ile düzelmeye başlayan ilişkilerinin bozulmasından endişe duyan
Moskova'dan gitmemesi yolunda gelen istek üzerine bir müddet
daha Taşkent'te kalıp temaslar yaptı ve tekrar Moskova'ya döndü.
Enver, Moskova'da bulunduğu günlerde devrimin ve Sovyet ida-
resinin önemli isimleri ile defalarca görüştü ama en tepedeki iki
kişi ile, Lenin ve Troçki ile biraraya hiç gelmedi!
Gittiği ve mitingi andıran bazı toplantılara katılan Lenin ile
Troçki'nin sadece yaptıkları konuşmaları dinledi, ancak her iki li-
der Enver ile nedense yüzyüze görüşmediler ve yapmak istedikle-
rinden Enver'i diğer yöneticiler vasıtasıyla haberdar ettiler.
Dolayısı ile, Enver Paşa konusundaki bazı yayınlarda geçen ve
Paşa'nın Lenin ile temas ettiği, hattâ bir değil birkaç defa görüş-
tükleri şeklindeki iddiaların aslı yoktur. Zaten, Enver'in kendisi de
Cemal Paşa'ya 15 Nisan 1921'de yazdığı mektubunda “...komünist
olmadığım için ...Lenin ile yüzyüze gelemedik” demekteydi ve daha
sonra da biraraya gelmediler:
“...Ben komünist olmadığım için ve benim yüzümden Avrupa
Bolşevikler'e epeyce taarruzlar olduğundan Lenin ile yüzyüze
bile gelmedik. Sonra da bana Kuvâ-yı Şerife Başkumandanlığı'nı
vermeye hiç mecburiyetleri yok. Hem de tabii emniyetleri... Son-
ra da ben herhalde bir Bolşevik kumandanı olarak ve bütün bir
Rus hey'et-i askeriyesiyle muhatt bir halde ve onların her emir-
lerini icraya âlet olarak çalışamam. Hoş, dediğim gibi teklif eden
de yok ya! Biz yine sâde bir ihtilâlci olarak teşkilâtımızı ikmâl ile
zannımca hedefe daha iyi vâsıl olacağız...”219
Lenin ile Enver'in amcası Halil Paşa görüştü ve o da ihtilâlin
hileri ile sadece bir defa konuşabildi..,
Ama, Türkiye'de sonraki senelerde yapılan bazı yayınlarda En-
ver hem Lenin ile görüştürülmüş, hem de Enver ile Lenin ve diğer
Bovyet liderleri arasında geçtiği iddia edilen hayali konuşmalara
yer verilmiş ve Moskova temasları bazen bir korku hikâyesi üslü-
bu ile nakledilmiştir!22
*
İnver, Halil Paşa'nın Türkistan'da bulunduğu günlerde Bakü'de
yapılan Şark Milletleri Kurultayı'na katılmak üzere Moskova'dan
ayrılmıştı...
Halil Paşa, Türkistan'dan yeniden Moskova'ya dönüşünde En-
verden gelmiş bir mektup buldu.2 Enver amcasından Sovyet ida-
reciler ile görüşmesini ve Bolşevikler'e Türk bölgelerinin askerle-
rinden teşkil edilecek süvari alayları kurulması teklifinde bulun-
ınasını istiyordu...
Süvariler zamanı gelince Anadolu'ya gönderilecekler ve tabii,
Enver'in kumandasında olacaklardı!
Halil Paşa, hatıralarında Ankara'nın mektubu önceden gizlice
uçlırmak suretiyle Enver'in teşebbüsünden haberdar olduğunu ve
Sovyet erkânının da teklifi kabul etmediklerini yazıyordu:
“...Moskova'ya varır varınaz genç bir Türk zabiti, Enver Paşa
tarafından nâmıma Almanya'dan gönderilmiş olan bir mektubu
sundu. Zarfı açmadan evvel gözüme çarptığına göre bu zarf açıl-
mış, içi okunmuş ve açıldığı belli olmayacak şekilde tekrar kapa-
tılmıştı.
Zarfı yırttım, mektupta mealen şunlar yazılıydı:
“Amca, Sovyet erkânı ile temasının sıkı olduğunu bilirim. Be-
nim tarafımdan kendilerine şu teklifleri yap: Azerbaycan, Dağıs-
tan, Başkırdistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Türkistan gibi
Türklük mıntakalarından birer-ikişer alay süvari hazırlanarak
bir süvari ordusu teşkil edildiği takdirde, bu ordu ile Anadolu'ya
geçmek ve Yunanlılar'ın hiç beklemedikleri bir zamanda herhan-
gi bir cenahlarına yüklenmek Milli Mücadele cephesini fevkalade
takviye demek olacağını, Yunan ordusunun paniğe uğratılarak
denize dökülmesinin işten bile olmayacağını kendilerine izah et”
deniliyordu. Mektupta ayrıca bu kuvvetin komünistlikle hiçbir
alâkası bulunmayacağı, yalnız milli gayretle hareket edileceği
zikr olunuyordu.
Bunun üzerine Hariciye Komiseri Çiçerin ve muavini Kara-
hanla mektup münderecâtı hakkında mükerrer görüşmeler
yaptık. Fakat birçok vaatlere rağınen savsaklarnaktan başka bir
neticeye varılınadı. Bilâhare öğrendiğime göre, Moskova'da bulu-
nan Türkler tarafından açılan bu mektup, Türk Sefareti'ne men-
sup biri tarafından Tuapse'ye gidilerek Tuapse konsolosumuzun
şifresiyle Ankara'ya tellenmişti. Ruslar'ın bu teklife yanaşmama-
ları ve Ankara'nın bu tarzdaki ve Enver Paşa liderliğindeki bir
yardımı hoş görmeyerek reddetmesinden veyahut Ruslar'ın En-
ver ve benim şahsiyetlerimize emniyet etmeyerek başlarına bir
gaile açılır endişesi ile icraya yanaşmamış olabilirler.
Enver'in bu son girişiminden Halil Paşa'ya yazdığı mektubu ön-
ceden açtırmak suretiyle haberdar olan Ankara, gelişmeleri devamlı
şekilde takip etti. Halil Paşa'nın Moskova'da Sovyet Dışişleri Komi-
seri Karahan ile yaptığı temaslar hakkında Enver'e yazdığı mektup-
ları Trabzon Vali Vekili Miralay Sami Sabit Bey vasıtası ile elde eden
Kâzım Karabekir, mektupların suretlerini Ankara'ya gönderdi.?23
Halil Paşa, Karahan'a önce Enver'in Anadolu'ya yanında kuvvet
olmadan gitmesi halinde bile memlekette hâlâ sahip olduğu nüfuz
vasıtasıyla hükümeti Mustafa Kemal'den devralacağını tahmin etti-
gini ve ikilik çıkmasını istemeyecek olan Mustafa Kemal'in Enver'e
itaate zaten alışkın olduğunu söylemişti!224
Karahan ile 1921'in 11 Ocak'ının geceyarısında tekrar biraraya
gelen Halil Paşa, Sovyetler'in Enver tarafından bir süvari ordusu
teşkili teklifini kesin şekilde reddettikleri cevabını aldı. Karahan,
Müslümanlar'dan oluşan bir birlik kurulmasının sözkonusu olma-
dığını söylemesinin yanısıra Enver'in Anadolu'ya geçmesini uygun
bulmadıklarını da ifade etti. Enver Paşa'nın Anadolu'ya gitme dü-
şüncesi Karahan'a göre gerçi Türkiye'nin iç işi idi, müdahale etmeye
hakları yoktu ama Enver'in Anadolu'da bulunması ikilik yaratırdı,
böyle bir gelişme Ingilizler'in işine yarardı ve bunu kalben arzu et-
mezlerdi.?”
*
Enver Paşa, Berlin'den ayrıldıktan sonra Stettin, Reval ve Peters-
burg üzerinden yaptığı yolculuğu 1921'in 20 Şubat'ında tamamladı.
O gün öğleden sonra saat beşte yeniden Moskova'da idi; Bolşevikler
misafirlerine Kremlin'e nâzır binalardan birinde banyolu bir daire
tahsis etmişlerdi ve Enver'in yatak odasında Hazreti İsa'nın koskoca
bir tablosu vardı!
Artık resim ve Farsça dersleri de almaya başlamıştı, İngilizcesini
ilerletmeye uğraşıyor ve iki de kitap, daha doğrusu iki ayrı risâle ha-
zırlıyordu: Çete, yani gerilla savaşı üzerine bir nizamname ile kendi
icadı olan Enveriye yazısını öğreten bir başka kitap:
“,..Çetelerin talim ve terbiyesi hakkındaki nizamnameyi yaz-
dım. Bunda münferid talimden muharebeye kadar hepsi dâhil
ve sırf muharebede en lâzım olan şeyleri hâvidir. Bir de yazma,
okuma için kitap yazdım ki bunda yine huruf-ı mukataayı kabul
ediyorum (1 Nisan 1921 tarihli mektubundan).
Moskova'da günler yine hep koşuşturma içerisinde geçiyordu:
Maulüm teşkilat işleri, Mustafa Kemal'i ve Anadolu'da olup bitenleri
enirkün olabildiğince yakından takip çabası, arada bir Türk Sefa-
toti'ne gidiş, Alganistan ve Orta Asya taraflarında bulunan Cemal
Dağa ile temas, Afganlar ile ayrıca görüşmeler, bir Türk-İran-Afgan
hadı Geşkil etme hevesi, vesaire...
Ana, içinde Naciye'ye duyduğu hasret kadar büyük, çok büyük
bır başka hasret vardı: Memleket hasreti...
Türkiye Büyükelçiliğinde birgün Ankara'nın Moskova sefiri
Alı Fuad Paşa ile memleketin geleceği ve Moskova'daki temasları
hakkında konuştuğu sırada “Benim içimin vatan aşkı ile ne kadar
dolu olduğunu bilirsiniz. Bu acı günlerde memleketimin hizmeti-
ne koşmazsam yâdellerde vicdan rahatıyla nasıl çalışabilir, nasıl
vuşayabilirim? Ben vatanımı çok seviyorum” dedikten sonra daha
da duygulanmış, gözleri yaşarmış ve ağladığını göstermemek için
yüzünü pencereden dışarıya çevirmişti!?2”
Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin ile de sık sık temasta bulun-
makta, Türkiye'nin doğu sınırlarının yeniden belirlenmesi konu-
sunda fikirler vermekte ve daha da önemlisi, ileride Anadolu'ya
geçliği takdirde ihtiyaç duyabileceği herşeyi Sovyetler'den alabil-
menin garantisini elde etmeye çalışmaktaydı...
Hazırlıklarını daha önce, Almanya'da bulunduğu sırada yaptığı
Livâyü'l-İslâm isimli derginin ilk sayısı, Moskova'ya varmasından
sonra, 15 Mart 1921'de Berlin'de yayınlandı. Enver, o tarihten 1
Aralık 1922'ye kadar 24 nüsha çıkan derginin idaresinde ve yazı
hey'etinde görünmüyor; her sayıda sahip ve müdir-i mes'ul olarak
Muallim Doktor Ilyas Bragon'un ismi yeralıyor, sonraki günlerde
Moskova'dan, Batum'dan ve Orta Asya'dan Naciye Sultan'a, kar-
deşi Kâmil Bey'e ve bazı arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda
Livâyü'l-İslâm için hazırladığı yazılardan bahsediyor ve bu yazılar
bazen isimsiz, bazen de sadece bir E. rumuzu ile yayınlanıyordu.
*
Sürgündeki İttihadçılar, 1921'in 15 Mart'ında aldıkları bir ha-
berle sarsıldılar:
Talât Paşa, Berlin'in Hardenberg Caddesi'ndeki evinin biraz ile-
risinde, sokakta yürüdüğü sırada arkadan başına sıkılan tek bir
kurşunla katledilmişti!
Katil, Osmanlı topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurul-
ması maksadıyla 1890'larda teşekkül eden ve Daşnak Partisi diye
bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu'nun, 1915 tehcirini hazırla-
yan Türk devlet adamları ile yetkililerini cezalandırmak için oluş-
turduğu Nemesis isimli intikam timinin görevlendirdiği Sogomon
Tehlirian adında 24 yaşında bir Ermeni idi.
Nemesis, ismini mitolojiye kindarlığı ve acımasızlığı ile geçmiş
olan Yunan intikam tanrıçasının adından almıştı...
Suikastlerin plânlanıp düzenlenmesi işini asıl ismi Hagop Der
Hagopian olan ama Şahan Natali adını kullanan Elâzığlı bir Er-
meni üstlendi.
1884'te doğan ve henüz 11 yaşında iken ailesinin ve bütün ak-
rabalarının Hamidiye Alayları tarafından öldürüldüğünü söyleyen
Şahan Natali'yi bir Rum aile saklamış, Elâzığ'daki Amerikan Kole-
Ji'nde okutmuş, sonra da evlâtlık olarak New York'ta yaşayan zen-
gin bir Ermeni'nin yanına göndermişlerdi.
1908'de Ikinci Meşrutiyet'in ilânından sonra Elâzığ'a dönen Şa-
han, 1909'da Adana olaylarının patlaması üzerine yeniden Ameri-
ka'ya gitti, Boston Üniversitesi'ni bitirdi ve Amerikan vatandaşı
oldu.
Şahan Natali, 1919 sonbaharında Amerika'dan bu defa Erme-
nistan'a gitti, Erivan'da toplanan ve Nemesis operasyonlarının te-
melinin atıldığı Daşnak Kurultayı'na katıldı.
Sonraki senelerde Türk ve Azeri devlet adamlarının yanısıra 1915
tehcirinde Türk yöneticilere yardımda bulundukları iddia edilen
bazı Ermeniler'i de katleden Nemesis'in lideri Şahan Natali, oldukça
uzun yaşadı: 19 Nisan 1983'te Amerika'da, Massachusetts'teki evin-
de öldüğünde 99 yaşında idi, Ermeniler tarafından son dönem Erme-
ni tarihinin en büyük kahramanlarından biri olarak kabul ediliyor-
du ve hayatı boyunca hiçbir adli takibe uğramamıştı!
İttihadçılar'dan bazılarının Avrupa yerine Rusya'yı tercih etme-
lerinin sebeplerinden biri de, Berlin'de işlenen bu cinayet ve Alman
mahkemesinin Talât Paşa'nın katili Sogomon Tehlirian'ı beraat et-
tirmesi idi. Avrupa'da İttihadçılar için hayati tehlike mevcuttu ve
kendilerini Rusya'da daha fazla emniyette hissediyorlardı.
*
Nemesis Operasyonu çerçevesinde katledildikleri deliller ile sa-
bit olan Türk ve Azeri devlet adamları altı kişi idi:
* Fetali Han Hoyi: Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nde ba-
kanlık ve başbakanlık yaptı. Azerbaycan'daki Ermeniler'in katle-
dilmesi ile suçlandı, Tiflis'te 19 Haziran 1920'de Aram Yerganyan
ve Misak Kirakosyan adındaki fedailer tarafından öldürüldü.
* Talât Paşa: Ermeni tehciri sırasında imparatorluğun içişleri ba-
kanı, daha sonra da sadrazamı idi ve 15 Mart 1921 gününün sabahı
sürgünde yaşadığı Berlin'in Charlottenburg Caddesi'nde evinin he-
men ilerisinde Sogomon Tehlirian tarafından ensesinden vuruldu.
Huahan Nalali, İlrmeni Cehcirnin mimarı Sadrazam Talât Pa-
gn'yı L921'in 15 Mart'ında Berlin'de öldüren Sogomon Tehlirian'a
“Tulala ateş edip kafatasını parçalayacaksın. Vurduktan sonra
kaçmayacak, ayağın ile cesedinin üzerine basacak ve polisin gelip
geni almasını bekleyeceksin. Bu sayede, Ermeniler'in yaşadığı bü-
yük twajediyi bütün dünya öğrenmiş olacak” talimatını vermişti.
Paşa'nın yerde kanlar içerisinde yatan cesedini ilk gören Türk,
öinayelten bir-iki dakika sonra oradan tesadüfen geçmekte olan
bir delikanlıydı: İttihad ve Terakki Partisi'nin uzun seneler genel
gekreteri ve Talât Paşa'nın da yakın arkadaşı olan Midhat Şükrü
Rey'in (Bleda) oğlu Turgut... Turgut Bleda, yerde yatan cesedin
ayakkabılarının delik tabanlarını görünce katledilenin Talât Paşa
olduğunu anlamış, katili Paşa'nın yerdeki bastonuyla döverek hay-
li harpalamıştı.
Tehlirian, cinayetten birkaç gün sonra Berlin'deki Charlotten-
burg Mahkemesi'nde hâkim karşısına çıkartıldı. Ama duruşmalar
katilin değil, Türkiye'nin yargılandığı bir havaya büründü ve Teh-
lirian mahkemenin ikinci günü beraat etti!
* Behbud Han Cevanşir: Azerbaycan'ın İçişleri Bakanı idi. 18
Haziran 1921'de işgal altında bulunan Istanbul'da Misak Torlak-
yan tarafından katledildi. İngiliz askeri mahkemesine çıkartıldı,
suçlu bulundu ama akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesi ile o da
serbest bırakıldı.
* Said Halim Paşa: Tehcir sırasında Osmanlı İmparatorlu-
gu'nun sadrazamı olan Paşa'yı Roma'da 5 Aralık 1921'de Arşavir
Şiragyan adında bir Nemesis fedaisi vurdu ve Şiragyan, Roma'dan
elini kolunu sallayarak işgal altındaki İstanbul'a döndü.
* Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beyler: Teşkilât-ı Mahsu-
sa'nın idarecisi olduğuna inanılan Bahaeddin Şakir ile Trabzon
Valisi Cemal Azmi Beyler, Berlin'de 17 Nisan 1922 gecesi eşleri ile
beraber çıktıkları gezintiden sonra evlerine dönerken katledildiler.
Bahaeddin Şakir'i Aram Yerganyan, Cemal Azmi Bey'i de ismi hiç-
bir zaman açıklanmayan T kod adlı Nemesis fedaisi öldürdü ama
katiller yakalanamadı.
Cinayetlerin bu kadarla kalmadığı, tehcir sırasında Osmanlı
idarecilerine yardımcı oldukları iddia edilen bazı Ermeniler'in de
Nemesis tarafından katledildikleri; Talât Paşa'nın katili Sogomon
Tehlirian'ın Mıgırdıç Harutunyan, Said Halim Paşa'yı vuran Arşa-
vir Şiragyan'ın da Vahe Yessayan adındaki Ermeniler'i de öldür-
müş oldukları daha sonraları ortaya çıktı.
Nemesis, bu altı Türk ve Azeri devlet adamından başka ünde ge-
len iki İttihadçı'nın, Cemal Paşa ve Enver Paşa ile Cemal Paşa'nın
iki yaverinin öldürülmesini de üstlendi, kendi ifadeleri ile cezalan-
dırdıklarını iddia etti ama 21 Temmuz 1922 akşamı Gürcistan'ın
başkenti Tiflis'te katledilen Cemal Paşa ile yaverleri Süreyya ve
Nusret Beyler'in uğradıkları suikastin üzerindeki esrar perdesi
bugüne kadar hâla kaldırılamadı. Sovyetler'in tutukladığı katiller
ile cinayetlerin organizasyonunu yaptığı iddia edilen Melik Şahna-
zaryan da daha sonra serbest bırakıldılar.
Ermeniler, 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da bir Kızıl Ordu birliği
ile girdiği çatışmada can veren Enver Paşa'nın öldürülmesini de
Nemesis'in plânladığını; Paşa'yı vuran Kızıl Ordu birliğinin asıl
adı Agop Melkumyan olan Ermeni kumandanı Yakov Melkumov'un
operasyonu Nemesis'in talimatı çerçevesinde yaptığını iddia etti-
ler.8 Bugün bu iddianın da asılsızlığı ve Melkumyan'ın Ermeni
olması tesadüfüne dayandırılan bir reklam çabasından ibaret ol-
duğu artık bilinmektedir.
*
Talât Paşa'nın katli ve katilin beraati bizde senelerden buyana
konuşulan, tartışılan ve hakkında yayınların yapılmış olduğu bir
konudur ama Fransa'da işlenmiş olan benzer bir cinayet ile katilin
aynı şekilde serbest bırakılmasının üzerinde hiç durulmamıştır:
Ukraynalı gazeteci ve devlet adamı Simon Vasiliyeviç Petlyu-
ra'nın öldürülmesi...
Poltava'da 1879'da doğan Petlyura, o senelerde Rusya'ya bağlı
olan Ukrayna'nın bağımsızlığı için mücadele eden hareketin lider-
lerinden oldu, memleketinin 1917 Devrimi ile bağımsızlığını ilân
etmesinin ardından savaş bakanlığına, yönetim konseyi üyeliğine
ve ordunun liderliğine getirildi. Tam bağımsızlık için Sovyet birlik-
lerine karşı giriştiği ilk muharebeleri kazandı ise de 1919'da mağ-
lüp oldu. Polonya'ya, oradan da Fransa'ya gitti, Paris'e yerleşti,
Ukrayna'nın Sovyetler tarafından işgaline karşı siyasi faaliyetlere
girişti ve dergiler yayınladı.
Ukraynalılar'ın kahraman, Ukrayna Yahudileri'nin ise işgal
öncesindeki bağımsızlık senelerinde Yahudiler'e karşı uygula-
nan katliamların sorumlusu olarak gördükleri Simon Petlyu-
ra, 20 Mayıs 1926'da Paris'te sokakta yürüdüğü sırada 1886'da
Besarabya'da doğan ve anarşist bir Rus Yahudisi olan Samuil
İsakoviç Şvarzburd tarafından beş kurşunla vurularak öldürüldü.
Şvarzburd'un avukatlığını İttihad ve Terakki'nin önde gelenlerin-
den İzmir Valisi Rahmi Bey'in dostu ve sürgün senelerinde de avu-
katı olan odönem Fransası'nın önde gelen hukukçularından Henri
Torres (891-1966) üstlendi,
Svarzburd, Tehlirian davasımnı benzeri olan duruşmalar sıra-
wda ailesinden annesi ile babasının da dahil olduğu onbeş kişinin
Odeğa'dakı pogromlarda öldürüldüğünü, ölümlerden Simon Petl-
yura'nın sorumlu olduğunu ve cinayeti intikam maksadıyla işle-
diğini söyledi. 18 Ekim 1927'de başlayan duruşmalar sadece sekiz
gün devam etti, jürinin suçsuz bulduğu Şvarzburd tahliye edildi
ve İügiliz mandası altındaki Filistin'e gitti. Ingilizler tarafından
mınırdışı edilince Güney Afrika'ya yerleşti, 3 Mart 1938'de Cape
Town'da öldü, orada gömüldü ve mezarı sonraki senelerde Israil'e
nakledildi. n
Petlyura bugün Ukrayna'nın milli kahramanlarındandır, Isra-
iWdeki birçok cadde de Şvarzburd'un ismini taşır.
*
Talât ve Enver Paşalar arasında Türkiye'deki iktidar senelerin-
de her konuda tam bir görüş birliği hiçbir zaman sözkonusu olma-
mış, üstelik sürgün yolculuklarının daha ilk gecesinde bile gele-
cekte yapacakları işler konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi.
Berlin'de yayınladığı Livâyü'l-Islâm Dergisi'ne cinayet hakkında
yazdığı makalede oldukça sert ifadeler kullanan Enver, şahsi mek-
tuplarında hadiseden başka bir üslüpla bahsediyordu. Ifadelerinde
elem pek yoktu, maktulü sanki kendisi ile yakınlığı pek olmayan
bir yabancı gibi görüyor, hattâ cinayetin neticesini muhtemel bir
rakibin ortadan kalkması şeklinde yorumlanabilecek şekilde de-
gerlendiriyordu ve sebep, büyük ihtimalle Talât Paşa ile arasında
sürgün günlerinde giderek artmış olan görüş farklılıklarıydı.
Enver, Naciye Sultan'a cinayetten iki gün sonra gönderdiği mek-
tupta Talât Paşa'nın katledilmesine acıdığını söylemekle yetiniyor
ve hadiseyi kadere bağlıyordu:
“... Yemekten sonra otururken Bedri Bey tekrar geldi. Tuhaf,
biraz telâşlı idi. Meğer bu sabahki gazeteler Talât Paşa'nın bir
Ermeni tarafından evinden çıkar çıkmaz sokakta vurulduğunu
ve vefatını yazmış. Doğrusu pek acıdım. Fakat buna da kader
böyle imiş diye teselli aramaktan başka çare yok. Fakat sakınan
göze çöp batar derler, hiç umulmadık bir yerde bu kazanın oluşu
hakikaten acayip. Binaenaleyh bu da gösteriyor ki, takdire karşı
durmak mümkün değil. Herhalde cicim haremini taziye eder ve
iltifat eder” (17 Mart 1921 tarihli mektubundan).
Bir sonraki mektubunda, Talât Paşa'nın ardından onun tarafını
tutmuş olan Ittihadçılar'ı biraraya getirmeye çalıştığını anlatıyordu:
“..Senin zarfını kapadıktan sonra Ziya Bey'e, Kâmil'e, Hayriye
Hanım'a ilh... yazdım. Talât Paşa'nın vefatı üzerine değişen va-
ziyet üzerine artık ayrılık gayrılığı bırakarak bütün eski Ittihad
ve Terakki arkadaşlarını toplamaya karar verdim. Bu hususta
Bedri ve Naim Cevad aynı fikirde bulundular. ...Sonra, Roma'ya
da orada Talât Paşa'nın şahsı dolayısıyla teşkilâttan çıkarmak
üzere olduğumuz arkadaşları çıkarmamalarını yazdım ki bu da
kaymakam Edip idi. Bunlardan sonra Berlin Merkezi'ne de uzun
uzadıya bunların gelmesinin muvâfik olacağını bildirdim. Hülâsa
böylece yeni vaziyete göre kuvvetleri birleştirmek çareleri ara-
maya başladım” (20 Mart 1921 tarihli mektubundan).
7 Nisan'da her nedense karamsarlığa kapılmıştı. Cinayetten
sözederken “Bilmem o mu mes'ud, yoksa kalanlar mı? Maamafih
Allah ne yazmışsa olacak; istemek, istememek elimizde değil” diyor
ama hemen ardından Talât Paşa'nın Mustafa Kemal'e yazdığı bir
mektuptan kendisini haberdar etmemiş olmasına hiddetleniyor,
Paşa'nın hodpesendâne, yani kendini beğenmiş şekilde iş gördüğü-
nü söylüyor ve “Yaşasa idi, aleyhimde çalışacaktı” diye yazıyordu:
“...Talât Paşa, benim haberim olmadan, Mustafa Kemal Pa-
şa'ya uzun bir mektup yazarak benim Moskova'ya Cemal Pa-
şa'nın da sonra benim arkamdan hareket edeceğini ve bütün
muhaberâtın yalnız kendisiyle yapılmasını daha Istanbul'da
Meclis-i Mebüsan mevcut iken 1919 senesi Mart'ında yazmış ve
ben sonra avdet ettiğim halde de bana bundan bahis bile etmedi.
Doğrusu merhum pek hodpesendâne iş görüyormuş. Neyse, şim-
di Allah rahmet etsin ihtimal şahadeti olmasaydı alenen benim
aleyhime çalışacaktı” (11 Nisan 1921 tarihli mektubundan).
Berlin'deki kardeşi Kâmil Bey'e cinayetten birkaç gün sonra
gönderdiği tarihsiz mektubunda da Talât Paşa'nın uğradığı cina-
yetin kendisine &eder verdiğini ifade ile yetinecek, cinayetin Na-
ciye'yi üzmesi ihtimalinin endişesinde olduğunu söyleyip hemen
ardından Moskova tatili hayalinden bahsedecekti:
“...İşte yine bir-iki satır. Sâi Bey'in maruz kaldığı cinayet doğ-
rusu herşeye rağınen beni pek kederletti. Fakat takdire ne çare!
Umarım ki, Sultan Efendi Hazretleri başka şeylerdüşünerek pek
müteesir olmamıştır. Burada bana Sultan Efendi Hazretleri'ni de
Moskova'ya getirerek hep bir arada mevcut olmamızı teklif edi-
yorlar. Fakat bilmem nasıl olur? Cicim rahat edebilir mi? Fakat
evvelâ dediğim gibi senin münasip bir tatil zamanında bir kere
şöylece gezme suretiyle gelirsiniz de sonra düşünürüz. Bilmem
o da Sultan Efendi Hazretleri'nin sıhhati nokta-i nazarından ne
dereceye kadar müsaittir?”229
*
Talât Paşa'nın katli haberi, Berlin'de yayınlanan Livâyü?-İslâm
Döygisi'nin o gün çıkan ilk sayısına yetiştirildi. Haber üçüncü say-
adlan “7elat Paşa'nın Ufülsi Ebedisi" başlığı ile veriliyor ama me-
Günde ,şweerhumun hayat-ı siyasiyesi leh veya aleyhinde mütalâa
vürülneye mecmuanuızın hacmi gayrımüsaittir diye imalı bir cüm-
lo de kullanılıyordu:
“Paşa, bu sabah sokakta gi-
derken Salamon? Tayliryan is-
minde bir Ermeni'nin suikastine
uğramak suretiyle irtihâl eyledi.
Talât Paşa 10 Temmuz 324
inkılâbında ve inkılâptan son-
ra akd-ii mütarekeye kadar
imzalanmasına geçen onbir sene
zarfında memleketin mukadderatında pek büyük rol ifâ eylemiş bir
şahsiyettir. Paşa merhum, fırkasında en mümtaz ve selâhiyettar
bir mevki hâiz idi, binaenaleyh Ittihad ve Terakki Fırkası'nın takip
eylediği dahili ve harici siyasetin mes'uliyetini müşarileyh düş-ı ta-
hammülüne almış demektir. Merhumun hayat-ı siyasiyesi leh veya
aleyhinde mütalâa yürütmeye mecmuamızın hacmi gayrımüsaittir.
Yalnız şu kadarla iktifâ ederiz ki, her halde Talât Paşa vatanına
kelimenin tam mânâsıyla merbut, milletini aşkla seven, menâfi-i
vataniye uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen azimkâr, metin
bir vatanperver idi. Memleketinden uzak yaşadığı zamanlarda va-
tan hasreti müşarileyhi dâüssılaya müptelâ kılmıştı. Yakinen ta-
nıyan herkes, müşarileyhin şahsiyetine karşı kalbinde pek derin
bir muhabbet duymuştur. Talât Paşa'nn bir Ermeni kurşununa he-
def olması bizi başka türlü müteessir etti. Merhuma gufran, aile-i
muhteremelerine sabırlar temenni ederiz” 2!
Enver, 27 Mayıs'ta o sırada Avrupa'da bulunan Cavid Bey'e gön-
derdiği mektupta Talât Paşa'nın katlinden bahsederken «...Seni
pek çok seven ve senin de sevdiğin kardeşimiz Talât'ın ziyâ-ı ebedi-
sinin elbet bizim gibi seni de derin acılara soktuğundan bizim gibi
muhtâc-ı taziyesin” diye yazacaktı.23? Livâyü'l-İslâm'da daha sonra
çıkan “Talât Paşa ve Katli” başlıklı makalesinde de Paşa'nın kati-
lini beraat ettiren Alman mahkemesine ağır sözlerle yüklenecek,
savaş senelerinde Osmanlı Ordusu'nda önemli görevlerde bulunan
ve mahkemedeki şahitliğini beceriksizce bulduğu General Liman
von Sanders'ten bunak diye bahsedecek, sonra Almanya'daki Türk-
ler'in şahsi hukuklarını artık kendi kuvvetleri ile müdafaaya mec-
bur olduklarını söyleyecekti:
“..Ey Türk ve Müslümanlar, size söylüyorum! İşte, milyon-
larca kahramanlarımızın kanını birlikte döktüğü ve kendimi-
ze ebedi dost sandığımız bir milletin en âdil olması lâzım gelen
mahkemesi ve hükümeti bize ihanet ediyor. En dost sandığımız
bir memlekette bile canınız emin olmadığı gibi hakkınız da emin
değildir. Bu halde anlayınız, nasıl ki ınilletimize karşı Avrupa'nın
hukuk-ı düveli yalnız zulme âlet oluyorsa, efrâdıınıza karşı da
en yaldızlı adalet kanunları, hâkimleriyle beraber birer âlet-i zu-
lüm oluyor. Binaenaleyh en iptidâi kanuna dönmek lâzımdır. O
da, nasıl millet olarak bugün yalnız başımıza bütün bir zulüm
dünyasına karşı Anadolu'da mücadele ederek hakkımızı müda-
faa ediyorsak, şahsi hukukumuzu da, hattâ Almanya gibi dost bir
memlekette bile, kendi kuvvetimizle müdafaaya mecbur kalıyo-
ruz. Buna göre hareket, bizim de kanun-ı adlimiz olsun?”235
Paşa'nın Ermeni tehcirinden bahsettiği tek yazısı, bu makalesi idi...
Ama, lttihad ve Terakki'yi yeniden hayata geçirmek için Ba-
tum'da 1921 Eylül'ünde sadece birkaç kişi ile yaptığı ve kong-
re diye isimlendirdiği toplantılarının sonunda yayınladığı karar
metninde ve Ankara Meclisi'ne gönderilmek üzere kaleme aldır-
dığı diğer metinde Talât Paşa'yı unutmayacaktı. Belgelerde Talât
Paşa'nın hatırası saygı ifadeleri ile yâdediliyor, mübârek rühuna
fatihalar gönderiliyor ve katili beraat ettiren Alman hâkimlerin
bu kararı hakkında da küçüklük, kayıtsızlık ve nankörlük ifadeleri
kullanılıyordu. ?*
Enver'in buna rağmen, kardeşi Kâmil Bey'e Moskova'dan 26
Mart 1921'de gönderdiği mektubunda Berlin'deki Ittihadçılar ara-
sında yaşanan anlaşmazlıklardan bahsederken yazdığı bir cümle
ise, mektubu okuyanları sersemletecek kadar sert ve şaşırtıcıydı:
“...Maamafih, Sâi Bey'in (Talât Paşa'nın) müessif ziyaı belki va-
ziyeti düzeltir”. 285
*
Enver'in Moskova'da kaldığı hariciye misafirhanesinin o günler-
deki sâkinleri arasında, Amerikalı komünist ve feminist bir kadın
gazeteci de vardı: Louise Bryant...236
Birbirlerini hemen her sabah görüyor, kötü bir çay ile daha da
kötü siyah ekmekten ibaret kahvaltılarını beraberce yapıyorlardı...
Louise Bryant, daha sonra yayınladığı kitabında Enver'e bir fa-
sıl ayıracak, Paşa hakkında enteresan bilgilere ve yorumlara yer
verecekti:
Enver, Brynat'a göre dindardı, içki ve sigara kullanmamakta
idi fakat liberaldi, meselâ kadınların siyasetten uzak tutulmaları-
na karşıydı... Verdiği her karar ile yaptığı her işte en doğru olanı
yaptığına inanıyordu ama daha sonra hatalarını gözden geçirmesi
gibi iyi bir tarafı da vardı. Halil Paşa ne kadar sosyal, özellikle de
hanımlar ile sohbetten nasıl hoşlanan bir kişi ise, Enver, aksine
ciddiyetini hiç bozmamaktaydı. Moskova'nın önde gelen hanımları
küyvser bıyıklı genç generale alâka göstermekte idiler, hattâ Sovyet
İlariciyesi'nin önemli isimlerinden birinin karısı Enver'e kendisi-
ge Franaızen öğrettiği takdirde Rusça dersi verebileceğini söylemiş
dr İsüverden “Ben öğretmen değilim” cevabını almıştı.
Beyant'a göre Enver entellektüeldi, birkaç dili iyi bilmekte, hat-
ti İngilizce'yi de rahatça konuşabilmekteydi ve sohbetleri bazen
İngilizce olmakta idi. İngilizce'yi İstanbul'da hizmetkâr olarak
kullandığı Türkiye âşığı bir İngiliz casusundan öğrenmiş, casusun
Türkiye'ye hissettiği sevgiyi denemek için birkaç ay sonra cepheye
ponderilmesini emretmiş ama adam ateş hattında ölmüştü! En-
tellektüel meraklarının arasında karakalemle portre çizmek de
vürdı, hattâ değişik boylardaki kâğıtlara Bryant'ın altı adet port-
rosini yapmıştı.
Louise Bryant'ın yazdıkları arasında en önemli ve en ziyade
dikkat çeken fasıl, Enver'in Talât Paşa'nın Berlin'de katledildiğini
öğrendiği andaki ruhi vaziyeti idi:
I&nver, haberi öğrendiği anda hiçbir duygusal tepki göstermemiş
ve “Zamanı gelmiş” demişti, o kadar...7 Zaten kendisi de Bryant'a
anlattığına göre yanında hançer ve namlusuna ınermi sürülmüş
labanca ile bir gözü açık şekilde uyumakta, “Ölümle defalarca o
hadar burun buruna geldim ki, şimdi yaşadığım bu günler bana
bir çeşit hediye imiş gibi geliyor” demekteydi.?38
*
Enver, Moskova'da Sovyet Devrimi'nin ilk günlerindeki önem-
li olaylardan bazılarına şahit olmuş, devrim liderlerinin dışında
gerek Türkler ile ve gerekse yabancılarla aynı anda aynı yerlerde
bulunmuş ve görüşmeler yapmıştır.
Meselâ, 1921 Mart'ında patlayan ve Bolşevik idarecileri birhayli
uğraştıran Kronstadt İsyanı sırasında Moskova'dadır, ayaklanma-
nın her safhasından haberdardır, öğrendiklerini mektuplarında da
yazmaktadır, hattâ isyanın yayılması halinde İslâmlar'ın Bolşevik-
ler'in tarafını tutması gerektiğini söylemektedir:
“..Kronstadt'da isyan çıktı. Eski bir general, Petropavlosk
zırhlısından başlamak üzere askeri, tayfaları isyan ettirdi. Iki
gün evvel Troçki'nin teslim emrini dinlemediklerinden Krons-
tadt'a karşı Krasnaya Gorka İstihkâmı ateş açmıştı. Gazeteler
(Âsiler Finlandiya'ya kaçtt vesaire dediler. Fakat henüz teslime
dâir birşey yok, yani Kronstadt henüz âsilerin elinde. Fakat ben
bunun bütün Rusya'ya sirâyet edeceğine dâir henüz bir emâre
hissetımiyorum. Maamafih böyle birşey olsa bence Islâmlar Bol-
şevikler tarafını tutarak hemen işe atılmalıdır, zira bunlardan
sonra gelecekler herhalde İslâmlar'a ve Türkiye'ye bu kadar da
yâr olmayacak İngilizler ile birlikte gideceklerdir” (10 Mart 1921
tarihli mektubundan).
“. .Bugün saat iki buçukta Alman vekil Hilfer'e gittim. ...Kü-
tayis'in kırmızı askerler tarafından zaptedildiğini ve eski Gürcü
hükümetiyle birlikte kaçmış olan sefirlerinin tekrar Tiflis'e av-
deti için emir aldığını ve Kronstadt'daki isyanın açlıkla teslime
mecbur edilmek istendiğini ve bunda muvaffak olacaklarını, çün-
ki muharebe olursa Kronstadt'ın uzun bahriye toplarıyla Peters-
burg'u harap edeceğini söyledi. Ben de sonra eve döndüm, yemek
yedim” (12 Mart 1921 tarihli mektubundan).
yan Bedny?* isminde zâta gittim. İlk Moskova'ya gelişimde
Minsk'ten Moskova'ya kadar aynıtrende seyahat etmiş idim. Ha-
remi hamile fakat pek çaçaron bir kadın. Süvari kumandanların-
dan Vurençko ile Radek ve Kamanef de orada idi. Uzun uzadıya
Kronstadt hücumundan bahsettiler. Buzlar üzerinde yürüyerek
piyade ile ve üç gün sokak muharebeleri ederek zaptetmiş. Bu
ihtilâlde Menşevikler, sosyal revolüsyonerler, anarşistler, kontr-
revolüsyonerler varmış. Zayiatları üç bin iki yüz kişi imiş. Süvari
kumandanına oradaki yararlığına mukabil kırmızı harp nişanı
vermişler. Bu hücuma iştirak eden Radek'in kâtibesi de bir nişan
almış. Doğrusu zırhlıları böyle piyadenin zaptedişi pek tuhaf ve
cür'etli bir iş. Radek yine Alman işleri üzerinde olmasa Anka-
ra'ya gitmek istediğini ve Müslümanlık'tan istifade ederek âlem-i
Islâm'ı Avrupalılar'a karşı ayaklandırmak en birinci emeli oldu-
ğunu söyledi” (23 Mart 1921 tarihli mektubundan).
“... Yemekten sonra Bedri Bey'e gittim. Oraya Başkırd Harbi-
ye Nâzırı geldi. Kronstadt muharebesinde bulunmuş, orada Rus
komünistlerinin nasıl kendisini ve diğer arkadaşlarını bir kapa-
na sokarak mahvetmek istediklerini vesaireyi anlattı. Nihayet
uzun uzadıya nasıl hazırlandıklarını söyledi ve sonunda da bizim
ihtilâl teşkilâtını izah ettim ve şimdi bir hareketin muvâfık ol-
madığını, yalnız hazırlanmak lâzım geldiğini, bununla eğer ko-
münistler programlarına muhalif olarak emperyalizm yaparlar-
sa o vakit karşı koymak muvâfık olacağını veya Rusya yine eski
siyasetine dönerse o vakit isyan muvâfık olacağını, bunun hep
birlikte hazırlanmak lâzım geldiğini söyledim...” (12 Nisan 1921
tarihli mektubundan).
Mektuplarında, Türkiye Komünist Partisi'nin kurucularından
olan ve 28 Ocak 1921'de Trabzon'da arkadaşları ile beraber Kayık-
çılar Kâhyası Yahya ve adamları tarafından sebebi hâlâ tartışılan
bir şekilde öldürülen Mustafa Suphi'den de bahsetmektedir. Yaz-
dıklarında, Mustafa Suphi ile Moskova'da biraraya gelip gelmediği
konusunda bir bilgi yoktur ama Bakü'de 1920 Eylül'ünde yapılan
Şark Milletleri Kurultayı'nda Mustafa Suphi ile karşılaşmış, hattâ
görüşmüş olabilir.
Mustafa Suphi'den ilk defa 20 Şubat 19217'deki mektubunda “...
Bu sırada burada komünist olmuş ve Ruslar'ın hemen oyuncağı
olan Suphu ve rüfekasının Trabzon'dan kaçmaya mecbur oldukları-
m ve galiba bir tarafta öldüklerini söylediler” diye bahseder. Dört
gun sonra, Mustafa Suphi'nin “kendisinin aleyhinde bulunduğu
ıçın öldürüldüğünü” iddia eder ve “bunun kendisi için yapılmış ol-
masından dolayı memnun olduğunu” yazar.
“ Komünist Partisi Reisi Suphi Bey, Bakü'de aleyhimde bu-
lunduğu için biçareyi Trabzon'da evvelâ karla, tükürükle hamal-
lar epeyce ıslattıktan sonra bir motorbotla Batum'a iade etmek
üzere yola çıkarmışlar. Halbuki yanında yüz yirmi bin Rus altını
olduğundan kendisini zanlarınca yolda öldürmüşler paralarını
almışlar. Maamafih bunu benim için yaptıklarından mennun ol-
duğumu ve başkasına söylememelerini tembih ettim. Bence düş-
man da olsa, madem ki Müslüman, böyle olmamalıydı. Fakat ne
çare, yazılan çekilirmiş” (24 Nisan 1921 tarihli mektubundan).
Sonraki mektuplarında Mustafa Suphi'nin öldürülmesinden do-
layı Bolşevikler'in üzgün olduklarını, hadiseden Türkiye'yi sorum-
lu tuttuklarını ama cinayetin Ankara'ya verdikleri desteği etkile-
meyeceğini söylediklerini anlatacaktır:
“..Çiçerin, Ermeniler'in Günırü'de katledilmiş olduğundan,
sonra Suphi ve arkadaşlarını Trabzon'da öldürenlerin tecziye
edilmediğinden bahisle Anadolu teessürünü söyledi. Ben de Er-
meni katline pek inanılmamasını ve Halil Paşa'nın da Anado-
lu'dan çıkarıldığını ilâve ettim” (26 Haziran 1921 tarihli mektu-
bundan).
“...Hattâ, Orjenidçe?*“ “Biz arkadaşlarınızdan Yahya Kâhya'nın
Suphi ve rüfekasını öldürttüğünü bilmekle beraber yine bunu dü-
şünmeyerek yalnız kuvvetli bir Türkiye'nin ne suretle meydana
çıkması kabil ise ona çalışıyoruz” dedi. Böylece bizim partiye her
suretle yardım edebileceğini söyledi. Maamafih bu yardımın şim-
diye kadar olandan fazla birşey olacağını zannetmiyorum” (9 Ey-
lül 1921 tarihli mektubundan).
Moskova'da tanıştığı, görüştüğü, bazıları ile aynı binada kaldığı
ve mektuplarında da sözettiği kişiler arasında Amerikalı işadamı
Washington B. Vanderlip?* ve Hintli komünist Narendra Natlı
Roy?* gibi işadamları ile ideologların ve yabancı gazetecilerin ya-
nısıra Enver'in ifadesi ile “...mevkiini kaybetmiş, maamafih Rus
komünistliğinin de bir nevi emperyalizme doğru giden Rusluk şek-
lini almakta olduğunu görerek İslâmlar'ın da birbirleriyle anlaş-
maya çalışması fikrine düşmüş bir arkadaş” olan Sultan Galiyev
(17 Nisan 1921 tarihli mektubundan), tabii ki Türk Sefareti'nin
yetkilileri, Ankara'dan gelen heyetlerin mensupları ve özellikle de
Dr. Rıza Nur vardır.
Rıza Nur ile bazen Türk Sefareti mensupları ile görüşmelerin-
de, bazen da yalnız olarak biraraya gelir ve Ankara ile Moskova
arasındaki temaslardan, sınır meselelerinden ve yapmak istediği
işlerden bahseder.
Bir ara Rıza Nur'un etrafta “Enver Paşa'nın Anadolu ile bir mü-
nasebeti yoktur” dediğini işitir, izahat ister ve itiraf ettirir:
“..Bu sabah Rıza Nur Bey dörtte geldi. ..Bana aleyhimde
kat'iyyen söylemediğini maamafih Ruslar sordukları zaman *Res-
men Anadolu nâmına bir memuriyetleri yoktur dediğimi itiraf
ederim” dedi sonra Anadolu vaziyetine geçti ve eğer iş böyle de-
vam ederse Anadolu'nun mahvolacağını söyledi” (31 Mart 1921
tarihli mektubundan).
Rıza Nur'un mâlüm hatıralarının hemen her yerinde görülen çe-
kiştirme merakı Moskova'da da nüksetmiştir ve Enver'e hem hoşuna
gidecek sözler eder, hem de Mustafa Kemal'in dedikodusunu yapar:
“..Mustafa Kemal Paşa'nın başına topladığı birkaç dalkavukla
geceleri içki ve eğlence ile vakit geçirdiğini ve bir de yalnız şahsını
düşünerek iş gören arkadaşları birer suretle dağıttığını ve hattâ
Ali Fuad Paşa'nın da bu suretle Moskova'ya fırlatıldığını ve ken-
disi de buna alenen itiraz ettiğini söyledi ve Anadolu'nun bana
muhtaçolduğunu anlattı. Ben de Anadolu'nun şahıslara bağlı kal-
masını ve gençliği kendi kendine iş görecek surette yetiştirmek
ve halkı da bu münevver gençlikle tevhid-i mesaiye sevk etmek
lâzım geleceğini binaenaleyh bizim fırka programında bu suretle
çalışmak esası konduğunu ve bu fikir etrafında toplanacak arka-
daşların herhalde ittihadçı, itilafçı ayırmayarak çalışmaları ve bu
hususta benim nokta-i nazarımın orduda takip ettiğim esâsât ile
daha iyi anlaşılacağını söyledim” (Aynı mektuptan).
Enver'in yazdıklarına göre Rıza Nur bu kadarla da kalmamış ve
meseleyi Mustafa Kemal'in Enver'i kıskandığına kadar getirmiştir:
“..Sonra bana “Mustafa Kemal Paşa sizi pek kıskanıyor ve
hariçte de size rakip olmak istedi fakat olamayınca istediğinizi
yapmayı kabuletti, bunda da sizin çalışmanıza muhalefetine kar-
şı ben de bugün Türkiye'ye karınca bile olsa yardımından sarf-ı
nazar edecek halde değiliz. Binaenaleyh hariçteki arkadaşların
sa'yinden istifade edilmek suretiyle mümanâat ettim” dedi. Ben de
“Biz ne şahsımız, ne de hükümetler için çalışıyoruz. Ancak kendi
öteden beri esas maksadımız olan İslâmlar için çalışıyoruz'dedim
vo bü güretle şahısların hükmü olmayacağını anlattım ve arka-
daşların talebine rağmen Anadolu'ya tek Londra Konferansı'na
Must tesir yapmamak için gitmediğimi maamafih eğer Meclis-i
Milli hizmetime Anadolu'nun ihtiyacı olduğuna kani olursa tabii
o vakit her suretle Anadolu'yu kurtarmak için gitmek lâzım gel-
diğini söyledim. Hülâsa, pek müteşekkir kalarak ayrıldı” (Aynı
mektuptan).
Mustafa Kemal'in dalkavuklarla vakit geçirdiğini, Enver'i kıs-
kandığım ve daha da mühimi, Anadolu'nun Enver ihtiyacı oldu-
Burnu söylemiştir ya...
Kaza Nur, Enver Paşa'nın gözünde artık iyi kalpli, çalışkan ve
beraber iş görülebilecek bir zâttır:
“..Ben de hakikaten kendisinin iyi kalpli ve çalışkan bir arka-
daş olduğuna kani oldum ve Halil Paşa'ya da tekrar bu gibi arka-
daşlarla teşrik-i mesai edilmesi, dar bir İttihadçılık yapılmaması
fikrinde bulunduğumu yazdım” (Aynı mektuptan).
Kişiler hakkında her vesile ile hakaretâmiz ifadeler kullanmaya
ve sadece kendini medhetmeye meraklı olan ama bütün bunları
yaparken tıynetini ortaya koyan Rıza Nur ise, hatıralarında Enver
Paşa'dan bahsederken bambaşka ifadeler kullanır:
Kafasız, cahil, aptal, ahmak, hırslı, helvacı kabağı kafalı,
kuş beyinli, kara cahil, Samatya'nın tulumbacıları seviyesinde,
Umumi Harpte binbir halt yemiş, Rus delegesi gibi, vatana hıya-
net içerisinde, meHlüç, ilim ve tahsilden behresiz, kendini mümtaz
bir mahlük zanneden, sözleri ve konuşmaları tamamiyle çocuk
sözü ve mantığı olan, helvacı kabağı kafalı ve hattâ irtikâpçı, yani
rüşvetçi!2*3
*
Bütün bu koşuşturmalar ile mücadeleler arasında gün gelecek
tuhaf ruyalar görecek ve bunların etkisi ile kıskançlık nöbetleri ge-
çirecektir.
Gerçi ruyalarının etkisinde daha önceleri de kaldığı, meselâ dün-
ya harbi senelerinde Romanya'da bulunduğu sırada Naciye'sine
“Neden bu gece yine beni ağlattın? Doğrusu bu gece ne yaptığını sora-
cağım. Hain! Yoksa hâşâ, ruyamdakini hissiyatla söylediğimden ku-
surumu affet! Güzelim, o kara bıyıklı, büyük gözlü, kamburca adam
kimdi ha! İsmini söylemem. O korktuğum sima seni her an takib
ediyor. Siz de ona iltifat ediyor, öpüyor, okşuyordunuz. Ah! Naciye, ne
günahım var ki bu hayâlât beni kovalıyor? Hâlâ yazarken elim tit-
riyor, ne yazacağımı şaşırıyorum... 24 diye yazdığı günler olmuştur
ama içinde bu defa alevlenen kıskançlık çok daha şiddetlidir.
6 Mart 1921'de şöyle yazar:
“..Oh, bu gece de ne kadar kendimi bedbaht hissediyorum.
Senden ayrı bulunmak beni öldürüyor. Doğrusu seni tekrar ku-
caklayabilmek, öpmek, seninle tatlı tatlı beraber bulunmak ümi-
di olmasa doğrusu bu hayata tahammül edemeyeceğim. Bu gece
bana dün gece mahrumiyet acısını daha ziyade çıplaklığıyla his-
settiriyor.
——.
e a
A ENE EYİ 034 ei i! Şi
)
» ONAN vs” MESİ. <E3 Er
ip Je a AĞA iv 3
AE yi rw, pa
e vale
Kesk
—vws vi» b şip. nizi
3» bee MP e Yi
le el $ eyi
e” “UZ
Km
ie
ewe e is
liz
> Ki A El laf
> çe Pa .. rp
mebel di Lİ A ve
Dİ “ *-
0 ie Say 0 ği .. eza
Ser öp, Bİ LİN
zn
Gk bi
ğ
ve mdrdbak, 2, çi bd
Gİ a i
e e
ke) Tad
o 2)
Enver'in 6 Mart 1921 tarihli
mektubunun ilk sayfası.
Âh! Naciye, niçin böyle talihim bana
eziyet çektiriyor? Ben böyle, ya sen?
Acaba bu gece ne yapıyorsun? Dün gece
de nerede idin? Âh! Doğrusu içim hep
sana arkadaşlık eden o şişman kadının
seni yanlış yola sevkedeceğinden kor-
kuyor. Naciye, Naciye, sakın o zamanın
haliyle yıpranmış, çürümüş, benliğini
hayatın levmeti(?) içinde kaybetmiş ve
bu yüzden etrafını göremeyecek hâle
gelmiş o kadınla, Almanlar'ın Hampel-
mann dedikleri o terlik altı erkeği olan
ve bir kötü kadını bile bile taht-ı izdi-
vacına alan ve çapkın gözlerinden ırza
hıyanet akan zevcinin sözlerine uyma.
Allah seni onların şerrinden korusun.
Düşün ki ben bu suretle sonra ebediyen
ölmeye mahküm olurum ve güzel yav-
rularımızla teşkil ettiğimiz mes'ud oca-
ğımız söner. Âh! Naciye değil mi? Hepi-
mize yazık olur. Tabii, bu felâket yardım
etmek istediğim Islâm âlemine, Türki-
ye'ye, hülâsa beşeriyete de tesir eder.
Of! Hayır, hayır, senin güzel kalbin yani mantıki düşünen zih-
nin buna kail olmaz. Sen, seni, senin iffetini hepimiz için muha-
faza edeceğine eminim. Tabii, buna mukabil tiyatroya gidip güzel
parçalar görmeni, iyi musiki dinlemeni isterim. Çünki sen müref-
feh, mes'ud oldukça ben de aynı suretle tabii müreffeh, müsteri-
him”.
Aynı kıskançlık yirmi gün sonra yeniden nüksedecek, Berlin pos-
tasından Naciye'nin mektubunun çıkmaması üzerine 26 Mart'taki
mektubunda daha da ağır sözler edecek, “Zâlim, zâlim, zâlim bin
defa, yüz defa, milyon defa zâlim!
p»
diye haykıracak ve mektupla-
rının sonuna her zaman koyduğu Enver'in ibaresi de o gün sadece
Enver olacaktır!
Bu mektubu artık Enver Paşa değil, sevdiğinden çok uzaklarda
kalmış kıskanç ve çaresiz bir erkek yazmaktadır:
“...Nihayet o an geldi. Gece on ikiye doğru idi. Dört zarfı birbi-
rine müteakip açtım. Bu açış hemen bir anda oldu. Fakat içinde
genin olduğuna delâlet eder hiçbirşey bulamadım. ...İşte böyle be-
nim genin için çırpındığım ve sana satırlarca değil hergün sayfa-
lara yazı yazdığım halde senden bir kelimecik olsun çıkmayışını
kalpsizliğe, kayıtsızlığa verdim.
Evet! Bana güzel bir ders verdiniz. İstanbul'a, saçma sapan
adamlara hemen her gün sayfalar dolusu mektuplar yazar, alelâ-
cele gönderirken bana karşı bu kadar soğuk ve merhametsiz dav-
ranışını hissizliğinden başka birşeye atfedemedim. Artık muhab-
betinden vazgeçtim, fakat hiç olmazsa bana acı, acıda yalandan
olsun iki satırla güya beni düşünüyormuşsun, seviyormuşsun
gibi görün.
I&vet, evet ne kadar aldanırmışım, şimdi o hergün beni evde
yalnız kapalı bırakarak birer bahane ile sokağa fırlayışlarını an-
lıyorum, sen benimle kerhen beraber bulunuyordun. Âh! Beni bu
kadar sukut-ı hayale uğratmamalıydın. Bana azıcık beni sevdi-
ğin zannını bıraksaydın.
Yoksa seni şeytanlar mı bu yola sevkediyor; söyle hain, söyle
şeytanın kimdir? Beni bu kadar merhametsizce unutturan kim-
dir? Emin ol ben bunu anlamakta gecikmem ve anladığım anda
benim muhabbetimi, benliğimi bu kadar tahkire sebep olanla-
rın beynini parçalarım. Yoksa bu da bana bir darbe-i ilâhi mi,
ben ne yaptım? Neden bu kadar manevi cezalara çarpılıyorum?
Keşke şu anda bir yıldırım vurup beni kütük gibi olduğum yerde
yaksaydı emin ol herşeye, seni sevdiğime rağmen bin defa daha
memnun olacaktım.
Âh! Hain, zâlim. Düşün, biraz dediklerimi düşün de beni ne ka-
dar meyüs bir hale soktuğunu anla. Fakat emin ol, senden hiçbir-
şey istemem, senden muhabbet de dilenmem. Evet senden zorla
beni sevmeni hiçbir zaman istemeyi düşünmedim. Seni kalbimi,
herşeyimi herşeyimi sana feda ettim ve sadece senden bununla
muhabbet değilse merhamet görerek zaten dünya gailesiyle ezi-
len maneviyâtımı tedavi edersin ümidini belledim. Halbuki bu
sükütun herşeyi ortaya koydu. Artık senden de ümid yok.
Söyle; söyle hain söyle; yüzüme karşı utanma, beni sevmediği-
ni başka biriyle meşgul olduğunu söyle; söyle şeytan, intikamını
bütün fecaatiyle tamamla. Şu hissiz, donmuş kalmış kalbimi bu
son darbenle büsbütün parçala; parçala da ben böyle hissiz, do-
nuk, cansız makine gibi dolaşıp âleme karşı ben bedbaht ve her
tahkire maruz kalınış bir alçağım.
Işte, bütün bunlara rağmen yine yaşıyor, utanmadan aranız-
da geziyor, gözüküyor, bulunuyorum diye her an bin defa ölmek-
tenise, veya bundan daha müessir olan ölü yaşamaktan ise, bâri
tamamiyle mahvolup gideyim. Öbür dünyaya mı, cehenneme mi,
nereye gideceksem gideyim. Belki mezarda vücudumu kendile-
rine mesken edeceğim haşerat kendilerine karşı bir hizmette
bulunuyorum diye senden daha ziyade merhametli, mürüvvet-
kâr olurlar ve ben de şimdi olduğu gibi hiç kimseye faydası do-
kunmayan donmuş bir insan kalbi değil fakat yılan, çıyan olsun
faydalı bir şekil almış cisim olurum.
Of! Beni ne kadar üzdün. Sana hitap edecek, zulmünü yüzü-
ne çarpacak söz bulamıyorum. Zâlim, zâlim, zâlim bin defa, yüz
defa, milyon defa zâlim. Düşün, düşün ki bu satırları bu sabah
yazıyorum. Çünki gece sana karşı kinimi, hissimi ölçecek söz bu-
lamayacak halde idim. Kaç defa yazmak istedim; elim, zihnim,
hissim hepsi öyle bir yıldırımla dolmuş halde idi ki ben kendim-
de bulunmayacak derecede idim. Hem de zaten diğer taraftan bu
yoksuzluğum içinde yine ben sana karşı, senin hayaline darıl-
maya karşı yalnız sinirlerim, hissim herşeyim bozulınuş, dişle-
rim gayzla kenetlenmiş, yumruklarım sıkılmış fakat hareketsiz
bir halde bulunuyordum. Gece bıraktım. Uyumak, ölmek, seni
düşünmemek; böylece belki de sana olan kinimi azaltmak isti-
yordum. Fakat işte sabah oldu. Hemen dokuz saatlik bir ölüm-
den sonra yine aynı haldeyim. Fakat şimdi öyle hissiz mütekallis
bir vücuttan ziyade sana karşı ve seni bana karşı böyle edenlere
karşı baştan aşağı intikam kesilmiş bir benim.
Evet! Naciye, evet kendini koru, artık muhabbetim sana karşı
derin bir nefrete kalboldu. Fakat şuna emin ol, ben benim ol-
mayan veya elimden alınan herşeyi parçalar, gasıblarla beraber
mahvederim. Ayağını denk al! Ya beni benliğime getir ve haki-
kati söyle, yahut hepimizin hakikaten mahvolduğumuz gündür.
Artık bu kadar eziyet, maddi, manevi acılar yetmiyormuş gibi
bir de senden muhabbetime karşı hıyanet, muhabbetimle istih-
zâ, tahkir; ha!
Hayır, bu mektubuma karşı herşeyi yazmalısın, çocuk değilsin,
benim gibi bir erkek kalbinin ne demek olduğunu pekalâ biliyor-
sun. Evet, emrediyorum. Hain, yaz, ne kadar acı, ne kadar can
yakıcı olsa artık hakikati bilmek isterim. Şimdiye kadar senin
hakkında hakikatten korkuyor, senin için söylenmek istenen söz-
lere hemen kulaklarımı tıkıyordum. Fakat şimdi herşeyi, herşeyi
bilmek istiyorum, titremeden, korkmadan dinlemek istiyorum”.
Ertesi gün, yani 27 Mart'ta sakinleşmiş gibidir, kendi ifadesi ile
sinirleri büyük bir fırtınadan sonra yatışmış, apışmış deniz gibi
gevşek ve durgun vaziyettedir ve Naciye'nin mektuplarının posta-
da kaybolma ihtimalinden teselli bulmaktadır:
<...Şimdi sinirlerim büyük bir fırtınadan sonra yatışmış, apış-
mış deniz gibi gevşek ve durgun. Bu sabah da yenemediğim tees-
sürümü birtakım sebepler bularak nihayet altedebildim. Hattâ
bu sabah sana yazdığım mektuba bile teessüfle başladım. Eğer
sabah hiç yazmasaydım belki iyi ederdim diye kendi kendimi ta-
zire koyuldum. Neyse, fakat o senin kayıtsızlığının hâsıl ettiği
fırtınanın dehşetini anlaman için o mektubu yırtmak, yakmak,
mahvetmek isterken vazgeçtim. Yine gönderiyorum. Fakat sa-
balıki halimle gırıdıkını ölçerek beni büsbütün ezebileceğine
hülkenetineni Kümil'den sordum. Belki size günü gününe yazdı-
fim satırları almadınız da bana aynı benim gibi darıldınız da
iki satar olsun gönderimeyerek kırgınlığınızı böylece izhar ettiniz
diye müteselli oluyorum. Fakat hakikaten mektuplarım arada
kaybolduysa pek acınacağım”.
Bir ay sonra, 26 Nisan'da yazdığı mektup, ruyalarının âsâbını
çekrar bozmaya başladığını göstermektedir. Ruyasında kızkardeşi
kendisine Hasene'nin “Naciye bir eve gidip başka bir erkekle bulu-
guyor” dediğini görmüş, hemen gidip evi basmış ama tam içeriye
girmek üzere iken kalp çarpıntısı ve gözyaşları ile uyanmıştır:
“Bu sabah göz çukurlarım yaşla dolu olarak kalktım. Sebebini
hatırladım fakat neden böyle, Allah'a ne yaptım ki hiç olmaya-
cak ruyalar gösteriyor. Evet seni ruyamda görmeyi temenni edi-
yorum, fakat böyle değil. Ben senden şüphelendiğim için seni ta-
kip ediyormuşum. Sonra beni evde bırakarak çıkmışsın. Derken,
Hasene gelmiş ve sizin bir eve gittiğinizi ve orada bir erkekle
görüşeceğinizi söylemiş. Güya o eve girerken sizi görmüş, der-
ken o önde ben arkada evin kapısına geldik. Bir apartman gibi
yermiş, içeriye girilince merdiven çıkınca soldaki kapı. Tüylerim
ürpererek şimdi bile gözüm önünde halbuki kapının önünde o
adamı beklemek üzere bir çocuk bırakılmış. Hemen biz içeri gi-
rip apartmanın kapısına doğrulunca çocuk “Herif geldi' diye içeri
koştu. Ben hemen Hasene'yi ileri sürerek içeri girmek istedim. O
anda telâşla içeriden kapıyı kapadınız. Ben de kalbim fena hal-
de çarparak uyandım. Gözlerim de yaşla dolmuştu. Sonra kendi
kendime yine bin türlü saçma fikirlere daldım. Neyse, fakat seni
yine göremedim. Yine heyecanını fena halde çektim. Acaba sen
gece cidden ne halde idin, ne yapıyordun?”
Naciye ertesi hafta, I Mayıs 1921'de gönderdiği mektubunda
sitem etmekte, “Sana perestiş etmekten başka kabahati olmayan
kalbimi haksız, yanlış düşüncelerinle parçalamaktan bilmem ne
lezzet duyuyorsun?” diyecektir ve bu sitemler Enver'in yazdıkları-
na cevap gibidir:
“Enver'ime:
Iki gözüm Enverciğim,
Bilsen, ne kadar mahzunum. Yârab! Sana perestiş etmekten
başka kabahati olmayan kalbini haksız, yanlış düşüncelerinle
parçalamaktan bilmem ne lezzet duyuyorsun?
Enverciğim. Cidden pek müteessirim. Sana pek çok yalvarıyo-
rum. Biz artık böyle birbirimizden uzak yaşamayalım. Eğer bana
acımıyorsan, zavallı yavrularıma acı.
Of Yârab! Enver, sen ne kadar hain oldun. Nasıl oluyor da beni
kani bu kadar adi düşünüyorsun? Ne ise,
NA SN En
m ——>— pek mahzunum. Bunun için fazla ya-
0 a — LE j
zarak seni üzmek istemem.
, ği Kıymetdar kürk ve hediyelerine
pek çok sevindim, ellerinden öper te-
: şekkürler ederim iki gözüm.
; e © Enver Allahaşkına beni yalnız bırak-
iz e BU vi ma, gel. Seni dört gözle bekliyorum.
: Naciye
. Kere we —'
çi
Le sar “ » ?2245
0) ,— es g5 avi
N r 1 *
Sürgündeki İttihadçılar'ın paraya
ihtiyaçları vardır ve onlara ait bazı
belgeler az da olsa bazı meblâğlar te-
min ettiklerini ve para hareketlerinin
ne şekilde olduğunu göstermektedir.
Teşkilâtın kasası Berlin'dedir,
sürgündeki lIttihadçılar cüz'i de olsa
Naciye Sultan'ın Enver'e I Mayıs o bu kasadan aylık almakta, Ermeni-
1921 tarihli mektubunun ilk sayfası. ler tarafından katledilenlerin aile-
lerine de yardım edilmektedir ama
meblâğlar düşük olduğu için sık sık şikâyetler gelmektedir.
Peki, bu paranın kaynağı nedir?
Ittihad ve Terakki'nin mensupları ve partinin sürgündeki üst dü-
zeyi servet sahibi değildir ve memleketi terkettikleri sırada beraber-
lerinde yüksek meblâğlar götürmemişlerdir, zira önceden de paraları
yoktur. Hattâ, Birinci Dünya Savaşı senelerinin Harbiye Nezâreti Le-
vazım Reisi olan ve vagon ticaretinden yüklü servet kazandığı iddia
edilen Topal Ismail Hakkı Paşa, sürgünden Türkiye'ye beş parasız
dönmüş, İstanbul'da kısa bir müddet kaldığı Bristol ve Kontinental
Otelleri'nin faturalarını ödemekte zorlandığı için Kadıköy'deki bir ak-
rabasının yanına sığınmış ve 17 Nisan 1934'te orada can vermiştir.2*
Cemal Paşa'nın Türkiye'den ayrılmasından birkaç gün önceki mali
durumunu, daha doğrusu parasızlığını ve gördüğü nankörlüğü de
onun en yakınlarından olan Falih Rıfkı anlatır:
m N
ii <-> AL vs
Mehayi A
pe isi
“...Henüz İstanbul'da bulunan Cemal Paşa, Ali Kemal'in kendi
hakkındaki bir yazısı üzerine küçük bir açıklamasını gazetelere koy-
durabilmek için beni Boyacıköy'deki yalısına çağırdı.
- Gazetelerin taşkınlığını görüyorsun. Izzet Paşa kabinesi yarı
yarıya bizden. Şimdiden şahıslarımıza hücum ederlerse, yarın ne
yapmazlar? dedi ve Refik Hâlid, Celâl Nuri, tarihçi Ahmed Refik gibi
bazı yazar isimleri sayarak kendilerine biraz para vermesi faydalı
olup olmıyacağını sordu.
- Bilirsin ki ben paralı bir adam değilim, dedi. Enver Paşa'da Al-
man gizli ödeneğinden kirk bej bin lira kalmış. Bunun on beş bin
lirasını bana, on beş bin lirasını 'Vulât Paşa'ya verdi, gerisini de ken-
dine alıkoydu.
Bü paranın memleketten kaçarak dışarıda hizmet imkânları ara-
mak için bölüşülmüş olduğunu bir iki gün sonra anladım.
Duha birkaç gün öncesine kadar son santimine kadar kâğıdının
parasını ödemiş olduğu Celâl Nuri'nin gazetesinde bile onun yazısı-
nu iki satırlık yer bulamadım.
..Bir akşamüstü binbir tasa ile başım ve gönlüm ağır, Büyükada
iskelesine çıkarken biri geldi, elime bir zarf tutuşturdu.
...Cemal Paşa'nın mektubu şu idi: “Oğlum Falih Rıfkı, memleketin
galeyanı, avam kitlelerini ayaklandırmak için bazı eclaf (reziller) ve
esalifin (sefiller) teşebbüsleri beni her zaman için bazı nahoş tecavüz-
lere maruz bırakabilirdi. Memleketin hayır ve selâmetine hizmetkâr
olmaktan başka hiçbir emel beslememiş olan benim gibi bir adamın
esafil-i nas'ın çarıkları altında kalmayı istemiyeceği bedihidir. Bi-
naenaleyh memlekette sükün avdet edinceye kadar, daha doğrusu
aramıza girecek olan ecnebi kuvvetleri sulh olup vatanı gene münha-
sıran milletin eline bırakıncaya kadar maddi hakaretlerin yetişemi-
yeceği bir yere çekilmeyi münasip gördüm. Siyasi ve idari ef'al ve ic-
raatının hesaplarını vermeğe her an hazır olduğumu herkesten fazla
sen bilirsin. Verdiğim talimatlar dairesinde hareket ederek hukuk ve
haysiyetimi vikaye etmeğe (korumaya) çalışacağına itimat ediyorum.
Vesikalarımı evvelki gibi kullanarak aleyhimde yapılabilecek her tür-
lü iftiralara cevap verebilirsin. İnşallah dönüşümde seni mes'ut ve
müsterih görürüm. Gözlerini öperim oğlum. Boyacıköy, 1 Teşrinisani
1334 (1 Ekim 1918/”.
Mektubu Süleyman Nazif ve Cenab Şahabettin'e de göstermekli-
ğini ve Yahya Kemal'e selâm söylemekliğimi de mektubun kenarına
yazmıştı. Süleyman Nazif ve Cenab Şahabettin vaktiyle Suriye'ye
gelmişler ve onun yardımı ile ipek alıp satmışlardı. Yahya Kemal de
Bahriye Nâzırlığı ambarından besledikleri arasında idi.
Celâl Nuri, gazetesinde dünkü efendilerinin gitmelerini beş sü-
tuna iri punto ile şöyle haber verecekti: Ferre, yefürrü, firârâ... Nazif
ve Cenap, adını bile ağızlarına almayacaklar, Yahya Kemal ise ilk
sövenlerden biri olacaktı” 2*7
Yayınladığı gazetenin kâğıt parasını bile İttihad ve Terakki'nin
ödediği ama Cemal Paşa'nın hemen ardından ferre, yefürrü, firârâ,
yani kaçmak, firar etmek fülinin Arapça çekimlerinden istifade ederek
manşet atan Celâl Nuri o tarihten altı sene önce, 26 Şubat 1912'de,
İttihadçılar'ın güçlü isimlerinden olan Cavid Bey'e çıkartmak istediği
yeni bir gazeteye maddi destek vermesi için mektupla dil dökmüştü!2*
İttihadçılar'ın sürgünün henüz başlarında bile Avrupa'da maddi
sıkıntı içerisinde oldukları, birbirlerine yazdıkları mektuplarda açık-
ça görülür. Sonraki aylarda Afganistan'a geçen ve Kral Amanullah
Han'dan üç bin altın ruble aylık alan Cemal Paşa'nın maddi sıkıntısı
nisbeten hafiflemiştir ama diğer Ittihadçılar, meselâ bir zamanların
güçlü Maliye Nâzırı Cavid Bey hatıralarının birçok yerinde Isviçre'de
bulunduğu sırada etrafa borçlandığını yazmaktadır.
, Talât Paşa'nın katlinin ardından 62 sene yaşayan ve hayata 1983'te
Istanbul'da veda eden eşi Hayriye Talât Hanım, vefatından birkaç ay
önce yaptığım röportajda, Almanya'daki sürgün günlerinin parasız ve
sıkıntı içerisinde geçtiğini şöyle anlatmıştı:
“..Hardenberg Strasse'de, Charlottenburg'da Doktor Nâzım Bey,
Doktor Rüsuhi Bey, Paşa ile (Talât Paşa) beraber otururduk. ...Sonra
Nâzım Bey, Doktor Nâzım Bey Münih'e gitti. Baha Şakir Bey'in ailesi
geldi, o ayrıldı. Gene, Berlin'de bize yakın biryerde oturdu. Rüsuhi
Bey beni bırakmadı. Rüsuhi Bey ve kardeşim Hayreti beraber otur-
duk. ...Ondan sonra Rüsuhi Bey İstanbul'a geldi. ...Bir iş yapmıyor-
du, ne iş yapsın? Evinde, onun tarlasında çapa çapalıyordu. Az para
alıyorlardı Odun keserdi onlara. Yardım ediyordu, ekmek yiyordu.
Cemal Azmi Bey, Trabzon Valisi, tütün ticareti, sigara ticareti yapı-
yordu. İşte, onu Baha Şakir Bey'le beraber öldürdüler. Baha Şakir
ile Cemal Azmi Bey'i sokakta, kapının önünde, Ermeniler öldürdü.
Ikinci felâket!” 2*
Hayriye Talât Hanım'ın sözünü ettiği #ütün ticareti, bir büfede siga-
ra satıcılığı idi...
Resmi ve özel arşivlerde bulunan ve 1930'lu senelere ait olan bazı
belgeler, İttihad ve Terakki'nin lider kadrosunun hayatlarını noktala-
malarının ardından, Almanya'da az da olsa bir miktar para bırakmış
olduklarını ve İttihadçılar'ın hanımlarının sonraki senelerde bu pa-
ralar konusunda yaptıkları bütün girişimlerin Hitler Almanyası'nın
idari kadrosu tarafından neticesiz bırakıldığını gösteriyor.”
*
Sürgündeki İttihadçılar'ın ihtiyaç duydukları maddi kaynakla-
rın bir kısmını daha sonra Bolşevikler sağlayacak ve Moskova'nın
para, kürk yahut mücevher olarak yaptığı yardımlar Almanya'daki
teşkilâta Enver Paşa tarafından gönderilecektir. Aylıkların kimle-
re ve ne miktarda ödeneceğinin kararını Enver Paşa vermiş, kur
farklarından istifadeye çalışmış, hattâ aldığı banknot yahut altın
rubleleri yasak olmasına rağmen Bolşevikler'in göz yummaları
sayesinde Moskova'da karaborsadan marka çevirerek göndermiş
ve Almanya'ya mücevherler ile kürklerin satılması için talimatlar
yazmıştır.
Enver Paşa'nın ödeme talimatlarından biri, Türk Tarih Kuru-
mu'ndaki evrakı arasında bulunan ve 1921 Temmuz'una ait olan
şu belgedir:
Borlin'de Kümil ve Rusuhi Beylerimiz
dostlarımıza
Mahremdir
Iş'arı ahire değin her ay Berlin'deki depomuzdan bervech-i âti
Burfiyatın icrası mercudur.
Mürk
20.000 Berlin heyet-i merkeziyesi emrine
2.600 Merkez-i umumi âzâsından Arapça ve Fransızca gazetelerde
tahririni derruhte buyuran Şekib Arslan Bey kardeşimize,
2.000 Rusuhi Bey kardeşimize,
3.000 Istanbul'da Talât Paşa ailesine,
4000 Bahaeddin Şakir Bey ailesine,
41000
4.000 Istanbul'da Beyrut vali-i sabıkı Azmi Bey ailesine,
6000 Istanbul Hey'et-i Merkeziyesi emrine,
40.000
b.V0O Malta'dan çıkan arkadaşlara yardım (Halil, Şükrü, Ahmed Nesimi
veya Hacı Adil Beylerden hangisi ile muhabere mümkün olursa o
vasıta ile bu muavenet temin edilecektir.)
5,000 Malta'da elyevm mevkuf sivil ve asker arkadaşlara yardım (Bu
para Kara Kemal, Mithat Şükrü veya Vali Bedri Beyler'den birinin
adresine gönderilmelidir.)
50.000
Ali
*
I “Temmuz ayı için 50.000 mark alınmıştır. 18 Temmuz 337
Kâmil
2 - Ağustos ayı için 50.000 mark alınmıştır. 29 Temmuz 337
Kâmil
3 - Eylül ayı için 53.000 mark (Ziya Bey de dahil) alınmıştır (2.000 mark
nizamnamelerin tab'ı masrafı alınmıştır) 28 Ağustos 337
Kâmil
4 - Teşrinevvel ayı için 56.000 mark alınmıştır (Rusuhi Bey'in zam ve geçmiş
maaşât bakiyesi ile Istanbul'un yeni tahsisatı dahildir)
5 - Teşrinsani ayı için 55.550 mark alınmıştır.
Kâmil
500 Rusuhi Bey'in zammı,
1.000 Baha Şakir Bey,
1.000 Istanbul merkezine ilave,
3.000 Ziya Bey,
6 - Kânunevvel ayı için 61.500 mark alınmıştır.
Kâmil
7 - Kânunsani ayı için 56.500 mark alınmıştır.
Kâmil
Fİ
Moskova 29 Temmuz 1921
Berlin Merkez-i Umumi kasasına
Mark
7.000 yalnız yedi bin marktır.
Doktor Baha Bey'in Rusya seyahati mas-
rafı olarak 4.000 ve Şeref Bey'in risalesi için
matbaya borç kalan 3.000 markın merkez-i
umumi hesabına tesviyesi rica olunur.
Merkez-i Umumi
(mühür)
Ali
*
Enver Paşa, 1921'in 20 Şubat'ında ikinci defa gittiği Mosko-
va'dan 4 Mayıs'ta apar topar ayrıldı ve yine bir Avrupa seyahatine
çıktı.
Bu yolculuk gözlerden hep kaçtı ama farkına varılmaması nor-
maldi, zira seyahati hakkında Naciye Sultan'a sonradan yazdığı ve
yayınlanmamış olan mektuplarının dışında bir malümat yok gibi
idi.
Seyahatin sebebi, Berlin'de bir buçuk ay önce katledilen Talât
Paşa'nın daha önce kurmuş olduğu teşkilâtı da kendine bağlamak,
yani Talât Paşa yanlılarını kendi tarafına çekebilmek ve sürgünde-
ki Ittihadçılar arasındaki bölünmüşlüğe son verebilmekti...
Letonya üzerinden Avrupa'ya gitmek üzere 4 Mayıs'ta Mosko-
va'dan ayrıldı, 18 Mayıs'ta Münih'te, ertesi gün Roma'da idi. Se-
yahati ile alâkalı diğer bilgileri, yine mektuplarında yazıyordu.
Roma'da 19 Mayıs'ta Çanakkale muharebelerinin kahramanların-
dan olan ve daha sonra Istiklâl Harbi'ne katılmayarak Avrupa'da
kalmayı tercih eden Vehib Paşa ile buluştu.21
Temaslarının konusu hep aynı idi: Mâlüm teşkilât işleri...
Enver'in bu son Avrupa yolculuğu sırasında 5 ile 19 Mayıs ve 20
Mayıs ile 18 Haziran günleri arasında nerelerde bulunduğu ve ne-
ler yaptığı konusundaki ayrıntılar bilinmiyor; ancak Moskova'ya
dönüş yolculuğu sırasında Naciye Sultan'a gönderdiği mektuplar-
dan Berlin'de ailece bir müddet beraber oldukları anlaşılıyor. Daha
sonra hazırlanmış olan, verdiği bilgiler doğru ama tarihleri kar-
imakarışık ve ümamen yanlış olan bir İngiliz istihbarat raporu da
Wnver'in Berlin'e gidişi ile Roma'daki temaslarını doğruluyor.
Dönüş yolculuğu, Berlin'den 18 Haziran sabahı başladı. Naciye
Hullan'a aynı gün o zaman Almanya'ya, şimdi Polonya'ya ait olan
Kietlin gelirinden gönderdiği mektubunda sabah saat sekizde ha-
roket edip iki buçuk saat sonra Stettin'e vardıklarını söylemekte,
sonrakı günlerde de Stettin'den Oberburger-Reval ve Petersburg
Yolu ide 24 Haziran'da Moskova'da olduğunu yazmaktaydı.
7 Eyhil 1921 İngiliz tarihli istihbarat raporunda ise Enver Paşa'nın
Kerlin üzerinden Roma'ya geldiği, Vehib Paşa'nın misafiri olduğu ve
tekrar Berlin'e döndüğü söylenmekte, yapılan toplantılara katılanla-
on isimleri verilmekte ancak tarihte hata yapılarak Roma'daki temas-
larını 10 ile 18 Ağustos arasında olduğu söylenmekteydi.
İlnver o tarihte Avrupa'da değil, Batum'da idi, ancak istihbarat
"üporunun daha önemli tarafı, Enver'in temaslarının ayrıntıları-
wn Ankara Meclisi'nin Roma Temsilcisi Câmi Bey'in Ankara'ya
sönderdiği rapordan yahut mesajdan elde edildiğini vurgulaması
idi Iki, bu ifade bile, Ankara'nın gizli yazışmalarının Ingilizler tara-
fondan okunduğunu göstermekteydi!252
Naciye'sinden daha önceki ayrılışlarında hissettiği hüzün üze-
rine yine çökmüştü ama 18 Haziran sabahı yola çıkmasından beş
saat kadar sonra Stettin'den yazdığı mektupta aşırı bir sâkinlik,
hattâ bir uyuşma sezilmekteydi. Satırlarında rühundaki eski kı-
pırtılar yoktu, bitmeyen faaliyetlerinden dolayı hissiyatına bir bık-
kınlık hâkim olmuştu ve kendisi de nerede olduğunu hissedemeye-
cek vaziyette bulunduğunu söylemekteydi:
“...Şu anda bile ne halde bulunduğumu, nerede olduğumu
âdeta düşünemeyecek derecede şaşırmış pörsülmüş bir halde-
yim. Bilmem bu defa senden ayrılığın hâsıl ettiği tesir, acıyı hiç-
bir zaman duymaınıştım. Allah vere de bu ayrılık uzun sürmese
yoksa cidden, bu sabah dediğinizi, ben sözle tekrar edemeyecek
hale gelecek, delireceğim. Trende kendi kendime neden böyle ezi-
yetler, acılar içinde ömür geçiriyoruz diye düşünüyor; Allah'ın bu
cezasının hâlâ devam edip etmeyeceğini soruyordum”.
18 Haziran 1921'de Naciye'sinden tekrar ayrılarak Moskova'ya
üçüncü defa gidişi sona doğru uzanan yolun ilk adımıydı ve kade-
rinin bu son yolculuğunda artık dönüş yoktu! O tarihten tam on
dört buçuk ay sonra, 1922'nin 4 Ağustos'unda Orta Asya'nın o devir
haritalarında bile mevcut olmayan tepelerinden birinde yapacağı
son hamle, hayatını da noktalayacak son adım olacaktı.
*
Enver, amcası Halil Paşa'yı Anadolu'ya öncü ve kendi ifadesi ile
Anadolu Müfettişi olarak gönderdi.
Halil Paşa, 1921 Nisan'ının ilk haftasında şimdi Rusya'nın Kras-
nodar idari bölümüne bağlı olan sahil kasabası Tuapse'ye, Mayıs'ta
da Batum'a gitti ve oradan Trabzon'a geçti.
Paşa, Trabzon'a gitmeden bazı eski İttihadçılar'ı önceden Ba-
tum'a göndermiş, Trabzon ve çevresinde istediği herşeyi yaptırabi-
len ve Enver'e de bağlı olan Trabzon'un kayıkçılar kâhyası Yahya
ile temas kurmuştu. Devamlı haberleşiyorlardı, hattâ Kâhya, Ba-
tum'daki Halil Paşa'ya Trabzon'dan üç adet kuzu bile göndermişti.
Anadolu seyahati Halil Paşa'nın memleketteki Ittihadçılar ile
temaslarda bulunması ve Enver'in memlekete dönüş öncesindeki
hazırlıkların tamamlanması maksadı ile Enver tarafından düşü-
nülüp plânlanmış, etrafa gerekçe olarak da sağlık sebepleri göste-
rilmişti... Naciye Sultan'a Moskova'dan 25 Şubat 1921'de yazdığı
mektupta “Halil Paşa'nın bir taraf ciğeri biraz verem olmaya baş-
lamış, üç ay kadar istirahat lâzım imiş. Ben de hem Anadolu'daki
arkadaşları görsün, hem de istirahat etsin diye Trabzon'a gönder-
mek istiyorum” diyor; yani amcasının Anadolu'ya hem hava deği-
şikliği, hem de temaslar için gideceğini söylüyor ama daha sonraki
mektuplarında Halil Paşa'nın Anadolu'daki siyasi faaliyetlerini
ayrıntıları ile anlatıyordu.
Enver, 11 Eylül 1921'de o sırada Afganistan'da bulunan Cemal
Paşa'ya Batum'dan gönderdiği mektupta ise kurduğu Halk Şüra
Fırkası'nın Ankara Meclisi'nde de mensuplarının bulunduğunu
söylüyor, başta Istanbul olmak üzere 29 şubelerinin olduğunu an-
latıyor, daha da büyümeye çalıştıklarını yazıyor ve “Umarım ki,
Mustafa Kemal Paşa da bunu görerek Kâzım Karabekir'in benim
bir Rus ordusuyla Anadolu'da Bolşevikliği tesis edeceğim vesaire
diye çıkardığı dedikoduların önünü de almış olacağız” diyordu.?5*
Halil Paşa'yı Trabzon'da rıhtımda karşılayan fırka kumandanı
ve subaylar Ankara'dan gelen talimat gereği Trabzon'da kalmasına
izin veremeyeceklerini söylediler ama Paşa oralı olmadı, “Çocukla-
rım buradalar, hanımım da geliyor” deyip yürüdü ve askerler Kut
Kahramanı'nı geriye göndermeye teşebbüs gücünü kendilerinde
bulamadılar...
Paşa, hatıralarında Trabzon'a sadece sağlığının düzelmesi için
gittiğini yazıyordu:
“..Moskova'nın sert kışları esasen zayıf olan bünyemi çok
sarsmıştı. Rus ve Türk doktorların muayenesi neticesinde ciğer-
lerim zayıf bulundu. Kırım yahut Kafkasya gibi havası mutedil
cenup mıntakalarında oturmamı tavsiye etliler. Kırım'ı hiç tanı-
mıyordum. Azerbaycan'da ikametim ise karışık siyasi hadiselere
meydan verirdi. Bir iğim kalmadığına göre, iklimi mutedil olan
'Peubzon gribi bir yere çekilmeyi tercih ettim. Memleketimde vazi-
tw verilirse onunla meşgul olmak, verilmediği takdirde alelâde bir
vatandaş sılatıyla vatanımda ikamet edecektim.
Günün birinde bir motor ile Karadeniz'den Trabzon'a geldim.
Hareketimi haber verdiğinden, Trabzon Fırka Kumandanı Mi-
ralay Nuri Bey'i iskelede istikbalciler meyanında buldum. Eski
yaverim Binbaşı Fuad da iskelede idi. Her ikisini de eskiden ta-
nır ve severdim.
Miralay Nuri Bey “Hoş geldiniz! dedikten sonra, Ankara'dan
aldığı emir üzerine Trabzon'da ikametime müsaade edilemeye-
ceğini söyledi.
Bu sıralarda uzun müddet benden haber alamayan refikam,
çocuklarıyla birlikte iki ay kadar evvel Trabzon'a gelmiş, Trab-
xon'dan Rusya'ya gidip gelenler çok olduğu için bunlar vasıtasiyle
bir temas teminini düşünmüştü. Bu düşüncesinde muvaffak ol-
mamakla beraber, Trabzon'da ikametini uzatabilmek için parası
kalmadığından İstanbul'a gitmiş, beş-on parça eşya satmak su-
retiyle para tedarik ederek Trabzon'a dönmek üzere ve en küçük
oğlumuz Cengiz'i beraberine alarak Istanbul'a gitmişti. Büyük
oğlum Aydın ile kızım Şükriye'yi, Trabzon'da tanıdığı bir aileye
emanet bırakmıştı.
Bu vak'ayı öğrendikten ve bilhassa iki çocuğumu Trabzon'da
bulduktan sonra, o an için geri dönmemin imkânsız olduğunu
Nuri Bey'e söyledim. Kendisi aldığı emir üzerine bir asker sıfa-
tiyle tebliğ vazifesini yapınış olmasına rağmen birkaç gün Trab-
zon'da kalıp Ankara ile muhabere edeceğimi ve binnetice kendi-
sine müsbet veya menfi ikinci bir emir getirtebileceğimi temin
ettim”,.255
*
Trabzon'daki Müdaafaa-i Hukuk Cemiyeti, daha önce Küçük
'Talât Bey ile diğer Ittihadçılar'ın faaliyetleri neticesinde Enverci ol-
muştu ve Şark Ordusu Kumandanı Kâzım Karabekir ile çevredeki
diğer askeri makamların dikkati bu yüzden Trabzon'un üzerindeydi.
Kayıkçılar kâhyası ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin de üye-
si olan Yahya, Kâzım Karabekir'in 1921 Ekim'inde Trabzon'daki
13. Fırka'nın kumandanlığına tayin ettiği Miralay Sami Sabit
Bey'in? ifadesine göre Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne yaslanarak
güç kazanmış, bir iskele hükümeti kurup ihracattan vergi toplama-
ya başlamış, zorla tahliye ettirdiği mahkümlar ile firari askerler-
den meydana gelen ve mevcudu bin kişiden fazla olan silâhlı bir
de tabur kurmuştu” ve Enver'in Anadolu'daki ilk silâhlı gücünü
Yahya Kâhya ile bu tabur teşkil ediyordu... .
Dolayısı ile Trabzon'da Enver'e bağlı bir Ittihadçı grubu mev-
cuttu ve bu grubun güçlü mensuplarından olan Kâhya, Enver ile
devamlı temastaydı. Enver'in Batum'dan gönderdiği İttihadçılar'ı
o karşılıyor, Paşa'nın talimatlarının yerine getirilmesinde yardım-
cı oluyordu. Hattâ, Trabzon'da bir defasında İttihad ve Terakki'nin
lehinde gösteri yaptırıp katılanlara “Yaşasın Enver Paşa” slogan-
ları bile attırmıştı.
*
Ankara Hükümeti'nin istihbaratçılarından olan ve Enver Pa-
şa'nın Batum'da bulunduğu günlerde onu takip ile görevlendirilen
sonraki senelerin gazetecisi Feridun Kandemir, kitaplarından bi-
rinde Yahya Kâhya'nın Trabzon'daki hâkimiyetini kendi başından
geçen bir hadiseye dayanarak şöyle nakleder:
“...Enver Paşa'nın Batum'da bulunuşu, Trabzon'un o zamanki
muhitlerinde garip bir hava yaratmıştı.
O günlerde, Doğu'nun birtakım yerlerinde olduğu gibi, Trab-
zon'da da hükümet içinde hükümet vardır.
Bir derebeyi, bir türedi, bir bilmemne kâhyası, peşine bir sürü
gafil takarak ortaya çıkıyor; kendisini milletin mümessili, devle-
tin kurucusu sanıyor ve öyle satmak istiyordu.
Trabzon'un meşhur kâhyası da bunlardan biriydi. Bu adam
için yurdunu sevmiyor diyemem, fakat hükümetin zaafından,
ortalığın kargaşalığından faydalanarak çizmeden yukarı çıktığı
ve karşısında “Dur hemşerim, yeter artık, kendine gel' diyecek bir
kuvvet de görmediği, hele pek de cahil olduğu için azıttıkça azıtı-
yor, böylece 'korkunç', hattâ 'zararlı' adam haline geliyordu.
Bu kâhya, ilk defa Ankara'dan Trabzon'a gittiğim zaman bir
gece maiyetiyle beraber bana gelmiş, palabıyıklarını burarak çe-
tin bir münakaşa açmış, sonra belinden eksik etmediği tabanca-
sına davranarak avazı çıktığı kadar bağırmıştı:
- İçimizde hafiye istemiyoruz, istihbarat müdürü ne demekmiş?
Lüzumu yok burada böyle işin. Gizli kapaklı işlerimiz varsa, on-
lar bizim işlerimizdir. Ankara'ya değil ya, istersen Allah'a yaz,
Trabzon Trabzonlularındır. Daha var mı bir diyeceğin senin? Çık
gii memleketimizden, yoksa vallahi yakarım adamı ben!
Öyle bağırıp gittikten sonra, vaziyeti Trabzon'daki Fırka Ko-
mutanı Albay Rüştü Bey'e anlatmış ve ondan şu cevabı almıştım:
- Ne yapalım evlât... Bugün kâhya ile başa çıkabilecek bir va-
ziyette değiliz. Bu adam burada hâkim-i mutlaktır. Suyuna git-
mekten başka çaremiz yok. Zira, isterse bütün kayıkçılara işlerini
bıraktırarak hariçle irtibatımızı keser ve bizi adeta mahsur hale
sokabilir. Mamafih sana bir fenalık yapmaması için ben onu ida-
re ederim.
Işte, Enver Paşa daha Batum'a gelmeden evvel Trabzon'da
böyle bir hava esiyordu. Şimdi ise bu hava büsbütün sertleşmiş,
adeta fırtına halini almıştı.
Enver Paşa'nın, Anadolu'ya geçmek için güvendiği bu hava ve
bu külya gıbı adamlardı,
igte bu kühya, bu def “bizzat evime gelmeye tenezzül etme-
yereks adamlarından birini gönderdi ve bana şu emri tebliğ etti:
- Derhal Trabzon'la alâkanızı kesip, buradan gidiniz.
Bu emirde Asarını, keserim” lâfları yoktu ama haddine düş-
müşse 'Yayır'de bakalım!
Kâhya'mn bu emrini alınca evvelâ sinirlendim, sonra kendi
kendime “Tam zamanında gelen bir emir” diyerek karşımdaki el-
çiye döndüm:
Ağa'ya selâm söyle, yarın olmazsa öbürgün, muhakkak Anka-
ra'ya dönüyorum...”.
..Kararım şu idi: Kahya, adamları ile harekâtıımnı kolladığı için
birdenbire ortadan kaybolmak şüpheyi davet edebilirdi. Bu se-
beple Ankara yoluna çıkar görünmek, yani İnebolu'ya giden bir
vapura girmek lâzım geliyordu. Eşyalarımı alarak ona binecek,
vapurun hareketinden biraz evvel emin adamlarından birinin
kayığı ile, hiç kimseye görünmeden sahilin tenha bir noktasına
çıkacak ve oradan hiç vakit geçirımeden, tekrar karadan, Batum
yolunu tutacaktım...”258
*
Halil Paşa, Trabzon'da Enver ile devamlı muhaberede idi ve
Moskova'da bulunan Enver ile haberleşme şifre ile yapılmaktaydı.
Enver bir mektubunda Halil Paşa'nın Trabzon'da Lâz kuvvetlerine
dayanarak kalacağını, aynı zamanda Kuşçubaşı Sami Bey'in seya-
hatlerini de takip ettiğini yazıyordu:
“..Halil'in Trabzon'a vardığı fakat Mustafa Kemal Paşa'nın
Halil'in Bolşevikler ile çalışmış olmasını ileri sürerek havası
Trabzon'a kadar epey kırılan Batum'a gitmesi ınuvâfık olacağı-
nı bildirdiğini fakat Halil'in Trabzon'da haremi gelinceye kadar
kalmayı muvâfık bulduğunu ve orada Lâz kuvvetlerine istina-
den kalacağını ve Eşref Bey'in biraderi Sami'nin Berlin'e gelmek
üzere garba hareket ettiğini bildiriyor...” (16 Nisan 1921 tarihli
mektubundan).
Enver'in sözünü ettiği Lâz kuvvetleri, Trabzon Kayıkçılar Kâh-
yası Yahya Kaptan'ın başıbozuklarıydı...
Trabzon'da iki buçuk ay kalan Halil Paşa, Enver ile temasını yakından
takip eden ve birşeyler yapacakları endişesi içerisinde olan Ankara'nın
baskılarına karşı koyamadı ve Haziran ortalarında Türkiye'yi terkedip
Tuapse'ye döndü.
Halil Paşa, hatıralarında Trabzonlular tarafından muhabbetle karşı-
landığını, kaldığı eve Ankara'nın herhangi bir baskın yapması ihtimaline
karşı silâhlı 40-50 genç yerleştirildiğini ama bir çatışma ihtimalinden do-
layı endişe içerisinde olduğunu, Vali Yanyalı Naci ve Fırka Kumandanı
Miralay Nuri Bey'in sık sık gelerek Trabzon'u terketmesini rica ettikleri-
ni ve nihayet şehirden kendi arzusu ile ayrıldığını söyleyecekti:
“...İlk altın kafilesini Karaköse'ye kadar getirip Ankara'ya yol-
lamış olduğum Rus sefaret heyeti âzâsı meyanında Azerbaycan
Türkleri'nden bir yüzbaşı vardı ki, bu zat kendi heyeti tarafından
Trabzon'a konsolosluk gibi bir vazifeye memur edilmişti. Yüzbaşı
ara sıra ...gelir ve hatırımızı sorardı.
İşte tam bu sıralarda idi ki, gene birgünziyaretime gelmiş olan
yüzbaşıya Trabzon'da rahat yaşayamayacağımı, belki de isteme-
yerek fena akıbetlere meydan verilebileceğini, Trabzon'da ikame-
tim için ısrar eden halkın fikrine iştiraki muvafık bulmadığımı
ve bu menfi vaziyetten kurtulmak için kendi arzumla Rusya'ya
dönmek istediğimi açtım.
Yüzbaşı derhal kendi şifresi ile Moskova'ya malümat verece-
ğini, havası mutedil bir yerde ailemle istirahatimi temine çalı-
şacağını vaadetti. Bir gün sonra evime geldi, Tuapse'de sahilde,
Komünist Partisi Merkez Binası'nın ikametim için tahsis ve tah-
liyeye başlandığını bildirdi.
Trabzon halkının ileri gelenlerilni| ve bilhassa Kâhya Yahya
Bey'i mantık ve tatlılıkla ikna ederek Trabzon'dan kiraladığım
bir motor ile refikam, üç çocuğum, emirberim Ali Çavuş ve refi-
kamın çocukluk arkadaşı bir bayan beraberimizde olduğu halde
güzel Trabzon şehrine veda ettik”.259
*
Halil Paşa, Trabzon'dan sonra gittiği Tuapse'de de birkaç ay kal-
dıktan sonra, Batum'a geçti...
Hatıralarında Tuapse'den ayrılma sebebinin hanımının sıkılma-
sı ve Tuapse halkının konuştuğı dili bilmemeleri olduğunu yazıp
Batum'u Türk'ü, Türkçe'si ve Türk ailesi bol olduğu için tercih et-
tiğini söylüyor ise de, gidiş sebebinin teşkilâtı Batum'a nakledip
Enver'in gelişini beklemek olduğu açıktır. i
Paşa ve ailesi Tuapse'den Ruslar'ın tahsis ettiği Istrebitel sı-
nıfı bir denizaltı ile ayrılıp Sohum'a gittiler ve bir hafta-on gün
Sohum'da kaldıktan sonra Batum'a vardılar; sahilin yakınındaki
parka bakan ve yine kendilerine tahsis edilen büyük bir eve yer-
leştiler.
Enver de bir müddet sonra Moskova'dan ayrılınıştı ve Doktor
Nâzım ile beraber artık Batum'da idi... Ermeni tehlikesi yüzünden
amcasının yanında kalamıyor, sahte bir kimlikle ve sık sık kıyafet
değiştirerek yaşıyordu.
Günlerce bir eşya vagonunda kaldıktan sonra nihayet bir oda
bulabilmişti...
Daha sonra, Küçük Talât Bey de Batum'a gitti...
Halil Paşa, hatıralarında EKnver'in Türkiye'ye geçme arzusu-
nu İrenlemeye çalıştığını ama onlarla beraber Batum'da bulunan
Kuşçubaşı Sami'nin Enver'i Anadolu'ya gidip liderliği ele alması
için hiç durmadan kışkırttığını anlatıyordu:
“..Ben daha evvelki Türkistan seyahatimin verdiği intiba ve
fikirleri, yani Türkistan'ın henüz teşkilâtlarını ikmal etmediği
için esaslı bir harekete mesnet teşkil edemeyeceğini, “Basmacı
denilen ve Fergana bölgesinde dolaşan çete kuvvetlerinin kıs-
men vatanperver, kısmen eşkiya ve kısmen de 'din elden gidiyor”
kanaati ile hareket eden softalar ve birkısmının da “Malım gitsin,
canunu kurtarayım' zihniyeti ile çekilmiş eski zengin ve tacirler
olup bütün bu kitlenin gayrımütecanis bulunduğunu, kâffesinin
az silâhlı cephanesi olmayan takatsiz bir durum arzettiklerini
tafsilâtı ile anlatıyordum.
Taşkent'te bulunduğumuz zaman yanımda olan Hacı Sami
mütemadiyen “Basmacılar'a iltihak edelim. Türkistan'da kaldık-
ça hayatımız tehlikededir! tarzındaki sözlerini onun vehmine at-
federek daima reddettiğimi de söylüyordum.
Tam bu sırada, Taşkent'ten ayrılıp Almanya'ya giden Hacı
Sami, Almanya'dan Karadeniz yolu ile dönerek Batum'da bizlere
iltihak etti. Enver Paşa'nın Batum'a gelişi ile Hacı Saıni'nin daha
Almanya'da iken Enver Paşa üzerine işleyerek “Türkistan'da Bas-
macılarla birleşerek, büyük işler başarılabileceğine' dair Enver'e
telkinlerde bulunmuş olduğu kanaatini bende uyandırdı.
Diğer taraftan Enver Paşa “Faydalı olurum! kanaati ile Tür-
kiye'ye geçip hizmet etmek arzusunu gösteriyor ve bu arzusun-
da ısrar ediyordu. Ben ise Enver Paşa'nın Türkiye'ye geçmesi ile
Türkiye'de kendisine taraflar bir zümre yaratacağını, Mustafa
Kemal Paşa'ya taraftar olup Yunan cephesi ile meşgul vatandaş-
lar arasında ister istemez bir ikilik hâsıl olacağını, neticenin şah-
si bir macera yüzünden vatan ve millete zararlı olacağını söylü-
yordum, bu sevdadan vazgeçilmesini tavsiye edip duruyordum.
Küçük Talât Bey de aynen fikrime iştirak ile Anadolu'ya geçişe
muhalefet ediyordu.
Hacı Sami ise, Enver Paşa'nın Anadolu'ya geçmesini teşvik
ediyordu. Benim ve Talât'ın muhalefetime ve bu geçişte Paşa'ya
refakatetmekte mazur olduğumuzu söylememize rağmen, bizden
habersiz bir motorla Anadolu'ya geçmeye karar verdiklerini his-
sediyorduk. Çok şükür ki, o sıralarda başlıyan fırtınalar Karade-
niz'de motorların hareketini kesmişti.
Bir müddet sonra Enver Paşa merhum tekrar evime gelerek
“Amca haklısın, benim memlekete geçişim hüsnüniyetime rağmen
fena neticeler doğurabilir. Onun için, Türkiye'ye gitmekten sarfı-
nazar ettim. Türkistan'a gideceğim. Afganistan'dan gelecek olan
Cemal Paşa ile görüşüp Moskova'ya ve belki de oradan Alman-
ya'ya döneceğim' kararını bildirdi.
Ben, Enver'e Talât ve Hacı Sami Beyler'in huzurunda aynen
şunları söyledim:
- Taşkent'te bulunduğumuz zaman Sami Bey Basmacılar'a il-
tihak ederek bir avantür yapmamızı teklif etmişti. Ben bu teklif-
leri çürük ve esassız bulduğumdan reddetmiştim. Sergüzeşte âşık
olan bu arkadaşımız senin türlü yollarla gururunu okşayarak
aynı teklifleri sana da yapacaktır. Bu teşviklere kapılmaktan ken-
dini muhafaza et, bunu bilhassa rica ederim.
Bu tarzdaki ricalarım bir defa değil, mükerreren yapıldı. Bir
defasında Enver Paşa,
- Amca, ben çocuk muyum? Kat'iyyen bu tarzdaki mânâsız bir
harekette bulunmayacağım, dedi.
Paşa, bir müddet sonra Batum'dan ayrılmaya karar verdi.
Yalnız, ayrılmadan evvel Türkiye'ye, Büyük Millet Meclisi'ne hi-
taben yazdığı bir mektup ve beyannameyi benim göndermekli-
gimi istedi. Yarı okuduğum bu beyannamede Türkiye'deki idare
şekli hakkında bazı zararlı teklifler bulunmuyordu. Yalnız, bu
beyannamenin şahsi kanaat mahsulü bir fikir mecmuası değil
de, bir kongre kararı sureti diye imzalandığını gördüğüm zaman
şaşırdım. Batum'da ne bir kongre aktolunmuş ve ne de böyle
bir beyanname hazırlanmıştı. Sırf, Enver'in arzusu yerine gel-
sin ve Anadolu'nun başına bir gaile açılmasın sevdası ile ben
de, Küçük Talât da, beyannameyi imzaladık. Hattâ, Batum'da
bulunmayan merhum Doktor Nâzım'ın da imzasını atarak be-
yannameyi Ankara'ya gönderdim. Birkaç gün sonra Enver Paşa
yanında Hacı Sami ve benim emekdar yoldaşım Bartınlı Mu-
hiddin olduğu halde Bakü üzerinden Türkistan'a hareket etti.
Enver Paşa ile Cemal Paşa'nın Türkistan'da birleşmeleri karar-
laştırılmıştı (77. gün).
*
Halil Paşa daha sonra yeniden Moskova'ya gitti ama Enver'in
Orta Asya'da Kızıl Ordu'ya karşı Basınacılar ile beraber silâhlı
mücadeleye girişmesi üzerine Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Çi-
çerin, 1922 Haziran'ında Paşa'nın Moskova'da bulunan diğer Itti-
hadçılar ile beraber Sovyet topraklarını terketmesini istedi. Paşa,
hatıralarında sınırdışı edilmeleri talebinin ardında Mustafa Ke-
mal Paşa'nın bulunduğunu, seyahat edecek parası olmadığı için
Çiçerin'den kuryelere verilen harcırahın kendisine ve arkadaşları-
na da verilmesini istediğini, talebinin kabul edilmesi üzerine Mos-
kova'dan Almanya'ya geçtiğini yazacaktı.?“
Sovyetler bir zamanlar bağırlarına bastıkları ama artık hem
kullanmaya lüzum görmedikleri, hem de Enver'in Orta Asya'daki
ayaklanmaya iştirakinden sonra Moskova'daki mevcudiyetlerini
tehlikeli buldukları Ittihadçılar'ı ceplerine yol paralarını da koya-
rak göndermiş ve o defteri kapalmışlardı!
Algan pasaportu taşıyan Halil Paşa, Moskova'dan Avrupa'ya
gili, Almanya'ya varmasından kısa bir müddet sonra Cemal ve
IĞnver Paşalar'ın hayatlarının noktalandığı haberini aldı. Alman-
ya'dan önce Macaristan'a, oradan da Avusturya'ya geçti; 1922
Ağustos'unda Büyük Taarruz'un zaferle bittiği günlerde Viyana'da
böbreklerinden ameliyat oldu. Nekahet günlerinin ardından o sı-
rada Ankara Hükümeti'nin temsilcisi olarak Istanbul'da bulunan
Kelt. Paşa'ya memlekete dönmesinde mahzur olup olmadığını bir
mektupla sordu, gelebileceği cevabını alınca senelerdir uzak kaldı-
pi Istanbul'a, evine döndü...
Halil Paşa daha sonra Ankara'ya gidip Mustafa Kemal'i ziyaret
edecek; bir vazife alması imkânı varsa bu ciheti mi, yoksa serbest
hayatı mı tercih etmesinin uygun olacağını soracak ve serbest kal-
masıun daha muvafık olduğu, yani siyasetle ve devlet işleri ile
artık uğraşmaması gerektiği cevabını alınca köşesine çekilecekti.
193ten sonra Kut soyadını alan Halil Paşa, 1957'de İstan-
bul'da, gırtlak kanserinden vefat etti. Hayatı boyunca en yakın
dostu olarak bildiği rakıdan hastalığının en ağır günlerinde bile
vazgeçmedi, rakıyı burnundan ımidesine uzanan sonda vasıtası ile
aldı, hattâ mezarına da rakı dökülmesini vasiyet etti.261
*
Enver, Trabzon'da birşeyler yapmayı önceden düşünmüş, temas-
larda bulunmuş ve amcası Halil Paşa'yı Trabzon'a bütün bu hazır-
lıklardan sonra göndermişti. Halil Paşa'nın Trabzon'da bulunduğu
günlerde, Enver de Batum'da Trabzonlular'ı kabul ediyordu:
“,.. Yemekten evvel de Trabzonlu üç kişi geldi. Evvelâ görünce,
elimi, yüzümü öptüler. Artık beylik sözlerini çok seviyorlarmış
ilh... Hele birisi oranın meşhur eşkiyasından Temel, Âh! Paşam
gelmeyecek mi, ayağının tozunu öpeyim” diyormuş ki evvelce bu
adam bana karşıdan atacak kadar düşman imiş. Maamafih bun-
lar benden birşey istemediler. Bunlar fisebilillâh taraftar...” (Na-
ciye Sultan'a 24 Nisan 1921'de yazdığı mektuptan).
Ama, bütün bu hazırlıkların ve heveslerin ardından Trabzon'da
bulunan Küçük Talât Bey'in de Halil Paşa'nın ayrılmasının ardın-
dan önce tevkif ve sonra sınırdışı edilmesi Enver'i hayli hiddetlen-
dirdi. Naciye Sultan'a 28 Haziran 1921'de Moskova'dan gönderdiği
mektupta Anadolu'nun kendilerinden korktuğunu söylüyor, Mus-
tafa Kemali hakkında yalanlar çıkartınakla itham ediyor, barış
yapılana kadar artık bir teşebbüste bulunmayıp müdafaaya geçe-
ceğini yazıyordu:
“ Anadolu bizden pek korkmuş, Hacı Sami'nin mânâsız bazı
sözleri işin altını üstüne getirmiş. Halil Paşa'nın Trabzon'dan
çıkmasından sonra oradaki arkadaşlardan Küçük Talât çıkarıl-
mış. Böylece benim Anadolu'ya geçeceğimden korkan Mustafa
Kemal Paşa türlü türlü yalanlar çıkarmış. Meselâ ben bir Rus or-
dusuyla gelerek vilâyât-ı şarkiyyeyi zapt ile Rusya'ya ilhak veya
büyük bir Ermenistan yapacakmışım. Hülâsa, böyle türlü türlü
erâcif. Neyse, hattâ Nuri'nin bile muvakkaten Erzurum'dan bir
yere hareket etmemesini rica etmişler. Maamafih bütün bunlar
Anadolu'daki arkadaşların sulhe kadar bir teşebbüste bulunma-
maları hakkındaki kararımızı değiştirmeyecektir. Onlar üzerimi-
ze varıyorlar, fakat şimdilik yalnız müdafaa fikrindeyiz”.
*
Aynı günlerde Ankara'nın istihbaratı da var gücüyle çalışıyor, Enver
devamlı tarassut altında tutuluyor, Naciye'sine, kardeşi Kâmil Bey'e
ve arkadaşlarına gönderdiği mektupların elde edilmesine uğraşılıyor,
asıl niyeti de elde edilen mektuplarından öğreniliyordu.
Kâzım Karabekir de Şark Cephesi'nden Enver'in faaliyetlerini
yakından takip ediyor ve Ankara'ya devamlı şekilde Ruslar'ın En-
veri kullandıkları yolunda uyarı telgrafları gönderiyordu. Karabe-
kir daha önce, 12 Haziran 1921'de, Mustafa Kemal ile Genelkur-
may Başkanı Fevzi Paşalar'a zâta mahsus ve bizzat açılması kay-
dıyla gönderdiği telgrafta Enver'in faaliyetlerinin artık tehlikeli
bir hal aldığını, ele geçirilmesi gerektiğini, kandırılarak Ankara'ya
getirilmesinin sağlanmasını, şayet bunlara imkân bulunmazsa fa-
aliyetlerinden mutlaka haberdar olunması gerektiğini yazmıştı:
“Enver Paşa hududumuz haricinde kaldıkça faaliyetinden
ümit edilen tehlikenin zaman ve mahiyeti daima meçhul bulu-
nacak ve bu yüzden en mühim ve buhranlı anlarda emrivakilerle
karşılaşmak bir mecburiyet halini alacaktır. Hülâsa-i mütalâam,
Enver'in biran evvel ele geçirilmesidir. Zaten gerek yazdığı mek-
tuplarda bizzat Enver ve gerek temasta bulunanlarla taraftarları
kendisinin Anadolu'ya gelmeyi ve bir ferd olarak çalışmayı arzu
ettiğini bildiriyorlar. Bundan istifade ve daha münasip vesileler
ilâve ederek mutemet bir zatın Enver'in nezdine gönderilmesi ve
bu suretle hükümetimiz tarafından Anadolu'ya davet edilmesi
maksadın teminine hâdim olur kanaatindeyim. Bu husus tensip
buyurulmazsa bile Enverce de şayan-ı hürmet ve itibar olan bir
zatın izâmı ile Enver'le temas hâsıl edilmiş ve hudut haricindeki
mevki ve faaliyetinden muntazaman haberdar olmamızın temin
kılınması pek lüzumludur, arzeylerim”,!39
Fevzi Paşa, Karabekir'e Ankara'dan üç gün sonra, 15 Haziran'da
gönderdiği cevabi telgrafta Enver Paşa'nın hareketlerini yakından
talap etmek üzere Moskova Selhreti Ataşemiliteri Saffet Bey'in gö-
vevlendirildiğini bildirdi.2“
Si
Aüadolu o günlerde en sıkıntılı ve en karanlık anlarını yaşamak-
taydı. Yunan birliklerinin 1921 Temmuz'unda Kütahya-Eskişehir
uzerinden başlattıkları ve iki hafta devam eden taarruzu karşısın-
da'Dürk birlikleri Sakarya'nın doğusuna çekilmek zorunda kalmış-
(iç Mtihadçılar'ın Trabzon'daki faaliyetleri ve Enver'in Karadeniz
uzerinden Anadolu'ya geçme hayalleri de işte bu günlere tesadüf
odıyordu...
Bu hayalin daha önce farkında olan Halil Paşa, 1921'in 10 Şu-
balında daha Moskova'da iken o sırada Berlin'de bulunan Enver'e
gönderdiği mektupta müttefiklerin Ankara Meclisi'ni Londra'da
yapılacak görüşmelere davet ettiklerini, Anadolu'ya gidişin An-
kara'nın işlerini bozabileceğini söylüyor, “...Ben hissen, Londra
münâsebâtı fena bir şekil almadıkça sizin gitmenize taraftar olma-
dığımı hatırlatmayı faydalı bulurum” diyor ve yeğenini frenlemeye
çalışıyordu.?*
Enver bir yolunu bulup Anadolu'ya gitmeye çalışırken Orta As-
yu'ya, Afgan sınırına kadar uzanıp o taraflarda bulunan Cemal
Paşa ile görüşmeyi de plânlamaktaydı. Naciye Sultan'a 13 Tem-
muz'da yine Moskova'dan yazdığı mektupta iki haftalığına Orta
Asya'ya gitmek istediğini söylüyordu:
“...Cemal Paşa'ya gönderilmek üzere hariciyeye bir telgraf ver-
dim. Bunda kendisiyle behemahal görüşmek istediğimden Herat
veya Mezar-ı Şerifyolunda hudutlta| buluşmamızı yazdım. “Seya-
hatim gizli olacak. Buradaki işler on güne kadar bitecek” dedim.
Iş böylece olursa bu vesile ile bir kerre de Türkistan'ı görmüş
olurum. Seyahatin iki hafta kadar süreceğini tahmin ediyorum.
Bakalım Ruslar buna ne diyeceklerdir”.
Aynı mektupta o gün Mustafa Kemal Paşa'ya da bir mektup yaz-
dığını haber veriyor, Paşa'dan hakarete varan ifadelerle bahsedi-
yor ama Anadolu'ya geçme tasavvurundan sözetmiyordu:
“...Şimdi, Mustafa Kemal Paşa'ya yazdığım uzun bir mektubu
bitirdim. Bunda baştan aşağı ne yaptığımı ve ne düşündüğümü
ve kendisine rakip olacak kadar küçülmediğimi sonra da muvaf-
fak olmasından memnun olduğumu ilh. yazdım. Cidden, arkadaş-
lara âdeta kudurmuş köpek gibi saldıran bu adama vâkıa bunlar
tesir etmez, fakat ben bir kerre yazmayı borç bildim. Doktor Nâ-
zım da bu fikirde idi. Neyse, şimdi seninle yalnız başbaşa kalınca
sakin fakat müteessirim”.
Enver'in gönderdiğini söylediği mektup, Mustafa Kemal Paşa'ya
o zamana kadar yazdığı en sert mektuptu. Halil Paşa'nın 'Trab-
zon'a sadece sağlık sebepleri yüzünden gittiğini söylüyor, Paşa'nın
ve Küçük Talât Bey'in sınırdışı edilmesini eleştiriyor, sonra tavsi-
yelerde bulunuyordu. Türkiye artık Abdülhamid zamanındaki gibi
değildi, halk baskılara sessiz kalmazdı ve kendisi ile arkadaşları-
nın rakip görülmemeleri gerekirdi:
“...Yalnız,birricam var: Lüzumsuz vehim ve tecebbüre kapılmayı-
nız. Sizden cidden sizi seven bir kardeş gibi rica ediyorum. Şimdi
mevkiinize bakarak sizi iğvâ edenlere uyup memlekette bir şah-
sın veya yalnız bir kısmının tahakkümüne doğru gitmeyiniz. Yok-
sa yine lüzumsuz tazyikler ve bunların neticesi feveranlar zuhur
edebilir. Buna emin ol ki, bütün vatanını seven herkes, olan biten
herşeye rağmen sizin muvaffakiyetinize çalışıyor. Çünkü senin mu-
vaffakiyetin Anadolu'nun muvaffakiyeti demektir.
Fakat, eğer siz şimdiden kanunsuz hareketlere ve lüzumsuz
şiddetlere giderseniz korkarım ki, hayırlı netice vermez. Millet,
Sultan Hamid idaresi zamanındaki millet değildir. Artık tahak-
küm ve tecebbüre çok dayanamaz. Bak, seni bütün arkadaşlarım
namına temin ederim: Bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gö-
zümüz yoktur. Bana gelince, ben yalnız bir ideal takip edeceğim.
O da Islâm'ı ezen Avrupa canavarları ile pençeleşmek için Müs-
lümanlar'ı harekete getirmek. Bunun için, benden çekinmeyin.
Vehme düşerek, böylece düşmanlarımıza memlekette yeni bir
mücadele çıkacak ümitlerini verdirmeyin. Lüzumsuz şiddeti bı-
rakın. Bekir Sami Bey ve diğer arkadaşlarla gönderdiğiniz ha-
berlerden, memlekete gelmemizi istemediğinizi anlıyorum. Eğer
bunun Halile de şümülü olduğunu bilseydim, memleketin hatırı
için onun da veremden ölmesine katlanır, göndertmezdim...”.
Mektupta zamanı geldiğinde Türkiye'ye döneceğini açık ve kati
şekilde yazıyor, “Memlekete döneceğiz, işte bu kadar” diyordu:
“...Şimdi sen, ben başta olmak üzere, arkadaşların memle-
kete gelmemesini istiyorsun, değil mi? Sebep de güya bizim
gelmemizle memlekette bir ikilik çıkacak diyorsun, öyle mi?
Halbuki ben ve arkadaşlarım o kanaatteyiz ki, eğer biz mem-
lekette bulunsaydık belki de bugün devam eden lüzumsuz
tazyiklere hiç hacet kalmıyacaktı. Çünkü herkes görecekti
ki, biz tazyik edilenleri aleyhinize teşvik değil teskin edecek
ve daha kolaylıkla birlikte yürüyecektik. Maamafih, şimdilik
Moskova'da bulunarak, hariçten yine memlekete yardım et-
mekte devam ettiğimizden, gelmiyoruz. Fakat bunu da itiraf
etmemiz lâzım gelir ki, hiçbir sebeb-i kanuni olmıyarak mem-
leket haricine nefy şeklindeki arzunuza ilelebet tahammül
bize hakikaten pek ağır ve sefilâne gelir. Maamafih vatan için
buna da şimdilik katlanıyoruz. Binaenaleyh, hariçte kalma-
nın maksadsı umumumuz olan başta Türkiye olmak üzere kur-
tarmağa çalıştığımız İslim âlemi için faydasız ve belki de teh-
likeli olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz. Işte
bu kadar...”.
&nver bütün bu ağır sözlerin ve tehditlerin ardından mektubunu
“Sündi yine kemâl-i hürmetle gözlerinden öper, Cenab-ı Hakk'tan se-
nun için yücelikler ve İslâm ve vatana nâfi' büyük büyük muvaffaki-
vetler dilerim kardeşim efendim” sözleri ile bitirmişti. Mektubu yol-
lamasının ardından binlerce nüshasını litografla bastırdı ve hem
"Türkiye'ye, hem de sürgündeki İttihadçılar'a gönderdi.”
Ama ertesi gün, yani 17 Temmuz 1921'de Ankara'dan gelen Hâ-
kimiyet-i Milliye Gazetesi'nde aleyhinde çıkan bir yazıyı okuyun-
ca hiddetlendi, yazının Mustafa Kemal tarafından yazdırıldığını
düşündü ve Paşa'ya daha da ağır ifadelerle dolu bir mektup daha
gönderdi. Bu defa “...maateessüf Trablus'tan beri bildiğim ahlâk-ı
şahsiyenizin bugün vardığınız mevkide bile tebeddül edemediğini
görüyorum” gibisinden ifadeler sarfediyordu:
“Halil vesâireye yapılan haksız muameleler üzerine bir
defa daha vaziyeti tavzih ederim. Benim ve bütün arkadaşla-
rın fikir ve niyetini anlatmak için Moskova'da sefiriniz Fuad
Paşa kardaşımız vâsıtası ile bir mektup göndermiştim. Hal-
buki bugün Hâkimiyet-i Milliye gazetenizde emrinizle intişâr
eden makaleyi Istanbul gazetelerinden okudum.
... Şimdi muvaffakiyet belirince tabii maksadınızı gösterdi-
niz. Beni ve arkadaşlarımı şahsi emellerinize engel sayıyor-
sunuz. Pekalâ! Fakat bunun için yalan söylemeye veya söylet-
meye neden kendinizi mecbur görüyorsunuz?
...Paşa Hazretleri, ben Bolşevikler'den şahsi bir menfaat
temine çalışsaydım, sizlerin Bolşevik olduğunuz zaman ben
Bakü'de hakikati ve ne olduğumu âleme ilân ederek hattâ
orada bazılarının mânâsız taarruzuna uğramayı da göze al-
dırmazdım. ...Benim mütârekeden sonraki hayâtımı sanki
biliyormuş gibi Hâkimiyet-i Milliye'ye yalan söyletiyorsunuz.
Sonra, benim Almanlar'ın veya başkalarının maksadına hiz-
met etmediğimi ve etmeyeceğimi pekalâ bildiğiniz halde niye
halkımı emelinize göre zehirletmek için yalan söyletiyorsunuz?
Propagandacılarınız, eğer meselâ bizim Rusya'dan gelerek
altı vilâyette büyük bir Ermenistan teşkil edeceğimizi işâa
gibi mantıksız yalanlarda bulunurlarsa, umduğunuz muvaf-
fakiyet hâsıl olmaz. Fakat olsun...
Bununla maateessüf Trablus'tan beri bildiğim ahlâk-ı şah-
siyenizin bugün vardığınız mevkide bile tebeddül edemediği-
ni görüyorum ve benim yalnız iktidarınıza bakarak görmek
istemediğim diğer noksanlarınızı artık göze sokacak surette
belli ettiniz. Ben yine sükünetle arkadaşlarla birlikte büşta
Türkiye olmak üzere Islâm'ın vehâsı için olan sa'yimizde iler-
leyeceğiz.
Bütün bu şahsi hırslarınıza rağmen Cenâb-ı Hakk'ın şim-
diye kadar yâver olan tâliinizi yine vatanın selâmetine hâdim
kılmasını dilerim. Fakat sizi şahsi hırsınıza mağlüp olarak bu
kadar küçülmüş gördüğümden dolayı teessüf ederim.
Allah hepimizi doğruluktan ve iyilikten ayırmasın, hepimi-
ze bahşetsin, âmin”.266
Enver, Yunan birliklerinin taarruzunu ve ilk neticeleri taarru-
zun başlamasından sekiz gün sonra, 18 Temmuz'da öğrendi ama
gelen ilk bilgiler hakiki vaziyeti henüz açıkça göstermemekte idi.
Naciye Sultan'a o gün yazdığı mektupta askeri tahminler yapıyor
ama yine Mustafa Kemal'e yükleniyor, hattâ Paşa'dan budala diye
bahsediyor ve kendisini Anadolu'dan uzak tutmasından dolayı ye-
niden şikâyetlerde bulunuyordu:
“ .Anadolu'da Yunan taarruz ediyormuş, muharebe Eskişehir
sırtlarında oluyormuş. Allah yardım etsin. Demek Yunanlar haki-
katen taarruza geçtiler ve bu defa Inönü'nü geçmiş bulunuyorlar.
Harp, Bozüyük-Şark sırtlarında cereyan ediyor. Eğer bizimkiler
buradan da çekilmeye mecbur olurlarsa cidden vaziyet vahim-
dir. inşaallah buna mecburiyet hasıl olmaz. Maamafıh, Osmanlı
ordusu kumandanlığı eğer muvaffakiyetten emin olacak kadar
kavi değilse herhalde ordu mağlübiyet-i katiyyeye uğramadan
içerilere çekilmesi pek muvâfıktır. Tuhaf şey, gazetelerde de bir
esaslı mâlümat yok. Mustafa Kemal budalası aleyhime yazdıra-
rak düşmanlara cesaret vereceğine bilâkis vahdete çalışsa daha
doğru işlemiş olur”.
20 Temmuz'da teşkilâtının memleketin kurtuluşundan hemen
sonra idareyi ele alması gerektiğini anlatırken “İhtilâl teşkilâtı
yalnız yıkmak değil, âdeta hükümet içinde hükümet yetiştirecek
surette olması lâzım geleceğini anlattım ki, böyle memleket kurtu-
lunca hemen memleketi idare edecek teşkilât hazırlanmış olsun”
diyor, Yunan taarruzunun devam ettiği 22 Temmuz'da da askeri
konulardan ziyade yine Mustafa Kemal meselesini düşünüyor ve
memlekette savaşın sona ermesi halinde bile gürültüler olacağını
yazıyordu:
“...Şimdi yalnız odamda Anadolu haritası önümde düşünüyor-
dum. Kimbilir şu anda yedi Temmuz'da başlamış olan Yunan taar-
ruzunun kat'i safhaları cereyan ediyor. Ben ise böyle Moskova'da
memleketime yardım edememek mecburiyetiyle oturuyorum. Iki
gündür hareket edip gitmek zihnimden geçiyor. Fakat gidinceye
kadar belki iş olacak, bitecek, bir de Mustafa Kemal'in hırsı başka
birgeye sebep olur diye tereddüt ödiyorum. Neyse bakalım inşa-
allah bizimkiler muvaffak olurlar du biçare Anadolu biraz rahat
yüzü görür. Vâkıa Mustafa Kemal'in tuttuğu yolda sulhten sonra
da zannımca memlekette gürültüler eksik olmayacak”.
Anadolu'dan gelen haberler sonraki günlerde de hâlâ pek sağ-
lıklı değildi. 28 Temmuz'daki mektubunda bu söylentileri nakle-
derken belirsizlikten yakınıyordu ve Anadolu'ya mutlaka geçmesi
gerektiği düşüncesinin zihninde şekil bulmaya başladığını ifade
eder gibiydi:
“..Memleketten gelen haberler gayri muayyen. İsmet Paşa ya-
ralanmış. Eskişehir'i Yunanlılar almış, şimdiye kadar beş bin esir
almışlar ilh... Doğrusu bu müşkil anda Moskova'da kalmak hem
ayıp, hem günah..”.
Mektuplarında bütün bu düşüncelerin yanısıra Moskova'daki
hayatının ayrıntıları da vardı ve Anadolu'da devam eden savaş
hakkında işittikleri ile fikirlerini kâğıda dökerken teşkilât ya-
z1ışmalarından, süt ibriği yahut hediyelik entari alışverişinden,
pazarda neler aldıklarından, Ruslar ile görüşmelerinden, Mısır,
"Trablus, Cezayir ve Arnavutluk konusundaki plânlarından ve hat-
tâ yediği yemeklerden, meselâ yufka parçalarının üzerine sulu et
konduğundan bile bahsediyordu!
Anadolu'ya geçme ve kendi ifadesi ile yardım çarelerini düşünme
fikri, kesin şeklini 1921 Temmuz'unun sonunda aldı ve Avrupa'dan
Moskova'ya dönüşünden bir ay kadar sonra, Anadolu'ya yakın bir
yerlere gitmeye karar verdi: Bakü'ye yahut Batum'a...
29 Temmuz'daki mektubunda bir gün sonra yola çıkacaklarını
yazıyor, seyahat konusunda Çiçerin ile de görüştüğünü, hattâ Çi-
çerin'e gerektiğinde işe girişmesi, yani Anadolu'ya geçmesi halin-
de Sovyetler'den maddi yardım alıp alamayacağını bile sorduğunu
anlatıyordu:
“ .Bugün arkadaşlarla Bakü'ye ve belki de Batum'a kadar
bir seyahat yaparak memleketin vaziyetini yakından görmek
ve hakikaten Yunan ordusu ordumuzu ezmiş ise hemen yardım
çarelerini düşünmek üzere gidiyoruz. Biliyor musun, işte böyle
pek özlediğim seni yakından görmeye mâni olacak bir vaziyetin
hudüsundan dolayı malızun ve âdeta korku içindeyim. İnşaal-
lah memlekete gitmeye mecburiyet hâsıl olmaz da o vakit ben
de temelli gelir seni ve üç yavrumu üçüncüsü daha yuvasında
iken öper, koklarım. Seyahate yarın liçin| karar verildi. Bu gece
Çiçerin ile görüştüm onlar herşeyi yapmak için emir vermişler.
Ben bu vesile ile memleketin vaziyetinden konuştum. Onun fık-
rince bazıları bizim Uşak'ı aldığımızı ve böylece Yunan ordusu-
nun âdeta ihâta edilmiş olduğu ve binaenaleyh vaziyetin pek iyi
olduğunu söylüyor. “Bazıları da aksini iddia ediyor” dedi. Ben de
“Vaziyet muayyen değil, eğer iyi gidiyorsa memlekete gitmeye lü-
zum yoktur, çünki Kongre bu kararı vermiştir. Yok eğer mağlüp
olunmuş da hemen sulhe yanaşmak mecburiyetinde iseler o vakit
gidip işe girişmek belki lâzım olacak. Bu halde maddi yardımı-
muza intizar edebilir miyiz?” dedim. Kendisi evvelki vaad olunan
yirmi bin tüfekten daha sekiz bin adedinin henüz verilmediğini
ve beş milyon altın rublenin de daha verilmediğini, bunları vere-
ceğini söyledi. Ben, “Bunlardan maâdâ ne olur?” dedim. O da as-
kerlerle konuşarak arkadan bize malümat verecek. Bence zaten
Ruslar'dan büyük yardım beklemek hakikaten mânâsız. Kendisi
muhtâc-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede”.
Memlekete dönme arzusunun bir başka sebebi daha vardı: Mad-
di sıkıntıların artması!
Aynı gün, Naciye Sultan ile beraber Berlin'de bulunan kardeşi
Kâmil Bey'e yazdığı mektupta harcamaların artamasından şikâyet
edip tasarruf tavsiyesinde bulunmakta ve “...Ben burada bâdemâ
hiç masraf etmeyeceğim. Siz de orada son derece tasarruf ediniz.
Yoksa, eğer Anadolu işi böyle giderse hep berbâd olacağız. Elimiz-
deki-avucumuzdakini de satmaktan ve sonra da yine aç kalmaktan
başka çare kalmaz” diyordu.257
*
Bakü'ye değil Batum'a gidilmesine ve seyahatin trenle yapılma-
sına son anda karar verildi...
, Enver'in yanında iki arkadaşı daha bulunacaktı: Dr. Nâzım ve
Ittihad ve Terakki'nin Trabzon teşkilâtına mensup olup bir ay önce
Moskova'ya, Paşa'nın yanına giden Dr. Râik Beyler...
Ankara'nın Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Paşa, Enver'in Mos-
kova'dan birdenbire ayrıldığını birkaç gün sonra farketti ve vazi-
yeti telgrafla hemen Mustafa Kemal'e bildirdi. Telgrafta “Enver
Paşa, refakatinde Doktor Nâzım Bey bulunduğu halde 3 Ağustos 27
(1921) akşamı ansızın Moskova'dan cenuba (güneye) hareket etmiş-
tir. Kendisinin Türkistan'a gittiği şayiasılnı) çıkarmıştır. Bu bâbda
(konuda) Tuapse konsolosumuza ve Bakü mümessilimize malümat
verilmiştir” diyordu.268 Yani, Enver'in Orta Asya'ya gittiği yolun-
daki söylentilerin yanıltına maksadıyla çıkartıldığını farketmişti.
O günlerde Moskova ile Ankara arasında gönderilen telgraflar
yerlerine bir hafta-on gün sonra ulaşabiliyordu; Mustafa Kemal de
Ali Fuad Paşa'nın telgrafını on gün sonra, 14 Ağustos'ta cephe ka-
rargâhında bulunduğu sırada alabildi ve vaziyetten Milli Müdafaa
ve Dahiliye Vekili olan Refet Paşa'yı bir başka telgrafla haberdar
otu. Volgrafında Ali Fuad Paga'nın verdiği bilgiyi aynen nekledi-
Yur,“Buna nazaran tedâbiri lâzıme tihazını (gerekli tedbirlerin
alindi) rica ederim” diye yazıyordu? ve Karadeniz sahille-
rindeki birliklere de Enver'in Anadolu'ya geçmesi ihtimaline karşı
çalar almaları emredilecekti.?”"
Naciye Sultan'a 31 Temmuz günü Batum yolundaki bir istas-
yandan yazdığı mektupta Yunanlılar'ın Anadolu'daki harekâtları
konusunda karamsar, hatâ Türk birliklerinin ilk partiyi kaybetmiş
olmalarından dolayı endişeli idi ve yine Ankara'yı suçluyordu:
“..İşte, böylece alelâcele Batum yolunu tuttuk. Bence son
malümata göre bizimkiler ilk partiyi kaybetmişlerdir. Fakat zan-
nınca harbe devam edebilirler. Fakat! Işte bu fakat mühimdir,
çünkiharp..... dayanma harbine dökülecek, bu halde de bizim-
kiler mahdud .....yle nasıl devam edecekler? Memleket aldığım
haberlere göre zaten bitmiş bir halde, halk askerlikten günbe-
gün kaçıyor. Sonra Anadolu hükümeti de bizim harb-i umumide
yapmadığımız, daha şiddetli ..... olarak halkı yığın yığın dara-
gaçlarına çekiyor. Neyse, bakalım Allah ne diyecek, ne yapacak?
Batum'dan vaziyeti daha iyi anlayacağız...”
Batum'daki günleri sıkıntı ve bekleyiş içerisinde geçti. Hem kala-
bilecek bir yer bulamadıkları, hem de ortada görünmeleri tehlikeli
olduğu için Dr. Nâzım Bey ile beraber günlerce bir tren vagonunda
yatıp kalktılar, sonra güçlükle temin ettikleri bir odaya geçtiler.
Sakarya Muharebesi'nden önceki günlerde, muharebe sırasında ve
sonrasında bitmeyen bir gerginlik ve ruhi sıkıntı içerisinde Anado-
lu'dan gelen haberleri değerlendirmekte ve Naciye'ye hemen her
gün mektuplar göndermekte idi. Ama düşünceleri karmakarışıktı;
Anadolu'nun savaştan bıktığını ve Yunanlılar'ın çıkartılmasının
neredeyse imkânsız hal aldığını söylemekte, memlekete mutlaka
gitmesi gerektiğine inanmakta, harbin uzayacağını düşünmekte,
hattâ Sakarya Muharebesi'nden sonra alınan neticenin bile pek
önemli olmadığını yazmaktaydı.
Bazı günler tamamen değişik fikirlere kapıldı, diktatörlüğe git-
mekle suçladığı Mustafa Kemal Paşa ile mücadele etmeyi düşündü
ama vazgeçti ve Anadolu ile meşgul olmasının iyi netice verme-
yebileceğine inandı. Anadolu'da yaşananlara ve halkın kaderine
üzüldü, bir başka gün Türkiye'de birşeyler yapabilmek için yeni ve
güçlü bir teşkilât kurma mecburiyetinden bahsetti ama bir diğer
gün gelişmelerin Anadolu'ya geçmesine artıklüzum bırakmadığını
düşündü ve Almanya'ya, Naciye'sinin yanına gidebilmenin yolları-
nı aramaya başladı!
Batum'dan yazdığı mektuplar bütün bu düşüncelerini, heyecan-
larını ve içerisinde bulunduğu kararsızlığı bütün ayrıntıları ile ak-
settirmekteydi:
<... Yunanlılar'dan yeni malümat yok. Zannedersem her iki taraf
kendisini toplayacak. Yalnız bizimkilerin merkezi Ankara'dan Kay-
seri'ye naklettiklerini söylediler. Hakikaten Anadolu bu mağlübiyet-
le çok kaybetti. Artık Yunanlıları zorla çıkarmak hemen muhall gibi
birşey oldu. Maamafih bakalım Allah büyüktür. Anadolu'dan gelen
haberlere göre hakikaten halkın da canı burnuna gelmiştir. Sonra da
bu gidişle memleketin her tarafı harp mesâibine uğrayacak, harap
olacaktır” (11 Ağustos 1921 tarihli mektubundan).
“ Hakikaten, Anadolu'dan gelen havadisler iyi değil. Meselâ bi-
zimkiler payitahtı Kayseri'ye nakletmişler. Sonra bugün bir havadis
geldi, güya Eskişehir tekrar alınmış” (12 Ağustos 1921 tarihli mek-
tubundan).
“...Mustafa Kemal Paşa bir beyanname neşretmiş, bununla ken-
disini meclise başkumandan tayin ettirmiş ve sonuna kadar harbe
devam edecekmiş. Bu hal işin herhalde iyi olduğunu böyle vesâitle
evvelâ kabahati yine kendisinden evvel kumandanlık edene atarak
işin içinden kurtulmasının çaresini bulduğunu gösteriyor. Bunun
üzerine bende behemahal memlekete giderek vaziyeti takviye etmek
ve olmazsa bari karınca-kararınca yardım etmek fikri galip geliyor.
Bakalım ne olacak” (15 Ağustos 1921 tarihli mektubundan).
“..Şahin vapuru Trabzon'da cephane boşaltırken Yunanlar'ın Kil-
kis zırhlısının takarrübü üzerine Batum'a kaçmış. Hakikaten koca
Osmanlı memleketi ne hâle geldi? Yunanlılar önünde Anadolu'nun
yegâne masun biri ciheti çiğneniyor. Harb-i umumide şarktan
garbe olan muhaceret, şimdi garpten şarka
gidiyor. Ya bu kış o muhacirler neler çekecek,
yine yüzbinlercesi sefaletle, açlıkla ölüp mah-
volacak. Bilmem ki, Allah Anadolu'ya böyleyi
neden veriyor?” (23 Ağustos 1921 tarihli mek-
k
saim? ey
e çiğli e
Çiş; kağ,
Kh; ii Ez i
5 ti besi, m i
e we... lubundan)
Mat Keler v A
, ç be Gir et. — :
AMA ağa “..Bugün duvar gazetelerinde bura konso-
a.
ÇE ea, ği li loshanesi Ankara'nın terkedilmiş olduğu bir
po
bağ İK meye Ğİ ia,
iü MR gi ri i malümat olmadığını yazıyor. İhtimal doğru-
m m m i dur. Ben Yunanlıların öyle hemen taarruza
KADRAN 8 yl Bi ea, > geçebileceklerini sanmıyorum. Fakat dört-beş
rami e m Sy m Ni gün evvel taarruzun başladığını duymuştum.
A ln di Ür Eğer taarruz kuvvetli olarak icra ediliyorsa
av, Dimi e A kazanacaklarını sanıyorum” (27 Ağustos 1921
öğ ENİ A Bi tarihli mektubundan).
ER Bi
Enver'in Naciye Sultan'a 27
Ağustos 1921'deki mektubu.
“Bugün Anadolu herşeyden evvel iyi sulh
için kuvvetli olmaya muhtaçtır. Bunun için
biz de halkı evvelâ gönüllü olarak hareket et-
inmeye teşvik etmeliyiz, Hele Teahzon'da buna biz bütün kuvvetimizle
çalışmalıyız. Bu suretle yeni harpte bizim râhumuz hâkim olmalı.
Diğer btarallan teşkilâtımızı takviye lâzım. Tabii, gönüllülerin toplan-
ması için bir ay lâzım. Bunlar toplandıktan sonra vaziyete nazaran
Garza hareketi düşünürüz. Ya .....da bir hareket yaptırırız veya cep-
heye gider orada hareket ederiz” (4 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“..Hakikaten, Mustafa Kemal'in gösterdiği küçüklüğe rağmen
mazhar olduğu bu muvaffakiyetleri kıskanmak değil bilâkis pek se-
vinçle karşılıyorum. Çünki bu Anadolu'ya bir iyilik bir saadet müjde-
sidir. Sonra da arkadaşlarımın hâlâ şahsa merbutiyetten vazgeçme-
diklerine esef ettim. Inşaallah bu muvaffakiyet yazıldığı gibidir de
Yunanlılar Sakarya mevziine karşı muvaffak olamayınca Eskişehir
garkında bir mevziye çekilmek üzere yapılmış bir manevra değildir.
sünki bu halde yine harp uzayacak duracaktır. Bu defa Yunanlılar
herhalde Eskişehir ve Afyonkarahisar-ı Şarki hattında bulunacak
köylerin de iyi bir şimendifer ve sonra da Izmir'i tekrar işgal edin-
ce denize dek iki hatla merbut bulunacaklardır. Binaenaleyh bu kış
yine harp devam edecek ve bizimkiler kuvve-i maneviyeden başka
birşeye güvenemeyeceklerdir. Ben netice-i kat'iyye istihsâl edilme-
dikçe, sulh olmadıkça, işe bitmiş nazarıyla bakamayacağım” (12 Ey-
lül 1921 tarihli mektubundan).
“ .Nihayet, Anadolu'nun tekrar bir kış harbine girmesi ve vaziye-
tin Anadolu'da derhal müdahalemi mücip olacak bir şekil haricine
girmesi dolayısıyla, hemen fırsattan istifade ile sana gelmek için ça-
reler düşünmeye başladımdı” (19 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“ Fakat zannımca askerlikten yavaş yavaş uzaklaşıyorum.
Mustafa Kemal ile şu sırada mücadele istemiyorum. Fakat galiba
sonunda iş oraya gelecek. Herhalde teşkilâtımızı tamamlamadan iş
yapmak doğru değil. Bakalım iş neye müncer olacak. O, Sakarya'da
Yunanlılar'ın çekilmesini büyük bir muvaffakiyet addediyor, halbuki
bununla birşey kazanılmış olmadı. Zira, Yunanlılar Eskişehir şar-
kında daha müsait halde yerleşince ve Anadolu'nun vaziyeti Yunan
taarruzundan evvelki halden daha fena kalacak” (20 Eylül 1921 ta-
rihli mektubundan).
“Anadolu'dan da iyi havâdisler geliyor. Bizimkiler Seydi Gazi'yi
almışlar, o halde Yunanlılar Eskişehir'de de kalamayacaklar demek.
Allah versin. Ben bu kadar sarsıldıklarını tahmin etmiyordum. An-
laşılan bizimkiler Eskişehir'i cenuptan çevirmek, yani Yunanlılar'ı
Kütahya hatt-ı ricatlerini tehdit ile almak isteyecekler. Sonra da .....
-burada Izmir veya Izmit şeklinde bir kelime var, okunamadı- gurübu
şimalden hareket edecekmiş. Yalnız, Yunan donanınası Sürmene'yi
bombardıman etmiş. Sonra, Italyanlar Yunan'a iki eski zırhlı satı-
yorlarmış. Fakat bunlara rağmen harp herhalde henüz bitmeyecek-
tir. Bu kış ve belki daha bir kış, daha bir kış” (24 Eylül 1921 tarihli
mektubundan).
e 4
Ar bi v
<p
pi h.
i nal iri
mi » deil
7
Edi il? yale Sk a)
İM Sp em mada İmam SR
Ca! e
23 e 24) AZ,
Lİ eN pr |
Yay 102040) ği suk er eledi vd
/ e ğ e —e2 . iy
İlös'eğ, m) al nün
e (AS İRİ gE ması)
ip e a |
lak
Enver Paşa'nın Halil Paşa'ya
yazdığı ve Kâzım Karabekir'in
elde edip Ankara'ya gönderdiği
mektuplarından biri (ATASE'den).
in a A
“...Şimdi tuhaf bir halde-
yim. Asıl işin, memlekete
karşı vazifen ve arkadaş-
lara yazdıklarım herhalde
burada bulunmamı icâb et-
tiriyor. Sonra, bir de düşü-
nüyorum. Şimdilik Anado-
lu ile meşgul olmam âdeta
ınenfi bir çalışına gibi geli-
yor. Vâkıa, Mustafa Kemal
âdeta hükürndarlığa, şahsi
diktatörlüğe gidiyor. Fakat
buna mukabil müdafaaya
devam ediyor” (25 Eylül
1921 tarihli mektubundan).
*
Ankara, Batum'un
tehlikeli bir muhalefet
merkezi hâlini alması
üzerine istihbarat faa-
liyetini daha da arttır-
dı?" ve Enver'in Yahya
Kâhya ile Halil Paşa'ya, Halil Paşa'nın da aynı şekilde Enver'e
ve ve diğer teşkilât mensuplarına yazdıkları bazı mektupların
elde edilmesi üzerine filli müdahale başladı.22
Mektuplarda, Ankara'yı tedirgin edecek hazırlıklardan bah-
sediliyordu. Meselâ Batum'dan 31 Ağustos'ta Yahya Kâhya ile
adamlarına gönderilen ama elde edilerek Kâzım Karabekir'e ulaş-
tırılan bir mektupta Enver'in Trabzon'a geçerek cepheye sevkedi-
lecek gönüllülerin arasına karışmayı düşündüğü anlatılıyordu!?s
Enver, Naciye Sultan'a Batum'dan aynı günlerde yazdığı bir
mektupta, bu fikrini daha ayrıntılı şekilde anlatıyordu:
..Bugün kıyafetim belli olmasın diye Hafız Mehmed Efen-
di'yi görmedim. Akşam gittim. Nâzım gündüz konuşmuş kendisi
hakikaten Mustafa Kemal'in fenalıklarına bir nihayet vermek
üzere kuvvetli bir teşkilât yapmaya kani olmuş. Akşam yalnız
konuşurken birdenbire “Ben birşey düşündüm?” dedi. Sürmene ve
civarından gönüllü olarak iki-üç bin kişi gidecek. Bunların içeri-
sinde yalnız beni çok seven ve Şarköy'de beni görmüş olan birisi
de tanışmak üzere bu gönüllülerle gitmemi tavsiye etti. Bu gö-
nüllüler orada Trabzon fırkasına iltihâk edeceklermiş ki bu fırka
en ziyade beni seven zâbitlerden Hâlid Bey tarafından kumanda
ediliyormuş. Sonra Halil, Nâzım geldi. Bu teklif esas itibarıyla
çalal edildi, Bu Büretle hem Mustafa Kemal'in ikilik diye ortaya
sürdüğü saçma şey falan bilâhare kendi aleyhine dönecek. Bir
de millet benim değil mevki, fakat bilâkis vatan için çalıştığı-
mı ve hu yolda icabında nefer gibi de çalışacağımı anlayacaktır.
Maamafih bunu Trabzon teşkilâtından ve Istanbul'dan gelecek
arkadaşlarla konuştuktan sonra yapacağız (Naciye Sultan'a Ba-
tum'dan, 29 Ağustos 1921'de gönderdiği mektuptan).
Amcası Halil Paşa'ya aylar önce Berlin'den yazdığı mektuplarda
ise çok daha tehlikeli bir projeden sözediyordu: Anadolu'daki vazi-
yel artık oraya gitmesini gerektiren bir hal almıştı, Islâm Ihtilâl
Çwiiyetleri'nin başına geçmesi lâzımdı, Rusya Müslümanları'n-
dan kendi kumandası altında bir kıt'a teşkil etmek istemekteydi
ve Ruslardan bu konuda talepte bulunacaktı! Bir başka mektu-
bunda Ruslar'dan isteyeceği birliklerin birkaç süvari fırkası oldu-
"unu yazıyor, talebi yerine getirilmediği takdirde Anadolu'ya Ital-
ya üzerinden ve yalnız gideceğini söylüyordu.
*
Ankara, artık Enver'in ailesine gönderdiği mektupları bile elde
etmeye çalışıyordu...
Meselâ, Enver'in annesi Ayşe Hanım'a 12 Eylül 1921'de yazdığı
bir mektup ile yine annesine gönderdiği altı adet Rus altını,19 Ey-
lül'de İnebolu'daki irtibat subayı tarafından elde edildi. Subay aynı
gün Ankara'ya, Erkân-ı Harbiye Reisi, yani Genelkurmay Başka-
nı Fevzi Paşa'ya (Çakmak) “zâta mahsus ve fevkalâde mahrem”
kaydıyla gönderdiği telgrafta mektupta yazılanlar hakkında bilgi
veriyor ve ne yapması gerektiğini konusunda talimat istiyordu:
“1.19.9.37 (19 Eylül 1921) tarihinde Batum'dan sevâhili (sa-
hilleri) takiben İnebolu'ya gelen İtalyan bandıralı “Fartivalie” (9)
vapuru poliçecisi Sabri Efendi, vapurdaki memurumuza bugün-
kü râyice nazaran beheri ellisekiz kuruş kıymetinde dört adet
büyük, iki adet küçük Rus altınıyla “Inebolu'da Nuri Paşa'nın
validesi Ayşe Hanım Efendi'ye' adresiyle bir mektup teslim etti.
Tarafından açılan mektubun Enver Paşa tarafından Ba-
tum'dan 12 Eylül 37 (1921)'de yazılmış olduğu görüldü. Mezkür
mektupta Enver Paşa validesine hitaben ordularımızın geri çe-
kilmesi üzerine icabında yardım etmek üzere memlekete yakın
bulunmak için Batum'a geldiğini ve fakat burada gizli bulundu-
gunu, yalnız Halil Paşa ile diğer arkadaşlarının kendisinin nere-
de olduğunu bildiklerini ve kendisinin buraya gelip kendilerine
mülâki olmasının pek uzun süreceğini, buna binâen validesinin
hemşiresi Mediha Hanım ile güya Halil Paşa'ya misafir geliyor-
muş gibi Batuma kadar geldikleri takdirde kendileri ile bir daha
görüşebileceklerini ve bu mektubu getiren efendi ile elli iki lira
gönderdiğini, daha fazlasını göndermeye kudreti olmadığını ve
bu paranın yol için kendilerine kâfi gelebileceğini ve Batum'a
geldikleri takdirde istedikleri yere gitmelerinin her vakit müm-
kün olduğunu, maamafih kendisinin birkaç güne kadar Ba-
tum'dan hareketinin muhtemel bulunduğunu ve kendisinin Ba-
tum'da bulunduğunun validesi ile hemşiresi Mediha Hanım'dan
başka kimsenin bilmemesi lâzım olduğunu beyan etmektedir.
2. Mikdarını arzettiğim altı adet altın, bankaya yaptırdığım
hesaba nazaran mezkür mektupta zikredilen Osmanlı akçesi he-
sabiyl elli iki liraya bâliğ olmaktadır. Meblâğ-ı mezbur nezdimde
mahfuzdur.
3. Mektup ve parayı tevdi eden (veren) Sırrı Efendi, para ve
mektubun kimin tarafından verildiği sualine karşı, tevdi eden
zâtı tanımadığını ve fakat mektubun Trabzon'da açılıp mündre-
câtı bâdeltedkik (içeriği incelendikten sonrA) kapanarak kendi-
sine iade edildiği beyan etmiş ise de, zarfın üzerinde hiçbir taraf-
tan sansür edildiğine dair bir işaret yoktur.
4. Keyfiyeti nazargâh-ı devletlerine arzeder ve mektupla pa-
ranın validesi Ayşe Hanım'a tevdi edilip edilmeyeceği hakkın-
daki irade-i devletlerinin iş'ârına (bildirilmesine) müsaadelerini
istirham ederim”.2'4
Fevzi Paşa, iki gün sonra İnebolu İrtibat Zabitliği'ne şifreli
telgrafla gönderdiği emrinde “Parayı Ayşe Hanım'a aynen teslim
ediniz. Mektuptan hiç bahsetmeyiniz. Zâta mahsus olarak aynen
bana gönderiniz” dedi. Inebolu'dan 23 Eylül'de Ankara'ya, yolla-
nan cevabi şifrede de paranın Ayşe Hanım'a makbuz karşılığında
teslim edildiği, Enver'in mektubunun da Ankara'ya yolladığı ya-
zılmıştı.275
*
Enver, anlaşıldığı kadarı ile Sovyetler'i Anadolu'ya geçme te-
şebbüsünden haberdar etmiş ve Enver'in daha önce yaptığı aynı
teklifi reddettiklerini 1921'in 11 Ocak'ında Halil Paşa'ya bildiren
Moskova, aynı senenin Ağustos'unda, Sakarya Savaşı'ndan he-
men önce Anadolu'ya birlikler gönderilmesi fikrini yeniden değer-
lendirmeye başlamış ve Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin, teşebbüs
konusunda Ankara'nın Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Paşa'nın
nabzını yoklamıştı.
17 Ağustos'ta Moskova'da Ali Fuad Paşa ile görüşen Çiçerin
“Türkiye Garp Cephesi'ne bir Rus ordusunun sevkedilmesi sureti y-
le Türkiye'ye füli bir surette yardım etmeyi düşünüyorsak da Rus-
ya için böyle bir teşebbüsün maddeten imkânı olmadığı gibi Tür-
kiye'nin de bunu arzu etmiyeceğini biliyoruz” diyor ve soruyordu:
“Acaba, Enver Paşa'nın temin edebileceği Müslüman kuvvetle-
riyle Anadolu'ya geçmem mümkün olüumaz mı?”
Alı Fuad Paşa'ya göre bu düşüncenin ardında Mustafa Kemal'in
Yunan taarruzu karşısında başarısız olması halinde Sovyetler'in
Anltara'yı nüfuzları altına alına çabaları vardı:
“... Avrupa'dan gelen haberlerden, Yunan taarruzunu Sakar-
ya'da durdurabileceğimiz anlaşılıyordu. Fakat Sovyet Hüküme-
ti'nin kanaati hâlâ dağılacağımız merkezindeydi. Bundan dolayı
vaziyetlerini kuvvetli göstermeğe çalışıyorlar ve bize her türlü
yardımı yapabileceklerini söylüyorlardı. Maksatları, maneviya-
tımızı yükselterek kendi nokta-i nazarlarına göre, garp cephe-
mizin muharebeye devamını temindi. Mustafa Kemal Paşa'nın
riyaset ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti muha-
rebeye devam edemeyecek olursa, Enver Paşa'yı Kızıl Ordu'dan
tefrik edecekleri (ayıracakları) veyahut yeniden kuracakları
Müslüman kuvvetleri ile Anadolu'ya göndererek Garp cephemizi
ve Ankara Hükümeti'ni kendi nüfuzları altına almak istiyecek-
lerdi”.
Teklife derhal karşı çıkan Ali Fuad Paşa, böyle bir hareketin
Sovyetler ile imzalamış oldukları Ankara Anlaşması'nın hüküm-
lerine de aykırı olduğunu söyledi ve Çiçerin'den teşebbüse izin ve-
rilmemesini istedi:
“...Enver Paşa'nın Türkiye dahiline girmesi memleketin bir-
liğini ihlâl edecek, Anadolu'nun başına yeniden bir gaile çıkara-
caktı. Son zamanlarda Ankara Hükümeti'ne karşı almış olduğu
muhalif vaziyet sebebiyle Enver Paşa'ya hariçte bir kuvvetin
teşkiline müsaade edilmesinin doğru olamayacağını ve bu tarz-ı
hareketin Moskova Muahedesi (anlaşması) hükümlerine de ay-
kırı fil ve hareketlerden olduğunu ısrarla ileri sürerek müsa-
ade verilmemesini Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin'den talep
ettim”.2'6
Sovyetler, Anadolu'ya Enver Paşa'nın kumandasında birlikler
gönderilmesi düşüncesinden Ankara'nın bu kararlı tutumu üze-
rine vazgeçecekler ve Çiçerin, Ali Fuad Paşa ile görüşmesinden
on gün sonra, 27 Ağustos 1921'de, Batum'da Anadolu'ya geçme
hazırlıkları yapan Enver Paşa'ya bir telgraf göndererek “Anadolu
seyahatini uygun bulmadıklarını” söyleyecekti.
Garp Cephesi'ne Enver'in kumandasındaki birliklerin gönderi-
leceği söylentisi Anadolu'da “Rus Ordusu ile gelecek olan Enver'in
Doğu vilâyetlerini alıp Rusya'ya vereceği” şeklini almış olacak ki,
Enver, Moskova'dan 28 Haziran'da Naciye'ye bu dedikodulardan
bahsediyor, söylentileri Mustafa Kemal'in çıkarttığını ve hepsinin
eröcif, yani yalan ve uydurma olduğunu söylüyordu:
“...Doktor Tevfik Rüşdü Bey mütemadiyen peşimizde. Kendisi
olan biteni Fuad Paşa'ya nakil, o da Anadolu'ya yazıyor. Anadolu
bizden pek korkmuş. Hacı Sami'nin mânâsız bazı sözleri işin al-
tını üstüne getirmiş. ...Böylece benim Anadolu'ya geçeceğimden
korkan Mustafa Kemal Paşa türlü türlü yalanlar çıkarmış. Me-
selâ ben bir Rus ordusuyla gelerek vilâyât-ı şarkiyyeyi zapt ile
Rusya'ya ilhak veya büyük bir Ermenistan yapacakmışım. Hülâ-
sa, böyle türlü türlü erâcif...”.
Milli Mücadele'yi destekleyen gazetelerde, o günlerde Enver
Paşa aleyhinde kampanyayı andıran yazılar çıkmaya başladı...
Meselâ, Sarıkamış Harekâtı'nda 9. Kolordu'nun Kurmay Baş-
kanı olan Yarbay Köprülülü'nün Akşam Gazetesi'nde Sarıkamış
bozgununu konu alan, çok ses getiren ve sonraları kitap haline de
gelen yayınının ardından, Falih Rıfkı'nın yine Akşam'da 6 Haziran
1922'de “Zavallı Enver Paşa, Nankör Millet” başlıklı çok ağır bir
makalesi çıktı. Makale, Arif Cemil'in Tevhid-i Efkâr Gazetesi'nde
o senenin 14 Mayıs'ından itibaren iki ay boyunca neşredilen “İf-
tihad ve Terakki Rüesâsının (Reislerinin) Diyâr-ı Gurbet Macera-
ları” başlıklı dizisine cevap mahiyetinde idi ve daha önce Cemal
Paşa'nın maiyetinde bulunmuş olan ve Paşa'ya bağlılığı ile bilinen
Falih Rıfkı, Enver'e demediğini bırakmıyordu.
*
Ankara'nın bütün endişeleri, 1921 Eylül'ünde hakikat hâlini
alır gibi oldu...
Türkiye'de olup bitenleri Batum'da yakından takip eden En-
ver'in arzusu artık kalmak maksadıyla olmasa bile en azından
temaslarda bulunmak için motorla Trabzon'a geçebilmekti. Trab-
zon'daki Ittihadçılar'dan da ardarda davet gelmekte idi ama bu
büyük maceraya girişınesini neredeyse bir ay boyunca devam eden
hava muhalefeti engellemişti.
Enver mektuplarında Trabzon hevesinden bahsediyor ve yaptığı
hazırlıkların ayrıntılarını da veriyordu: 2 Eylül'deki mektubun-
da “Arkadaşlar görüşmek üzere oraya çağırıyorlar. Selim Efendi
isminde birisini göndermişler. Bir de motor. Fakat biz müzâkere
neticesi Sovyet motoruyla gitmeyi ve diğer motorun evvel hareket-
le ihtiyâten bizi gözetlemesini muvâfık gördük ve Halil böyle bura
Sovyet vekiliyle görüşmeye gitti” demekte, 6 Eylül'de de“Bugün de
hareket edemedik. Evvelâ bizim motora yağ vesaire verdirmek güç
olacak dediler. Sonra da kendi motorlarının hazır olduğu haberini
getirdiler. Derken, bugün de kaldık” diye yazmaktaydı.
Sonraki mektuplarında daha fazla ayrıntı vardı:
“ Esasen buradan Gömal Pugu'ya kadar giderek sonra avdeti
de düşünmüş isem de artık bu müzakerelerden sonra bir kerre
Batum'a ve oradan da 'Ivabzon'a giderek sonra vaziyete göre ha-
reketi muvafık gördüm” (9 Kylül 1921 tarihli mektubundan).
“..Nihayet Trabzon'a gidip arkadaşlarla kısa konuşarak he-
men bu suretle oraca işi yoluna koyup dönmek ve sonra Batum'da
Halil, Talât ve Râik'i İttihad ve Terakki Merkez-i Umumisi ola-
rak bırakıp kendim Cemal Paşa ile görüşmeye gitmeye, oradan
da Buhara-Taşkent üzerinden Moskova'ya, oradan da Berlin'e
gelmeye karar verdim” (19 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“..Motor işi yine yok. Yalnız bizim motorun yarın tecrübeleri
olacak imiş. Eğer yarın harekete hazır olursa yarın akşam hare-
ket edeceğim. Aksi halde artık Trabzon'a gitmekten vazgeçerek
Sami'yi bekleyip pazartesi veya çarşamba günü Tiflis-Bakü-So-
guksu-Buhara-Taşkent üzerinden Moskova'ya oradan da sana
geleceğim” (22 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“..Bugün Trabzon'a hareket edecektik. Fakat sabahleyin fena-
laşan deniz akşama doğru büsbütün coştu. Meğer bugün başla-
yan kestane fırtınası imiş ve en aşağı üç dört gün devam eder-
miş. Doğrusu hakikaten şaşılacak şey. Galiba Trabzon'a gitmeye
kısmet olmadan Batum'dan uzaklaşacağım. Şimdi Tarbzon'a dün
çektiğim telgrafa da acıyorum. Zira hiç olmazsa Hacı Sami yarın
gelirdi. Neyse belki havanın fenalığını görerek gelmeyeceğimi an-
larlar da böylece bugün yola çıkmış olur. Işte Naciyeciğim! Artık
ne olursa olsun inşaallah âzami çarşambaya Çarçuy'a Cemal Pa-
şa'ya hareket edeceğim. Oradan da Moskova üzerinden sana doğ-
ru geleceğim. Fakat o kadar mevâni zuhür ediyor ki inşaallah bu
emelimde de birşey zuhür edip de beni Batum'a mıhlamaz. Bu-
gün bütün gün yağınur yağdı. Sabah Halile kongre mukarrerâtı
(kararları) vesairenin yapılıp yapılmadığını anlamaya gitmiştim,
hazırlamışlar” (24 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“ .Rühum, bugün çok canım sıkıldı. Böyle kat'i bir işe gireme-
mek çok fena canımı sıkıyor. Ne vakit Trabzon'a gitmeye kalksam
fena hava oluyor. Eğer Sami yarın gelmez ve hava iyi olursa artık
bir kerre gideceğim, sonra dönüp Cemal Paşa'ya gideceğim. Onun
da kızmaya hakkı var,bekletipduruyorum. Maamafih bilmem ya
eğer telgraflarımı almamış ise belki Nâzım ile görüşüp gider. O
vakit ben de hiç olmazsa o vesile Jile) bir kerre Türkistan'ı gör-
müş olurum. Sonra, sonra da sana geleceğim, doğrusu asıl sevin-
diğim bu. Fakat, fakat şu sevindiğim anda yine müteessirim” (25
Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“Öğleden evvel konuşmamız üzerine herhalde bir kerre
Trabzon'a gitmeme karar vermiştim. Fakat sonra Sami ile ayrıca
odamda konuştuktan sonra bir kerre Cemal Paşa ile gidip görüş-
meye karar verdik. Zira artık kat'i karar alarak ya Şark'la veya
Anadolu'da bütün kuvvetle faal bir vaziyete geçeceğimiz zaman
geldi. Nihayet Sami, ben, Muhiddin ile birlikte yarın harekete
karar verdik” (27 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
“...Bu gece Halil ve Talât ve Sami ile uzun uzadıya Anadolu'da-
ki tarz-ı mesai hakkında konuştuk. Nihayet âdeta muntazam bir
erkân-ı harbiye gibi karşımızdaki hedefe varmak için iyi tertibat
almak, bunun içinde muntazam bir plân dâhilinde teşkilâtın tes-
ri ve tevsiini düşünmek ve propagandaya ehemmiyet vermek ve
bunda herkesin memnun olmadığı hususu nazar-ı dikkate alarak
ona göre hazırlanmaktır esasını kabul ettirdim. Bakalım, mun-
tazam çalışacaklarını vaad ettiler” (28 Eylül 1921 tarihli mektu-
bundan).
LI
Batum'daki telâşlı ve heyecanlı bekleyiş sırasında Enver'in yap-
ması gereken bir iş daha vardı: Ittihad ve Terakki'yi canlandır-
mak, ayağa kaldırmak, ismini eskiden olduğu gibi duyurmak ve
İttihadçı rühunu harekete geçirmek...
İttihadçı'nın Sandığı'nda da yazmıştım: Kökleri ve temel felse-
fesi tâââ 19. yüzyılın ortalarında, Abdülâziz'in iktidar yıllarında
ortaya çıkan ve Türkiye'deki baskılar yüzünden Avrupa'da faaliyet
göstermeye mecbur kalan Jöntürkler'e uzanan, sonraları Balkan-
lar'daki bağımsızlık hareketlerinin ilhamı ile gelişip örgütleşen It-
tihadçılık, mensupları için herşeyden önce bir ruh idi.27“ Bu ruhun
kendine mahsus özellikleri, hayalleri, hülyaları ve hırsları vardı.
1900'lerin ilk senelerinde büyük ümidlerle başlayan ama 1918'de
daha da büyük hüsranla biten maceranın kahramanı olan genç
kurmayların her biri roman gibi yaşadıkları ömürlerini Ittihadçı
ideallere vakfetmiş, kimi bu uğurda yedikleri kurşunlarla canla-
rından olurken kimi sürgünlere ve meşakkatlere katlanmış, hattâ
bazılarının hayatı da darağacında noktalanmıştı.
Ittihadçı rühu onlar için herşey idi, hattâ ailelerinden bile önce
gelirdi. Meselâ, Ittihad ve Terakki'nin kurucularından olan, Mer-
kez-i Umumi üyesi ve iktidar senelerinin meşhur Izmir Valisi Rah-
mi Bey'in, Selânik'te yeraltında faaliyet gösterdikleri yıllarda aldı-
ğı bir tedbir, birçok Ittihadçı'ya örnek olmuştu:
Rahmi Bey, faaliyetlerinin anlaşılıp yakalanması halinde Abdül-
hamid'in hafiyelerinin evini basarak ailesine baskı yapmaları ve
birşeyler öğrenerek teşkilâta zarar vermeleri ihtimalini ortadan
kaldırmak maksadıyla sabahları evden çıkarken hanımına küçük
bir tabanca uzatıp “Akşam dokuza kadar gelmezsem kendini vur”
demekte, kadıncağız hava kararırken elinde silâh, cumbada koca-
sının yolunu gözlemekteydi!
Wihadçılar için başarısızlık diye birşey sözkonusu değildi, bü-
tün imuvaffakiyetsizlikler, hatla savaşın kaybedilmesi bile geçici,
önemsiz, sıradan bir hadise idi ve mücadeleye İttihadçı çizgide de-
vam edilmesi halinde başarıya ulaşılması mukadderdi!
Bu, gözleri bağlı olarak silâh, bayrak ve Kur'an üzerine yemin
odevek katıldığı Ittihad ve Terakki'ye bütün gençliğini ve ikbal se-
nelerini vermiş olan Enver için de böyle idi... Parti savaşta uğranan
mağlubiyet sonrasında, I Kasım 1918'de Cağaloğlu'ndaki Merkez-i
Unumi binasında toplanan son kongresinde kendi kendini gerçi
f(eshetinişti ama yapılan fesih Enver için geçici bile değil, sadece
göstermelik bir işti. Sürgünde iken kurduğu teşkilâtlar, İslâm İh-
ulal Cemiyetleri İttihadı ve özellikle de Halk Şürâlar Fırkası zaten
Wild ve Terakki'nin devamı,devamı olmaktan da öte bir müddet
ıçın isim değiştirmiş şekli, yani müstear ismi gibiydi.
Mustafa Kemal'in Türkiye'ye hâkim olma ihtimalinin kuvvet
kazandığı o günlerde de İttihad ve Terakki'nin sahneye tekrar çık-
ması ve gerçek ismini kullanması artık şarttı!
Enver, İttihad ve Terakki'nin mutlaka devam etmesi gerektiğine
daha partinin kendini feshettiği Istanbul'daki son kongresinden
itibaren karar vermiş; fesih diye birşeyin sözkonusu olamayaca-
Eınn inanmıştı ve partiyi tekrar ortaya çıkartabilmek için müsait
zamanın gelmesini bekliyordu. Sürgünde kurduğu yeni cemiyet ve
parti İttihadçılık'ın zaten devamı idi, eski arkadaşlarından bazıla-
rı, özellikle de Talât Paşa ile arasında daha Türkiye'yi terkettikleri
andan itibaren bir soğukluk doğmuş, bu soğukluk birbirlerinin her
ne kadar yüzlerine gülseler de zamanla derin bir anlaşmazlık hâli-
ni almıştı ve Enver, İttihadçı bir gücün yeniden ortaya çıkmasının
ardından mücadeleyi başkalarıyla, meselâ Mustafa Kemal ile de
götürebilirdi...
Halil Paşa'ya 28 Ocak 1921'de Berlin'den gönderdiği mektubun-
da bunu açık şekilde söylüyor, “Ben şimdi Talât Paşa ile çalışıyor-
sam da artık biz öyle kendi etrafında toplanacak olanların âleti gibi
değil, belki icabında kendimiz vaziyete hâkim olacak bir şekilde
hazırlanmamız taraftarıyım. Bu maksatla İslâm İhtilâl Cemiyet-
leri İttihadı Teşkilâtı'nı doğruca kendi elimizde bulunduruyorum”
dedikten sonra, “...Ben herhalde Mustafa Kemal Paşa ile çalışmayı,
bizim eski klik ile çalışmaktan iyi bulurum” diye yazıyordu.”*
Aynı günlerde İttihad-ı İslâm Cemiyeti'nin İstanbul'daki bürosu-
na Berlin'den gönderdiği yazıda Talât Paşa'nın cemiyete hâkim olma
çabalarına karşı sadık ve güvenilir kişilerle beraber güçlü bir grup
teşkil etmeleri gerektiğini söylüyor ve Istanbul merkezinin bazı ki-
şilerle samimi münasebetler içerisinde bulunulmasını istiyordu...
Enver'in yakınlık kurulması talimatı verdiği kişiler arasında
Çerkes Edhem ile kardeşi Reşid Bey de vardı:
“...İstanbul merkeziniz Trabzon'da Şükrü Bey ve Moskova'dan
Anadolu'ya gelen Çerkes Sami Bey sonra gönüllü kıtaâtı kuman-
danı Çerkes Edhem ve kardeşi Reşid Beylerle dalma münasebât-ı
samimânede bulunmalıdır ve bu vechile ceıniyetimize sadık ...
şahısları bizce her şüpheden âri mutemet kimselerle kendi gru-
bumuzu toplamalıyız. ... Trabzon'da Şükrü, Çerkes Reşid, Edhem
Beylerle mektuplaşarak buraya hemen haber gönderiniz”.29
Ankara onunla yollarını gerçi tamamen ayırmıştı ama Enver
bunu henüz farkedememiş gibiydi. Mustafa Kemal ile anlaşama-
dığı takdirde Anadolu'da vârolduğunu düşündüğü Enverci güçler
sayesinde üstün gelebileceğinin hayâlindeydi...
Bu hayâli hakikat haline getirmeye, yani Ittihad ve Terakki'yi
yeni bir kongrenin ardından küllerinden tekrar doğmuş şekle geti-
rip Anadolu'da da faaliyet sahasına sürmeye, 1921'in yaz aylarında
karar verdi.
26 Ağustos 1921'de Moskova'dan Batum'a geçmesinden birkaç
gün önce Islâm Ihtilâl Cemiyetleri Merkez-i Umumisi adına Ali
ismi ile imzalayarak Halil Paşa'ya gönderdiği ve #amim olduğu-
nu söylediği yazısında “Abdülhamid'in istibdadını yıkıp memle-
kette ilk inkılâbı yapmış olan, ...cemiyet hayatında şeref dolu bir
maziye fırkanın başka isimler altında görünmekten ise meydana
çıkması gerektiğini” söylüyor; “...kongre yetkisine sahip Merkez-i
Umumü'nin, teşkilâtın İttihad ve Terakki ismini kullanmasını uy-
gun gördüğünü” anlatıyordu.289
Enver'in sözünü ettiği Merkez-i Umumi, beraberindeki birkaç
yakını idi. Naciye Sultan'a o senenin 6 Temmuz'unda Moskova'dan
gönderdiği mektupta “...Sabah namazdan sonra Nâzım Bey geldi.
Ona tödil ettiğim 1921 Kongre Kararnamesi'ni okudum. Muvâfık
kaldık. Sonra Bedri geldi. Rıza Bey de beraberdi” diye yazmasına
bakılırsa, Kongre'de alınacak kararları bile önceden ve bizzat yaz-
mıştı.
İttihad ve Terakki Kongresi, 1921'in 5 Ekim'inde Batum'da beş
kişi ile toplandı!
Bu toplantı, iktidar senelerinde İstanbul'da yapılan kongreler-
den tabii ki çok farklı idi. Dr. Nâzım Bey, Halil Paşa, Küçük Talât
ve Dr. Râik Beyler “Kongre yetkisine sahip Merkez-i Umumi” ola-
rak Enver'in kaldığı küçük evde biraraya geldiler, başkanlığı En-
ver yaptı, delegeler Anadolu'daki mücadeleyi Mustafa Kemal'den
daha iyi idare edeceklerini fakat bu iş için hazırlık yapmak gerek-
tiğini söylediler:
Sonra ben, Nâzım, Halil, Talat, Rüik, merkez-i umumi ha-
linde toplandık. Herkes söyledi. Esas itibarıyla bizim Mustafa
Kemal idaresinden daha iyi olarak bu işi idare edeceğimizi fakat
bunu hazırlanmadan bir teşebbüs yapmanın bu sırada tehlikeli
ve vatana muzır olacağı hemen umumiyetle söylendi. Sonra ben
Şu suretle hülâsa ettim:
..Bugün, Anadolu herşeyden evvel iyi sulh için kuvvetli ol-
mayu muhtaçtır. Bunun için biz de halkı evvelâ gönüllü olarak
hareket etmeye teşvik etmeliyiz. Hele Trabzon'da buna biz bütün
kuvvetimizle çalışmalıyız. Bu suretle yeni harpte bizim rühumuz
hâkim olmalı. Diğer taraftan teşkilâtımızı takviye lâzım. Tabii,
gönüllülerin toplanması için bir ay lâzım. Bunlar toplandıktan
sonra vaziyete nazaran tarz-ı hareketi düşünürüz. Ya .....da bir
hareket yaptırırız veya cepheye gider orada hareket ederiz (4 Ey-
lül 1921 tarihli mektubundan).
Kongsre, daha doğrusu Enver'in küçük evindeki buluşmalar dört
gün sürdü; 8 Eylül 1921'de Kongre'nin sona erdiğine karar verildi
ve sonraki 17 gün boyunca Kongre kararlarının yazılması için bir
koşuşturma yaşandı, Ittihad ve Terakki ismine dönüş konusunda
arada küçük bir anlaşmazlık da çıktı ama neticede Enver'in dediği
oldu, İttihad ve Terakki beş kişi arasında ve kâğıt üzerinde de olsa
yeniden sahneye çıktı, Halk Şüralar Fırkası'nın programı aynen
kabul edildi ve Küçük Talât Bey kararları yazmayı 25 Eylül'de ta-
mamladı:
.. Talât Bey'e kongre mukarrerâtı olmak üzere hazırladığım
müsveddeyi verdim, buna göre aşağı birşeyi düzeltsin dedim.
Böylece şimdiye kadar arkadaşlarla konuşmayı biraraya topla-
mış olacağız, böylece merkezlere bir umumi direktif yerine geçe-
cektir. Bunda İttihad ve Terakki'nin İslâm İhtilâl Cemiyetleri'ne
göre vaziyeti söylenecek, sonra şimdiye kadar olan dahili harici
siyaset tasvib edilecek ve bundan sonraki hareket tayin oluna-
caktır (20 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
..Bugün Kongre'ye merkez-i umumi nâmına hülâsa raporunu
yazdım. Talât Bey'e akşam verdim. Derleyip toparlayacak. Sonra
kongre mukarrerâtı diye yazdığını birlikte okuduk. Kendisi cemi-
yetin isminin İttihad ve Terakki “Halk Şüra” Fırkası'na tahvilini
yazmış. Halbuki kendilerinldle komünizm dolayısıyla Rusya teş-
kilât idaresi hakkında yanlış fikirler mevcut olduğundan biz halka
daha münis gelen ve zaten de kabul etmiş ve mühürlerini gön-
dermiş olduğumuz “İttihad ve Terakki Cemiyeti” isminde kalmanın
muvâfık olacağını anlattım ve böylece kaldı. Maamafih programı-
mız halkçı kalacaktır (22 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
..Halil'e uğradım. Talât Bey orada idi. Hâlâ dört günden beri
kongre mukarrerâtını bitirmemiş. Doğrusu Batum'da muazzam
ve sebatlı çalışan yok. Düşünüyorum da, ilk İttihad ve Terakki
zamanında çalışan faal ve sebatlı ruhlar kalmamış. Neyse belki
var da henüz benim elime geçmedi. Fakat şimdilik bütün Anado-
lu'da bir cereyan var. Umarım ki bunu bir mecrâya toplayarak
bir vücud vermek güç olmayacak. Fakat kiminle? (24 Eylül 1921
tarihli mektubundan).
..Nihayet, merkezlere kongre mukarrerâtı tahrirâtını da Talât
Bey bitirmiş, imza ettik. Yarın da yazdığım merkez-i umumi ra-
porunu tebyiz edecek. Böylece belki her raporu rabtedecek risâ-
leler, vesairenin toplanması kalır. Şimdi, Talât Bey iyi çalışıyor
zannederim. Halil'e söylediğim sözleri onlara söylemiş. Şimdi
tembelliği bıraktılar (25 Eylül 1921 tarihli mektubundan).
On maddelik karar metninin altına İttihad ve Terakki'nin Tür-
kiye'den getirtilen mührü basıldı ve metin 25 Eylül'de bir yazı ile
Istanbul merkezi ile Anadolu'nun muhtelif yerlerine gönderildi.
Enver, kararların bir suretini daha önce Kongre'nin sona erdiği
gün olan 8 Eylül 1921 tarihli altı maddelik bir yazı ile beraber Anka-
ra'ya, Millet Meclisi'ne göndermiş; yazıyı Kongre İcra Bürosu olarak
Küçük Talât, Dr. Nâzım ve Halil Paşa; Merkez-i Umumi adına da
Enver ile Dr. Râik, Ali ve Şadi diye imzalamışlardı.
Meclis'e yazılan altı maddelik yazı, aslında Enver'in “Ben bu-
radayım, İttihad ve Terakki de burada ve ayakta” mesajı idi. Ka-
rarlarda isim vermemekle beraber Mustafa Kemal hakkında sert
ifadeler kullanılıp halkın diktatörce idareye karşı Ittihad ve Te-
rakki'nin bayrağı altına davet edilmesinin ardından altı maddelik
yazıda da açık şekilde “Geliyoruz, bize engel olmayın!” deniyordu.
O günlerde Ankara Meclisi'nde Mustafa
Kemal'e muhalif hizipler mevcuttu. Ye-
şil Ordu diye bilinen Halk Zümre-
» sönin içerisinde eski lttihadçılar,
Enver'in Rusya'daki faaliyetle-
i rini yakından takip ediyorlardı.
Grubu denetimine almak iste-
yen Mustafa Kemal bazı üyele-
re Türkiye Komünist Fırkası'nı
kurdurmuş, buna karşılık olarak
7 Aralık 1920'de Türkiye Halk Iş-
tirakiyun Fırkası'nı örgütleyen gru-
bun diğer bazı Ittihadçı mensuplarını
İttihad ve Terakki'nin Batum da ezmişti. Bu hareketlerinde, En-
Kongresi'nde kullamlan Merkezi Oo ver Paşa'nın rekabeti endişesinin
Umumi mührü. $ Ş
önerili yeri vardı.”
Mustafa Kemal o günlerin Meclis'indeki grupları Tesanüd Gru-
bu, İstiklâl Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi, Halk Zümresi, 1s-
lahat Grubu diye sıralıyor ve bunların haricinde çeşitli maksatlar
otvafında daha başka küçük teşekküllerin de faaliyet gösterdiğini
göylüyordu.22
Hulk Zümresi'nin bazı mensupları Enver ile olan ilişkilerini za-
ten saklamıyorlardı. Meselâ, Mustafa Kemal'den Moskova Sefiri
Ali Fuad Paşa'ya hitaben bir tavsiye mektubu almış olan ve Mos-
kova'ya giderken Trabzon'a uğrayan Ardahan mebusu Hilmi Bey
grubun varlığını açıkça söylemekten ve “Büyük Millet Meclisi'nde
mütlehid ve mütesânid kırk İttihadçıyız; istediğimiz anda Mustafa
Kemal'i alaşağı eder, Enver'i onun yerine geçirebiliriz” demekten
çekinmemişti.2 i
Enver'in Batum'da yaptığı Ittihad ve Terakki Kongresi, Anka-
ra'yı işte bu yüzden telâşlandırdı ve Mustafa Kemal'i başta Enver
olmak üzere sürgündeki diğer önde gelen Ittihadçılar'ın Türkiye'ye
dönmeleri ihtimaline karşı daha sert tedbirler almaya mecbur bı-
raktı. i
Batum Kongresi, yapılmasından beş sene sonra Ankara İstiklâl
Mahkemesi'nde görülen ve İttihad ve Terakki'nin tasfiyesi demek
olan duruşmalar sırasında da ele alındı ve gerçek bir kongre olup
olmadığı ile asıl maksadının üzerinde ciddi şekilde duruldu. Mah-
keme 26 Ağustos 1926'da Maliye Nâzırı Cavid, Doktor Nâzım, Nail
ve Hilmi Beyler'i idama, çok sayıda sanığı da hapse mahküun etti
ve idam cezaları kararın verildiği günü 27 Ağustos'a bağlayan gece
Ankara'da infaz edildi.
*
Naciye Sultan'a yazdığı mektuplarda ismi 1921 sonbaharından
itibaren sık geçmeye başlayan bir kişi, Enver'in o tarihten sonraki
hayatını her bakımdan etkileyecek, nerede ise kaderine bile hâkim
olacak ve hattâ Paşa'yı ölüme kadar sürükleyecekti: Sami, tam adı
ile Selim Sami yahut en ziyade bilindiği şekliyle Hacı Sami Bey!
Kimdi bu Hacı Sami?
Büyük, çok büyük bir maceraperest!
Hayatı ve imparatorluğun son devrindeki faaliyetlerinin birço-
ğu hâlâ karanlıklar içinde kalan, Teşkilât-ı Mahsusa'nın liderliğini
yaptığı iddiası bir tarafa, böyle bir teşkilâtta görev alıp almadığı ve
hattâ asker olup olmadığı bile tartışılan bir başka maceraperestin,
Kuşçubaşı Sami Bey'in kardeşlerinden biridir.?*
1914'ün sonlarında birşeyler yapmaları için Doğu Türkistan'a
gönderilen heyette yeralmış, heyet Kâşgâr'dan Afganistan'a geçer-
ken Ruslar tarafından yakalanıp sürgüne gönderilmiş, sürgünden
on beş ay sonra kaçmaya muvaffak olmuştu. Hakkında bilinenler,
genellikle kendisinin anlattıkları idi; meselâ Kazak-Kırgız kabi-
lelerinin arasına karıştığını, Kırgızistan'daki Yedisu Isyanı'nın li-
derlerinden olduğunu, Ruslar'ın isyanı kanlı şekilde bastırmasının
ardından Taklamakan Çölü'nü aşarak Şanghay'a, oradan da Man-
çurya üzerinden Rusya'ya gittiğini söylüyordu ve o sırada Mosko-
va'da bulunan Enver Paşa'ya katılmıştı.
Hacı Sami, Enver Paşa ile artık hep temasta idi. Enver'in 1921
ilkbaharında Moskova'dan Avrupa'ya gidişi sırasında yanında o
vardı; Paşa'nın 1921'de Moskova'da teşkil ettiği Islâm Ihtilâl Cemi-
yeti'nin merkez-i umumi üyesi ve Türkistan sorumlusu olmuştu.
Enver aynı senenin sonbaharında Batum'da iken Sami Bey Ana-
dolu'da, Sakarya Savaşı'nın sonlarında da Trabzon'da görünmüş,
sonra Batum'a geçmiş ve Türkistan'a beraberce gitmişlerdi.
Sürgünün ilk aylarından itibaren Enver'i Türkistan'a gitmeye
hiç durmadan teşvik ve nihayet ikna eden, Hacı Sami idi. Aylar
boyunca oraları çok iyi bildiği, daha önce isyanlar çıkarttığı ve
kurduğu teşkilâtın hâlâ faal olduğu gibisinden hayallerine Enver'i
inandırmış, yolculuğa çıkarken Halil Paşa'nın eski yaveri Muhid-
din Bey'i de almış ve Enver'i Çegan Tepesi'ndeki bir mezarda ter-
ketmelerinden bir müddet sonra başka maceralara atılmıştı.
Hacı Sami, Enver Paşa'nın hayata veda etmesinin ardından kısa
bir müddet için Basınacılar'ın bir kısmının lideri olacak ama hem
başarısızlığı, hem de sert kişiliği ve önde gelen direnişçilerden ba-
zılarını idam ettirmesi sebebiyle bir türlü sevilmeyecek, Orta As-
ya'dan Afganistan'a geçmek zorunda kalacaktı.
Uzun senelerini ayrıntıları tam olarak hâlâ pek bilinmeyen böyle
mücadeleler ve maceralar ile geçirdikten sonra Türkiye'de ağabe-
yi Kuşçubaşı Eşref Bey ile beraber 150'likler listesine alınan Hacı
Sami'nin hayatı da kurşunla noktalandı: Orta Asya macerasından
beş sene sonra beraberindeki silâhlı bir grupla Sisam Adası'ndan
Kuşadası'na geçti, 27 Ağustos 1927'de Madran Yaylası'nda köylü-
ler ve jandarma ile girdiği müsademede kurşunlarla delik deşik
edildi, Türkiye'ye gizlice geliş sebebinin Mustafa Kemal Paşa'ya
suikast yapmak olduğu açıklandı ve onunla beraber gelenlerden
sağ kalan üç kişi de idam edildi1255
*
Ve, Yahya Kâhya'nın âkıbeti:
Kâhya, tutuklanması için tedbirler alındığını farkedince saklan-
dı, kardeşi ile bazı adamlarının tevkifinden sonra teslim oldu, 12
Ocak 1922'da Trabzon'dan vapura İnebolu'ya gönderildi. Oradan
Bivas'a nakledildi, çıkartıldığı mahkeme masum olduğuna karar
verdi, Mayıs'ta Trabzon'a döndü ana 20 Haziran'da Soğuksu yo-
hada durdurulan otomobilinde katledildi ve katilleri bulunamadı!
*
Isver Paşa, işte böyle bir maceraperest olan Hacı Sami'nin an-
loklarını ilk zamanlarda sadece dinlemekte, hayal ile hakikati
ayırmaya çalışmaktaydı ve Anadolu'ya geçemeyip Bolşevikler'den
de ümidini kestiği günlerde Hacı Sami'ye inanmaya başladı.
Meselâ, Naciye Sultan'a 18 Mayıs 1921'de Rusya'dan Avrupa'ya
göçişinde gönderdiği mektubunda “Âh Naciyeciğim, yolda biraz
kuzele okudum. Sonra da Sami Bey'in tuhaf tuhaf hikâyelerini
dinledim. Fakat ekseri ilerideki işlerden bahsettik. İfadeleri bana
sitikçe emniyet vermektedir. Maamafih içinden hakikati anla-
mak bence kabil olmuyor ve söylediğinde herhalde çok doğruluk
var. Bununla beraber pek uzaklara giden işler var ki hemen hemen
hayale karışıyor, fakat ben içinden lâzımı olanı alıp kendime mal
ediyorum” diye yazmakta, 28 Haziran'da Moskova'dan gönderdiği
mektubunda “Hacı Sami'nin bazı mânâsız sözlerinden” bahset-
mekte, 3 Temmuz'da “Doğrusu zihnim hep Türkistan işiyle meşgul,
bir taraftan da memleketi düşünüyorum. Orada, Hacı Sami Bey'in
dediği teşkilât ve falandan eser yok. Var, fakat öyle kuvvetli değil”
diye kararsızlığını ifade etmekte, 28 Eylül'de “Sami'ye bakılırsa o
Hind'de, Asya-yı vustâda saltanatlar kuruyor, bütün arkadaşlar da
buna mütemâyil, neyse!” demekte idi ama Orta Asya günlerinde
artık sadece Hacı Sami'ye inanır gibiydi.
Naciye Sultan'a Batum'dan gönderdiği mektuplar, Hacı Sami
tarafından nasıl oynatıldığını da aksettiriyodu. Enver'i aylar bo-
yunca Orta Asya'ya gitme fikrine ısındırmaya çalışan Hacı Sami,
Paşa'ya Sakarya Muharebeleri sırasında bazen “Trabzon'a gel!” de-
mekte, fikrini hemen ertesi gün değiştirip “Gelme/”diye yazmakta,
ama bir-iki gün sonra bambaşka hayaller vermekteydi.
Hacı Sami, Türk birliklerinin Sakarya'da galip gelmelerinden
iki hafta sonra Trabzon'dan Batum'a gitti ve Enver'i Anadolu'ya
geçmeye ikna etmeye çalıştı. Yardım maksadı ile gidilecek ve Mus-
tafa Kemal'in karşı çıkması halinde herşeye hâkim olunacaktı!
Ama, hem Enver'in, hem de Hacı Sami'nin Anadolu hayalleri-
ne bir gece Moskova'dan gelen bir telgraf son verdi: Çiçerin, Ana-
dolu'ya geçilmesini uygun görmediğini söylemekte idi! Moskova,
Mustafa Kemal'in Anadolu'daki mücadeleyi kazanacağına ve Tür-
kiye'nin Sovyetler ile dost kalacağına artık kanaat getirmişti ve
dolayısı ile Enver'in elde Ankara'ya karşı bir koz olarak tutulması-
na da gerek kalmamıştı.
Enver'in Ruslar tarafından koz olarak tutulduğunu artık farket-
miş olduğu, Naciye Sultan'a Çiçerin'in telgrafının ardından 27 Ey-
lül 1921'de gönderdiği mektubunda yazdıklarından anlaşılıyordu:
“Sevgilim,
Gece geç vakit Çiçerin'den mahrem bir telgraf geldi. Bunda,
Bedri Bey'in nerede olduğunu bilmediğini ve benim Anadolu'ya
seyahatimin muvâfık olmadığı fikrinde olduğunu bildiriyordu.
Bundan dünkü şüphelerim kuvvet buldu. Demek Ruslar belki
Anadolu cephesi bozulmak mütâleâsıyla benim oraya gitmemi
istemiyorlar. Hem de ben Rusya'da bulundukça hem Mustafa
Kemal'e karşı ellerinde bir koz oluyorum hem de icâbında beni
saldırmak için zağar zannediyorlar. Maamafih ben şimdiye kadar
olduğu gibi onlardan tabii serbest olarak en iyi surette hareket
edeceğim. Şimdilik Sami'yi bekliyordum. Nihayet bugün geldi.
Yine öyle şen. Hemen Trabzon'da plânını yapmış. Memlekete yar-
dım diye gidilecek, eğer Mustafa Kemal istemezse zorla işe hâ-
kim olunacak. Doğrusu ben sırada bir ikilik istemiyorum, fakat
eğer Mustafa Kemal böyle giderse değil beni, fakat herkesi ken-
dine isyan ettirecek. Hem de bugün gazetede okudum. Kendisine
seksen imza ile verilen bir takrir üzerine Meclis 'Gazi' unvanıyla
müşirlik tevcih etmiş veya kendisi ettirmiş. Neyse, bakalım, bu
bir kusuru olarak mı kalacak yoksa dram mı olacak?”
Çiçerin'in telgrafı Enver'in Anadolu hayâlinin ebediyyen sona
ermesi demekti ama yepyeni bir maceraya atılmasının yolunu açtı:
Orta Asya'ya gidecek, orada Cemal Paşa ile buluşacak ve ne yapa-
cağına bu buluşmanın ardından karar verecekti...
Naciye Sultan'a 27 Eylül 1921'de yazdığı mektupta Orta Asya'ya
gitmeye Hacı Sami ile o gün bir odada başbaşa yaptığı görüşmeden
sonra karar verdiğini ve böylelikle görünürde de olsa Bolşevikler'in
istediğini yapmış olacağını yazıyordu:
“...Öğleden evvel konuşmamız üzerine herhalde bir kerre
Trabzon'a gitmeye karar vermiştim. Fakat sonra Sami ile
ayrıca odanda konuştuktan sonra bir kerre Cemal Paşa ile
gidip görüşmeye karar verdik. Zira artık kat'i karar alarak
ya Şark'ta veya Anadolu'da bütün kuvvetle faal bir vaziye-
te geçeceğimiz zaman geldi. Nihayet Sami, ben, Muhiddin
ile birlikte yarın harekete karar verdik. Zaten Holçman'ı da
çağırmıştım. Hemen lâzım gelen vesika ve trende yeri hazır-
layacak. Böylece de Çiçerin'in telgrafına zâhiren tevfik-i hare-
ket etmiş olduk. Onlar da bundan memnun olacaklar”.
Orta Asya hayalinin ilk izleri, zaten Batum yolculuğundan önce,
henüz Moskova'da bulunduğu sırada Naciye Sultan'a gönderdiği
bir başka mektupta da vardi; Ankara'nın Moskova sefiri olan Ali
Wind Paşa'nın “Arkadaşlarına beraber Buhara'ya git, orada bir
halğmet kur” dediğini yazıyordu:
*...Sonra bana uzun uzadıya meselâ Buhara'da gidip bir hü-
kümet teşkil etmemi ve bütün Ittihad ve Terakki ricâlini beraber
alımamı ve böylece mücadeleye devam etmemi söyledi. Ben de
bunların benim ve diğer arkadaşların Anadolu'ya gitmemem için
#urfeltikleri nefsine hayran hayran bakarak dinledim...” (30-31
Haziran 1921 tarihli mektubundan).
*
İüver Paşa ile beraber Almanya'dan Moskova'ya, Batum'a ve Orta
Asyu'ya giden Dr. Nâzım Bey (1870-1926), daha sonra Rusya'dan çı-
kartılmasının ardından 1922'de Almanya'ya dönecek, İttihad ve Te-
rakki'nin o sırada artık İstanbul'a dönmüş olan sabık Maliye Nâzırı
Cuvid Bey'e yazdığı iki mektupta, Enver ve Cemal Paşalar'ın Rus-
yu'daki faaliyetleri hakkında önemli bilgiler verecekti.
Dı. Nâzım Bey, “Hamdi” nâm-ı müsteârı ile gönderdiği ilk mek-
tubunda “AZi Bey'in, yani Enver'in Batum'daki faaliyetlerinden
bahsederken, Paşa'nın şahsiyetini ve bazı davranışlarını da yo-
rumluyordu:
“...Ali Bey'in mezâyâsı (meziyetleri) içinde en ziyade nazar-ı
dikkatimi celbeden iki şey vardır: Biri cesareti, diğeri faaliyeti.
Uzun düşündüğünü hemen hiç görmedim desem, yalan söyleme-
miş olurum. Paris'te Alımed Rıza ile beraber çalıştığım zaman bu
zâtın abdesthanede çok kaldığı nazar-ı dikkatimi celbetmiş idi.
Kendi itirafına göre mir-i mümaileyh en mühim mesâili (mes'e-
leleri) orada düşünüyor, hattâ bu teemmülden (etraflı düşünme-
lerden) husüle gelen kararları not etmek için duvara asılı bir de
kurşun kalemi bulundururmuş. Ali Bey'e dikkat ettim, abdestha-
nede de çok kaldığını görmedim. Batum'da gizli olarak kaldığımız
bir buçuk ayın yirmi beş gününü bir vagonun kompartımanında,
yirmi gün kadarını da bir odada beraber geçirdik. Bu zâtın bir da-
kika boş kaldığını görmedim. Başını yastığa dayar dayamaz uyur,
yatağından kalkar kalkmaz bir işle meşgul olur. Işsiz kalınca sul-
tan efendisine rapor suretindeki mektuplarını imlâ ile uğraşır du-
rur idi. Bu kadar faal yaratılmış bir insan için Moskova'da aylarca
işsiz kalmanın ne kadar müz'iç olduğunu teemmül edin”,?6
*
Enver 29 Eylül 1921 günü, akşam saat beş buçukta Hacı Sami
ve Yüzbaşı Bartınlı Muhiddin Beyler ile Batum'dan ayrıldı ve tren-
le Tiflis'e geçti...
Naciye'ye Batum'dan son mektubunu 28 Eylül günü, Kafkasya
üzerinden Orta Asya'ya doğru yola çıkmadan hemen önce yazdı;
yanında bulunan ve kendisini bu yeni maceraya teşvik eden Kuş-
çubaşı Sami'nin hayallerinden bahsetti, sonra Allah'ın faydalı ola-
nı nasip etmesi temennisinde bulundu:
Sevgili Naciyeciğim!
Şimdi saat öğleden sonra üç buçuk. Eğer birşey olmazsa inşa-
allah beşten sonra hareket edeceğiz. Fakat bilmem, kalben pek
rahat değilim. Artık, Çarçuy'daki müzakere neticesi kat'i kara-
rımı vereceğim. Sami'ye bakılırsa o Hind'de, Asya-yı vustâda sal-
tanatlar kuruyor, bütün arkadaşlar da buna mütemâyil, neyse!
Bakalım, Allah Islâm'a ve millete nasıl hareket fâideli olacaksa
onu nasib etsin...” (28 Eylül 1921 tarihli mektup).
Enver'in Tiflis yolculuğu aslında ciddi bir cesaret işi idi, zira Tif-
lis 1915 tehciri sonrasında Türk idarecilere karşı intikam hisleri-
nin en yüksek olduğu şehirlerden biriydi ve Enver'in buluşmaya
gittiği ama görüşemeyeceği Cemal Paşa da on ay sonra, 1922'nin
21 Temmuz'unda iki yaveri ile beraber Tiflis'te katledilecek ve kan-
ları Jukovski Sokağı'nın taşlarını sulayacaktı!
*
Batum'dan ne olduğunu aslında kendisinin bile tam olarak bil-
mediği yepyeni bir maceraya atılan Enver'in aklı, fikri ve kalbi
Berlin'de, Naciye'sinde idi.
Yola çıkmalarından bir gün sonra, Tiflis'ten Berlin'e gönderdiği
mektubunda “...Doğrusu istikbâle, istikbâlin gayrı muayyen boş-
luğuna bakınca artık neler düşündüğümü, hemen hemen herşeyi
bırakıp sana koşmak ve sende dünyayı, vatanı, herşeyi unutmak
istiyorum. Adetâ utanmasam ağlayacaktım” diyordu...
1 Ekim'de Tiflis'ten Bakü'ye gidip dört gün orada kaldılar...
5 Ekim'de arkadaşlarıyla beraber vapurla Hazar'ın karşı sahili-
ne geçti ve ertesi gün o zamanki Türkçe ismi Kızılsu, Rusça adı da
Krasnovodsk olan bugünün Türkmenbaşı'sına çıktı.
Krasnovodsk'a, yani on ay devam edecek olan Türkistan mace-
rasının ilk durağına vardığında aklı-fıkri daha da karışmıştı, ka-
rarsızdı, kendini yarım ve kusurlu hissetmekteydi:
“ .Naciye, bugün şöyle ilk Türkistan topraklarını uzaktan gör-
düğümde zihnimden neler geçtiğini yazamayacağım. Bakalım
ahvâl ne gösterecek. Âh! Aklım ve fikrim hep sende. Gönlüm öyle
istiyor ki sen hakikaten Enver'inle iftihar edecek bir vaziyete ge-
lesin yahut ben öyle birşey yapayım ki herkes parmak ısırsın.
Fakat ah! Hiç olmazsa senden bir haber alsaydım. Naciye! Senin
vücuduna ne kadar muhtacım, sen yanımda olmayınca ne kadar
yarım ve kusurlu olduğumu anlıyorum” (6 Ekim 1921 tarihli
mektubundan).
İkpver'in hayat macerasının gön merhalesi işte böylesine mut-
Wuz, kararsız ve karmakarışık bir gekilde başlayacak; Türkistan'da
geçireceği 302 günü hep elemlerle dolu olacak, bu elemler perdenin
1092'nin 4 Ağustos sabahı Âbıderyâ köyünde kanlı bir şekilde inmesi
ve Çeğan Tepesi'ndeki küçük bir mezarda tarihe intikal etmesi ile
nlayet bulacak ama Enver'in hatırası tam bir rahata eremeyecek ve
imi etrafındaki tartışmalar bugüne kadar gelecekti!
*
Inver Paşa ile Orta Asya yolculuğuna çıkmadan önce Bakü'deki
Türkiye Büyükelçiliğinde görüşen son ve bu görüşmeyi yayınla-
yün kişi, Ittihadçılar'ın gazetesi Tanin'in eski başyazarı Muhiddin
Birgen oldu.
Muhiddin Bey'in mülâkatı, hisli ifadelerle son buluyordu:
“...Bütün hal ve tavrı durgun, düşünceli, içli idi. Zahiri sükü-
netine rağmen içinde sinirleri yüklü bir insanın mütemadiyen zıt
cereyanlar arasında kıvranan ruhu bulunduğu muhakkaktı. On
iki yıldanberi kendi kendisi ile, dahili ve harici muhiti ile mü-
cadele eden bir insan tatmin edilmemiş ihtirasların pençesinde
bulunuyordu.
Yorgundu. Bugünkü aklımla Enver'in yerinde olsam o sırada
hiçbir şey yapmaz, bir köşeye çekilerek herşeyden evvel bir kere
dinlenirdim.
Fakat onda dinlenmeyi düşünmek temayülü bile yoktu...
Imparatorluğun son devri içinde sivrilip çıkmış olan bu Türk
enerjisinin hayatımdaki en son portresi, Bakü'de küçük ve loş
odanın gölgeleri arasında gittikçe hafiızamın karanlıklarına gö-
mülen çehresidir. Gergin, çizgili, yorgun bir çehre, üç seneden
beri memleketinden ve muhitinden uzak bir ömrün yavaş yavaş
içine düştüğü, vatan hasreti ve nihayet içinde yükselen birtakım
her gün mütemadiyen hayattan yumruk yemiş olmasından mü-
tevellid inkisar.
Ben, ondan öğleden sonra bir buçukta ayrıldım. Ayrılırken
yine kucaklaşdık. Üç saat sonra o gün ilk defa olarak gördüğüm
Bakü'nün bulvarında dolaşırken deniz kenarındaki orta hacimde
bir geminin yakındaki hareket rıhtımlarından kalkarak liman-
dan çıkmak üzere manevra yaptığını gördüm.
Biraz ötede tesadüf ettiğim, liman işçilerinden biri olduğunu
tahmin ettiğim bir Türk'e sordum:
- Ay balam, bu gemi hara (nereye) gider?
- Hansı (hangisi)?
- Köprüden indi (şimdi) kalkan bu parahod (gemi).
O baktı, baktı sonra karar verdi:
- Krasnovodsk'a gider...
Ona bir “Sağol balam” diye teşekkür ettikten sonra denizin
kenarına yaklaşarak bacasından mazot dumanları salıvererek
manevra yapan gemiyi seyrettim.
Güvertede dolaşanlar arasında birini ona benzettim. Bu sı-
rada tesadüfün garip bir cilvesi olarak bulvar denilen bu deniz
kenarının bahçesinde bir Azeri saz takımı seştarları, defli ve oku-
yucuları ile, o zamanlar Azerbaycan'ın ağzından hiç düşmeyen
bir şarkıyı büyük aşk ve şevk ile okuyup, duruyorlardı:
Yaşa, yaşa Mustafa Kemal Paşa...”
Fakat gemi uzakta idi; o, güvertede bile olsa idi işitemezdi.
Orada durdum, kaldım; gemi uzaklaşıncaya kadar onun gidişi-
ne bakarak düşüncelere daldım: Oniki senelik bir tarih içinde ba-
zen politikanın her türlü cilvelerini seyredeceğim zamanlar her-
şey hatırıma gelir de, günün birinde Enver Paşa'yı Bakü'den ses-
sizce ve ismi gizlenerek, kendisini göstermeyerek bir vapura bi-
nip Krasnovodsk'a müteveccihen gideceği ve benim de onu Bakü
Bulvarı'ndan böylece seyredeceğimi tasavvur edemezdim”...287
Beşinci bölüm
TURAN MI,
İSLÂM MI?
Orta Asya ve Türkistan, Türkiye'de bir asırdan fazla bir zaman-
dan buyana Turan diye bilinir ve bazı çevrelerde büyük ruyaların,
istikbaldeki büyük ve tek bir Türk ülkesi hayalinin kaynağıdır...
Bir zamanlar büyük medeniyetlerin kurulduğu, geniş impara-
torlukların hüküm sürdüğü ama sonraları istibdad ile sefaletin
yoğun bir tasavvufi hayat ile beraberce yaşandığı bu topraklarda
refahı toplumun az bir kesimi görebilmiş; savaşsız yahut mücade-
lesiz bir dönem olmamış, bölge nihayet sömürgeleşmiş ve ancak
asırlar sonra, 1991'den, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardın-
dan tekrar bağımsız olabilmiştir.
Enver Paşa'nın Orta Asya macerasına şahit olmadan önce ma-
cerasını yaşadığı bölgeyi, bölgenin geçmişteki vaziyetini, Orta
Asya'nın Paşa'nın orada bulunduğu sıralarda ne halde olduğunu,
hükmedenleri, can alanları, lütuf sahiplerini ve kurbanları tanı-
mak, o topraklarda bugün hangi devletlerin bulunduğunu bilmek
gerekir.
Şimdilik kısaca ifade edeyim: Orta Asya, 19. yüzyılın ortaların-
dan itibaren büyük güçlerin, daha sonra Büyük Oyun denen pay-
laşma mücadelelerinin mekânı; savaşların, isyanların, iç didişme-
lerin, boy ve kabile kavgalarının, istibdadın ve cehalet ile taassu-
bun hüküm sürdüğü karanlık bir baskılar ve işgaller diyarı idi...
*
Asya'da Cengiz İmparatorluğu'ndan sonra gelen en büyük dev-
letin kurucusu olan Timur'un 1405teki ölümünün ardından, bı-
raktığı imparatorlukta taht kavgaları çıktı.
Cengiz Han'ın büyük oğlu Cuci'nin halkını teşkil eden ve Cuci ulusu
denen bozkır halkının dört şubesi, daha sonra Cuci'nin haleflerinden
Özbek Han'ın ismini, yani Özbek kelimesini kendilerini tanıtmak için
kullanmaya başladılar. Böylece ortaya çıkan Özbek ulusu, Ebulhayr'ın
1428'de han ilân edilmesinin ardından bağımsız bir grup hâlini alıp
Timurlular'ın hâkimiyetindeki toprakları yavaş yavaş ele geçirme-
ye başladı. Kbulhayr'ın torunu Şeybani Han'ın 1500'de Semerkand!ı,
1507'de de Herat'ı alınası üzerine Timur İmparatorluğu son buldu ve
sonraki senelerde Türkistan'da iki Özbek devleti ortaya çıktı: Buhara
Emirliği ve Hive Hanlığı. Bu devletlerin ardından 1710'da Hokand'da
bir başka hanlık, Fergana Hanlığı kuruldu ve böylelikle Türkistan'da
üç ayrı Özbek devleti hüküm sürmeye başladı.
Orta Asya, asırlar boyunca işte bu üç devletin hem birbirleri ile
didişmelerine, hanedan kavgalarına, kabileler arasında genellikle
kanlı şekilde neticelenen anlaşmazlıklara ve Özbekler ile Türk-
menler arasındaki bitmeyen çekişmelerin yanısıra Ruslar ile yapı-
lan mücadelelere ve savaşlara sahne olacaktı...
Hanlıklar yüzyıllarca bu şekilde hem kendi içlerinde, hem de
Ruslar ile boğuştular. Rusya hiç eksik olmayan hanedan ve kabile
kavgalarının her zaman içerisinde bulundu ve Türk devletlerinin
birbirlerine olan düşmanlıklarından daima istifade etti. Bir hane-
danın rakip kanadı Ruslar'a yanaşıp karşı tarafla mücadele için
Çar'dan destek isterken rakip kabileler de aynı şekilde yardım ta-
lebinde bulunurlar ama şartlar bir anda değişir, bu defa Ruslar ile
savaşa girişirlerdi ve hanlıklar bu savaşların bir-iki istisna dışında
neredeyse tamamında mağlüp olurlardı.
Orta Asya'daki hanlıkların değişmeyen ortak özellikleri işte bu
şekilde hem birbirleri, hem de Ruslar ile didişmeleri idi. Kabileler
ve boylar birbirlerinin gözünü oyarken hanedan kavgaları son de-
rece kanlı geçiyor, galipler yenilen kardeşini yahut kuzenini imkân
bulduğu anda idam ettiriyordu. Muharebeyi kaybeden ve memle-
keti işgale uğrayan hükümdarın galip hükümdar tarafından ve ai-
lesi ile beraber idam ettirilmesi de sıradan bir uygulama idi!
Üstelik, Türk boylarının arasında Ruslar'ın lehine propaganda
yapan ve Ruslar'ın yanında çarpışan bazı Türkler ile Kafkasyalı
Müslümanlar da vardı:
Milliyetçi münevverlerimiz, daha pek yakında Türk ülkeleri-
nin Rus idaresinde Avrupa medeniyetine kavuşmasını Türk Mil-
leti için en büyük bir kazanç ve fırsat bilmişlerdir. Babaları ve
ağabeyleri Ruslar'a karşı mücadelede şehit düşen Çingizoğlu Ço-
kan Sultan Batı Türkistan'ın; sonradan Rusya mahkümu umumi
milli rehberi kesilen Gaspıralı Ismail Bey de Türkmenistan'ın
Ruslar tarafından işgali lehine propaganda yaptılar. Babası, Şeyh
Şamil ile beraber Dağıstan'ın istiklâli uğrunda mücadele ederek
şehid düşen Alikhan Avarski, Hive'nin Ruslar tarafından işgali
yolunda candan çalıştı ve kendisi 1882'de Rus casusu sıfatıyla
Türkmenler arasında dolaşıp Ruslar'ın bu ülkeyi işgalini kolay-
laştırdı. O zaman Orenburg Mahkeme-i Şer'iyyesi'nin müftüleri
ukazlı, yani Çar'dan ferman alan imamlar, Taşkent tüccarları,
Kazak ve Kırgızlar'ı Ak Podaşah'a tabi etmek için çalıştılar.28
Hanılıklarda asırlar boyunca yaşanan mücadeleler derinlemesi-
üs incelendiği takdirde, Osmanlı Imparatorluğu'nda gerekli olup
olmadıkları bugün hâlâ tartışılan bazı idamların ve hattâ kardeş
katlı uygulamasının bile Türkistan'ın tarihindeki hadiselerin ya-
unda son derece mâsum, basit birer vak'a-i âdiyeden ibaret kal-
dıklarının görülmesi mümkündür.
Eski asırlarda parlak medeniyetlerin, kültürün ve ilmin mer-
kezi olan Buhara'nın 19. asırda ne vaziyette bulunduğunu anla-
yabilmek için, o asrın sonunda çekilmiş olan fotoğraflara bakmak
küfidir...
Şehir artık harabe halindedir, kirlidir, tozludur ve devletin en
tepesindekiler, hattâ hükümdar bile harap mekânlarda poz ver-
mişlerdir. Kaftanı andıran ve çapan denen geleneksel giysilere bü-
rünmüş ve başlarında devâsâ sarıklar bulunan halktan kişilerin
yüzünde hiçbir ifade yoktur, asırlar öncesinde daldıkları uykudan
hâlâ uyanamamış gibidirler, uzaklara dalıp gitmiş bakışları bom-
boştur ve fotoğrafların hemen göze çarpan tarafı, hiçkimsenin gül-
ınemesidir!
*
Türk bölgelerinin Rus işgaline uğramasının geçmişi 16. asra,
bizde “Korkunç” Ruslar'da Grozni yani Yavuz diye bilinen Dördün-
cü İvan'ın zamanına rastlar.
1552'de Kazan Hanlığı'na son veren Ivan 1556'da Astrahan
Hanlığı'nı da ortadan kaldırdı ve 16. yüzyılın sonlarına doğru Rus
işgali Sibirya'ya kadar uzandı. Ruslar 1783'te Kırım'ı, 19. yüzyılın
başında da Azerbaycan ile Kafkasya'yı ele geçirdiler.
Bağımsızlığını muhafazaya muvaffak olabilmiş devletlerin bu-
lunduğu Orta Asya, 18. yüzyıldan itibaren Rusya'nın yanısıra İn-
giltere'nin de iştahını kabartıyordu: Hanlıkları kendi güç alanına
dahil etmek isteyen bu iki devletin arasına daha sonraları Alman-
ya da katılacak ve Büyük Oyun denen rekabet sahnelenecekti!
Rusya ve Ingiltere, güç kullanarak hâkimiyet kurma aşamasından
önce bölgeyi tanıyabilmek için seyyahlardan, tüccarlardan ve bilim
adamlarından istifade ettiler. Orta Asya'ya o senelerde gönderilen çok
sayıda bilim adamı ile seyyahın siyasi ve askeri raporlarının haricinde
kaleme alıp yayınladıkları akademik çalışmalar ise, bugün Türkoloji
ilminin ilk ve temel kaynaklarını teşkil etmektedir.
Hâkimiyet konusundaki öncelik ve avantaj, Türk bölgeleri ile sı-
nır komşusu olması sebebiyle Rusya'ya aitti. Ruslar'ın tarihten ge-
len genişleme emellerinin temelindeki stratejik kazanç elde etme
heveslerinin yanında yeni pazarlara sahip olup tüccarlarına daha
fazla iş imkânı yaratmak ve daha fazla ekonomik ınenfaat elde
etmek gibi arzuları da vardı ve Orta Asya'daki hanlıklara karşı
bahane olarak her zaman Rus tüccarlara kolaylık sağlanınası ta-
leplerini öne sürüyorlardı.
Bölgeye hâkim olabilmek için uğraşan sadece Ruslar değildi, İn-
gilizler'in emeli de aynı idi.
Hindistan'daki varlığını 17. asrın başından itibaren hissettirme-
ye başlayan Ingiltere zamanla yarımadaya hâkim olmuş, Bâbür
Şâh'ın soyundan gelenlerin hüküm sürdüğü ve Delhi Sultanlığı de-
nen Hindistan'daki Türk-Moğol İmparatorluğu'nun hükümdarları
tahtlarında Ingiliz gölgesi altında ve sembolik olarak kalmışlar,
İngiltere sultanlığa 1857'de son vermiş ve son hükümdar Bahadır
Şah Zafer sürgüne gönderildiği Rangun'da 7 Kasım 1862'de zillet
içerisinden can vermişti.?9
Afganistan da 1839'da İngiliz istilâsına uğramış, o sene Kâbil'i
işgal eden İngilizler'in gözlerini bu defa Orta Asya'ya da dikmeleri
üzerine bölgede İngiltere ile Rusya arasında bir güç mücadelesi
başlamıştı.
İngilizler, Ruslar'ın Türk bölgelerine devamlı şekilde yaptıkları
operasyonlara karşı çıkıyorlar, Ruslar ise harekâtın sebebinin uğ-
radıkları sınır saldırıları ve vahşi göçebeler ile mücadele olduğunu
iddia ediyorlardı. Ruslar'a göre Orta Asya'daki hanlıkların sınır
bölgelerinde yaşayan ve vahşi ve göçebe olan halk Rus toprakları-
na akınlar düzenleyip yağmalar yapıyordu ve operasyonların sebe-
bi saldırılara son verilmesi ve bu grupların medenileştirilmesi idi!
Ruslar'ın Orta Asya'ya da hâkim olmaya başlamalarına rağmen
İngilizler'in bölgede yine de etkili olabilmek için 1830'da başlattık-
ları bir başka girişim, facia ile neticelendi: Buhara Emiri Nasrullah
Han, 1838'de İngilizler'in gönderdiği Charles Stoddard isimli bir
yarbayı tutuklattı ve hadise milletlerarası boyut aldı. Emir, vazife
ile Hive ile Hokand'a gönderilmiş olan ve Stoddard'ı kurtarabil-
mek için Hokand yolundan Buhara'ya geçen Arthur Conolly isimli
İngiliz yüzbaşıyı da Stoddard'ın bulunduğu zindana kapattırdı ve
subayların affedilmesi için Osmanlı Devleti'nin de araya girmesi-
ne rağmen casusluk yaptıkları iddiası ile 24 Haziran 1842'de Bu-
hara'da içerisinde hanlık sarayının da bulunduğu Erk Kalesi'nin
önündeki meydanda her ikisinin de kafalarını kestirdi.
*
Türkistan'da hanlıkların yeraldığı bölgelerin kuzeyindeki geniş
steplerde yaşayan Kazak kabileleri büyük, orta ve küçük cüz denen
üç ayrı hanlığa dağılmışlardı.
Küçük Cüz'ün hânı IKbulhayr, 1740'da kendi isteği ile Rusya'ya
tâbi oldu. Ruslar iki sene sonra bu defa Orta Cüz ile bir vasallık
unlaşması yaptılar,derken Büyük Cüz de 19. asrın ortalarında Rus
hükimiyetine girdi.
Kuzeydeki cüzleri kendi valiliklerine bağlayan Ruslar 1850'lere
gelindiğinde artık Orta Asya'daki üç hanlık ile komşu olmuşlardı.
1858'deki Kırım Harbi'nin ardından Batı'ya doğru genişlemesi
durdurulan Rusya yüzünü Doğu'ya dönmüş ve sarkaç teorisini,
yüni Batı'da durdurulduğu zaman Doğu'ya, Doğu'da durdurulduğu
zaman Batı'ya doğru genişleme stratejisini tatbike koymuştu.?*
Sırada artık Orta Asya'daki hanlıkların ilhak edilmesi vardı
ve 'Türk bölgelerinden Rus topraklarına yapılan yağma maksatlı
ukınlar, Ruslar için mükemmel bir bahane teşkil etti.
*
Geçmişte güçlü imparatorlukların ve parlak medeniyetlerin
vârolduğu Orta Asya'da, 19. asrın başlarında, doğudan batıya doğ-
ru üç bağımsız devlet, yahut hanlık mevcuttu:
1. Hokand Hanlığı (1710-1876): Fergana bölgesinde kurulan ve
'Türk boylarından meydana gelen bu Özbek devletinin tarihi taht
kavgaları ve komşusu Buhara ile devam eden uzun mücadeleler
ile geçti. Hokand tahtına üç defa oturan Hudâyar Han, 1875'teki
son iktidar döneminde iç isyanlarla başedememesi üzerine Rus-
lar'dan yardım istedi ama hâkimiyetini sağlamlaştırmak maksadı
ile Ruslar'a yanaşmakla kurduğu hayallerin tam tersini yaşadı:
Rus birlikleri Hokand'ı işgal ettiler, hanlık Rusya'nın vassalı oldu,
üstelik 1876 Şubat'ında lâğvedilip Fergana Eyaleti hâline getirildi
ve Türkistan Genel Valiliği'ne bağlandı.
2. Buhara Emirliği (1500-1920): Orta Asya'daki hanlıkların en
güçlüsü olan, nüfusunu Türkler ile Farsça konuşan Tacikler'in teş-
kil ettiği Buhara, devletin kurucusu Şeybâniler'in ardından Cano-
ğulları Hanedanı tarafından idare edildi. İktidar daha sonra Öz-
bekler'in Mangıt kabilesine geçti ve 1785'e kadar Han olan Buhara
hükümdarları, bu tarihten sonra Emir unvânını aldılar.
Geçmişi bugünden 2500 küsur sene öncesine uzanan ve tarih
boyunca zengin ve güçlü bir ticaret merkezi olan Buhara'nın asıl
önemi, Islâm kültürü ile düşünce hayatında sahip olduğu mevki-
den ileri gelir. Ibni Sina ve Islâm dünyasının en büyük muhad-
dislerinden Muhammed bin Ismail Buhâri başta olmak üzere çok
sayıda âlim burada yetişmiş, şehir Bahaeddin-i Nakşibend'in 14.
asırda kurduğu Nakşibendiyye'nin merkezi olması sebebi ile son
derece canlı bir tasavvufi hayatın yanısıra güçlü medreseleri saye-
sinde İslâmi eğitimin de önemli merkezlerinden biri hâline gelmiş
ve Islâm dünyasında Buhara-i Şerif diye anılır olmuştu.
Bu derin dini ve tasavvufi hayat, Buhara'yı zamanla bir kapalı
şehir hâline getirdi, ilmin yerini koyu bir taassup aldı, gayrımüs-
limlerin girmesine izin verilmeyen bir yasak şehir oldu ve bir baş-
ka tuhaflık daha yaşandı: Bir zamanların bu büyük ilim merke-
zinin medreselerinde ve kütüphanelerinde şehirden ayrılanların
yanlarında götürmeleri yahut seyyahlara satılınaları yüzünden
19. asırdan itibaren kitap, özellikle de dini kitap kalmadı!?*!
Buhara'da taassupla beraber istibdat da gittikçe arttı. Ticari ha-
yat canlılığını yer yer muhafaza ediyordu, 19. yüzyılın sonlarına
doğru şehirde artık onbinlerce Rus'un yaşamasına rağmen Mangıt
Hanedanı'na mensup hanların mutlak idaresi gittikçe sertleşmiş,
Mangıtlar'ın tahsilini Leningrad'da yapan ve 1910'da tahta geçen
son hükümdarı Âlim Han da reform konusundaki taleplerin hiç-
birini kabul etmeyen, astığı astık, kestiği kestik bir hükümdar ol-
muştu.
3. Hive Hanlığı (1512-1920): Harezm de denen ve halkını
Oğuz-Türkmen ağırlıklı boyların teşkil ettiği bu hanlığın tarihi-
ni de Orta Asya'daki diğer hanlıklar gibi hem hanedan kavgaları,
hem de komşuları ve Ruslar ile mücadeleler teşkil etti.
Ruslar 1873'te Hive'yi işgal ettiler, hanlık Rusya'nın vassalı oldu
ama varlığını 1920'ye kadar devam ettirdi. Hive Hanlığı 26 Nisan
1920'de Harezm Halk Cumhuriyeti hâline geldi, toprakları dört
sene sonra Özbekistan, Karakalpakistan, Türkmenistan ve Ha-
rezm arasında paylaştırıldı.
Hokand, Buhara ve Hive Hanlıkları'nın birbirleri ile giriştikleri
mücadelede en büyük kavga Buhara ile Hokand arasında yaşanı-
yordu ve 17. asırdan itibaren Çarlık Rusyası tarafından devamlı
şekilde bölünüp toprakları işgale uğrayan bu devletler, 1917'deki
Bolşevik Ihtilâli'nin ardından da birkaç sene içerisinde çeşitli aşa-
malardan geçtikten sonra tamamen Sovyet nüfuzu altına girdiler...
*
Afganistan'da hâkimiyeti elde eden İngiltere 1873'te Rusya ile
nüfuz alanları konusunda anlaştı ve bölge bu iki güç arasında payla-
şıldı. Hindistan'ı kendine alan İngiltere, Orta Asya'nın hâkimiyetini
Rusya'ya terketti ve yine iki gücün Afganistan'ı 1895'te bir tampon
ülke konumuna getirmelerinin ardından sadece Orta Asya değil,
Hive Hanlığı'nın doğusu ile Hazar Denizi'nin doğusunda ve güne-
yinde kalan Türkmen bölgeleri de Rus tehdidine açık hâle geldi.
Ruslar 1879'dan itibaren Türkmen bölgesine girdiler. Önce yenil-
diler isa de daha güçlü birlikler sevkederek 1881 Ocak'ında Aşka-
batı işgal ettiler ve'Türkmenler'in son Han'ı Mahdum Kulu birkaç
üy soran Ruslar'a teslim olmak zorunda kaldı. Üç sene devam eden
belirsizlik 1884'te son buldu ve son Türkmen Hanı'nın karısının
başkanlığında toplanan Türkmen Aksakallar Heyeti, Rusya hâki-
miyetini kabul etme kararını verdi ve Rus askerleri Merv'e girdi.
Bu gelişme ile birlikte, sonraki senelerde Cüneyd Han'ın müca-
delesi gibi başkaldırılar olsa bile, bütün Türkistan'ın Ruslar tara-
fından işgali tamamlanmıştı.?292
Ruslar'ın Türkmen bölgeleri ile Orta Asya Hanlıkları'na karşı
nskeri harekât yaptıkları senelerde Kâşgar'da, yani Doğu Türkis-
taw'da da bir işgal harekâtı vardı.
1864'te Kâşgar'a giden Hokandlı kumandan Yakup Bey üç sene
sonra Kâşgar Hanı'nı tahtından indirip devletin başına geçmiş,
1870'te de bölgeye tamamen hâkim olmuştu. Kâşgar'ı Hindistan
ve Rusya arasında Afganistan gibi bir tampon devlet yapmak iste-
miş, 1873'te İstanbula elçi göndererek Osmanlı Devleti'ne ve Sul-
tan Abdülâziz'e sembolik de olsa bağlılığını bildirmiş, Istanbul da
Kâşgar'a bir askeri yardım heyeti yollamıştı.
Ruslar'ın ardından harekâta girişme sırası, 1877'de bu defa Çin-
liler'e geldi. Yakup Bey'in ölümünün ardından taht kavgaları baş-
layıp valiler deisyanedince Çin birlikleri 1877 Ekim'inde Kâşgar'a
girdi ve Kâşgar'ın son hükümdarı Beykulu memleketini terkede-
rek Ruslar'a sığınmak zorunda kaldı. Çinliler, Kâşgar ve çevresi-
nin ismini 1884'te Xinjiang yani Yeni Topraklar yaptılar.
Xinjiang şimdi sık sık hadiselerin yaşandığı ve bizde Şincan
şeklinde telâffuz edilen günümüzün Doğu Türkistan'ıdır.
*
Türkler, Rusya'da birbirleri ile komşu olmayan geniş bir coğraf-
yada beş bölgeye dağılmışlardı:
1. Volga Nehri'nin ortası ile Ural Dağları'nın arasındaki bölgede
yaşayan Tatarlar, Başkurtlar ve Çuvaşlar,
2. Kırım Yarımadası'ndaki Kırım Tatarları,
3. Kafkasya,
4. Bozkır Genel Valiliği ile Türkistan Genel Valiliği arasında
taksim edilmiş olan Orta Asya,
5. Sibirya.2s
Birinci Dünya Savaşı, Orta Asya'nın Rus idaresi altında bulu-
nan Türk halkı için sıkıntılarla, acılarla ve ıztırapla dolu geçti...
Çıkan isyanlarda onbinlerce kişi can verdi ve siyasi vaziyet sava-
şın ardından daha da karışık, sıkıntılı ve kanlı bir hâl aldı.
Çarlık Rusyası, 19, asırda işgal etliği Orta Asya'yı iki genel vali-
liğe taksim etmişti: Kazak nüfusun ekseriyette olduğu ve takriben
bugünkü Kazakistan'ın içerisinde bulunduğu bölge Bozkır yahut
Step Genel Valiliği'nin, güneydeki diğer Türk boylarının yaşadığı
yerler de Türkistan Genel Valiliği'nin sınırları içerisinde idi.
Bu iki genel valiliğe bağlı topraklarda yaşayan Müslüman halk
askere alınmıyor, devlet buna mukabil daha yüksek oranda vergi
tahsil ediyordu...
Ama, Dünya Savaşı'nın hemen ilk yılında sıkıntıların ve asker
açığının doğması üzerine, 25 Haziran 1916'da yayınlanan Çarlık
fermanı ile Türkistan ve Bozkır Genel Valilikleri'ne 485 bin kişi-
yi askere almaları emredildi. Bu kişiler cepheye sevkedilmeyecek,
cephe gerisindeki ağır işlerde çalıştırılacaklardı.
Karar, her iki vilâyette ardarda çıkan büyük isyanlara sebep
oldu. Ruslar her ne kadar plânladıkları miktarda asker toplaya-
madı iseler de isyanı bastırabilmek için yerli halktan onbinlerce
kişiyi kılıçtan geçirdiler, isyanın elebaşısı oldukları iddiası ile yüz-
lerce kişi idam edildi, yine onbinlerce kişi topraklarını terkederek
Doğu Türkistan'a geçmek zorunda kaldı ve ortalık henüz yatışma-
dan bu defa da Sovyet Devrimi patladı!
1917 Devrimi, Türk bölgelerinde ve hanlıklarda daha da geniş
bir karmaşaya ve gelecek konusunda bir belirsizliğe sebep oldu.
1920 Nisan'ında Hive'de, aynı senenin Ekim'inde de Buhara'da
hanlıklar ilga edildi; Hive Hanlığı “Harezm Halk Cumhuriyeti”
oldu, Buhara'da da geçici milli bir hükümet kuruldu.
1 Eylül 1920'de yanına İngiliz bankalarına yatırmış olduğu 54
milyon altın rublenin hesap kayıtlarını alan Emir Âlim Han, Bu-
hara'daki Sitâre-i Mâh Sarayı'nı terkederek kalabalık maiyeti ile
beraber Gicdivan'a gitti. Yüz kadar karısını da Buhara'da bırakmış
ama yanına sığındığı bir toprak ağasının küçük yaştaki kızına gös-
terdiği alâka yüzünden sürgününün daha ilk gecesinin sabahında
nefret dolu dedikoduların çıkmasına sebep olmuştu!?94
Emir, ertesi sabah Gicdivan, Karşi, Derbend ve Baysun yoluyla
Doğu Buhara'nın merkezi olan Hisar Vilâyeti'ne gitti ve bir müd-
det Hisar'ın yazlık mahalli olan Düşenbe şehrinde kaldı. İktidarını
elinden alan Genç Buhara Hükümeti ile mücadeleye burada devam
etmek istedi ise de halkın itimadını kaybettiği için muvaffak olamadı
ve Emir'in yardım talebi üzerine Düşenbe'ye giden Fergana mücahid
kumandanı Şir Mehmed Bey'in askerleri de geri döndüler.
Mangıt sülâlesinin son emiri olan Âlim Han, 18 Şubat 1921'de
maiyetiyle beraber Afganistan'a geçti. Tahtını geri alabilmek için
1922 Haziran'ında Buhara tüccarlarından Mukimoğlu Yusufbay
vasıtasiyle Avrupa devletleri vo Milletler Cemiyeti nezdinde teşeb-
büslerde bulunsa da, netice elde ödemedi.”
Imir Alim Han'ın sürgünü sırasında menfaati için kullanmaya
çalışıp her vesile ile yalan söylediği, oyaladığı ve kelimenin tam
münâsı ile ümit verip oynadığı ve oynattığı kişilerin arasında, o
#ırada Orta Asya'da bulunan Enver Paşa da vardı!
*
Osmanlı Devleti'nin Doğu Türkleri ile teması aslında 16. asır-
dan itibaren başlamış ama hiçbir zaman mükemmel ve kalıcı bir
ilişki hâlini alamamıştı.
Her ikisi de uzun seneler Iran'daki Safevi Devleti ile mücadele
eden Buhara Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasında 16. yüzyıldan
itibaren bir yakınlık kuruldu, hattâ siyasi bir ittifakın temelleri
atılır gibi oldu. Ama hem Iran, hem de gittikçe güçlenen Rusya
yüzünden bu yakınlaşma daha gelişemeden nihayet buldu ve Türk
dünyasının iki bloğu birbirleri ile eskisi gibi pek alâkadar olama-
dılar.
Orta Asya hanlıklarında yaşanan siyasi mücadeleler sırasında
iktidarı elde etmek isteyen taraflardan bazılarının arada bir Is-
tanbul'dan yardım talep ettiği yahut Rus veya Çin saldırılarına
karşı askeri destek istediği ve Istanbul'un bu taleplerin bazılarına
mütevazi karşılıklar verdiği oluyordu. Hattâ hanlıklar arasında
Osmanlı Imparatorluğu'na sembolik şekilde biat edenleri de var-
dı ama, Orta Asya bütün bu temaslara ve yakınlaşma çabalarına
rağmen Türkiye için çok uzak bir belde idi. Ilişkiler sonraki sene-
lerdeki Istanbul'dan nasihatnameler, dini kitaplar, askeri eğitim
verecek hocalar ve bazen az miktarda silâh gönderilmesine dön-
dü, münasebetlerdeki asıl ağırlığı da okumak için Türkiye'ye gelen
Orta Asyalı gençler teşkil etti.
Osmanlı Devleti'nin Orta Asya'yı ve oraların Türk nüfusunu ha-
tırlamaya başlaması 93 Harbi'nden, yani 1877-78 Rus Savaşı'nda
uğranan büyük mağlübiyetten sonradır.
Sultan Abdülhamid, bu dönemde resmen isimlendirmese bile
hafıf bir Panislâmist politika takip etmeye çalışmış, sadece Arap
Yarımadası ve Arnavutluk gibi huzursuzlukların yaşandığı mem-
leketlerde değil, Orta Asya ile Müslüman dünyanın diğer bölge-
lerinde de Istanbul'daki Sultan'ın aynı zamanda Halife olduğunu
hatırlatma çabası içerisine girmişti. O memleketlere propaganda
yapmaları için adamlar gönderilmiş, Türkiye'ye gelen Orta Asya
Türkleri ile temas kurulmuş, Mekke'ye Istanbul üzerinden giden
hacı adayları yahut dönüşlerinde yine Istanbul'a uğrayan hacılar
için tekkeler açılmıştı.
Ancak, bu çabaların sebebi bir Islâm birliği teşkil elmek yahut
uzaklardaki Türkler ile kaynaşınak değil, Rusya ile gelecekte çıka-
bilecek olan muhtemel bir savaşta Rusya'da yaşayan Türkler'den ve
Müslümanlar'dan istifade edilmesi hayâli idi.
İngiltere, Istanbul'un bu çabasını önceleri Ruslar'a karşı bir ha-
reket gibi görüp memnun kalmış ise de, sonraları Çar idaresi ile
ilişkilerine zarar verebileceği ve daha önemlisi Hindistan'daki Müs-
lümanlar'ı da etkileyebileceği endişesi ile karşı çıkacaktı.
Abdülhamid zamanındaki Panislâmist politika Orta Asya'dan Is-
tanbul'a talebe getirtilmesi yahut oralara dini kitaplar gönderilmesi
gibi zayıf çabalar çervesinde sınırlı kalmasına rağmen Türkiye'de
Orta Asya hayâlinin ve kavramının ortaya çıkmasına yaradı.
Bu hayal sonraki senelerde Arnavutluk'ta patlayan ayrılıkçı
ayaklanmaların, Libya'da bazı kabilelerin işgalci İtalyanlar'ın tara-
fını tutmasının ve Şerif Hüseyin'in Arap Yarımadası'nın elden çık-
ması ile neticelenen isyanının ardından İttihâd-ı İslâm hayâlinin
sona erdiğini gören Ittihad ve Terakki'nin bazı mensuplarını Türkçü
politikalara sevkedecek, bu politikalara ve düşüncelere Turan dene-
cekti.
*
Orta Asya Tarihi'nin 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyıl başla-
rını kapsayan döneminde çok önemli iki kavram vardır: Modernizm
isteyen Cedidçiler ile sonraki senelerde isminden sıkça bahsettire-
cek, Sovyetler'i yıllar boyunca geniş askeri operasyonlar yapmaya
mecbur edecek ve Enver Paşa'nın da hayatına mâlolacak olan Bas-
macılık Hareketi ve Basmacılar...6
Ama, Basmacı ifadesinin doğru bir kavram olup olmadığı sene-
lerdir tartışılmaktadır. Bu alanda önemli yayınlar yapmış olanla-
rın başında gelen Ali Bademci'ye göre, Basmacı sözü Türkistan'daki
mücadelecileri aşağılamak maksadıyla Ruslar tarafından çıkartıl-
mıştır?” ve bu sözün yerini mücadeleye iştirak etmiş olanların da
kendilerinden bahsederken kullandıkları £orbaşı ifadesinin alması
gerekir.28
Enver Paşa ise korbaşı sözünü gerçi bir-iki mektubunda kullan-
mış ama harekete Basmacılar, hareketin mensuplarına da Basmacı
yahut mücahid demeyi tercih etmiştir.
*
Bir yenilik ve aydınlanma hareketi demek olan Cedidizm, aslın-
da Osmanlı Türkiyesi'ndeki Jöntürk hareketi ile aynı dönemlerde
başladı ve Cedidizm'in fikir babalığını 19. asrın sonlarında, Orta As-
ya'daki dini temele dayalı eğitim sisteminin Müslüman halkın geri
kalınmasına sebep olduğunu savunan Tatar aydınları yaptılar.?* Bu
aydınların etkisi ile Tatar bölgesindeki bazı okullarda dini tedrid-
galın yanısıra tarih ve matemutik gibi derslerin verilmesine de baş-
landı ama Cedidizm'in etkili olan asıl fikri öncülüğünü Kırım Türk-
lwi'nin önde gelen aydınlarından olan Gaspıralı Ismail Bey yürüttü.
Gaspıralı'nın eski Kırım Hanlığı'nın başşehri Bahçesaray'da
1888'le çıkarmaya başladığı Tercüman Gazetesi'nde Dilde, Fikirde
ve İşte Birlik sloganı altında ortaya attığı ve birlik çabalarının ya-
mısıra yeni kurulan modern okullarla da desteklenen yenilikçi ha-
reket, sonraları yine aynı temelde ama şekil değiştirerek siyasi bir
mahiyet aldı.
Orta Asya hanlıklarındaki Cedidizm siyasi alandaki ilhamını
'Türkiye'deki Jöntürk Hareketi'nden alacak, Sultan Abdülhamid'e
karşı verilen mücadele Hive ve Buhara Hanları'na karşı yürütülen
mücadeleye örnek teşkil edecek ve Buhara ile Hive'de yine Jöntürk-
lerin ilhamı ile Yaş yani Genç Buharalılar ve Yaş Hiveliler isimli
teşkilâtlar kurulacak ve teşkilâtların mensupları, yani Cedidiler,
Orta Asya'nın Jöntürkler'i olacaktı.
Kurulan örgütlerin ve aydın kesimin reform çabalarında önce-
lik Han'ı Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi anayasa ilânına, meşruti
bir idare tesisi için meclisler açmaya zorlamak oldu ve faaliyetler
zamanla Rus hâkimiyetindeki bölgelerde siyasi mücadele halinde
devam etti.
Cedidçiler, hareketin başlamasının ardından, 1898 ile 1908 ara-
sında Türk bölgelerinde 102'si ilkokul, ikisi de ortaokul olmak üzere
usül-i cedid denen 104 adet modern eğitim veren okul açtılar. Ama,
Cedidizm'in ve okulların en geç girdiği yer, medrese sisteminin eski
asırlardaki gücünü kaybetmiş olmasına rağmen etkisini hâlâ muha-
faza ettiği Buhara oldu. Buhara Eıniri Abdülâhad Han 1910'da Ce-
didçiler'i tasfiye etti ise de Abdülâhad Han'ın 1911'de ölümünün ar-
dından yerine oğlu Âlim Han'ın geçmesi üzerine bir sene önce mem-
leketi terketmiş olan Cedidçiler tekrar Buhara'ya döndüler, yayın
faaliyeti daha da arttı ve eskisine göre daha fazla sayıda okul açıldı.
Yenileşme hareketinin karşısındaki en büyük güç hem iktidar-
lar, hem de Kadimciler denen muhafazakâr çevre idi ve Buhara'nın
Kadimciler'i Cedidçiler'in açmış oldukları bütün okulları 1914”te
Emir Âlim Han'a kapattırmaya muvaffak oldular. Tutuklamaların
başlamasının ardından çok sayıda Cedidçi Buhara'yı yine terketti
ve hareket de yeraltına indi.
*
Dört sene devam eden ve milyonlarca kişinin hayatına mâlolan,
sınırları içinden çıkılmaz hâle getiren, tahtları deviren, impara-
torlan, kralları ve hanedanları başka
örfi Sağ, memleketlere ilticaya mecbur bıra-
eği e kan Birinci Dünya Savaşı hem doğu,
ağ hem de batı Türk dünyasında felâket-
lere sebep oldu ve Türk devletlerini
esaret altına soktu.
Osmanlı Devleti teslimin ilk belge-
si olan Mondoros Mütarekesi'ni 1918
Ekim'inde imzalamasının hemen ar-
dından işgale uğradığı sırada Orta
Asya'da ve 1917 devrimi ile tarihe
intikal eden Rus Imparatorluğu'nun
sınırları içerisinde bulunan Türk dev-
letleri ile Türk grupları da aynı vazi-
yette idiler.
n am Kısa bir müddet devam edecek olan
di rezm Halk Şürâlar ve aslında toz-duman içerisinde bulu-
umhuriyeti ile Rusya ca >
arasında imzalanan ahitname nan belirsiz bağımsızlık dönemlerinin
(Enver Paşa'nın Türk Tarih ardından hepsi Kızıl Ordu yahut Mos-
Kurumu'ndaki evrakından). kova tarafından başeğmeye zorlanacak
ve yeni kurulan Sovyet Devleti'ne dahil
edileceklerdi.
Ilk işgali 1873'te Rusya'nın vassalı olmayı kabul etmiş olan Hive
Hanlığı yaşadı. Kızıl Ordu 25 Ocak 1920'de Hive'yi işgal etti, Genç
Hiveliler Şubat ayında Hanlığı lağvedip yerine “Harezm Halk Şüra-
ları Cumhuriyeti”ni kurdular. Cumhuriyetin ismi, Lenin'in başkanlık
ettiği Sovyet Politbürosu'nun 26 Ocak 1921'de yaptığı toplantının ar-
dından değiştirildi ve “Harezm Sosyalist Halk Cumhuriyeti” oldu.3909
Hive'nin bağımsızlığını kaybetmesini, 1917 devriminin ardından
Kazakistan'da kurulmuş olan Alaş Orda Muhtar Cumhuriyeti'nin
“Kırgız Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” hâline getirilmesi ta-
kip etti. 30 Nisan 1918'de kurulan Türkistan Otonom Sovyet Cumhu-
riyeti'ndeki Komünist Partisi Merkez Komitesi lâğvedildi, Komite'nin
görevleri Rus komünistlerin görev aldığı Türkistan Bürosu'na verildi
ve cumhuriyet Rus kontrolü altına girdi.
Sırada artık Buhara vardı...
Orta Asya'nın Ruslar için tarih boyunca stratejik önemi olmuştu, Rus
ekonomisi özellikle Fergana bölgesinin pamuğuna ihtiyaç duyuyordu ve
bu yüzden Buhara'nın elde edilmesi şarttı.
Ruslar'ın 28 Ağustos 1920'de General Mihail Vasiliyeviç Frunze'nin
kumandasında başlattıkları askeri harekâta karşı koyamayan Mangıt
Hanedanı'nın son hükümdarı Âlim Han, 1 Eylül 1920'de Buhara'yı ter-
kötü, gehir Rus birliklerinin işgaline uğradı. Ruslar kısa zamanda Doğu
Buhüura'ya da yerleştiler ve Emir taraftarlarının çoğu Basınacı oldu.
idüreyi ellerine doğrudan doğruya almayan Ruslar, bu işi Buharalı-
lar'n yaptırdılar. 6 Ekim'de toplanan Birinci Halk Kongresi'nde hanlık
dü edildi ve Buhara Halk Şüraları Cumhuriyeti kuruldu. Başkentteki
güçlü Rus garnizonunun gölgesinde ilân edilen yeni devletin başkan-
lip Mirza Abdülkadir Muhiddin, Nâzırlar Şürâsı Başkanlığı'nı yani
başbakanlığı da Feyzullah Hoca yapıyordu. Maliye Bakanlığı'na Fey-
#ullah Hoca'nın amcasının oğlu Osman Hoca, Içişleri Bakanlığı'na yine
Veyzullah Hoca'nın akrabasından Atâ Hoca getirildi ve Moskova 4 Mart
1921'de Buhara'nın bağımsızlığını tanıdı.
Ama, Ruslar'ın taleplerinden bazılarına karşı çıkması ve Basma-
cıların faaliyetlerine şiddet kullanarak müdahaleye yanaşmaması
yüzünden Cumhurbaşkanı Abdülkadir Muhiddin gözden düştü ve 23
Wylül 1921'de toplanan İkinci Halk Kongresi'nde camhurbaşkanlığına
Maliye Nâzırı Osman Hoca getirildi.
Feyzullah Hoca'nın Ruslar'a verdiği desteğin karşılığı ise, mükâfat
yerine sonraki senelerde ölüm olacaktı! Stalin'in 1930'larda başlattığı
temizlik hareketi sırasında idama mahküm edildi ve 1938 Mart'ında
Moskova'da kurşuna dizildi. Cumhurbaşkanı Osman Hoca da 1922'de
memleketini terketmek zorunda kaldı, 1923 Eylül'ünde Afganistan üze-
rinden Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşti, 1939'da Moskova'nın baskı-
ları üzerine sınırdışı edildi ve Türkiye'ye savaşın sona ermesinin ardın-
dan, 1945'te dönebildi.* Türk vatandaşlığına geçtikten sonra Kocaoğlu
soyadını alan Osman Hoca 28 Temmuz 1968'de Istanbul'da vefat etti ve
Üsküdar'daki Özbekler Tekkesi'ne defnedildi.
Orta Asya'daki Türk devletleri ise, 1924”ten itibaren Sovyetler ta-
rafından tek tek ortadan kaldırılacak, sınırları değiştirilecek ve yeni
teşkil edilen Sovyet Cumhuriyetleri hâline getirileceklerdi.**?
Enver Paşa'nın büyük hayallerle gittiği Orta Asya yahut Turan,
o senelerde işte böyle bir yerdi... Sovyet Devrimi çarlığı yıkmış ama
Rusya'nın birçok bölgesinin yanısıra Türkistan'da da geçmişin kalın-
tılarını henüz ortadan kaldıramamıştı ve Enver'in gittiği Orta As-
ya'da karanlık bir feodal sistem hâkimdi. Doğu'daki Türk Hanlıkları
da Türkiye gibi uzun seneler istibdatla idare edilmişlerdi, üstüne
üstlük bir de Rus işgali yaşıyorlardı.
*
Büyük maceranın son perdesi, 1921'in 6 Ekim'inde Bakü'den Ha-
zarın doğusuna, o zamanın Krasnovodsk'u yahut bugünün Türk-
menbaşı'sına giden geminin kalkması ile inmeye başladı ve perde
tam 301 gün sonra, 1922'nin 4 Ağustos'unda tamamen kapandı...
Enver Paşa böyle bir maceraya atılmış olmasından dolayı sonra-
ları defalarca pişman ol acak, hanımı Naciye Sultan'a gönderdiği ve
birer siyasi ve askeri raporu andıran mektuplarında pişmanlığını
açıkça dile getirecek, meselâ “...Hakikaten hem acınacak hem de
gülünecek bir haldeyim. Bingazi'deki Bedeviler bura Lâkaylar'ına
nisbeten pek akıllı. Büyüğü, küçüğü tuhaf: Bir taraftan bana “Padi-
şahım” derler diğer taraftan “Cedidler geliyor” diye bir söz çıkınca
kaçmaya, bizi de beraber götürmeye savaşırlar (17 Aralık 1921 ta-
rihli mektubundan)” diyecek ve başka mektuplarında da benzer
ifadeler kullanacaktı.
*
Türkistan'a, Enver'den önce başka Osmanlı vatandaşları da git-
mişlerdi.
Savaş senelerinde Teşkilât-ı Mahsusa tarafından yollanan yahut
askeri danışman olarak gönderilen subaylar, Cedidçi okullarda ça-
lışmak için giden öğretmenler, Rusya'nın devrim sonrasında dünya
harbinden çekilmesi üzerine çıkan kargaşadan istifade ederek esir
kamplarından kaçıp Orta Asya'ya varmanın yolunu bulan esir su-
baylar, daha sonraları Türkiye Komünist Fırkası ismini alacak olan
Türkiye Komünist Teşkilâtı'nın lideri Mustafa Suphi ile arkadaşları
ve İttihadçı liderlerden Cemal Paşa ile Doktor Nâzım Bey...
Hattâ, Buharalılar, Enver Paşa'nın daha önce gönderdiği bir
mektuptaki arzusunu yerine getirmiş ve Ittihad ve Terakki'nin
sürgündeki faaliyetlerine destek maksadıyla Dr. Nâzım'a 15 kilo
altın bile vermişlerdi...398 |
Istanbul'dan 1918 Kasım'ında diğer Ittihadçılarla beraber ay-
rılıp Almanya'ya geçen Cemal Paşa 1920 Mayıs'ında Moskova'ya
gitti ve Sovyet yetkililere bir plân sundu: İngilizler'e karşı Kâbil
merkezli bir hareket başlatacak, Hindistan Müslümanları'nı da
ayaklandıracak, bu anti-emperyalist hareket Basmacılar'ı da etki-
si altına alacak, o zamana kadar Sovyetler'e karşı mücadele eden
Basmacılar artık Ingilizler'in hedefi olacak ve halkların Ingiliz
baskısından kurtulmasını sağlayacak olan bu gelişmelerden Sov-
yetler büyük fayda göreceklerdi.
Moskova, Cemal Paşa'nın Afganistan'da ve Hindistan'da baş-
latmayı düşündüğü hareketin mümkün olup olmayacağını anla-
mak maksadıyla Paşa'nın Türkistan'a gitmesine izin verdiler. 1920
Ağustos'unda Moskova'dan bazı İttihadçı arkadaşları ile beraber
Taşkent'e geçen Cemal Paşa'yı burada Türkistan bölgesindeki Sov-
yet birliklerinin kumandanı General Frunze askeri törenle karşı-
ladı. Paşa, öğretmenlik yapmaları için önceki senelerde Taşkent'e
gönderilen Türkler ile, savaşta Ruslar'a esir düşerek Sibirya'daki
esir kamplarına kapatılan ve daha sonra serbest bırakılarak Taş-
kente giden 'Türk subaylarla ve Cedidçi gruplarla görüştü, daha
gonrü 31 kişilik bir askeri grupla Afganistan'a geçti.?9*
Cüömal Paşa'nın ardından 1920 Kkim'inde Enver'in amcası Halil
Paşa, Kuşçubaşı Sami, İbrahim ve Hayreti Beyler gibi birkaç İt-
tihadçı da Türkistan'a giderek burada bir müddet benzer şekilde
(haliyetlerde bulundular.
Ama, Cemal Paşa'nın Sovyetler'e sunduğu plânın dışında bir
başka hayalinin bulunduğu da iddia ediliyordu:
Cemal Paşa ile beraber Türkistan'da bulunan Türk subaylardan
biri, seneler sonra yayınlanan hatıralarında Paşa'nın Hind Müs-
lümanları'nı Ingilizler'e karşı ayaklandırmayı başardığı takdirde
böyle bir isyanın Orta Asya'yı da harekete geçirip geçiremeyeceği
konusunda Sovyetler'den gizli olarak nabız yoklamaları yaptığını
yazacaktı. Paşa, iddiaya göre ayaklanmaları Türkistan'a da yayıp
Basmacı hareketini güçlendirecekti ve Ankara'dan Türkistan'a ve
Afganistan'a Türk subayları gönderilmesini istemesinin sebebi de
bu idi.*©
Kâbil'de Afgan Emiri Amanullah Han tarafından kabul edilen
ve yakınlık gören Cemal Paşa, Afgan Ordusu'nu modernize etmek
için çalışmaya başladı, askeri yardım sağlamak maksadıyla Mos-
kova ile de temaslara girişti ve bütün bunları yaparken Basmacı-
lar'a da mesaj göndererek Sovyetler ile barış yapmaları teklifinde
bulundu ama oldukça sert bir cevap aldı: Sovyet birliklerine karşı
mücadele eden Basmacılar, Cemal Paşa'yı “Türkistan'ın geleceğini
yoketmeye ve İslâm dünyasını parçalamaya çalışan güçlere hizmet
etmemesi gerektiği” konusunda uyardılar.** Teşkilât-ı Mahsusa
mensubu Mehmed Kâzım Bey de Cemal Paşa'yı Hindistan'da İn-
gilizler'e karşı bir ayaklanmanın mümkün olamayacağına iknaya
çalıştı ise de başaramadı.”
Cemal Paşa, bu arada Moskova'dan da Afganistan'a para ve
silâh yardımı yapmaları talebinde bulundu ama talebinin kabul
edilmemesi ve Sovyetler'in üzerinde önceden anlaşmaya vardıkları
plânı da iptal etmeleri üzerine Afgan ordusu için silâh ve askeri
malzeme satın almak maksadı ile 1921 Ekim'inde Moskova üze-
rinden Avrupa'ya gitti. O sırada Orta Asya'ya gelmek üzere olan
Enver Paşa ile Taşkent'te biraraya gelebilmek için çaba gösterdi
ise de, Sovyetler iki İttihadçı'nın görüşmesine izin vermediler ve
Cemal Paşa, Moskova üzerinden Almanya'ya geçti.
Paşa'nın o günlere kadar Mustafa Kemal ile düzgün bir şekil-
de devam eder gibi görünen münasebeti de artık bozulmuş, Ce-
mal Paşa'nın Sovyetler ile görüşürken Ankara adına da söz söyler
gibi davranması Kâbil'deki faaliyetleri başından itibaren takip
edip dikkatli bir destek veren Mustalu Kemal'i çileden çıkartınış-
tı. Moskova'daki büyükelçisi Ali Fund Paşa'ya gönderdiği şifrede
“... Cemal Paşa'nın gönderdiği bir mektupta bizim vaziyet ve efkârı-
mızla kabil-i telif olmayan ve hâlâ eski zihniyetin idâmesine mâtuf
tavsiyelerinden anlaşıldığına nazaran, müşarünileyh, Türkiye Bü-
yük Millet Meclisi Hükümeti'ni keyif ve arzuya göre sevk ve idare
olunuyor mahiyetinde zannediyor. Ben, milleti İttihad ve Terakki
bayrağı altına davet edemem. Ankara'ya nasihat vermek değil, An-
kara'nın tamamen nokta-i nazarı ve talimatı dairesinde hareket
etmekle nâfi olabileceğini ve binaenaleyh tashih-i fıkir edinceye ka-
dar kendisi ile idâme-i münasebette mâzur bulunduğumuzu tebliğ
etmenizi rica ederim”*8 diyordu.399
Enver, Bakü'den Orta Asya'ya uzanırken öncelikle Taşkent'te
Cemal Paşa ile biraraya gelmeyi arzu ediyordu ama Cemal Pa-
şa'nın hem Türk bölgelerindeki, hem de Afganistan'daki faali-
yetlerinden artık son derece rahatsız olmaya başlayan Sovyetler
bu buluşmaya izin vermeyecek, hattâ Enver'in de derhal Mosko-
va'ya dönmesini isteyeceklerdi...
*
Enver Paşa, Türkistan'a neden gitti?
Mektuplarından anlaşıldığı kadarı ile, Orta Asya yolculuğunu
önceleri geçici bir seyahat olarak düşünmüştü. Taşkent'te Cemal
Paşa ile buluşacak, oradan Buhara'ya, belki de Moskova'ya ve ni-
hayet Berlin'e, Naciye'sinin yanına gidecekti...
Sonrası ise meçhuldü...
Mustafa Kemal'in Sakarya'da kazandığı zaferin ardından Ana-
dolu'ya geçiş hayalleri artık son bulmuştu. Moskova'dan daha ne
kadar destek göreceği, Sovyetler'in kendisini ne müddetle ve ne
şartlar dahilinde misafir edecekleri belli değildi, Almanya'daki
eski kader arkadaşları Ermeniler tarafından katlediliyorlardı,
yani Avrupa'da kalması kendisi için hayati tehlike arzedebilirdi...
Dolayısı ile, Türkistan'a gitmeyip de ne yapacaktı?
*
Ve, Enver Paşa'nın Orta Asya macerasının ayrıntıları okunma-
dan ve bir değerlendirmeye girmeden önce mutlaka dikkate alın-
ması, gözönünde tutulması gereken önemli bir husus:
Enver, Orta Asya'ya kendi adına ve şahsi gayretleri ile değil,
Moskova'nın izni ve hattâ aldığı bazı talimatlar çerçevesinde gitti...
Daha açık şekilde ifade edeyim: Hazar'ın doğu sahilindeki Kras-
novodosk'a ayak bastığında artık bir zamanların Hürriyet Kahra-
manı yahut yıkılmış imparatorluğun sâbık Hariciye Nâzırı değil,
Moskova'nın bir görevlisi, hattâ Bolşevik sayılırdı...
Bu görev pek açık şekilde ifade edilmemiş olsa da, asıl gerçek, Sov-
yetler'in Enver'i hem Türkiye'den, hem de Moskova'dan uzak tutma
ywnanımn gelmiş olması idi. Sovyetler'in, Enver'i uğradığı işgale
kargı yürüttüğü mücadelede başarı kazanacağı ve Moskova'nın da
müttefiki olacağı kesin gibi görünen Türkiyeye müdahaleye kal-
kışımasının ve Anadolu'ya geçme çabalarının önünün alınması için
'Vürk sınırlarından uzakta bulunması gerekiyordu; Mustafa Kemal'e
karşı elde koz olarak tutulmasına zaten gerek yok gibi idi ve daha
da önemlisi, Moskova ile Enver arasındaki karşılıklı güven artık en
düşük seviyeye inmiş, hattâ nerede ise hiç kalmamıştı.
Moskova, Enver'den bir müddet için bir başka meselede istifade
etmeyi deneyebilirdi: Orta Asya'daki huzursuzlukların, özellikle de
Basmacı isyanının sona erdirilmesinde yahut en azından hafifletil-
mesinde etkili olup olmayacağının tecrübesinde...
Enver, Buhara'da kaldığı 29 gün boyunca bu yüzden artık eski
günlerin Enver Paşa'sı değil, Moskova'nın bir görevlisi idi ve £endi
kararını kendisi veren Enver Paşa hüviyetine Buhara'yı gizlice ter-
ketmesinin ardından kavuşabildi...
Ama, kararları maalesef hep yanlış neticeler getirecek ve kendi-
sini de felâkete sürükleyecekti!
*
Orta Asya yolculuğuna çıkarken bazen Telemyan, bazen de Ali
adını kullanan Enver'in 6 Ekim 1921 akşamı Bakü'den bindiği
vapur ertesi gün Hazar'ın karşı sahiline, Krasnovodosk'a vardı ve
Enver ile beraberindekiler rıhtımdan hemen istasyona geçip Aşka-
bat trenine bindiler.
9 Ekim'de Aşkabat'ta, ertesi gün Merv'de, 11 Ekim'de Çarçuy'da
o gece de artık Buhara'da idiler.
Gittiği yerler bildiği, tanıdığı, âşina olduğu diyarlar değildi. Üs-
telik yerleşmek, kendine yepyeni bir hayat kurmak için değil işgal-
lere son vermek, Müslüman dünyasını birleştirmek, o memleket-
lerin halklarına hürriyeti teneffüs ettirmek gibisinden çok daha
önemli sebeplerle gidiyor; hakkında hemen hemen hiçbir bilgisinin
olmadığı o topraklarda böylesine büyük değişiklikler yapmak isti-
yor ve aslında körlemesine bir maceraya atılıyordu.
Orta Asya'ya gittiği sırada Enver'in elinde o beldeleri anlatan bir
kitap, rapor yahut not değil, Fransızca bir roman vardı: Alexandre
Dumas'nın Kraliçe Margo isimli romanı...
Esaretten kurtarmak istediği yerlere, işte bu romanı okuyarak
gitti!,.319
Ama meselenin daha da Luhaf tarafı vardı: Yolculuğundan bir
sene kadar önce, 26 Ağustos 1920'de Mustafa Kemal Paşa'ya yaz-
dığı bir mektupta Buhara'dan da bahsediyor ve Buhara'nın İslâm
için bir leke olduğunu söylüyordu!3!
*
Ankara, Enver'in Orta Asya'ya gittiğinden hemen haberdar
olamadı.
Mustafa Kemal'in Moskova'daki büyükelçisi Ali Fuad Paşa,
Enver'in seyahatinden iki hafta sonra, 5 Ekim 1921'de Kars üze-
rinden gönderdiği ve Ankara'ya 13 gün sonra, 18 Ekim'de ulaşan
telgrafında Enver'in Batum'dan ayrıldığından bahsetmiyor, Italya
Dışişleri Bakanlığı nezdinde yaptığı teşebbüsleri yazıyordu. Ali
Fuad Paşa, telgrafında daha önce Enver'in Anadolu ile beraber-
ce çalıştığını zannederek Moskova'daki teşkilâta girmiş olan Fevzi
isimli bir yüzbaşının feşkilâtın asıl maksadını anlayınca Enver'den
ayrıldığını anlatıyor ve Yüzbaşı Fevzi Bey'den Ankara'ya kabulü
halinde çok istifade edilebileceğini söylüyordu.32
*
Enver'in Kırım, Moskova, Bakü, Batum ve Buhara günleri hak-
kında bizzat yazdıkları ile o günlerle ilgili olarak başkaları tarafın-
dan daha sonra yazılanlar arasında büyük farklar vardır.
Etmediği sözler ona aitmiş gibi gösterilir, bu sözler sonradan
slogan hâline getirilmiş, mektuplarındaki bazı cümlelerine çok
sonraları başkalarının yapmış oldukları uzun ilâveler nutuk diye
ortaya sürülmüş, gönderdiği bazı mektuplar ültimatom olarak gös-
terilmiş ve özellikle Orta Asya günlerinde birkaç kişi ile biraraya
gelip vaziyeti tartışması da kongre yahut kurultay şeklinde ifade
edilip yorumlanmıştır.
Enver'in bizzat yazdıkları ile onun hakkında başkaları tarafın-
dan yazılanlar arasındaki bu farkların başında, Türkistan macera-
sının maksadı gelir. Enver her vesile ile bu işe Ingiliz emperyaliz-
mine son verecek Islâmi bir ayaklanma başlatmak için giriştiğini
ve bütün Müslümanlar'ın biraraya gelecekleri bir devlet kurmaya
çalıştığını açıkça ifade etmektedir ama Paşa'nın Orta Asya macera-
sını yorumlayanlar mücadeleyi Pantürkist alana taşımış, Enver'in
amacının bir Turan İmparatorluğu olduğunu iddia etmişlerdir.
Mektuplarında Turancı hevesler içerisinde bulunduğunu göste-
recek tek bir ifade bile yoktur. Orta Asya macerasına İslâm'ı yü-
celimek ve Müslümanları kurtarmak maksadıyla atıldığını, müca-
delesinin İslâm'ın kurtuluşu için olduğunu defalarca vurgulamak-
ta, Turan sözünü o bölgeye tarih boyunca verilen coğrafi bir isim
olarak kullanmakta, bu sözün yanında mutlaka Müslümanlık'tan,
Müalümanlar'dan ve Islâm dünyasından bahsetmektedir.
Türke Yurdu ifadesi de, mektuplarında sadece bir defa geçer:
“Fakat doğrusu bugün Mescidan'dan Ruslar'ın tam yanını alıp
ataşe başlayıp yere yuvarlandıklarını görmekten vahşi bir haz du-
yuyordum. Hakikaten bu Islâm ve Türk yurdunu pis ayaklarıyla
çiğneyen Ruslar'a öyle düşman oluyorum ki... Sevgilim, sen ve yav-
rularım dua ederseniz inşaallah bu başlayan büyük işten kemal-i
muvafTakiyetle çıkarım” (25 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
Enver hayallerini mektuplarının yanısıra Livâyü'-İslâm'daki ma-
kalelerinde, özellikle de 8. sayıdaki “Dikkat Edelim, Aldanmayalım”,
11. sayıdaki “Kendimizi Bilelim!” ve 12. sayıdaki “Biricik Yol” başlıklı
yazılarında anlatır ve düşündüklerini net şekilde ifade eder.
Bu hayaller İslâm'ın kurtuluşu üzerine kurulmuştur ve hiçbi-
rinde Turan'a yer yoktur. Milliyetçiliğe değil ama İslâm birliğine
zurar verebilecek hareketlere; Araplık, Çerkezlik, Arnavutluk,
Boşnaklık gibi akımların yanısıra Türklük cereyanına da karşıdır
ve endişesi sadece miliyetçiliğe dayanan hareketlerin dinin gücü-
nü azaltınası ve İslâm âlemini teşkil eden milletler arasında en
kuvvetli rabıta olan din kuvvetini kırması ihtimalidir. Dolayısı ile
esir Islâm âlemi için tek kurtuluş yolu, bu âlemi meydana getiren
her milletin kendi gücüyle ve kuvvetiyle, üzerine çökmüş olan ec-
nebi baskısına karşı mücadele etmesidir.1'8
Paşa'nın Islâmcılığı konusundaki en önemli kaynakların başında
Livâyü'I-Islâm'daki bu makaleleri gelir ve makalelerin fikri yönü
üzerinde şimdiye kadar herhangi bir araştırma yapılmamıştır.
Ama, Enver'in İslâm dünyasını esaretten kurtarmak maksadıyla
giriştiği hareket, dini bir kavram bakımından noksan gibidir: Bu
harekette cihad unsuru yoktur! Enver Paşa esaret altındaki Müs-
lümanlar'ın hürriyetini sağlayabilmek için mücadeleye atılmıştır
ama mücadelenin sloganı dini değil, siyasidir: Islâm'ı boyunduruk
altında tutan emperyalistleri mahvetmek...
Cihad sözü, Enver ile alâkalı evrakta sadece iki yerde geçer: Rus
harekâtının yoğunlaştığı günlerde Basmacı liderlerine gönderdi-
ği yardım mektubunda“ ve ölümünden bir gün önce, 3 Temmuz
1922'de, bayram namazının önceden kılınıp kılınmayacağı konu-
sunda Devletmend Bey'in imaıı Molla Abdüssamed'den fetva is-
tediği zaman...
Basmacılar'a mücahid diye hitap eden, her vesile ile Islâm dün-
yasının özgürlüğünden bahseden Enver bütün bunları söylerken
cihad kavramını acaba neden kullanınadı ve bu unsurdan niçin
istifade etmedi?
Orta Asya macerasından yedi sene önce, imparatorluğun Dünya
Savaşı'na girişinin hemen ardından ilânında önayak olduğu ciha-
dın sonradan bir rezalete döndüğünü, bir işe yaramadığını, Afrika-
lı ve Hindli Müsümanlar'ın cihadı ciddiye almadıklarını ve Arap
Isyanı'nın lideri Şerif Hüseyin'in Sultan-Halife'ye karşı cihad ilân
ettiğini unutamadığı için mi, bilmiyoruz...
Cihad kavramını kullanmaması bir tarafa, Enver, Orta Asya'da-
ki samimi şekilde yazdıklarından da anlaşıldığı kadarı ile Islâm
mücahidi mi yoksa askeri ve siyasi önder mi olduğuna da karar
verememişti!
*
Enver'in Türkistan'daki temasları, faaliyeti ve mücadelesi hak-
kında yazılanlar da kendisinin yine o günlerde bizzat yazdıklarına
ters düşmektedir. Meselâ, hemen her yazar Buhara'ya gidiş günü
konusunda ortaya farklı bir tarih atmakta, Buhara'da büyük tö-
renlerle ve “Yaşasın Turan!” nidâları ile karşılandığı iddiaları ise
Enver'in şehre 192V”'in 11 Ekim gecesi sessizce ve parolayı önceden
öğrenerek girdiği şeklindeki açık ifadesi ile çelişmektedir.
Aynı çelişki, Buharalılar'ın Enver'i bağırlarına bastıkları iddi-
alarında da sözkonusudur. Enver'in gelişinden memnuniyet his-
sedenler Buhara'daki küçük bir azınlıktır ama hem yönetim hem
de ekseriyet, gelişinin sebebini anlayamamış oldukları için şaşkın,
hattâ Enver'in Buhara'da olmasına karşıdır.
Basmacılar cephesinde de benzer bir şaşkınlık, şaşkınlıktan
da öte bir karşı çıkma yaşanmıştır. Enver'in Orta Asya macera-
sını yazanlar Basınacılar'ın gerçek ve güçlü bir lider bulmaktan
memnuniyet duyduklarını iddia etmektedirler ama hadiseler pek
öyle yaşanmamış, Enver değil ne yapmak istediğini, kim olduğunu
bile Basmacılar'a zorlukla anlatabilmiş, hattâ bir kısmını ikna bile
edememiştir.
Daha açık söyleyeyim: Enver, Basınacı Hareketi'nin hiçbir za-
man lideri olamamış; sadece yedi ay boyunca az sayıdaki Basmacı
gruplarının başında bulunmuştur ve Orta Asya macerasının esası
maalesef budur!
*
Buhara Emiri'ne bağlı ve yeniliklere de tamamen karşı olan
Basmacı grupların Türkiye'nin Cedidçiliği sayılan Ittihad ve Te-
rakki'nin önde gelen liderlerinden ve Meşrutiyet'in ilânında da
önemli yeri olan, üstelik aynı zamanda Halife olan Sultan'ın, yani
Abdülhamid'in tahtından indirilmesinde rol oynayan Enver'i lider
kabul etmeleri bir tarafa, muhabbet duyup itimat etmeleri de za-
ten pek mümkün değildi.
Bu vaziyetten Enver'e karşı yürüttükleri karşı propagandada
Ruslar da bol bol istifade ettiler ve Basınacı grupları yanından
uzaklaştırabilmek için Enver'in asıl maksadının Buhara Emiri'nin
yerine geçmek olduğu söylentisini çıkardılar ve bunu her vesile ile
kullandılar. Meselâ, Baysun'u kuşatan Enver'in Rus kumandana
şehri terketmesi için gönderdiği mesaja Bolşevik yanlılarının ağ-
zından yollanan cevapta “Buhara Emiri nâmına imza koymuşsu-
nuz. ... Yanlış kapı çalıyorsunuz. Bolşevik kuvvetlerini Baysun'dan
çıkartmaya çalışacağınıza Türkiye'yi istilâ etmiş bulunan Yunan
ordularına böyle bir mektup yazın. Onları vatanınızdan kovmaya
çalışın. Bu memleketin hakiki sahipleri var, işi onlara bırakın”!ö
deniyordu.
Enver bu yüzden yanlarına gittiği ilk Basmacı grup ve aslen
Türk olan Lâkaylar tarafından silâhları alınarak aylarca bir çe-
şit esaret altında tutuldu, kendini Halife'nin damadı ve mücahit
ilân edip seyyid olduğu iddiasında bile bulunmasına rağmen Emir
yanlısı güçlü Basınacı gruplar üzerinde hiçbir zaman tam bir hâ-
kimiyet kuramadı...
*
Yukarıda da söyledim: Enver Paşa'nın Buhara'ya varışı ile ilgili
olarak şimdiye kadar yazılanlarda, Paşa'nın şehre halkın büyük
tezahüratı arasında girdiği iddia edilir...
Iddialara göre Buharalılar kurtarıcı olarak gördükleri Paşa'yı
törenlerle karşılamış, halk sokaklara dökülmüş ve şehir bayram
havasına bürünmüştür...
Ama, Enver'in Buhara'dan girişini anlattığı mektubunda böyle
bir karşılamadan ve halkın tezahüratından bahis yoktur. Aksine,
şehre gece sessizce ve kalenin kapısını açtırabilmek için parolayı
önceden öğrenerek girdiklerini yazar:
“...Buhara şehrine yollandık. Şehir sur ile muhatt olduğun-
dan parolayı öğrendik. Bu akşam 'Göl imiş. Nihayet bu suretle
oldukça iyi iken harabe olmuş bir şose üzerinde bir saat kadar
yol aldıktan sonra şehrin büyük kapıları açılıp girdik. Zira akşam
üzerinden sonra kapılar kapanır ancak parola ile girilirmiş. Bu
geceyi Türkmen idaresi ve reisi ikametgâhı olan binada geçirdik.
Burası, Emir'in kumandanlarından birine ait imiş. Âdetâ medrese
şeklinde inşa edilmiş dâhili bir avluya kapı ve pencereleri açılmış
hoş bir bina burada hep diğer ebniye gibi bu da kerpiç ve ağaç-
tan yapılmıştır. Dışarıdan pek çirkin olan bu evlerin içerisi güzel
kaymak kerpiçle sıvanmış. Boyalı boyalı ve güzel halılarla tam
a > şark usulünde döşenmiş bir şekildedir.
ie Uu 5
Aa aa ri Eği Nihayet odanın etrafında aynı zamanda
a — liye an yataklık vazifesi gören minderlere hemen
, m 9 edp, — 0 : eğ 5
i ee ük e al e ub uzanarak geceyi geçireceğiz” (11 Ekim
le ai yi 1921 tarihli mektubundan).
2 LU aa Ky
Va 5 shy 3 Gi ii
i Li vx P J Red .
Kem Sağl AMD Enver, Buhara'daki temaslarına
Ru KM rg “ : ani
Dm EĞ Mk zl) şehre varışının hemen ertesi günü
yla, p Di ei, se B
On rk çeri iş “4 .., ©, başladı ama Emir'in memleketi ter-
£ pe e Dİ Uf ğ al :
vg Sam, >, ço ketmesinden sonra iktidarda bulu-
e #5 “ nan hükümet bu gelişe şaşırmış gibi
Mn şi R pi JA z ğ
e 0 & “e. idi. Önce, gelenin hakikaten Enver
eğ eği M ;
Pb a, ii be Paşa olup olmadığını anlayabilmek
- . xi ği “3 *3 İNN u LG > i
e bal gi em maksadıyla onu önceden tanıyan bi-
v— gi 0 ye Nİ edi e G
way, e “Aş rini gönderdiler.
€Up vE a e E
a e e Görüşmeler gelenin Enver oldu-
Zİ gunun doğrulanmasından ve En-
Enver'in Buhara'ya nasıl
vardığını anlattığı
11 Ekim 1921 tarihli mektubu.
ver'in “Gelişim, Ruslarca mâlümdur”
demesinden sonra başladı. Sık sık
toplantılar yapıldı, yemekler yendi,
birlikler, okullar ve hastahaneler ziyaret edildi, hattâ bazı yerlere
gittiği sırada refakatine süvariler de verildi.
Enver, Orta Asya'da değişik görüşlerdeki gruplar tarafından
farklı şekillerde karşılandı. Buhara'daki milliyetçi hükümetin men-
suplarından Maliye Bakanı Osman Hoca, Savunma Bakanı Abdül-
hamid Ârif ve Erkân-ı Harbiye Reisi Ali Rıza gibi Sovyet karşıtı
blok Enver'in gelişinden memnundu ama hükümetin diğer üyeleri
Enver'in Buhara'daki mevcudiyetinden endişe duyuyor, temasların-
dan ve işlere karışmaya başlamasından hoşlanmıyorlardı.
Sovyetler'e karşı mücadele maksadıyla Orta Asya'nın farklı bölge-
lerinde isyan eden Basmacılar'ın, özellikle de Emir yanlısı ve Cedidçi-
ler'indüşmanı olan Basmacı grupların da Enver'e karşı muhabbet his-
setmeleri mümkün değildi. Yenilikçilere, yani Cedidçiler'e de Ruslar
kadar düşman olan Basınacılar'ın çoğunluğu her ne kadar Enver hak-
kında bir malümata sahip bulunmuyorlar ise de, ismini işitmiş olan-
ların onun hakkında bildikleri tek birşey vardı. Enver, Istanbul'daki
Halife Sultan Abdülhamid'i 1908'de Cedidçi bir idare tarzına geçmeye,
yani Meşrutiyet'i ilân etmeye zorlayanların başında idi! Enver'in Hür-
riyet Kahramanı olması, Cedidçi olması demekti, üstelik Meşrutiyet'i
ilân eden Abdülhamid'i bir sene sonra tahtından indirenlerin arasın-
daydı ve dolayısı ile Abdülhamid ile aynı görüşte ve Cedidçiler'e karşı
olan Buhara Emiri'nin de düşmanı idi!
Küver'in Buhara'da birdenbire ortaya çıkmasına şaşıran, gelişin-
den memnun olmayan, onu yabancı gören ve Orta Asya siyasetine
bir yabancının müdahalede bulunması istemeyenlerin arasında Tür-
kistan'da o günlerdeki siyasi hayatın ön saflarında yeralan bir kişi
duha vardı: Başkırt bağımsızlık hareketinin liderliğini yapmasının
ardından memleketini terketmek zorunda kalıp Türkiye'ye gelen ve
hayatını 1970'te Türk tarihçiliğinin en saygın isimlerinden biri ola-
ruk noktalayan Zeki Velidi, yahut sonraki senelerin Ord. Prof. Dr.
Zeki Velidi Togan”...
Zeki Velidi, hoşnutsuzluklarının Enver'in Buhara'ya gelmesinden
öncesine, Rusya'daki ve Almanya'daki faaliyetlerine, hattâ Berlin'de
yayınlanan ve Türkistan'a da gönderilen Livâyü'l-İslâm dergisine
kadar uzandığını yazar:
“..Enver Paşa'dan birkaç mektup ve bir de bazı mecmualar gel-
mişti. “Livâyü'-İslâm” ve başka isimlerde olan ve Berlin'de neşro-
lunan bu mecmualarda Enver Paşa ya arkadaşları Islâm âleminin
birliği nâmına müttefikler aleyhine ve Sovyetlerle anlaşma lehi-
ne propagandada bulunuyordu. Türkiye'nin müttefiklerle haklı
ve hayati hesapları ile Türkistan'ın Sovyetlerle ölüm kalım müca-
delesini birleştirmek mümkün olmadığından, Enver Paşa'nın bu
propagandasına çok canımız sıkılıyordu. Türkistan'daki kıyam ha-
reketlerine katılabileceği haberi de gelmişti. ...Türkistan'da bizim
mücadelemiz Rusya'nın iç meselesi olarak kalmalı, resıni yaşayan
arkadaşlarımız Türkistan Müslümanları'ndan kurulınuş resmi
kızıl milli ordu nüvelerini büyütmek, Sovyet müesseselerinde ve
partide Müslüman münevverlerinin saflarını genişletmek, dış
menileketlerle temas edilirse bunu katiyyen açığa vurmamak az-
minde idiler.
..Enver Paşa da işe karışır ve alenen Sovyet aleyhtarı bir cep-
he alacak olursa, bunlar da müttefik devletlerden yardım alamıya-
caklarından Türkistan'daki kıyam hareketleri hem içerideki, yani
hükümet dairelerindeki arkadaşlarımızdan ve hem de dışarıdan
tamamiyle tecrid edilmiş olacaktık. Ortaya atılan şiarlar büyüdü-
ğü halde eldeki vesâit şimdiye kadar mevcut olana nisbetle pek de
küçük olacaktı. Bana, Enver Paşa'nın Türkistan'a gelmek fikrinde
olduğunu bildirdiler. Biz de vaziyeti komitemizde müzakere ettik,
“Buraya gelmeyip kenardan bize yardım etse daha iyi olur” diye
cevap verdik”,316
Zeki Velidi ve onun gibi Orta Asya meselesinin Sovyetler ile an-
laşarak çözüleceğini düşünen entellektüel çevre, Enver'in gelme-
sini, daha sonra da Türkistan konusunda faaliyetlerde bulunma-
sını istemiyordu! Sovyetler ile bozuk olan ilişkilerinin yapacakları
siyasi temaslarla düzelebileceğine inanıyor ve Enver'in işlere ka-
rışması halinde meselenin uluslararası bir mahiyet alması ihtima-
linin çözümü zorlaştıracağından endişe ediyorlardı...
Enver ile Buhara'da altı defa buluştuğunu, Paşa'yı Orta Asya'da
kalmak yerine Afganistan'a gitmesi, özellikle de Basınacı meselesi-
ne hiçbir şekilde karışmaması konusunda iknaya çalıştığını yazan
Zeki Velidi, Hacı Sami'nin etkisinde kalmış olan Enver Paşa'nın
uyarılara kulak asmadığını anlatır...
Buhara'ya Enver ile görüşmek için gizlice geçen Zeki Velidi, ilk
görüşmeyi Buhara'daki Afgan Sefareti'nde yapmıştı:
“Kendisinin Buhara'ya kadar gelmiş iken Türkistan için fay-
dalı olabilecek ne gibi işler yapabileceğini ve kendisine bu husus-
ta ne gibi tavsiyelerde bulunacağımı sordu. “Ben öyle karar ver-
dim, şöyle yapacağım” diye bir iddiası yoktu. Doğrusu, şaşkındı.
“Buhara'daki Türkiyeli subayların benimle temasta olanları
siz gelince Basmacılar'a iltihak edeceğinizi söylediler. Bu da bir
yoldur. Diğer bir yol da buradan Afganistan'a geçmeniz olacaktır.
Buna Ruslar müsaade etmezler ama size bu işi yapmak kolaydır.
Burdalık denen yerden kolaylıkla geçirebiliriz, orada teşkilâtımız
sağlamdır” dedim. Paşa, Basmacılar'a geçmesini neden muvafık
görmediğimi sordu. Ben de evvelâ bu mücadele Rusya'nın iç me-
selesi olarak başlamıştır. Bizim Bolşevik düşmanı olarak muh-
telif Rus kuvvetleri ve partileriyle anlaşıp iş görmemiz, hatta
icap ederse Sovyetlerle tekrar barışmak imkânlarımız var. Siz
karışınca ...Sovyetler bu hususta samimi olmadıklarından bu da
Rusya aleyhtarı bir hareket şeklini alır. Halbuki Müttefikler size
ikinci bir Wilhelm nazariyle bakıyorlar. Biz dışarıdan yardım al-
mak imkânını bulacağımızı düşünüyorduk. Siz bu harekete ka-
tılınca bu imkânlar ortadan büsbütün kalkacaktır, meselemiz
hazırlıksız bir halde milletlerarası bir şekil almış olur. ...Sovyet
cephesinde ve partide çalışmakta olan yüzlerce arkadaşımız bize
bugüne kadar Rusya'nın bir iç meselesiyle uğraşıyoruz, diye ba-
kıyorlar ve bize yardım ediyorlardı. Onlar dış memleketlerle an-
laşmaları macera sayıyor, teminatı olmadığı için de ona yanaş-
mıyorlar.
..Halbuki Afganistan'a geçer ve orada Hindistan meseleleriy-
le uğraşmayıp Türkistan meselelerini oradan idare etmek işiyle
meşgul olursanız çok faydalı olur. Meselelerimizin pürüzlü tarafı
Buhara emirliği meselesidir. O gitmiştir, onu artık getirmek iste-
meyiz ve gelemez. O, Cedidliğe ve size düşmandır. Burada ken-
disine sadık çeteleri vardır. Onlar size karşı hareket edecekler.
Halbuki her şeyden evvel Emir'in çetelerine iltihak etmek mec-
buriyetindesiniz. Siz Afganistan'a geçerseniz belki Buhara Emiri
ile görüşüp onu yola getirebilirsiniz. Amanullah Han buna elbet-
te müzaheret eder. Belki Afganistan vasıtasiyle dış memleketler-
den ve Iran'dan yardım temin etme yolunu ararsınız. Basınacı
rehberleriyle temasta bulunur, instructorlar gönderirsiniz. Biz de
burada kendi siyasetimize devam ederiz, Emir'in de tam itima-
dını ve müzaheretini temin ettikten sonra belki Ingilizlerle de
anlaşabilirdiniz. O vakit Türkistan'a gelir ve harekâtı bilfiil idare
edersiniz. Bizim Cemiyetimize tâbi bütün kuvvetler sizin hizme-
tinizde bulunur. Yoksa arkası sağlam olmayan işe karışmaktan
ekseriyet sakınır”.317
Zeki Velidi, aynı görüşmede Panislâmizm ile Pantürkizm'in Orta
Asya'da niçin hayata geçirilemeyeceğini de anlatacaktı:
“..Enver Paşa “Arkadaşlarınız İslâm milletlerinin ve Türkler'in
vahdetini neden istemiyorlar?” dedi. Ben de ona “Türkistan'da
avam ancak Osmanlı halifesi bilir. O da Türkiye Sultanı'dır. Tür-
kiye Türkleri'nin Türkçe konuştuğunun farkında değildir. Münev-
verler bunu bilir ama, kültür birliğimizden habersizdirler. Diğer
taraftan Ruslar Panislâmizm ile Pantürkizm'i o kadar menfur
birşey olarak gösteriyorlar ki Ruslar'la iş gören insanlar bu mef-
kürelerden uzak durmak lüzumunu hissediyorlar. Hiç unutulma-
mak icap eden diğer bir husus da buraTürk halkınınancak kendi
dertleriyle meşgul olmaları, Türk siyasi vahdeti mes'elelerini hiç
işitmemiş olmalarıdır. Bu fikri hacılar bile bilmez. Bilen varsa
İstanbul'da tahsil görüp gelen birkaç talebeden ve “Türk Yurdu
okuyucularından ibarettir, başka hiç kimse yoktur. Burada herkes
Türkistancıdır, Hazar Denizi'nin güneyinde İranlı, kuzeyinde Rus
ahalinin kesafetine dair istatistik malümatı olan adamlar Türki-
ye ve Türkistan'ın müşterek siyasi davası olacağını düşünmezler
bile. Aradaki münasebetin ancak İslâmiyet ve Türk kültürü esa-
sında inkişaf ettirileceği yolunda propaganda yapılabilir. Buna
vaziyet müsaittir. Her Türkmen, Özbek ve Kazak, Kuvveti varsa
Türk gelsin, bizi alsın? der; Panislâmizm ve Pantürkizm'den kaçı-
nırgörünen münevver Ruslar'ın bu işinmümkün olmasına, inan-
maları yüzünden korktuğunu görünce, bu fikre inandığından,
Ruslar'ın kendisine karşı münasebetinin sertleşeceğini görür. Yok-
sa, Türkler'in vahdetini istemiyen münevver ortada yoktur. “Hayal
peşinden koşup Rus'u boşuna kızdırmıyalım? der, yahut da sadece
gafildir”,318
İkinci görüşme ertesi gün Buhara Hariciye Vekili Haşim Şa-
yık'ın evinde oldu ve Enver, Zeki Velidi'den Basınacı hareketi hak-
kında bilgi istedi. O sırada söze karışan Hacı Sami, Enver'in Afga-
nistan'a gitmesinin ömrünü zâyi etmek olacağını ama Türkistan'da
kalması halinde 4zyametler kopartacaklarını söyleyince Zeki Velidi
kışkırtmalara cevap vermek zorunda kaldı:
“Bu zât kendisinin 1916 yılı Yedisu isyanındaki rolünü büyü-
terek konuşuyor ve “İşte bendeniz bir sade Türk olduğum halde
koca Kırgızistan'ı ayağa kaldırdım. Sizin -yani Enver Paşa'nın-
şöhret ve itibari ile Türkistan'da ne kıyametler koparırız” diyordu.
Ben de o dakikada bunu tashih ederek “1916 yılı kıyamı propa-
ganda ile değil, Çar'ın yerli halkı harp işlerine almak hakkındaki
25 Haziran fermanı neticesinde umumi galeyan şeklinde meydana
çıkmıştı. Zât-ı âlinizin ve arkadaşlarınızın ancak kıyamın niha-
yetine doğru Kırgızlar'ın Çin'e geçeceği zaman Karakol kasabası
civarında Şabdan Batıroğulları'na iltihak ettiğini işittik. Ben,
Paşa'ya bütün vaziyeti bütün çıplaklığıyla arzettim ve ediyordum.
Onu yanlış harekete sevketmekten muhakkak ki kaçınırım” dedim.
Bununla, Hacı Sami'nin sözlerindeki mübalâğaya Paşa'nın dikka-
tini çekmek istedim. Hacı Sami bundan münfail oldu”,19
Hacı Sami o gece geç vakit Zeki Velidi ile tek başına görüştü ve
Enver'in Berlin'e gitmesi halinde öldürüleceğini söyledi:
<..Derken, geç vakit Hacı Sami ...geldi ve benimle ayrıca ko-
nuşacağı bir mesele olduğunu söyledi. Hacı dedi ki, “Paşa'nın
Sultan'ın yanına gitmesine katiyen razıolmayın, onu orada -Ber-
linde- öldürürler, Paşa'nın buraya gelişi büyük bir fırsattır. Bu
hareketlerden bir netice çıkar veya çıkmaz, fakat Enver Paşa'nın
bu işe karışması ile bu iş cihanşümul bir ehemmiyet kesbeder.
Türkistan bu nesilde kurtulmazsa Paşa'yı ve sizi şiar edinecek
olan müstakbel bir nesil bu vatanı kurtarır. Paşa sizin sözlerinize
çok ehemmiyet veriyor, zinhar ona Almanya'ya geri gitmesi caiz
olmadığını söyleyin” dedi.
Ben de bu hususta söz verdim ve “Ben, Paşa'nın Türkistan'da
yapacak işlerinde muvaffak olması için başta Afganistan'a git-
mesi gerektiğini ileri sürüyorum, siz de buna muhalefet etmeyin,
mübalâğalı sözler söylemeyin” dedim” 329
Enver, ertesi gece yaptıkları üçüncü görüşmede Zeki Velidi'den
Türkistan'da kalıp çalışmasını isteyip istemediklerini sordu:
“ Üçüncü akşam konuştuğumuzda, Paşa'ya Hacı Sami'nin
tesir etmekte olduğunu gördüm. Paşa bana “Zeki Bey, yoksa
siz benim Türkistan'da çalışmamı istemiyor musunuz?” dedi.
Ben de “Maazallah, Türkistan'da sizin gibi büyük binlerce fe-
daiye iş var. Bu memleketi ancak fedailer kurtarır. Milletlera-
rası vaziyet şimdi milletlerin hürriyeti istikametinde inkişaf
edecek, müstemlekeler ortadan kalkacak, Türkistan da bir gün
kurtulacaktır. Fakat memleketimizin bugünkü vaziyeti bakı-
mından söz söyledim. Fikir ve mütalâamı sordunuz. Ben de
bildiğimi ve anladığımı, fazla veya eksik olmadan arzetmek
mecburiyetindeyim” dedim”32!
30 Ekim'de Enver'in hiç beklemediği birşey oldu ve Buhara'daki
Sovyet konsolosu, derhal Moskova'ya dönmesinin istendiğini söyledi!
Konsolos, Cemal Paşa'nın Afganistan'daki faaliyetlerinden ra-
hatsız olan İngiltere'nin Sovyetler'e bu hususta bir nota verdiğini,
Paşa'nın bu yüzden Afganistan'a dönmeyeceğini, dolayısı ile Bu-
hara'da Enver ile buluşmasının mümkün olmadığını söyledi. En-
ver bunun üzerine Afganistan'a geçmeye karar verdi, Çiçerin'e bir
telgraf gönderdi ve böyle yapmakla da Sovyetler'den hareket ser-
bestliği elde edeceğini düşündü.
Sovyet elçisi ile yaptığı görüşmeyi, Naciye Sultan'a yazarken üz-
gün ve kırılmış halde idi:
“...Şu satırları yazarken pek müteessir bir haldeyim. Demin,
Sovyet vekilini ziyarete gitmiştim. ...Moskova'nın telgrafını oku-
du. Bunda kat'i olarak Moskova'ya avdetim yazılıydı. Bunun üze-
rine ben birkaç gün Cemal Paşa'nın mektubunu ve Batum'dan
beklediğim postayı aldıktan sonra belki çarşamba veya pazara
hareket edebileceğimi söyledimdi. Fakat Cemal Paşa'nın Mosko-
va'da olup olmadığını sordum. Ihtimal oradadır, dedi. Sonra aldı-
ğım habere göre, Şubat'a doğru avdet edecekmiş. Halbuki o vak-
te kadar Afganistan'ın boş kalması muvâfık olmayacak dedim.
Bunun üzerine benim oraya azimetim iktiza edeceğini söyledim.
Hele, Ingilizler'in Cemal Paşa'nın Afganistan'a azimetine müma-
naat edilmemesi için Rusya'ya verdikleri nota üzerine Afganis-
tan'a hiç avdet etmeyeceğini sefirin söylemesi üzerine kat'iyyen
Afganistan'a geçmeye ve bu suretle hem serbesti-i hareketi istih-
sâle karar verdim ve Çiçerin'e yazdığım telgrafı sür'atle çekme-
sini söyleyerek ve buna inzar edeceğimi ve böylece on gün kadar
kalacağımı söyledim.
..Binaenaleyh daha bir müddet buradayım ve kat'i kararım
herhalde biran evvel Afganistan'a geçmektir. Hattâ Sovyetler'i
serbest bırakmak için Buhara arazisinden geçeceğimi ve bunun
için de Taşkent yerine Buhara'da kaldığımı söyledim. Umarım
ki mektuplarım Sovyetler'in eline geçmiş olsa bile benden şüp-
helenmeye hakları yoktur. Maamafih bugün sefire Afganistan'a
harekâtım teşkilâtın kararı neticesi olduğunu ilâve ettim.
..Maamafih bu Moskova davetinden dolayı biraz neş'emiz kaç-
tı. Ama ne çare? ...Iş ileri gitmiyor. Canım da bundan dolayı çok
sıkılıyor...” (30-31 Ekim 1921 tarihli mektubundan).
Zeki Velidi, Enver ile Rus diplomat arasındaki görüşmede daha
sert ifadelerin sarfedildiğini nakledecek ve Enver'in bu görüşme-
den Basınacılar'ın arasına girip Rusya'ya, oradan da Berlin'e git-
meyi düşündüğünü yazacaktı:
“..Dördüncü görüşmemizde Paşa, Afganistan'a geçmek fikrine
temayül etti. Bu hususta Ruslar'a müracaat edecek onlar yardım
etmezlerse bizim yardımımızla kendisi gidecek oldu. Ben de ona
haritalar tedarik ettim. Cemiyetimizin Çarçuy ve Burdalık şube-
lerinden Türkmenler'i getirip Paşa'yı Burdalık-Sakarkuduk-An-
dhoy yoluyla Afganistan'a geçmeleri için yardım etmelerini, refa-
kat etmelerini, Kerki mıntıkasında faaliyette bulunan 'I'ürkkmen
Basınacıları'na Paşa'yı tanıtınalarını söyledim. Çarçuy'a gidip
Türkmenler'in yardımını temin işini gayet sür'atle yaptık. Bu da
Paşa'nın hoşuna gitti.
27 Ekim'de Paşa, Kagan'da Rus konsolosu Jurinewle görüş-
müş, Cemal Paşa'nın Afganistan'a ne zaman döneceğini sormuş,
konsolos da “Cemal'e yol vermek şöyle dursun, sizin de buralarda
ne gibi işlerle meşgül olduğunuzu pek iyi biliyoruz” demiş. Paşa
bunu doğrudan doğruya bir tehdit telâkki etmiş. O, Ruslar'ın ken-
disini de, Cemal Paşa'yı da öldüreceklerini düşünüyordu. Onun
Basınacılar arasına bir defa girip geri Rusya'ya dönmek ve son-
ra da Berlin'e gitmek gibi garip fikirleri vardı. Ben de “Bir defa
Basmacılar arasına girdikten sonra geri Rusya'ya dönemezsiniz,
böyle fikirlerin aklınızdan geçtiğini bile kimseye söylemezseniz iyi
edersiniz” dedim” 322
Enver, Zeki Velidi'ye bir sonraki buluşmalarında Doğu Buha-
ra'ya giderek Basınacılar ile Cedidçiler'in biraraya gelecekleri bir
Kongre düzenlemeyi düşündüğünü söyledi:
“..Paşa ile yine biraz görüştüm. İşleri sürüncemede bıraktığı-
nı, Doğu Buhara'ya geçeceğini, orada Basınacılar'la münevverleri
toplayıp bir kongre tertip edeceğini söyledi. Bana da kendi kara-
rını Hive'ye, Kazakistan'a, Fergana ve Türkmenler'e cemiyetimiz
nâmına bildirmemi, onların da Doğu Buhara Kongresi'ne gelme-
lerini temin eylememi teklif etti.
Ben, Kongre'ye mümessiller gelmesini temin etmenin imkân-
sızlığını, Afganistan'a geçmesi münasip olacağını bir daha hatır-
lattım. Bu itirazlardan hoşlanmadı”,33
Altıncı ve son görüşmede, Enver artık kararlıydı ve kararını göz-
yaşları içerisinde açıkladı: Buhara'yı terkedip Basmacılar'a katıla-
caktı!
“...Mirza Muhittin Hakimbay'ın evinde mahrem arkadaşları-
mızdan iki üç kişiyi çağırdık. Paşa, bize belki de Basmacılar'a ge-
çeceğini anlattı. “Mamafih daha birkaç gün var, senin dediklerini
de hâlâ düşünüyorum, eminim ki bütün sözlerinde samimisin.
Burdalık yolundaki hazırlığı da bırakmayalım” dedi.
Gözlerinden yaş akıyordu. Bu hâliyle mücadeleye atılmak
isteyen bir sporcu gibi daha evvelce de gördüğümüz Alman malı
çizmesini de giymişti. Çok samimi olarak konuştu ve fikirlerini
açıkça söyledi. Afganistan'a geçerse belki Türkistan milli müca-
delesine artık katılamıyacağını düşünüyordu. Bu memleketin
kurtuluş hareketine canını feda etmek hususundaki kararı kâfi
idi. Kafkasya'da General Halilov'un tertibatına dahil olduğunu
anlattı. Siz Türkistanlılar hazırlıksızsınız, ama yakında da hazır
olacak değilsiniz. Ruslarla mücadele için her ne yapmak lâzımsa
onu yapmanın zararı olduğunu anlattı; şimdi kendisini Türk-
larin anavatanında hissettiğini, bura 'Türkleri'ni mücadele saha-
gina çıkarmak istediğini söyledi”.***
Zeki Velidi, o andaki ruh hâlini anlattığı Enver'in Orta Asya'nın
vaziyelini bilmediğini ve son kararını Sovyet Konsolosu ile görüş-
mesinden sonra verdiğini söyleyecek, “...Bu zâtın çok büyük bir ide-
alist olduğunu, hattâ hayatla ve vak'alarla pek hesaplaşmadığını
ve Türkistan'ın coğrafya ve istatistiğine dair Avrupa ve Rus neşriya-
tını okumamış olduğunu, o günlerde gördüm. Şüphe yok ki bu zat
Türkistan'da yapacağı işlerini ancak burada Buhara'da bulunduğu
günlerde tasarlamıştı, bunda da en çok kendisine Cemal Paşa ile
görüşme imkânının verilmemiş olması ve Konsolos Jurinev'in sa-
vurduğu tehditler muhakkak müessir olmuştur” diye yazacaktı.3?5
Aslen Orta Asyalı olan ve sonraki senelerde Türkiye'de yahut
Batı'da yayın yapan tarihçiler ile yine aslen Türkistanlı olan si-
yaset erbâbı Enver'in Türkistan'da faaliyet göstermesine Zeki Ve-
lid'nin karşı olmasını ve Başkırt liderin uğradığı bütün hayal kı-
rıklıklarına rağınen Sovyetler ile hâlâ bir anlaşma yolu aramasını
sık sık eleştirdiler.
Ama, Zeki Velidi bütün uyarılarında haklı çıktı!
*
Buhara'nın siyasi çevrelerinde, Enver'in oynaması gereken rol
hakkında üç değişik görüş hâkimdi:
“ .Cumhurbaşkanı Osman Hoca ve Harbiye Nâzırı Abdülha-
mid Arif gibi liderlere göre, Paşa, Basınacılık hareketinin başına
geçmeli ve Basmacılar'ı organize ederek Ruslar'a karşı savaşma-
lıydı. Amaç, Türkistan'ın Rus esaretinden kurtarılmasıydı. En-
ver Paşa'yla birlikte Buhara'ya gelen ve muhtemelen Paşa'nın
Türkistan'a gelmesinde en etkili faktör olan Hacı Selim Sami de
bu gruba katılmaktaydı. Hacı Sami'ye göre Türkistan halkı pat-
lamaya hazırdı ve eksik olan tek şey, Enver Paşa gibi güçlü bir
liderdi.
Buharalı Cedidler'in bir diğer kısmı, Enver Paşa'nın Buhara
Cumhuriyeti ile Sovyet Rusya arasında arabuluculuk yapmasını
ve Buhara Halk Şüraları Cumhuriyeti yönetiminin güçlendiril-
mesi için çalışmasını önermekteydiler. Zira son zamanlarda Rus-
lar, Buhara Cumhuriyeti'nin Sovyetleştirilmesi yönünde yoğun
baskı uygulamaya başlamışlardı.
Orta Asya Müslümanları Milli Avami Cemiyetleri Ittihadı
Başkanı Zeki Velidi önderliğindeki bir diğer grup ise, Paşa'nın Af-
ganistan'a geçmesi ve orada yapacağı çalışmalarla Türkistan'da-
ki milli mücadeleye katkı sağlaması gerektiği inancındaydılar.
Zeki Velidinin düşüncesine göre, Paşa'nın doğrudan Basmacı-
lar'a katılması halinde Türkistan Milli Mücadelesi bölgesel bir
olay olmaktan çıkacak, Pantürkçü ve Panislâmcı bir nitelik kaza-
nacaktı. Bu durumda Sovyetler bütün güçlerini bölgeye yığacak,
Türkistan'da harekete destek vermesi ihtimali bulunan Ingiltere
benzeri dış güçler de bu konuda istekli olmayacaklardı”.326
*
Enver, Buhara'da bulunduğu ve Basmacılar'a katılıp katılınama
konusunda kesin karar vermediği günlerde teftiş seyahati yapar-
casına etrafı dolaşıyor, memleketin geleceği konusunda teşebbüs-
lerde bulunuyordu...
Meselâ, Buhara ordusunun güçlenmesi için Afgan Emiri'nden
silâh göndermesini istedi (18 Ekim 1921 tarihli mektubundan),
Taşkent ve Hive'deki Türk subaylardan bazılarını yanına çağırdı
(20 Ekim 1921 tarihli mektubundan), Istanbul'a öğrenci gönderip
öğretmen getirtmeye çalıştı, öğretmenlerin maaşlarını bile hesap-
ladı (27 Ekim 1921 tarihli mektubundan), değişik bakanlıklar için
yine Türkiye'den uzmanlar davet etti ve Buhara'daki Harbiye Mek-
tebi'ni başka tarafa nakletmenin yollarını aradı (28 Ekim 1921 ta-
rihli mektubundan), Kazakça'yı ıslah ederek umumi bir Türk lisa-
nı yaratmayı hayâletti (3 Kasım 1921 tarihli mektubundan), hattâ
şehirlerden ve kasabalardan çok uzaklarda, dağlarda bir kışlaktan
ötekine gittiği sırada bile bulunduğu yerdeki altın madenlerini in-
celetmek için Almanya'dan uzman davet etmeyi düşündü (27 Ocak
1922 tarihli mektubundan).
Enver'in Orta Asya'ya yapmak istedikleri sadece bunlardan iba-
ret kalmadı ve sonraki günlerde Almanya'dan zeplin, uçak, silâh,
cephane ve tamirhane getirtmek bile istedi. Kardeşi Nuri Paşa,
ağabeyi Enver'e 1922 Temmuz'unda, yani Enver ile Kızıl Ordu ara-
sındaki mücadelenin en şiddetli günlerinde yazdığı mektupta Halil
Paşa ile beraber Orta Asya'ya gitmek istediklerini söylüyor ve ©...
zeplin işini ehemmiyetle takip ediyorum. İmkân dahilinde cepha-
nesiyle birlikte 6.000 silâh, 60 kadar zabit, büyücek bir tamirhane,
hattâ bir-iki de tayyare bir defada naklolunabilecektir. Bunun için
herşeyden evvel para lâzımdır. Siz 30 ilâ 60 bin altın gönderebile-
cek misiniz?”52' diyordu.
Almanya'dan havalanıp tâââ Orta Asya'ya silâh, cephane ve elli
kadar da subay götürecek bir zeplin!
Hayallerin hududu yoktu!
*
Enver, Buhara'da bütün bu faaliyetlerin yanısıra bitmeyen top-
lantılar düzenledi, kongreler yapmaya çalıştı, siyasi teşekülleri ve
Ittihad ve Terakki'yi tekrar canlandırabilmeye çabaladı, hattâ 16
Kkir'de Samed Bey isinili bir Azeri'yi whlif etti, yani merasimle
tihad ve'Terakki üyesi yaptı!
Mektuplarından da anlaşıldığı gibi, Buhara'da tam olarak nasıl
faaliyet göstermesi gerektiği konusunda kararsızdı. Yeni bir hare-
ket mi başlatması, Afganistan'a mı geçmesi, yoksa şehirden ayrı-
larak Basmacılar'a mı iştirak etmesi gerektiğine bir türlü karar
veremiyordu...
Enver, Türkistan'ın bağımsızlığı için mücadele etmiş olan Kazak
politikacı Mustafa Çokay'ın 1933'te yayınladığı bir belgeye göre,
önce Buhara'daki Kızıl Ordu birliklerinin geri çekilmesi için Mos-
kova nezdinde girişimde bulundu.
Mustafa Çokay, Enver Paşa'nın 1921 Ekim'inde Moskova'ya,
Sovyetler Birliği Halk Komiserliği'ne bir mektup göndererek Sov-
yetler'in devrimci liderliği ile bağımsız bir Buhara'nın Asya'nın
Müslüman bölgelerini Ingiliz emperyalizıninden kurtarabileceği-
ni söylediğini, bunun için Kızıl Ordu'nun Buhara'dan çekilmesini
istediğini ama Moskova'nın bu talebi derhal reddettiğini yazıyor.
Çokay, Enver'in aslı Rusça olan mektubunda Buhara'yı bizzat
temsil edebileceğini söylediğini de kaydediyor ve mektubun tercü-
mesini veriyor:
“Müstakil Buhara adına biz, dost Sovyet Rusya'nın inkılâbı reh-
berliği altında Islâm Asya'sını Britanya emperyalizminden kurta-
rış vazifemizi muvaffakiyetle yapabiliriz. Moskova Halk Komiser-
ler Şürası'ndan, Buhara hududundan, burada aynen istilâ edilen
bir ülkedeki düşman ordusu gibi hareket etmekte bulunan kızıl
birlikleri geri çağırıp boşaltmalarını istiyorum. Kızıl Ordu'nun
Buhara'da bulunması, açlığa maruz bırakılmakta olan Müslüman
ahalinin son lokma ekmeğinin de elinden alınması ve ahalide Sov-
yet Rusyası'na karşı günden güne artan memnuniyetsizliğe sebep
olmaktadır. Ülkenin erzak levazımının ve kıymetli mallarının hac-
zedilip dışarıya götürülmesine de derhal son verilmelidir.
Şarki Buhara'daki isyan harekâtı büyümektedir. Bu isyanın
cumhuriyetin başka kısımlarına da yayılması mümkündür. Hükü-
metin başındaki Buharalı komiserler, Çekistler ve Rus askerleri
tarafından terör yapılmaktadır ve (Buharalılar) serbest, müstakil
hareket etme imkânından mahrumdur. Moskova'ya karşı isyan ha-
reketi, inkılâpçı Genç Buharalılar arasında da artmaktadır. Sovyet
Hükümeti'ne, onun için en mühim (bölge) olan Şark Cephesi'nde
tehlike vârolduğu konusunda ihtar ediyorum. Buhara halkına ken-
di hayatını kendisinin kurabilmesi için tam imkân verilmesi lâzım.
Buhara halkının teklifi üzerine, ben, Sovyet Hükümeti ile Buhara
Cumhuriyeti arasında vâki olacak müzakerede Buhara halkını tem-
sil etmeyi uhdeme alıyorum. Bu müracaatıma âcilen cevap veril-
mesini, müzakere için vekiller tayin edilmesini ve görüşme için yer
ve zaman belirlenmesini rica ediyorum. Ben kendi kanaatime göre
1921'in Aralık ayı sonunu ve Buhara şehrini teklif ediyorum”.328
Enver o günlerde yaptıklarını ayrıntıları ile anlattığı mektupla-
rında bu yazışmadan açıkça bahsetmiyor ama bazı günler Çiçerin'e
gönderdiği bir telgraftan yahut Moskova'ya yollamak için hazırladı-
ğı evraktan sözediyor.
Çokay'ın sözünü ettiği Moskova'ya hitaben yazılan ve Sovyet yö-
netimi ile iplerin tamamen kopartılmasına artık karar verilmiş ol-
duğu mânâsına gelen mektup, Enver'in diğer mektuplarında bahsi
geçen bu yazışmalardan biri olabilir...
Enver, aynı günlerdeki mektuplarında bazı şahıs isimlerini değiş-
tirerek yazmaktadır. Meselâ, Zeki Velidi'nin ayrıntılarını anlattığı
görüşmeleri o da anlatmakta, Zeki Velididen Hamid diye bahset-
mekte, 25 Ekim 1921'de Buhara'daki Afgan Büyükelçiliğinde yap-
tıkları görüşmeyi “...Afgan Sefareti'ndeki Hamid'den bir tezkire gel-
di. Semerkand'dan geldiğini bildiriyordu. Hemen araba ile gittim.
Köylü kıyafetinde, kısaca boylu, çiçekli yüzlüdür. Hemen elime sarıldı
öptü. Sonra, vaziyetten konuştuk...” diye yazmakta, 27 Ekim'de yine
isimleri değiştirmekte ve “...Gece, Hamid ile Naim Efendi'nin evinde
görüştük. Buhara merkezinin yeniden teşkili ve merkez-i umuminin
toplanması hakkında konuştuk. Sonra kendisi benim ilkbahara ka-
dar Afganistan'a geçmem ve sonra avdet etmem tarafdarı. Ben ise
herhalde çıkmayarak Türkistan dâhilinde ilkbahara kadar kalmak
istiyorum. Şimdilik niyetim Teşrinsâni onbeşine kadar burada kal-
maktır. Yalnız konuşmak istediğimden Naim Efendi ve Hâşim Efen-
di'nin çıkmalarını ..... bunun üzerine Hâşim Efendi biraz darıldı
gibi fakat ne yapalım? Bu akşam hâsıl ettiğim fikir, Buhara'da her-
halde Feyzullah Hoca ile çalışmak lâzım” demektedir.
3 Kasım 1921 tarihli mektubundaki isimleri de gizlemiş, Zeki Veli-
di'nin orada Velidof olan ikinci adının ilk ve son harflerini kullanarak
V.E diye yazmış, diğer isimleri de anlaşılmaz hâle getirmiştir:
“M.E. geldi. Görüştüm. Muhtelif eşhâs hakkında sordum. D.
kendileriyle görüşmüş ve konuştuğumuz gibi Merkez-i Umumi
Vekâlet Bürosu tanzim etmiş. D. hakikaten yavaş yavaş gözüme
giriyor. ...Y.A.'dan mektup aldım, gelemeyeceğini fakat her emre
hazır olduğunu yazıyor. F. Efendi de yarın gelecekmiş. ...L. dört
beygir almış cumartesi daha beygir alabilmek için belki pazara
kalacağız. Yemekten sonra D. ile görüşmeye gittik. M.'nin evinde
buluştuk. Yarın akşam M.A toplanacağını söyledi” .
*
Enver, 1921 Ekim'inin son ve Kasım'ının ilk günleri Afganistan'a
mı yoksa Doğu Buhara'ya, yani Basmacılar'ın yanına mı gitmesi
gerektiği konusunda hâlâ kararsızdı ama Kâbile gidecek olduğu
takdirde önce Basmacılar ile buluşmayı, yola onlarla temasta bu-
lkınduktan sonra devam etmeyi düşünüyordu.
Ama, bu düşüncesi bir-iki gün sonra tamamen değişti: Basmacı-
lara iltihak edecekti!
Kulağına zaten bir taraftan Naciye'sinin kucağına atılmasını
emreden bir ses geliyor, diğer taraftan “...Kırk milyon Türk ve Müs-
lüman'ın ve buna merbut (bağlı) milyonlarca İslâm'ın boğuk can-
hıraş iniltisi bana “İmdad, imdad' diye sesleniyor ve kalırsam Hak
ve halk nezdinde bu hizmetimin takdir edileceğini ihtar ediyor”
diye yazıyordu (17 Ekim 1921 tarihli mektubu). Moskova ile Ce-
mal Paşa'nın gönderdiği ve âcilen Moskova'ya dönmesini isteyen
mektuplar ile telgraflar canını zaten yeteri kadar sıkmıştı; artık
herşeyden, hayattan, ölümden, Naciye'siz yaşamaktan korkuyordu
(29 Ekim 1921 tarihli mektubu).
Kararını bu endişeler ve karamsar duygular içerisinde verdi:
Afganistan'a değil, Basınacılar'ın yanına gidecek, onların başına
geçecek, Orta Asya'dan başlatacağı isyan ateşi zamanla bütün 1Is-
lâm dünyasını saracak ve Müslümanlar'ı artık sadece İngiliz değil,
Sovyet emperyalizminden de kurtaracaktı.
Sonra?
Sonrasını Enver'in yazdıklarından, herşeyi Naciye'si için yaptı-
ğını söylediği satırlarından okuyalım:
“..Hakikaten ne tuhaf talih veya kısmet değil mi? Ben harbi kay-
bedecek, Moskova'ya gelip Moskova suyu kenarından Naciyeciğim'e
bu çiçeği göndereceğim. Herhalde Allah büyüktür. Inşaallah sana
şarkın bütün eski altın, zümrütlü Cengizler, Timurlar'ın taçlarını
takdim ederim” (Moskova'dan 18 Nisan 1921'de yazdığı mektuptan).
“...Senin şöyle İstanbul'dan çıkmış yavrularımla boynunuz bü-
kük olarak Berlin'de sana lâyık olmayacak bir binanın köşesine
iltica ettiğinizi düşündükçe, sana her vakit dediğim gibi herkese
gıpta ettirecek bir surette yaşatmak ve alnını kemâl-i gururla
kaldırıp gezmene vesile olmak ve öyle bir harp kaybetmiş idama
mahküm bir adamın değil, din ve milletine hakikaten fedakârlık-
la çalışmış ve inayet-i hakla muvaffak olmuş bir adamın refikası
olduğunu göstermek için kalacağım. Inşaallah, pek emin oldu-
gum büyük muvaffakiyet yakında husül bulur da o vakit bütün
bir ırkın, halkın minnet sadâları arasında gelir, sana lâyık mev-
kiye oturursun” (17 Ekim 1921 tarihli mektubundan).
“..Ben de bütün rühumla mevcudiyetimle yalnız senin için ya-
şadım, yaşıyorum, yaşayacağım. Emin ol ki, her yapacağım şey
yalnız senin içindir” (7 Kasım 1921 tarihli mektubundan).
“...Fakat bütün dünyayı ayaklarının altına döksem doğrusu
yine az”(20 Mart 1922 tarihli mektubundan).
*
Naciye Sultan'a 7 Kasım 1921'de yazdığı mektupta Buhara'yı
ertesi gün terkedeceğini söylemekteydi. Gönderdiği aslında bir
mektup değil, Moskova'da ve Buhara'da görüştüğü kişilerin kara-
kalemle yaptığı portrelerinin bulunduğu 33 sayfalık ve cep boyu bir
eskiz defteri idi. Defterin başında Moskova'da ve Batum'da yaptığı
çizimler vardı, sona doğru beş sayfayı bu mektup için kullanmıştı
ve son sayfanın arkasında Buhara'da kaldığı evin krokisi vardı.329
Buhara'dan yaklaşık otuz kişilik iki ayrı grup halinde çıkan En-
ver, 9 Kasım'daki mektubunda şehri nasıl terkettiklerini ayrıntıla-
rı ile anlatmaktaydı.
8 Kasım sabahı geyik avına gideceklerini söyleyerek sabah saat
onda kaleden atlara binmiş, Emir'in şehir dışındaki sarayının ya-
kınındaki kışladan birer Rus tüfeği ile yüzer fişek alıp on ikide ku-
zeyden güneye ilerlemiş, kendilerini bekleyen diğer grup ile buluş-
muş ve yola beraberce devam etmişlerdi. Şehri terketmeden önce
Buhara'daki ve Hive'deki İttihadçı teşkilâtlara Buhara'dan son ya-
zılı emirlerini göndermiş ve emirleri “Ulu Turan İhtilâl Orduları
Kumandanı ve Merkezler Merkezi Reisi Enver” diye imzalamıştı.
Naciye'ye “...Hakk bu büyük işte utandırmasın. Sen, bu biçare
Türk ve Müslüman ili için dua et” demekte, “Artık ok yaydan çık-
tı. İnşaallah geri ancak muvaffakiyet-i tömmeden sonra dönerim”
diye yazmıştı (9 Kasım 1921 tarihli mektubundan).
*
Enver, Naciye Sultan'a gönderdiği mektuplarda Basmacılar'a
katılmak üzere Buhara'yı terketmesinden sonra yaşadıklarını da
önceki mektuplarında olduğu gibi bütün ayrıntıları ile anlattı.
Bu mektuplardan sadece 8 Mayıs ile 21 Temmuz arasındakiler
kayıptır.
Ankara Hükümeti'nin istihbarat teşkilâtının mensubu Feridun
Kandemir, kitaplarından birinde, Paşa'nın yaverlerinden Muhid-
din Bey'in, Enver'in bazı eşyaları ile evrakını Meşhed'de kendine
teslim ettiğini yazar:
“...Yaver Muhiddin ile aylardan sonra tekrar, fakat tamanıiyle
değişmiş, çok değişmiş bir vaziyette karşılaştık. İran'ın Türkis-
tan hududu üzerindeki Meşhed şehrinde vaki olan bu karşılaş-
mada Muhiddin yine boynuma -fakat bu sefer ağlayarak- sarıl-
dıktan sonra iki adım ötede, deveden indirilmiş bir koca sandığı
göstererek “İşte, merhum Enver Paşa'nın kanlı elbiseleri ile kılıcı
ve bütün metrukâtı bunun içindedir. Alın, bunları size teslim edi-
yorum' demişti”.
Kandemir'in sözünü ettiği kanlı elbiseler ile kılıç ve metrukât, En-
ver'in ailesine intikal etmedi. Enver'e ait olan ve şu anda ailesinin
muhafaza ettiği bütün eşyayı, resmi ve özel evrakı ile Naciye Sultan'a
yazdığı mektupların tamamını tek tek elden geçirmiş olduğum için,
hiçbir bilgi, kayıt ve ima olmamasına dayanarak metrukâtın Paşa'nın
vârislerine intikal etmediğini söyleyebilirim.
Paşa'nın evrakı dışında askeri okula başladığı günden itibaren giy-
diği üniformaların birçoğu, sivil elbiseleri, Rumeli'de eşkiya takip ettiği
sırada ve Dünya Savaşı yıllarında kullandığı silâhları ve kendisine he-
diye edilmiş olan diğer bütün silâhlar ile tören kılıçları hâlen ailesinde-
dir ama Feridun Kandemir'in bahsettiği £anlı elbiseleri, kılıcı ve diğer
metrukâtı bunların arasında değildir.
Kandemir'e teslim edilen evrakın ve eşyanın muhteviyatını bilmedi-
gimiz için, Enver'in 8 Mayıs ile 21 Temmuz arasında yazdığı ve şimdi
elimizde bulunmayan mektuplarının da bunların arasında bulunup
bulunmadığı konusunda bir mütalâada bulunamayacağım. Ancak,
metrukâtı teslim aldığı sırada Kandemir'in bunları Türkiye'ye dönü-
şünde beraberinde getirerek resmi bir müesseseye vermiş olması ih-
timalini gözönünde bulundurarak, günün birinde ortaya çıkacakları
ümidini muhafaza ediyorum.
*
Enver, mektupları için yazmaya müsait her çeşit kâğıdı kullanmıştır.
Dağlarda yahut Sovyet birliklerinin talan ettikleri bölgelerde düzgün
kâğıt bulamamakta, etraftan yahut Türk subaylardan temin edebildik-
lerine yazmaktadır. Kâğıt sıkıntısını anlattığı 25 Mart 1922'deki mek-
tubunda “...Bugüne kadar, yani son postayı gönderdiğim 20 Mart'tan
beri kâğıtsızlıktan sana birşey yazamadım. Nihayet dün gelen Afgan
gönüllüleri kumandanından kâğıt isteyerek hemen şu satırları acele
postaya yetiştiriyorum” demektedir.
Son mektuplarından bazılarının uçları yahut kenarları kâğıdın ka-
litesizliği yüzünden erimiştir, bazılarının kâğıdı zaten koyu renklidir,
mürekkep bulunamadığı için kurşun kalemle yazılmış ve bu yüzden
zor okunur hâle gelmiştir.
Meselâ, Buhara'dan çıktığı gün mektuplarını kâğıt yerine 8,5x14
santimetre eb'adında 24 yapraklık bir deftere ufaktan da öte, nere-
deyse milimetrik harflerle yazmaya başlamış ve 5 Kasım ile 14 Aralık
1921 arasını bu deftere kaydetmiştir.
Günü gününe yazmasının ve yaptıklarını ayrıntılı şekilde anlatma-
sının iki sebebi vardır: Mektupları vasıtası ile Naciye'sinin her an gözü-
nün önünde olma arzusu ve günlük tutmak yerine hadiseleri yine mek-
tuplar vasıtası ile kayda geçirme düşüncesi... Bu yüzden mektuplarının
dikkatli şekilde muhafazasını istemekte, “...Naciyeciğim; evvelce dedi-
ğim gibi, bu mektupları İbul büyüklükte bir deftere yapıştırırsan pek iyi
olacaktır. Çünki hergün sana herşeyimi yazıyorum. Eğer sen üşenirsen
Kâmil yapıştırsın. Aman rica ederim bunlar da kaybolmasınlar (18 Ni-
san 1921 tarihli mektubundan)” demekte; bir başka gün de “...Ben öyle
düşünüyorum ki bunları üşenmeyerek birer taraflarından bir defterin
yapraklarına yapıştırarak saklarsan her vakit için gözün önünde be-
nim canlı bir aksim beraberinde bulunmuş olur. Hem doğrusu ben tâ
başlangıçtan böyle düşünerek kâğıtların bir tarafına yazıyorum. Hani
herkes muhtıra tutar, günde yaptığını bir yere yazar, ben ise benim için
veya halk için değil yalnız cicim için hergün böyle düşündüğümü, gör-
düğümü, bildiğimi yazıyorum (21 Nisan 1921 tarihli mektubundan)”
sözleri ile her ne kadar Naciye için yazdığını söylemekte ise de, günlük
yerine ayrıntılı mektupları tercih ettiğini söylemektedir.
Orta Asya'dan yazdığı mektupları, Berlin'e Afgan diplomatik kurye-
si ulaştırmaktadır. Afgan kuryeleri Enver'in bulunduğu en ücra yerlere
kadar gitmekte ve hem Naciye'ye hem de Avrupa'daki yakınları ile teş-
kilâta yazılanları teslim almaktadırlar.
Ankara Meclisi'nin Azerbaycan'daki temsilciliğinde görevli Hüsa-
meddin isminde bir zâtın Şark Ordusu Kumandanı Kâzım Karabekir'e
18 Nisan 1922'de gönderdiği rapordan, Afganlılar'ın Enver Paşa'nın
mektuplarını okudukları ve Ankara'nın mektuplardaki bazı bilgiler-
den haberdar edildiği konusunda enteresan bir ifade geçiyor:
“Dün Taşkent'e gelip Afgan zabitlerinden olduğu ve Cemal Paşa
ile birlikte Avrupa'ya gittiğine ve bu defa yine Cemal Paşa tarafın-
dan Enver Paşa'nın buradaki ahvâlini tedkik için gönderildiğini ifade
eden genç Afganlı bir binbaşı bendenizle mülâkatı esnasında, Enver
Paşa'nın Avrupa'da bulunan zevcesine yazdığı bir mektupta Ruslar'ın
Türkistan'daki tavır ve hareketlerinin kendisi için gayr-ı kabili ta-
hammül olduğu cihetle onlara karşı hareket ve teşebbüsatta muztarr
kaldığını bildirmekte olduğunu hikâye ediyordu”4!
Enver, o tarihlerdeki mektuplarında Ruslar ile alâkalı birçok benzer
düşüncesini yazmış, yaptığı ve plânladığı operasyonlar hakkında bilgi
vermiştir. Afganlılar mektupları hakikaten açıp okudu iseler, Enver'in
siyasi ve askeri projelerini öğrenmelerinin yanısıra Naciye Sultan'a
yazdığı şahsi ve çok özel ifadeleri de görmüş ve karı-kocanın mahremi-
yetine tecavüz etmişler demektir!
*
Enver'in Buhara'dan birdenbire ortadan kaybolması ve şehri
Basmacılar'a iltihak etmek maksadıyla terkettiğinin öğrenilmesi
Buharalılar'ı ve Ruslar'ı gaşırttı; birkaç hafta sonra Türk ve Batı
basınına da haber oldu. Türkiye'nin Sovyetler'in çeşitli şehirlerin-
deki temsilcileri de, Ankara'yı Enver'in faaliyetleri hakkında ha-
berdar etmeye çalıştılar.
Buhara'da ise, farklı görüşler vardı:
“ (Buhara Cumhurbaşkanı) Osman Hoca ve arkadaşları,
Ruslar'ın hegemonyasından kurtularak bağımsız bir devlet po-
litikası izlemek istiyorlardı. Hükümette başbakanlık yapan Fey-
zullah Hoca ve yoldaşları, Rusları ürkütmeyecek tarzda bir uz-
laşma yolu seçerlerken birçok hükümet üyesi ..Enver Paşa ile
Ruslar arasındaki mücadelenin seyrine göre tavır belirlemekten
yanaydı. Ibrahim Bey (Lâkay Kabilesi'nin reisi) gibi birçok Emir
taraftarı ise hem Enver Paşa'ya, hem Cedidçiler'in hükümetine
ve komünistlere, hem de Ruslar'a karşı çıkıyorlardı. Akçurin gibi
Buhara komünistleri, Ruslar'la şartsız olarak birlikte çalışmak-
tan yanaydılar. Enver Paşa ise işte böyle karşıt fikirlerin ve güç-
lerin olduğu bir ortamda doğruyu yapmak zorundaydı. ..932
*
O sırada Orta Asya'dan Moskova'ya dönmüş olan ve Ruslar'dan
Türkistan'da Enver ile görüşme izin almaya muvaffak olamayan Ce-
mal Paşa, Enver'in Buhara'daki faaliyetlerinin öğrenilmesinden he-
men sonra eski kader arkadaşına bir mektup gönderdi, maceradan
vazgeçip Moskova'ya gelmesini istedi ve Berlin'e gitmeyi teklif etti.
Cemal Paşa “Allahaşkına inad ve ısrarı terket. Kırk yılda bir ker-
re bu seni candan, yürekten, bütün manâsıyla seven arkadaşının,
kardeşinin sözünü dinle” diyor, Enver'in Doktor Nâzım ile beraber
hemen Moskova'ya dönmesini; Halil Paşa ile Küçük Talât Bey'i
İran'a göndermemesini istiyor, serbest bırakılan Malta sürgünü
İttihadçılar ile beraber Berlin'de bir kongre toplamayı, yani İtti-
had ve Terakki Kongresi yapmayı teklif ediyor, kendisine bekleyiş
azâbı çektirmemesini istiyor ve Buhara'da kaldığı takdirde “bir bu-
çuk senelik çalışmalarının neticelerinin tamamen mahvolacağını,
kendileri için artık hayata elveda demekten başka bir çare kalma-
yacağını” yazıyordu.333
Aralarında seneler öncesine uzanan yakınlık bulunan Mustafa
Kemal ile temasını Türkiye'yi terketmesinden sonra inişli-çıkışlı
şekilde de olsa devam ettiren Cemal Paşa, ertesi gün, 16 Kasım'da
Mustafa Kemal'e yazdığı bir başka mektupla beraber Enver'e yaz-
mış olduğu mektubun bir suretini de Ankara'ya gönderdi.
Cemal Paşa, Mustafa Kemal'e yazdıklarında Ankara'nın Afga-
nistan'a askeri heyet göndermesi konusunda daha önceki taleple-
rinden bahsediyor, Orta Asya'da başlatacağı hareketin Anadolu'da
vücuda gelecek azametli milli saltanatın bir peyki olacağını, bu ge-
lişme üzerine eski düşmanların saygı duymaya mecbur olacakları-
nı söylüyor ve “Enver Paşa'nın son teşebbüsleri hakkındaki düşün-
celerim, kendisine son yazdığım mektup ile Emir'e yazdığım mek-
tuptan anlaşılıyor. ...Enver Paşa'yı Buhara'dan geri alamazsam,
bir buçuk senelik mesâimi mahvetmiş olacağım. Buna muvaffak
olmak için olanca şiddetimle çalışıyorum” diyordu.33*
Enver'in Buhara'yı gizlice terketmesi ile Cemal Paşa'nın ona
Orta Asya'da giriştiği maceraya son vermesi çağrısında bulundu-
gu mektubunun arasında sekiz gün bulunduğu için mektubun En-
ver'in eline ne zaman geçtiğini bilmiyoruz. Ancak, Cemal Paşa'nın
mektubunun aslının Türk Tarih Kurumu'ndaki evrak arasında bu-
lunması Enver'in mektubu aldığını gösteriyor ve Naciye Sultan'a
yazdıklarında mektuptan sözetmese de, Cemal Paşa'dan gelen baş-
ka mektuplardan bahsediyor...
Ama, iki Paşa'nın ilişkileri üç ay sonra daha da bozulacak, En-
ver bir mektubunda “...Cemal Paşa bizim hareketin nâ-be-mevsim
(mevsimsiz) olduğunu bildirmiş. Hülâsa, hep kıskançlık. Neyse,
ben başladığım işte devam edeceğim. İnşaallah, Hüdâ utandırmaz”
(23 Şubat 1922 tarihli mektubundan) diye yazacaktır!
Enver'i Orta Asya macerasına son vermesi için iknaya çabala-
yan sadece Cemal Paşa değildi, o sırada Kâbil'de Afgan Emiri'nin
yanında bulunan Bedri Bey de Enver'in Moskova'ya dönmesini is-
tiyordu ama Enver, artık Ruslar'ın kendilerini aldattığını anlatı-
yordu. Üstelik birkaç ay önce Anadolu'ya geçebilmek için hazırlık-
lar yaptığı halde, şimdi Anadolu ile meşgul olmasının oraya zarar
vereceğini de söylemekteydi:
“..Bedri'nin mektubunu okudum. Altı büyük sahife bana hare-
ketimden vazgeçirmek, tekrar Ruslar'la barışmak için yazılmış.
Kendisine cevap olarak Anadolu ile meşgul oldukça oraya zarar
vereceğiz. Bolşevikler'in yardımları ise Anadolu ve Afganistan
için mühim değil. Sonra da bunların kendi prensipleri haricinde
herşeyi mahvetmek istedikleri hele İslâmlar'ın terakkisini ancak
kendi ellerinde olmak üzere kabul ettikleri, sonra gerek Anadolu
ve gerekse sâir yerler için daima fitne sokmaya çalışmakta olduk-
larını gördüğümü ve Afganistan'ı da Buhara gibi yapmaya ça-
lıştıklarını, maamafih yanıma gelirse görüşeceğimizi' bildirdim.
..Hülâsa, bence bugün muvaffakiyetle ilerlemeye başlayan bu
hareketi durdurmak mânâsız olacağı fikrindeyim. Başka yerler-
de de başkaları iş yapsın.
Nâzım Bey de Cemal Paşa ile görüşüp o da aynı fikre gelmiş.
Cemal Paşa da öyle yazıyor. Ruslar onu da aldatıp göndermişler.
Beşyüz bin frank Trablusgarb için Roma merkezi vasıtasıyla sarf
olunmak üzere vermişler. Bize de vaad etmişlerdi fakat ne oldu?
Hiç. Bunlar tehlikeyi atlatıncaya kadar biraz beylik verilen söz-
ler” (19 Mart 1922 tarihli mektubundan).
*
Enver, Buhara'yı terketmesinden sonra Lâkay topraklarına,
Lükay aşiretinin Reisi ve Buhara Emiri'nin gözü kapalı şekilde
destekçilerinden olan ve taassubu ile bilinen Ibrahim Bey'in yanı-
na gitmek istedi. Beraberindekilerden bölgeyi iyi bilenler Paşa'yı
lükay bölgesine değil, bir başka yere gitmesi için iknaya uğraştı
iseler de, dinletemediler.
Gitti, gider gitmez iki ay kadar devam edecek bir esaret yaşadı
ve daha önce yapılan uyarılara kulak asmamış olduğu için Lâkay-
lar ile birlikte hareket etme hayâli hem giriştiği son hareketi başa-
rısız bıraktı, hem de hayatına mâloldu!
Enver, Lâkaylar ile ilk defa 23 Kasım'da, Çilliköy'de karşılaştı,
silâhlarını teslim etmesi istendi, oturulup konuşuldu, Enver gö-
rüşmede karısını, çocuklarını hatırlayıp gözyaşı döktü ve Lâkaylar
durumu değerlendirip daha sonra gelmek üzere ayrıldılar:
“...Gece birkaç atlı geldi. Lâkaylar silâhlarımızı teslim etme-
mizi ve sonra bize inanacaklarını söylemişler. Nihayet maslahat
kıldılar ve kendileri muhtarlarla gidip görüşmeye karar verdiler
ve erkenden gittiler. ...Nihayet hepsine Kur'an üzerine yemin et-
tirerek ahdettik ve askere de Hasan Efendi beni takdim ettikten
sonra maksadı söyledim. Ahidden evvel halka maksadı söyledim
ve seni ve çocuklarımı bırakarak geldiğimi söylerken ağlamaya
başladım. Onlar da ağladı” (23 Kasım 1921 tarihli mektubundan).
Lâkaylar ile asıl buluşma 30 Kasım 1921 sabahı oldu ve Enver,
Lâkaylar'ın reisi Ibrahim Bey ile Karamendi köyünde tanıştı:
“Önde birkaç tüfekli atlı, sonra İbrahim Bey, siyah çukadan
pantolon ve setre giymiş. Pantolonda ince kırmızı şerit, setrenin
düğmeleri sedef hırka düğmesi. Omuzundan iki sıra fişeklik atmış.
Kır bir Kazak beygirinde kara sakallı otuz beşlik bir adam. ...Ba-
şında boz ve zemini üzerine siyah kuzu derisinden kenarlı birer
kalpak. Sonra türlü kıyafetli birçok adam. Elli altmış tüfekli mü-
tebakisi kılıçlı ve kısm-ı küllisi sopalı, iki bin kadar atlı beraberdi.
Nihayet, Ibrahim Bey; önde bir zurnacı mütemadiyen zurna çal-
makta idi. Ibrahim Bey yaklaşınca indi. Ben de indim, kucaklaştık.
Bunların usulü iki ellerini tutar gibi yaparak kollarını uzatarak
çapraz olarak omuz setrini karşı karşıya getirmek. Ben bunu bi-
zim bildiğimiz kucaklaşma ile yaptım. Sonra hep beraber bizim
eve geldik. Konuştuk. ...Ibrahim Bey uyuz olduğundan yaraların-
dan oturamıyormuş (30 Kasım 1921 tarihli mektubundan).
İbrahim Bey at ile gittiği sırada önünde zurna çalınması eski
Türkler'deki nevbet, yani bey veya hükümdar nereye gidecek olsa
yanında bir çeşit askeri bando götürmesi âdetinin devamı idi. Lâ-
kay Ibrahim işte bu âdeti tatbik ediyor ve seyahat ettiği sırada
yanında zurna çaldırıyordu!
Sonraki saatlerde beklenmedik bir iş oldu ve Lâkay Ibrahim'in
adamları Enver'den kendisi ile yanındakilerin silâhlarını kendile-
rine teslimini istediler, Enver aralarında güvensizlik yaşanmama-
sı için bir-iki tabanca dışında bütün silâhları teslim etti:
“..Nihayet kara gözlüklü Yâr Mehmed Bey gece hırsızlar ta-
rafından bizim iki silâhla üç atımız çalınmasından dolayı halka
emniyet gelmek üzere ve kendilerine emniyet ...mızı göstermek
üzere silâhlarımızın verilmesini istediklerini söyledi. Birtakımla-
rı ekmeğe kasem ederek bunu sırf efrâda emniyet gelsin diye yap-
tıklarını söyledi. Fakat hakikat-i hal Türkler epeyce zamandan
beri bunların aleyhinde bulunup nehb ettiklerinden büyüklerinin
iki ateş arasında kalmamak üzere bir tertip idi. Ben bunların tek-
lifini reddedersem arada emniyetsizlik vâki olacağını ve belki de
müsademeye mecbur olacağımızı bu halde bunlarla birlikte çalış-
mak imkânı kalmayacağı gibi bütün Türkistanihtilâlinin, ..... mu-
vaffakiyetsizlik olacağını düşünerek arkadaşların da re'yini alıp
kabul ettim. ..Kendileri de en çok beş gün sonralı iade edecek-
lerine yemin ile temin ederek ayrıldık. Yalnız, efrâdın ağlayarak
silâhlarını bana getirmeleri beni de ağlattı. Silâh ve cephaneler
sarılıp ve diğer ..... yüklendi. ..Biz de Ibrahim Bey ile arkadan
yine zurna çalarak hareket ettik. Zurnacı bu kerre de arkamızdan
geliyordu. Böylece âdetâ hürmetli bir esir gibi muamele görerek
hareket ettik. Bundan pek mahzun oldum. Fakat Hakk'a tevekkül
ile hareket lâzım” (30 Kasım 1921 tarihli mektubundan).
Lâkaylar silâhları beş gün içerisinde iade etme sözü vermişlerdi
ama iade etmeyecekler, üstelik bir müddet sonra diğer eşyalarını
da çalacaklardı.
Enver, ertesi gün Naciye Sultan'ın ve çocuklarının fotoğraflarını
yakmak zorunda kaldığı için gözyaşları ve hüzün içerisindeydi:
“Bu sabah pek mahzunum. Sabah namazından evvel ağlaya-
rak senin ve yavrularımın fotoğraflarını yaktım. Sebebi de bura
halkı pek mutaassıp ve içlerinde aleyhimde propaganda yapanlar
bulunuyor. Bunun için taassuba dokunacak herşeyi ortadan kal-
dırmak lâzım geldi. Ağlayarak kalbim bin parça olarak yanımda
kalan son canımdan kıymetli asarı yaktım. İnşaallah bundan, bu
büyük fedakârlıktan maksada bir hizmet olur da seninle yakında
birleşmemize vesile olur (7 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
*
İbrahim Bey, hürmetli esirini Lâkay topraklarında köy köy, ka-
gaba kasaba dolaştırdı!
Bu, tuhaf bir esaretti! Enver'in Lâkaylar'ın yanından ayrılıp bir
başka yere gitmesine izin yoktu ama Buhara'da bir ara Harbiye
müsteşarlığı yapan ve o taraflarda Ruslar ile mücadele eden Ali
Kıza Bey ismindeki Türk yüzbaşı başta olmak üzere rahatça mek-
tuplaşıyor, ziyaretçiler ile görüşebiliyordu...
Göklaş'ta bulundukları sırada 12 Aralık 192Vi 13 Aralık'a bağ-
layan geceyarısı Enver ve beraberindekiler büyük bir heyecan ya-
şadılar: Lâkaylar, Yüzbaşı Ali Rıza Bey'in adamları ile gelip köyü
busacağı yolunda bir haber almış, Enver'i apar-topar bir başka
yere götürmek istemiş ve atlara binip her beraber Göktaş'ın dışın-
daki tepelere çıkmışlardı...
Baskının sözkonusu olmadığı anlaşılınca yine Göktaş'a dönüldü
ama dönüşlerinde köyde kalan hemen bütün eşyalarının çalındığı-
nı gördüler...
Enver, o geceyarısı yaşadıklarını bir korku filmi senaryosunu
andırır şekilde anlatıyordu:
“,..Gece yarısı bir çığlık içinde uyandım. Salim'in sesi, 'Paşam,
atı götürüyorlar'dı. Gözümü açınca odanın karışık bir halde .....
kapıdan içeri dışarı gitmekte olduğunu gördüm. Bu sırada mumu
yaktılar. Kapıdan bir ses 'Silâhları teslim ediniz' diye bağırıyor-
du. Evvelâ tabanca hemen ele aldım fakat dışarıda silâh sesi ol-
madığından sükünetle giyindim. Mushaf'ı boynuma astım......
taktım. Paltomu giydim. Bu sırada odadakilerin telâşı fazla idi.
Kapıya doğru gittim. Derken, Işan ismindeki Bey'in mirkendi
geldi. 'Paşam, gidelim! dedi. “Nereye? diye sordum. “Gitmem' de-
yince ağlayarak “Ben de seninle kalayım' dedi. Muhiddin ağlaya-
rak 'Paşam bizi nereye götürüyorlar?” diyordu.
Sonra anladım ki, Ibrahim Bey ve vesâire, Ali Rıza'nın bura-
sını basarak beni alacağını ve kendilerini esir alacağını duymuş-
lar. Bunun üzerine gidip kendilerini te'mini muvâfık buldum. Bu
sırada atımı da getirdiler, bindim hep atlandık. Kışlağın arka-
sındaki tepeye çıktık. Halil Efendi'ye birini gönderdim. Eğer ge-
liyorlarsa kat'iyyen düşmanlık olmamasını temin etsinler dedim.
Giderken hepsi korkuyordu. Bir tüfek istedim, verdiler. Beyin
yanında dört silâhlı kalmış idi. Hepsi kaçıştılar. Hakikaten yirmi
kişi gelseydi hepimizi alırdı.
Bekledik. Ben, “İki kişi versinler, gideyim” dedim. Zira, son ge-
len haberlerde Ali Rıza'nın Ruslar'ın taarruzu karşısında daha
tehlikeli hal ve vaziyete girmemek için şehri terk ile şarka çekil-
diğibildiriliyordu. Ben çevirmek istedim. Zira bu halde fikirlerini
tatbik etmiş olacaklar ve Ruslar da serbest kalacaktı.
..Benim gitme teklifime muvafakat etmediler. “Hele sabah
olsun, hakikati anlayalım! dediler. Sabah oldu. Nihayet kışlağa
döndük. Bu sırada Afgan misafirlerini de ayaklandırmışlardı. Sa-
bah onlar da geldi. Mânâsız telâşı anladılar. Fakat bu gece telâş-
ta birçok şeyler çalınmıştı. ...Maamafih, Afganlılar'ın da eşyasını
çalmışlar ve bununla birlikte iki yüz altın paraları da çalınmış.
Nihayet kışlakta kuru bir kilim üzerine oturduk. Nasrullah Han
geldi. Müzakere neticesinde bunlara eğer benim sözümü tutma-
yacaklarsa Afganistan'a gideceğimi söyledim. Fakat rica ederek
yine kalmamı dediler. Ben de bilmecbüriye muvafakat ettim.
...Şimdi, yalnız birkaç kat çamaşırımdan başka şeyim yok. Her-
şeyim çalındı” (13 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
Lâkaylar, iki hafta sonra bu defa daha önce o taraflarda bulunan
ve Enver'e katılmak için gelen Türk subay ve askerlerini de soyup
sadece pantolonları ile bırakacaklardı:
“...Bir de içeri girdiklerinde ne görsem! Yalnız pantolonları
üstlerinde kalmış hemen tepeden tırnağa kadar soyulmuşlar.
Sırtlarında eski birer hırka. Biçare Hasan Bey ..... kalmış. Neyse,
büyük bir teessür içinde hemen ..... ettim. Ağlamaya başladılar.
Ben yalnız hırsımdan dişlerimi sıkıyordum. Yalnız benim yüzüm-
den rahatlarını terkle bu hale gelen arkadaşlara pek acıdım. Ma-
amafih ne yapayım. Bu yolda hayatını da verecek adamlar, bun-
ları hoş görmek gerek. Zaten, Bedevi kollar arasında hele arada
muharebe olduktan sonra bu hal pek tabiidir.
Neyse, eşyamızı taksim ile biraz hallerini düzeltmeye çalıştık.
Kimisine hırkamı, kimisine kürkümü verdim. ..Nihayet arka-
daşlar hallerini anlatmaya başladılar...” (27 Aralık 1921 tarihli
mektubundan).
Lâkayların elinde esir gibi kaldığı günlerde bir sene öncesini, Na-
ciye'si ile beraber geçirdiği güzel günleri hatırlayan Enver, Lâkay
Ibrahim Bey'den türedi bir eşkiya reisi diye bahsedecek ve Lâkay-
lar'ın dünyanın en vahşi kavimlerine yakın olduklarını yazacaktı:
“..Naciye! Düşün, düşün hayat nasıl bir panorama. Geçen
sene birlikte Avrupa'nın en medeni, müreffeh yerlerinde gezer-
ken ve herkesin kıskandığı bir çift kumru gibi yavrularımız etra-
fımızda yaşarken, şiddetli fırtınaya uğramış bir çift gibi ayrıldık.
Âh! Eminim, Berlin'in o şaşaalı hayatında bensiz, sen eşini kay-
betmiş dişi güvercin gibi sessiz, sadâsız me'yus yaşıyorsun! Oh
ya ben, ya ben! Dünyanın hemen en vahşi akvâmına yakın ve
başsız bir muhitte türedi bir eşkiya reisinin yanında hayatın en
iptidâi olan yiyecek, giyecek, yatacak şeylerin bütün mahrumi-
yetleri içinde yalnız, yapayalnız, yalnız senin aşkınla yaşıyorum”
(15 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
Enver, artık sadece Lâkaylar'dan değil, başlarına geçebilme
hayâli ile birçok tehlikeyi göze aldığı Basınacılar'dan artık devamlı
surette şikâyetçi idi.
Gerçi bol vaadler alıyor, sık sık çapan, yani kaftanı andıran yerel
elbiselerden hediye ediliyor, yine hediye olarak pirinç, pilâv ve baş-
ka yemekler gönderiliyordu ama Enver bıkmaya başlamıştı, artık
Orta Asya Türkleri'ni o tarihten dokuz sene önce Italyan işgaline
karşı Bingazi'de organize etmeye çalıştığı Bedeviler ile mukayese
ediyordu. İlk mektuplarında Basmacılar'ı eski bir medeniyetten
gelmelerinden dolayı Bedeviler'den üstün görüyor ama sonraları
“Bunların yağmacılıktan başka bir işleri yok. Nerede Trablus'un
Bedevileri?” diye yakınıyordu:
“..Bura halkı herhalde Bingazililer kadar zahmet vermeye-
cektir. Çünki bunlar herhalde eski bir medeniyet görmüş ve hü-
kümet etmiş adamlar. Büyükleri ve idare adamları vardır” (25
Kasım 1921 tarihli mektubundan).
“..Bunlar da Bingazi'dekilerin başka türlüsü. Sonu inşaallah
hayır olur. Rahatsızlığım henüz devam ediyor. Kalben derin bir
hüzün duyuyorum. Sebebini bir türlü anlayamadım?” (10 Aralık
1921 tarihli mektubundan).
“...Hakikaten hem acınacak hem de gülünecek bir haldeyim.
Bingazi'deki Bedeviler bura Lâkaylar'ına nisbeten pek akıllı. Bü-
yüğü küçüğü tuhaf. Bir taraftan bana “Padişahım' derler diğer ta-
raftan “Cedidler geliyor' diye bir söz çıkınca kaçmaya, bizi de bera-
ber götürmeye savaşırlar” (17 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
“..Doğrusu bu civardaki yağınacılıktan en mütedeyyin halk
da bizar. İşte rühum, böyle bir yığın içinde çalışıyoruz. Trablus'ta
hakikaten daha saf ve temiz bir kitle vardı. Burada hepsi yağ-
macılıktan başka birşey düşünmüyor” (1 Mart 1922 tarihli mek-
tubundan).
*
Lâkay İbrahim Bey'in Enver'i yanında iki ay boyunca esir gibi
dolaştırmasının sebepleri çeşitli idi...
Öncelikle, topraklarına gelen ve “Ben, Enver Paşa'yım” diyen
kişi hakikaten Enver Paşa mı idi, bundan emin olması lâzımdı.
Yabancının doğru söylediği, yani Enver Paşa olduğu birkaç gün
içerisinde öğrenildi ama ortaya bu defa başka bir endişe çıktı: En-
ver, Sultan Abdülhamid'i devirenlerdendi, yani Cedidçi idi ve Cedid-
çi olması Lâkaylar'ın bağlı bulunduğu Buhara Emiri Âlim Han'a da
karşı olması demekti. Ibrahim Bey yakın adamlarına “Ben bilirim,
Enver Paşa padişah olmak için geliyor” (22 Ocak 1922 tarihli mektu-
bundan) diyerek endişesini açıkça söylüyordu ve Enver'e ne şekilde
muamele etmeleri gerektiği konusunda Emir'den talimat almaları
lâzımdı!
Enver'in Lâkaylar'ın elinde bulunduğu günler bitmeyen ya-
zışmalarla geçti. Ibrahim Bey ile Âlim Han haberleşiyor, Enver'e
hoş ifadelerle dolu nâmeler gönderen Âlim Han, İbrahim Bey'e de
Enver'i elinde tutması yolunda talimatlar yolluyor, Enver ise hem
Âlim Han'a, hem Afganistan Emiri'ne, diğer Basmacı kumandan-
lara ve o bölgelerdeki Türk subaylara, meselâ Doğu Buhara'nın ku-
mandanı Ali Rıza Bey'e mektuplar gönderiyor, haberleşmelerinde
vasıta olarak da gelen ziyaretçileri kullanıyordu.
Çok sonraları, Buhara Emiri'nin Enver ile müştereken mücade-
le maksadıyla Sovyetler ile de irtibatta bulunduğu söylenecekti.45
Enver'in Lâkaylar ile bir çeşit esaret olan mecburi birlikteliği sı-
rasında hazırlanan Ingiliz istihbarat raporlarında ise baştan aşa-
ğı yanlış bilgiler yeralıyor, meselâ o günlerde yazılan bir raporda
Enver'in “Buhara'nın Düşenbe ve Hisar şehirlerinde bulunduğu,
Bolşevikler ile ihtilâlciler arasında anlaşma yapmaya çalıştığı” id-
dia ediliyordu.#s6
Bu şekildeki yanlış bilgiler Ingiliz raporlarında daha önce de
yeralmış, hattâ Enver'in Orta Asya'daki faaliyetlerini Moskova'da
bulunduğu sırada Ali Fuad Paşa ile beraberce hazırladığı bile söy-
lenmişti.857
*
Cemal ve Enver Paşalar ile diğer İttihadçılar'ın Orta Asya'daki
temaslarının ve bütün faaliyetlerinin asıl maksadının ne olduğu-
nu, herşeyi başından itibaren dikkatli şekilde takip etmekte olan
Moskova'nın farketmemesi mümkün değildi...
Anadolu için bir koz, bir joker olarak elde tutulmalarına da lü-
zum kalmamıştı, zira Mustafa Kemal başlattığı mücadeleyi başarı
ile tamamlamak üzere idi ve Anadolu ile Sovyetler arasında zaten
yakın bir dostluk tesis edilmişti.
Bunun neticesi, Ittihadçılar'ın artık gözden çıkartılmalarının ve
hattâ tasfiye edilmeleri zamanının gelmiş olması demekti!
Tasfiyenin ilk kurbanı, Cemal Paşa oldu...
Avrupa'da Afganistan için silâh temini görüşmeleri yapan Ce-
mal Paşa buradan tekrar Moskova'ya gitti ama Sovyetler tarafın-
dan soğuk şekilde karşılandı, hattâ ÇEKA'da sorguya bile çekildi
ve Paşa bütün bunlardan sonra Rusya'da yapabileceği birşeyin
kalmadığını ilk defa açık şekilde farketti...
, O günlerde sadece Mustafa Kemal'e yazdıklarında değil, diğer
Ittihadçı arkadaşlarına gönderdiği mektuplarında da Enver'in te-
şebbüslerinden şikâyetçi olan ve Enver'e karşı üslübunu gittikçe
sertleştiren Cemal Paşa kısa sürgünün ilk günlerinden itibaren
Türkiye dışındaki faaliyetlerinin, temaslarının ve çabalarının ar-
tık bir netice vermeyeceğini anladı. Afganistan'a dönmek yerine
Anadolu'ya geçmek istedi, Moskova'dan Türkiye sınırına ulaşabil-
me ve Mustafa Kemal ile sınırda telgraf başında haberleşme çaba-
4ı içerisine girdi. Mustafa Kemal ile daha sonra yüzyüze görüşe-
bilme imkânının sağlanması için bir yaverini Ankara'ya gönderdi,
kendisi de Moskova'dan Tiflis'e gitti ve Ankara'dan gelecek cevabı
'Tiflis'te beklemeye başladı...
Mustafa Kemal'in, aralarında eski senelerden gelen bir yakınlık
bulunmasına rağmen Cemal Paşa gibi Ittihadçılar'ın önde gelen
bir liderinin Anadolu'ya dönmesine izin vermesi zaten mümkün
değildi ve Paşa memleketini bir daha göremedi. Tiflis'te Anka-
ra'dan haber beklerken, 21 Temmuz 1922 gecesi, kimler tarafından
yapıldığı hâlâ ortaya çıkartılamamış olan bir suikaste uğradı ve iki
yaveri ile beraber can verdi!
*
Enver, Lâkaylar'ın elinden 1922 Ocak'ının ortalarında kurtula-
bildi.
Buhara Emiri Âlim Han gelecekte kendisi için tehlike teşkil
edebileceğinden endişe hissettiği Enver'in Lakâylar'ın elinde bu-
lunduğu sırada gönderdiği mektuplarına o zamana kadar oyalayıcı
cevaplar vermiş, taleplerini de aynı şekilde oyalamış ama bu ara-
da İbrahim Bey'e Enver'i elinden kaçırmaması yolunda talimatlar
yollamış, yani tam mânâsı ile ikili oynamıştı.
Enver'in serbest bırakılmasında, Afganistan Emiri Amanullah
Han'ın Buhara Emiri Âlim Han nezdinde tavassutta bulunmasının
da etkisi oldu.
Buhara'yı terketmesinden sonra bir müddet memleketinin de-
gişik vilâyetlerinde kalan Âlim Han daha sonra Afganistan'a iltica
edip Afgan Emiri'ne sığınmaya mecbur olmuştu.
Âlim Han, misafiri olduğu Afgan Emiri'nin ısrarlı ricaları üzeri-
ne Lâkaylar'ın reisi İbrahim Bey'e bir mektup göndererek o zama-
na kadar elinde tutması yolunda talimatlar verdiği Enver'i artık
serbest bırakmasını istedi.
Darvaz bölgesinin beyi İşan Sultan'ın silâhlı adamları ile bera-
ber 13 Ocak'ta Enver'in ve İbrahim Bey'in bulunduğu Rahati kö-
yüne gitmesinin ardından Enver'idaha önce de birkaç defa ziyaret
etmiş olan Afgan Emiri'nin temsilcisi Nurullah Han da Rahati'ye
gitti ve Buhara Emiri Âlim Han'ın Enver'in serbest bırakılması
için yazdığı talimatı burada İbrahim Bey'e verdi.
Enver, 1922 Ocak'ının ikinci haftasının sonlarına doğru artık
serbestti...
Lâkaylar'ın elinden kurtulmasından hemen sonra Naciye Sul-
tan'a gönderdiği mektubuna uzun bir sipariş listesi ilâve etmişti.
Gömlek, çamaşır, gözlük, battaniye ve şarjör gibi taleplerinin ya-
nında hazin bir isteği daha vardı: İbrahim Bey'in eline düşmesin-
den sonra imha etmek zorunda kaldığı Naciye'nin ve çocuklarının
fotoğrafları:
“...I-Kırkbeş fişek, şarjörlü harp zamanı yapılmış uzun namlu-
lu kundaklı Parabellum tabancasından üç şarjörüyle birlikte bir
tane ve yüz elli fişek (çapı mümkün ise 9 milimetre)
2- 0,25 diyoptri iki beyaz gözlük.
3- Iki koyu kar gözlüğü.
4- Altı ince fanila, don, gömlek.
5- Altı beyaz spor gömleği
6- Ince sarı şayaktan iki Ingiliz gömleği
7- Çorap ve mendil, bir düzine (çoraplar biraz kalınca).
8- Bir yumuşak gece terliği. ,
9- Bir aded 'schlafsack' dedikleri torba yatak. Içinde fazla bir
battaniye olsun.
10- Kâmilin Sami'ye verip de şimdi benim taşıdığım “Origies'
tabancalarına mahsus üç şarjör.
Işte ufak maddi istediklerim. Şimdi asıl büyük ve en ziyade
muhtaç olduğum bir isteğim var ki o da senin ve yavrularımın
birçok fotoğraflarıdır. Artık bu defa ne olsa mahvetmeyeceğim”
(15 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
Sonraki günler, önde gelen Basmacı liderler ile toplantılar, li-
derlerin artık Enver'in yanında olacakları konusunda karşılıklı
yeminleri, vaadleri, ahidleşmeleri ve yine bitmeyen yazışmalar ile
geçti. Basınacılar'dan bazıları bağlılıklarını öylesine abartıyorlardı
ki, Enver'i padişah kılmak bile istemekteydiler:
“Ben ne padişah olmak ne de sizden mal isterim. Çalışan,
yurdunuzu kurtaran sözümü dinleyin, işte bu kadar, dedim” (22
Ocak 1922 tarihli mektubundan).
“Herkes bir söz söyleyerek kusurlarını afile kalmamı ve Buha-
ra Emiri geldikte Emir olmak üzere beni büyük tanıyacaklarını
ve Ibrahim Bey beyleri olduğu gibi ben de padişahları olmamı
rica ettiler. Ben de benim Buhara padişahlığında gözüm olmadı-
ğını ve belki değil yalnız Buhara belki de bütün Türkistan'dan ve
Islâm illerinden Rusları kovmak istediğimi, ben Islâm'a hizmetçi
olmayı bin padişahlığa değişmeyeceğimi söyledim ve nihayet ri-
calarını kabul ederek kalmaya muvafakat ettim. Sevindiler” (23
Ocak 1922 tarihli mektubundan).
Padişahlığı yahut Orta Asya'nın hâkimi veya hükümdarı olma-
sı gibisinden söylentileri mektuplarında benimsemiş gibi görünen
Enver bu unvanları bazen şaka, bazen de ciddi mânâlarda kul-
lüünenlk ama bulunduğu yerleri her vesile ile arkasından birşey-
ler çevirdiğini bir türlü farkedemediği Buhara Emiri Âlim Han'a
niyübeten, yani vekil olarak idare ettiğini yazacak, Âlim Han'dan
biraderim diye bahsedecek ve sahip olacağı herşeyi yine Naciye'si-
nin ayaklarının altına sermeye heveslenecekti:
“..Sevgilim, unutuyordum. Bu akşam arkadaşlar bir çadır bezi
buldular, saman doldurdular. Işte bu gece ilk şöyle yumuşak ve
saman döşekte yatacağım. Artık akşamdan beri oldukça yerden
yüksek olan bu saman döşekte uzanıp eski sultanları taklid edi-
yorum. İşte, Lâkaylar'ın padişahının tahtı tabii bu kadar olur. Âh
bu gece hiç olmazsa seni ruyada görsem” (27 Aralık 1921 tarihli
mektubundan).
“...Âh! Naciye gel, gel de şu vahşi kayalar arasında seni kartal
gibi kanatlarımın üstünde taşıyayım, yükselteyim. ...Âh Naciye!
Sen gelsen, buralarını eminim ne kadar seveceksin. Şimdi Buha-
ra Emiri biraderim Âlim Han'a niyâbeten idare ettiğim bu yer-
lerde sana hiç kimsenin varamayacağı şu vahşi güzellikler içinde
istediğim gibi kâşâneler kurdurayım. Gel, gel de beni yaşat olmaz
mı? Değil mi? Geleceksin? Istanbul'un mülevves muhitine dön-
meyelim. Buraları, buralardaki biçareleri, Müslümanlar” kurta-
rıp onlara yardım edelim. ..Naciyeciğim! Işte bunlar hep senin
kulun, kölen olmakla iftihar edeceklerdir” (9 Mart 1922 tarihli
mektubundan).
Enver Paşa'nın Lâkaylar'ın elinde bulunduğu günler ile serbest
bırakılmasından sonra yaptığı askeri ve siyasi yazışmalar, Orta
Asya'daki diğer bütün yazışmaları ile beraber Türk Tarih Kuru-
mu'ndadır ve Basmacı Hareketi açısından da son derece önemli
olan bu evrak ileride askeri uzmanlar tarafından değerlendirilme-
ye tabi tutularak yayınlandığı takdirde, Basınacı Isyanı'nın Enver
Paşa dönemi büyük ölçüde aydınlanabilecektir.
*
Hürmetli esaret sırasında, yani Enver'in Lâkay İbrahim Bey'in
elinde bulunduğu günlerde Buhara'da önemli hadiseler yaşandı ve
Rus işgalindeki Düşenbe şehri birkaç günlüğüne milliyetçi kuvvet-
lerin eline geçti.
Buhara Cumhurbaşkanı Osman Hoca ile Genelkurmay Başkanı
Ali Rıza Bey, Düşenbe'de 1921'in 10 Aralık gecesi hükümet adına
verdikleri resmi bir yemekte Rus subayları ile askerlerini esir aldı-
lar. Rus tarafı derhal karşılık verdi, Düşenbe'ye yeni birlikler sev-
kedildi, milliyetçi kuvvetler dört gün sonra şehri yeniden Ruslar'a
teslim ettiler ve Kızıl Ordu'nun sıkı takibi yüzünden Osman Hoca,
Ali Rıza Bey ve onlarla beraber Düşenbe'de bulunan Hacı Sami
Bey de Afganistan'a iltica etmek zorunda kaldılar.
Osman Hoca'nın Rusları Düşenbe'den çıkartması sırasında Lâ-
kaylar'ın elinde esir bulunan Enver Paşa, serbest kalmasından
hemen sonra yanındaki Basınacı liderler ile beraber üç haftalık
bir kuşatmanın ardından 14 Şubat 1922 gecesi Düşenbe'yi ele ge-
çirdi. Naciye Sultan'a kuşatma sırasında gönderdiği mektuplarda
harekâtın ayrıntılarını yazmış, krokilerini de çizmişti.
Naciye Sultan'a Düşenbe'ye girişinin ardından yazdığı mektu-
bunda şehre çatışmaların değil, Ruslar'ın gittiklerini öğrenmeleri-
nin ardından girdiklerini anlatıyordu:
“..Sana şu satırları gecenin ikisinde Düşenbe kasabasından
yazıyorum. Bugün öğleye doğru başlayan tipiden istifade ile Rus-
lar Düşenbe'yi terkle garba doğru savuşmuşlardır. Ikindiye doğ-
ru haberimiz oldu. Fakat her vakit bu haber geldiğinden hemen
Nâfi Efendi'yi ileri karakol ile gönderdim ve arkasından vardık.
Hakikaten, Ruslar çekilmiş. Zaten, Yahudi'nin dediği gibi iki üç
gündür gidecekmişler. Hastahane ki -hem kışla hem de hükü-
met dairesi idi-, her tarafı karmakarışık. Şehirdeki onbeş hâne
buradan gitmiş. Doğrusu bu karda çok zahmet çekeceğiz. Yarın
erkenden takip etmek istiyorum” (14/15 Şubat 1922'de yazdığı
mektubundan).
Düşenbe'yi almasından sonra beraberindeki Türk subaylar ve
Afgan Emiri ile sürgündeki Buhara Emirleri'ne eski devirlerdeki
fetihnameleri andıran mektuplar gönderen Enver'in artık başka
bir hayâli vardı: Afgan Emiri Amanullalı Han'a 1922 Mart'ının
sonunda yazdığı mektupta Orta Asya'daki Rus hâkimiyetine son
verip Alman birliğini andıran bir Şark-Islâm Hükümeti Ittihadı'nı
beraberce tesis etmek ve bu birliği Alman birliği gibi dünyaya mey-
dan okuyacak bir hâle getirmek istediğini söylüyordu!*38
Emir'e yazdığı Şark-İslâm Hükümeti İttihadı hayâlinden Naciye
Sultan'a gönderdiği bir mektupta daha ayrıntılı olarak bahsedi-
yor, “...Afgan Emiri'ne şifre ile Buhara ile Afganistan'ın, Prusya ile
Bavyera gibi ittifakı fikrinde olduğumu yazdım. Bakalım ne cevap
verecekler?” (17 Mart 1922 tarihli mektubundan) diyor ve daha
önce bir Turan Askeri Ihtilâl Meclisi kurmayı da düşünüyordu:
“..Fikrim, ...diğer vilâyetlerin vekillerini de toplatarak bir
meclis-i maslahat tesis ettirmek; sonra Fergana, Kırgız vesair
taraflara yazarak onların vekilleriyle büyük bir Turan Ihtilâl
Meclis-i Askerisi vücuda getirmektir. Bakalım ne dereceye kadar
muvaffak olacağını?” (27 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
Enver, Düşenbe harekâtının ardından Pulihakiyan köyüne yer-
leşmiş, orada genelkurmay benzeri bir teşkilât kurmuş ve yapıla-
cnk yazışmaları da askeri bir düzene koymaya çalışmıştı.
“..Nihayet gittikçe hafifleşen yeşil çimle örtülü tepecikler ara-
sında oldukça derin bir derenin sol sahilindeki Pulihâkiyan'ın
müderrisi Hacı Mehmed Efendi'nin mescidinin etrafındaki mitı-
manhânesine indik. Bugünden itibaren artık muntazam çalışma-
ya başladım. Hasan Bey kâtipleri toplayarak erkân-ı harbiye va-
zifesi görecek. Her yazılan erkân-ı harbiyeden geçecek, numara-
lanacak. Şimdiye kadar Işan Sultan'ın elinden geçen, müzebzeb
ve geleni gideni belli olmayan muharrerata bir nihayet verilecek”
(12 Mart 1922 tarihli mektubundan).
Kızıl Ordu'nun ilerlemesi üzerine karargâhı ve kurmaya çalıştı-
ğı sistem sonraki günlerde darmadağın olacaktı!
*
Moskova, Enver'in Orta Asya'daki faaliyetlerinden Türkiye'yi
1922 Mart'ında resmen haberdar etti ve Enver'in artık Sovyetler'in
düşmanı olduğunu bildirdi.
Ankara'nın Moskova'daki büyükelçisi Ali Fuad Paşa ise, En-
ver'in Sovyetler'e karşı hareket etmekte olduğunu önce farketme-
di, yahut kabullenemedi!
Ali Fuad Paşa, 20 Mart'ta o sırada Hariciye'ye yani Dışişleri
Bakanlığı'na vekâlet etmekte olan sonraki senelerin cumhurbaş-
kanı Mahmud Celâl Bey (Bayar) vasıtası ile Mustafa Kemal Pa-
şa'ya şifreli bir telgraf gönderdi. Telgrafında Sovyetler Dışişleri
Bakan Yardımcısı Karahan'ın kendisini Enver Paşa'nın faaliyetle-
ri konusunda bilgilendirdiğini; Enver'in âsi vaziyet almış olduğu-
nu, Enver'in faaliyetlerine Cemal ve Halil Paşalar'ın da muhalefet
ettiklerini anlattığını söylüyor ve Enver'in Sovyetler'e düşman ol-
duğunun Türk gazeteleri ile duyurulmasını istediklerini de yazı-
yordu.
Ama, Ali Fuad Paşa, Karahan'a pek inanınamıştı ve anlatılan-
ların Sovyetler'in bir oyunu olması ihtimalini düşünüyordu! Ali
Fuad Paşa'ya göre Enver ve arkadaşları Sovyetler ile hâlâ işbirliği
yapmaktaydılar, Sovyetler ise Avrupa tarafından tanınmak istiyor-
lardı ama İngiltere ve Fransa gibi halkı Müslüman olan sömürge-
lere sahip memleketler Moskova'nın Enver ile işbirliğini hoş karşı-
lamazlardı, dolayısı ile Enver Paşa'nın Sovyetler'in artık düşmanı
haline geldiği iddiası da Avrupa'nın gözünü boyamak maksadıyla
Moskova tarafından düzenlenmiş bir senaryo olabilirdi!39
Ali Fuad Paşa, Enver'in Sovyetler'e karşı hareket etmekte ol-
duğuna bir hafta sonra inanabildi...
29 Mart'ta gönderdiği ve Ankara'ya 15 Nisan'da ulaşan bir baş-
ka şifreli telgrafı, Enver Paşa'nın Orta Asya'da Sovyet aleyhtarı
faaliyetlerde bulunduğu konusunda artık ikna olduğunu gösteri-
yordu. Ali Fuad Paşa, Enver'in Sovyetler'in hakikaten karşısına
geçtiğine bu defa Afganistan'ın inanmadığını yazıyor ve aynı telg-
rafta Orta Asya'daki bazı askeri gelişmelerin yanısıra Cemal ve
Halil Paşalar'ın faaliyetleri hakkında da bilgi veriyordu.3**
*
Enver'in Basmacılar'a iltihakından şehadetine kadar geçen do-
kuz ay boyunca yaşadıkları ve yaptıkları hakkında bugüne kadar
çok şey yazıldı...
Türkiye'deki yayınlar genellikle duygusal ifadelerle dolu ve En-
ver'i yüceltici mahiyette; yabancıların yayınları ise gerek Sovyet
kaynaklarını kullanmaları, gerekse de meseleye tarafsız şekilde
bakmaları sebebiyle daha gerçekçi oldu.
Ama, bu yazılanlar ile Enver'in Naciye Sultan'a gönderdiği ay-
rıntılı mektuplarda verdiği bilgilerin mukayesesinde, tarihler ve
hadiseler konusunda önemli farkların bulunduğu görülür.
Enver'in yazdıkları ile başkalarının yazdıkları arasındaki önem-
li farklardan biri, 15 Nisan 1922'de Kâfirun'da Lâkaylar dışındaki
bütün Basmacılar'ın katıldığı bir kongre toplanmış olduğu yolun-
daki ifadelerdir.
Kongreye onbinlerce kişinin yanısıra Buhara Emiri Âlim Han'ın
temsilcisinin de katıldığı, Enver'in katılanlara hitaben o sabah
çok önemli bir konuşma yaptığı, daha sonra Türkistan Ihtilâli'nin
esaslarını belirleyen bir metnin hazırlandığı söylenmiş ve bu me-
tin yayınlanımıştır.*!
Ama, Enver'in o günlerde yazdığı mektuplarda böyle bir kong-
reden bahis yoktur! Meselâ 14 Nisan'da azuka yani levazım ih-
tiyacından bahsetmekte, 15 Nisan'da Basınacılar'dan bazılarının
kaçtıklarını anlatmakta, 16 Nisan'da da civardaki kışlaklardan
birine gittiğini yazmaktadır. Sadece, 23 Nisan'daki mektubunda
“...Kâfiründa müzakere olmak üzere adamlarını göndermelerini
yazdım ve mühürledim” diye bir cümle geçmektedir; Enver'in bir
toplantı daveti yaptığını düşündürebilecek tek ifadesi budur ama
Kâfirun'da daha sonra bir kongrenin yapıldığı konusunda tek bir
ifadesi bulunmamaktadır.
*
O günlerde, Berlin'de İttihadçılar'ı derinden sarsan bir cinayet
işlendi: Bir sene önce Talât Paşa'yı katleden Ermeniler bu defa
14 Nisan 1922 gecesi yine Berlin'de Ittihad ve Terakki'nin bir
zamanlar en güçlü isimlerinden olan Bahaeddin Şakir ile Dünya
Savagı Benelerinin Trabzon Vulisi Cemal Azmi Beyler'i vurdular!
Enver cinayetlerden kardeşi IKâmil Bey'in 18, Naciye Sultan'ın
de 19 Nisan'da Almanya'dan, Berlin'in Grünewald semtinden yaz-
dıkları iki âyrı mektupla haberdar edildi.3*2
Ama, mektupların o günlerde Kâfirun'da olan ve daha sonra
dağlara doğru çekilmeye başlayan Enver'in eline geçip geçmediği-
ni bilmiyoruz.
Naciye Sultan'ın cinayetler yüzünden moralinin altüst olduğu
ve korktuğu yazdıklarından hemen anlaşılmakta, Berlin'in Türk-
ler'in mezarı olduğunu söylemekte ve Enver'e artık gelmesi değil,
gelmemesi için yalvarmakta idi:
; “Grünewald, 19 Nisan 1922
“Iki gözüm Enverciğim,
Biçare Baha ve Azmi Beyler'in şehadeti bilsen beni ne kadar
müteessir etti. Artık bu menfur Berlin'den korkuyorum ve senin
burada olmadığından Allah'a bin kereler hamdeyliyorum.
Evet, Berlin bu zavallı Türk-
lerin mezarı oldu. Kuzum gelme.
Var ol, uzak ol. Elbet, Allah bize
birgün gelecek yardım edecektir.
Enverciğim, Allahaşkına ken-
dine iyi bak. Hasta olma. Bana ve
çocuklarına acı. Ah! Hele mini-
mini oğlumuz ne cici bebek oldu.
Hatta iki dişini göstererek ne
güzel baba diyor. Işte Enver'im.
Bizleri düşünerek üzülme. Emin
ol, Naciye yalnız senin için yaşı-
yacaktır. Güzel ellerinden mu-
habbetle öperim.
Naciye”
Enver, o günlerde bulunduğu yerlerde hutbeyi Naciye'nin am-
casının, yani hiç sevmediği Sultan Vahideddin'in adına okutmaya
başlamıştı ve hutbe konusundan Naciye Sultan'a bahsedederen,
Vahideddin'den hoşlanmadığını da saklamıyordu:
“...Cicim, unuttumdu, insafsız amcanın ismini buralarda hut-
belerde okutuyorum. “Emirü'l-mü'minin ve halife-i müslimin
diye” artık hâli düşün. Kendisinin hiç aklına gelmedik birşey” (7
Nisan 1922 tarihli mektubundan).
*
Berlin'de böyle bir hüzün yaşanırken, Enver'in Düşenbe çev-
resinde elde ettiği askeri başarılar üzerine Afganistan'dan önce
gönüllüler geldi, sonra da Afgan Emiri yardım gönderdi. 25 Mart'ta,
Afganistarı'ın Maksudi kabilesing men-
sup dört subay ile 147 asker, silâhları
ile beraber Enver'e katıldılar; Ni-
san'ın ilk haftasında da Afganistan
Emiri Amanullalı Han'ın gönderdiği
otuz asker, develere yüklenmiş silâh,
cephane ve tıbbi malzeme ile Osman
Hoca'nın yolladığı 500 altın geldi.
Buhara Emiri Âlim Han ise hâlâ
oyalama çabası içerisinde idi ve kendine
Enver Paşa'nın Orta Asya'da kullan- bağlı Basmacı gruplara Enver'e
dığı iki mühür: Üsttekinde “Damad- destek olmaları için herhangi bir
Halife-i Müslimin, Emir-i Leşker talimat göndermiyordu. Enver'e
Seyyid Enver”, alttakinde “Damadı o yazdığı mektuplarda tumturaklı
Halife-i Müslimin, Emir-i Leşker-i ifadeler kullanıp unvanlar veri-
İslam E Lı.
ilini m yor, Enver bu unvanları gelecek
desteğin öncüsü olarak görüp
memnuniyet duyuyor, yeni mü-
hürler kazdırıyor, etrafındakilere
rütbeler ve unvanlar dağıtıyor,
yeni bayrak modelleri çizip yap-
tırıyor ve Naciye'sine gönderdiği
mektuplara bu çizimleri de koyuyordu.#*
Gün oldu, bir müddettir kullandığı Dâmâd-ı Halife-i Müslimin,
Emir-i Leşker-i İslâm ve Buhara, Enver yani Müslümanlar'ın Ha-
lifesi'nin damadı, Buhara'nın ve İslâm askerlerinin emiri Enver
unvanı da az geldi ve seyyid olduğunu, yani Hazreti Muhammed'in
soyundan geldiğini bile ilân ettti ve mektuplarını artık içerisinde
Seyyid sözünün de geçtiği yeni unvanının yazılı olduğu yeni müh-
rüyle mühürlemeye başladı!
*
Enver'in askeri stratejisi artık Düşenbe ile Baysun hattındaki
Rus birliklerini geri çekilmeye zorlamak üzerine yoğunlaşacak
ama Orta Asya'da kendilerini hedef alan tehdidin artması, Rus
tarafını ciddi şekilde tedbir alınması hususunda harekete geçire-
cekti.
Ruslar, Enver ile önce o bölgelerdeki konsolosları vasıtası ile
teması denediler ama bütün teklifleri reddeden Enver, 1920'de
Bakü'de bulunduğu sırada tanıştığı Azerbaycan Halk Komiserleri
Şürâsı Başkanı Neriman Nerimanov vasıtası ile 19 Mayıs 1922'de
Sovyet Hükümeti'ne bir ültimatom gönderdi: Hive, Buhara ve Tür-
kislan'daki yabancı birlikler yam Kızıl Ordu onbeş gün içerisinde
geri çekilmediği takdirde, istediği şekilde davranmakta serbest ol-
duğunu söylüyordu.*5
Bu, Orta Asya'daki Sovyet varlığına karşı topyekün savaş ilânı
demekti!
Enver'i Sovyet birlikleri ile mücadeleden vazgeçmeye ikna-
ya çalışanlar arasında Zeki Velidi ve arkadaşları da vardı. Ama,
Basınacı reislerini Doğu Buhara'da toplayıp Enver'i Afganistan'a
geçirebilmek için Sovyetler'e müracaatta bulunan Zeki Velidi ve
arkadaşlarının 12 Mayıs'ta yaptıkları girişim, Enver'in Sovyetler'e
ültimatom vermesi üzerine neticesiz kaldı.5*6
Moskova, Enver'in ültimatomu üzerine Türkistan'daki Sovyet
askeri varlığını arttırdı, politikasını tamamen değiştirerek sertleş-
ti, geniş bir harekât başlattı ve bu harekât hem Enver'in âkıbeti-
ni, hem de Orta Asya'nın sonraki yetmiş senesini belirledi: Enver
canından olacak, Orta Asya da 1991'e kadar Sovyet boyunduruğu
altına girecekti!
*
Sovyetler'in Enver Paşa'nın önderliğindeki Basmacılar'a karşı
başlattıkları harekâtı anlatmadan önce Orta Asya'daki Sovyet as-
keri varlığının çok önemli bir isminden ve bu ismin Enver'in hayatı
üzerindeki etkisinden bahsetmek gerekir.
Bu kişi, Mihail Vasiliyeviç Frunze'dir...
Ukrayna'nın güneyinde doğan, sonraki senelerde Orta Asya'ya
yerleşip askeri sağlık memurluğu yapan Ruslaşınış bir Romen ile
Ukraynalı karısının, 1885'te şimdi Kırgızistan'ın başşehri olan
Bişkek”te, Mihail Vasiliyeviç ismini verdikleri bir oğulları dünyaya
geldi.
Küçük yaşlarında babasını kaybeden Mihail Vasiliyeviç maddi
sıkıntılar içerisinde büyüdü, Bişkek'ten sonra Alınatı'daki bir oku-
lu birincilikle bitirdi, buradan Petersburg'daki Politeknik Üniver-
sitesi'ne gitti ve üniversitede Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin
Bolşevik fraksiyonuna dahil oldu.
1905 ile 1916 arasında bir kısmını bizzat organize ettiği Çar
karşıtı birçok başkaldırıya katıldı, defalarca tutuklandı, idama
mahküm oldu, cezası sürgüne çevrildi ve Sibirya'ya gönderildi.
1916'da sürgünden kaçtı, cephedeki Rus askerlerin arasına karı-
şıp savaş karşıtı propaganda yaptı, 1917'deki Şubat Devrimi'nin
ardından Minsk”teki halk kuvvetlerinin başına geçti, Batı Cephesi
Komitesi'nin üyesi oldu, ismi Bolşevikler'in arasında o günlerde
yayılmaya başladı ve Frunze adı teşkiline yeni başlanan Kızıl Ordu
ile beraber telâffuz edilir hâle geldi.
1917 Ekim'indeki Bolşevik Devrimi'nde Moskova'daki Çar yanlı-
sı birliklere karşı çarpışan Mihail Vasiliyeviç Frunze, iç savaş sene-
lerinde Bolşevik karşıtı güçler ile mücadele etti. Doğu Ordusu'nun
kumandanı olarak Urallar'ı isyancılardan temizledi, 1919'da Tür-
kistan Cephesi'ne, 1920 Eylül'ünde de Vrangel Orduları'nın iler-
leyişini durdurması için Kırım'a gönderildi. Vrangeli yenilgiye
uğratması üzerine Bolşevikler'in en meşhur generallerinden biri
olarak bilindi, 1924”te Sovyetler Birliği'nin Devrimci Askeri Konsey
Başkanlığı yardımcılığı ile bir çeşit Bolşevik kabinesi olan Halk Ko-
miserleri'nin yardımcılığına tayin edildi; Kızıl Ordu'nun Genelkur-
may Başkanı oldu ve Askeri Akademi'nin de başına getirildi.
1925'te Devrimci Askeri Konsey'in başkanı, Kara ve Deniz Kuv-
vetleri'nin Halk Komiseri ve Rusya Merkez Komitesi'nin üyesi olan
ve Politbüro'ya da aday gösterilen Frunze, 31 Ekim 1925'te yattı-
ğı ameliyat masasından kalkamadı ve çok büyük bir törenle Kızıl
Meydan'a, Kremlin Duvarı'ndaki devlet mezarlığına defnedildi...
Kızıl Ordu'nun kurucularından ve askerlik tarihinin önde gelen
stratejistlerinden olan Frunze, Sovyet Devrimi'nin de resmi kahra-
manlarından idi. Kırgızistan'ın başşehri Bişkek uzun seneler onun
ismini taşıdı, okullara, meydanlara ve savaş gemilerine adı verildi
ve çok sayıda heykeli dikildi...
*
Frunze, 1921 sonbaharında Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti adına
Türkiye'yi ziyaret etti“ ve Ankara'ya binbir güçlükle ulaşan Frun-
ze başkanlığındaki Ukrayna heyeti ile 2 Ocak 1922'de, 16 Mart
1921'de Sovyetler Birliği ile imzalanmış olan Ankara Anlaşması'na
benzeyen bir başka dostluk anlaşması imzalandı.
Mustafa Kemal, Frunze'nin Türkiye'deki temaslarını memnuni-
yetle karşılayacak ve Sovyet Komünist Partisi Merkez İcra Komi-
tesi Başkanı Mihail Kalinin ile Merkez Yürütme Kurulu Başkanı
Grigory Petrovski'ye gönderdiği telgrafta “Kızıl Ordu'nun kahra-
man komutanı ve önemli politikacı M. V. Frunze'nin Türkiye'ye zi-
yareti ile Türkiye ve Ukrayna Cumhuriyeti arasında dostluk ilişki-
lerinin kurulması, tam da düşmanın bütün dünyaya bizi yenece-
ğini açıklamayı düşündüğü Sakarya Savaşı dönemine denk geldi.
Millet Meclisi adına derin minnettarlığımı sunarım” diyecekti.**8
Ankara'ya 7 Ocak 1922'de bu defa bir Buhara heyeti gitti, heyet
Mustafa Kemal ile görüştü ve Paşa'ya Timur zamanından kalma
bir Kur'an ile üç adet Buhara kılıcı hediye ettiler.
Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar'ın İstiklâl Harbi devam eder-
ken cephede çekilmiş olan fotoğraflarında bellerinde bulunan kılıç-
lar, Buharalılar'ın hediye etmiş oldukları bu kılıçlar idi...
Üçüncü kılıç, Mustafa Kemal tarafından İzmir'in kurtuluşun-
dan sonrâ hükümet konağının gönderindeki Yunan bayrağını indi-
rip yerine Türk bayrağını çeken Yüzbaşı Şerafeddin'e hediye edildi
ama daha sonra İzmir soyadını alan Yüzbaşı Şerafeddin'in 1951'de
vefatının ardından kılıç kayboldu... Yüzbaşı Şerafeddin'in hanımı
kılıcı Izmir'de açılacak olan Inkılâp Müzesi'ne konması için Istan-
bul Valiliği'ne verdi ve kılıç sırra kadem bastı!3*9
Buhara'dan İstiklâl Harbi'ne destek olması maksadıyla Mosko-
va vasıtası ile gönderildiği bilinen ama Türkiye'ye tamamının mı
yoksa sadece bir kısmının mı ulaştığı ve tam meblâğı hâlâ tartış-
malı olan altınlar da Ankara'ya yine bu dönemde ulaştı.
Ankara bu temasların ardından Buhara'ya bir elçilik heyeti gön-
dermeye karar verdi ve teşkil edilen heyet yola çıktı. Ama, Tür-
kistan'daki vaziyet o günlerde değişmişti. Buhara Reisicumhuru
Osman Hoca'nın Ruslar'a karşı devam eden isyana katılması ve
Enver'in de Basınacılar'ın tarafına geçmesi yüzünden, Buhara'da
bir Türk elçiliğinin faaliyete geçecek olması Moskova'da hoş kar-
şılanmadı. Heyetin bazı üyeleri Trabzon'da, bazıları da Batum'da
Moskova'dan Sovyet topraklarına giriş izninin verilmesini bekledi-
ler, izin gelmeyeceği anlaşılınca elçilik görevi iptal edildi ve heyet
Ankara'ya döndü.
*
General Frunze'nin Türkistan'ın istikbalinin yanısıra Enver'in
akıbeti üzerindeki önemi, Ukrayna ile Sibirya'da devam eden iç
savaşın Sovyetler'in galibiyeti ile son bulmasının ardından Mosko-
va'nın dikkatini artık Orta Asya, Afganistan ve Hindistan üzerine
yoğunlaştırması ile başladı. Doğu Cephesi'nin güneyi 1919 Ağus-
tos'unda Türkistan Cephesi olarak isimlendirildi ve Frunze hem
Türkistan'ın Sovyetleştirilmesi için teşkil edilen altı kişilik Türkis-
tan Komisyonu'na tayin edidi, hem de Troçki tarafından yeni cep-
henin başkumandanlığına getirildi.
1920 Ocak'ında Hive'yi, aynı senenin Eylül'ünde de Buhara'yı
şiddetli bir bombardımanın ardından işgal eden ve askerleri ara-
sında Ermeni milislerin de bulunduğu Kızıl Ordu birliklerinin ba-
şında, General Frunze vardı.
Buhara Emiri'nin şehri terketmesinin ve hemen ardından da
düşmesinin ardından Genç Buharalılar o senenin Eylül'ünde Bu-
hara Halk Cumhuriyeti'ni ilân edecekler ama tepeleme altın dolu
olduğu söylenen Buhara hazinesinin bu sırada Frunze tarafından
Moskova'ya taşındığı söylentileri çıkacaktı.
Frunze, Basınacı isyanının genişlemesi üzerine 22 Şubat 1920'de
Türkistan Komisyonu'nun diğer üyelerinin ardından Taşkent'e git-
miş ve Orta Asya harekâtının başına geçmişti.
Askeri yeteneklerine ilâveten bölge konusunda başka avantaj-
ları da vardı: Bişkek'te doğduğu ve gençliği Orta Asya'da geçtiği
için oraların dillerini seri şekilde konuşabiliyordu, Sovyetler'in
Orta Asya politikasını belirlemesinde önemli yeri olan Turkkomi-
sia'nın altı kişilik karar mekanizmasının en tecrübeli üyesi idi ve
sivil Sovyet idarecilerin önde gelenleri ile düzgün ilişkiler içerisin-
de idi. Orta Asya'ya beraberinde götürdüğü ve mevcudu 1920 ile
1923 arasında 120 bin ile 160 bin arasında değişen iyi eğitilmiş,
disiplinli ve güçlü Birinci ve Dördüncü Ordular da Frunze'nin sa-
vaş metodlarına alışkındılar.
1919'daki büyük kıtlığın Kazak bölgelerini kırıp geçirdiği sıra-
da, Taşkent'te bir başka dert yaşanıyordu: Ermeni Daşnaksutyun
Partisi'ne mensup milislerin cinayetleri...
Iç savaş sırasında isyancılara karşı çarpışan Kızıl Ordu'ya eski
savaş esirlerinin ve paralı askerlerin yanısıra Ermeni Daşnak mi-
lisleri de katılınışlardı ve Kızıl Ordu ile Orta Asya'ya kadar giden
bu milislerin sadece Taşkent'te yirmi bin kişiyi işkence ile katlet-
tiği biliniyordu .359
1920 Şubat'ı ile aynı senenin Eylül'ü arasında Türkistan'da ka-
lan Frunze yeni askeri taktikler belirlerken siyasi yumuşamayı da
sağlamaya çalıştı. Meselâ, gıda sağlayan değişik kuruluşları tek
bir çatı altında topladı, içerisinde Ermeni milislerin de bulundu-
ğu Türkistan ÇEKA'sını, yani Türkistan'ın Devlet Güvenlik Teş-
kilâtı'nı lâğvetti, haklarında şikâyet olan Rus idarecileri mahke-
meye çıkardı ve bunların bin kadarını sürgüne gönderdi. Türkis-
tan Komünist Partisi Kongresi'nin teşkil edilecek yeni Türk cum-
huriyetinin kendine mahsus bir anayasası olması, çeşitli alanlarda
bağımsızlığa sahip bulunması ve Müslüman olmayan askeri birlik-
lerin Türkistan'ı terketmeleri taleplerine ise karşı çıktı ve Mosko-
va'nın da bu taleplerin tamamını reddetmesini sağladı.
Bütün bu tedbirlerin ardından Türkistan Komünist Partisi'nde
de geniş bir temizik yapıldı, bağımsızlık taraftarı olan bütün idare-
ciler görevlerinden uzaklaştırıdı, yerlerine Moskova yanlısı Türk-
ler ile Ruslar getirildi.
Sırada,artık Basınacı isyanını sona erdirecek tedbirlerin alınması
vardı...
Frunze, 1920 Mayıs'ında hazırladığı plânında Basmacılar'ı tama-
men ortadan kaldırmak maksadıyla âcil şekilde hareket edilmesi-
ni, Basınacılar tarafından üs olarak kullanılabilecek garnizonların
işgalini, kuvvetli müfrezeler teşkili ile Basmacılar'ın yokedilmesini
ve Basmacı liderler ile yapılan her Lürlü görüşmenin kesilmesini em-
retti, 7 Mayıs'ta 35 bin Orta Asyalı'nın Kızıl Ordu'ya alınması emrini
vermişti ama bu emir halktan bazı kişilerin Kızıl Ordu askeri olmak
yerine Basımacılar'ın safına geçmeyi tercih etmeleri ile neticelendi ve
v senenin yaz aylarında Basmacılar'ın sayısı 20 bine yükseldi.
Önceki askeri tecrübelerinden askeri operasyonların siyasi çalış-
malarla birarada götürülmesinin iyi netice verdiğini bilen Frunze,
isyanı bastırabilmek için başka metodlar da kullandı ve halk tara-
fından reform olarak görülebilecek bazı kararlar aldı.
Sovyetler, Orta Asya'yı işgallerinin ardından oralarda devam eden
feodal sisteme, özel toprak mülkiyetine ve vakıflara ilk anda müda-
halede bulunmamışlar ama zamanla vakıflara ait geniş arazilere el
konmuş, dini eğitim ve şeriat mahkemeleri yasaklanmıştı. Frunze
uygulanan Islâm karşıtı bu siyaseti değiştirdi, dini okullar ile dini
mahkemelerin yeniden faaliyetine izin verdi, elkonmuş vakıf arazi-
lerini eski sahipleri olan vakıflara iade etti ve Sovyet birlikleri ta-
rafından halka karşı işlenen suçlar ile ilgili soruşturmalar başlattı.
Sovyet birlikleri reform gibi görünen bütün bu hazırlıkların ar-
dından Basmacılar'a karşı harekâta başladılar; harekâtın stratejik
temellerini atan Frunze, 1920 Eylül'ünde Türkistan Cephesi Komur-
tanlığından Güney Cephesi Komutanlığı'na tayin edildi ve Orta As-
ya'dan ayrıldı.
Kızıl Ordu'nun Basınacı hareketinin son bulduğu 1934'e kadar
uyguladığı taktikler genellikle Frunze'nin koyduğu kurallar çerçe-
vesinde olacak ve Enver de Sovyet birlikleri ile çarpışırken aslında
hem Frunze'nin askeri plânları, hem de Kızıl Ordu'nun Orta Asya'ya
Frunze ile beraber gelen değişik milletlere mensup askerleri ile mü-
cadele edecekti...
Enver'in 4 Ağustos 1922 sabahı hayatını noktalayan son çarpış-
masında kurşunları ile can verdiği Sovyet askerlerinin o bölgedeki
kumandanı Yakov Melkumov, asıl ismi Hagop Melkumyan olan Ka-
rabağlı bir Ermeni idi ve Orta Asya'ya Frunze'nin sevkettiği Kızıl
Ordu birlikleri ile gitmişti...
*
Düşenbe'yi alan ve Orta Asya'daki Kızıl Ordu birliklerinin on
beş gün içerisinde geri çekilmeleri için Moskova'ya ültimatom ve-
ren Enver bu defa bir başka şehri, Baysun'u kuşattı ve bu son te-
şebbüsü Sovyetler'i Basınacı ayaklanmasını sona erdirmek maksa-
dıyla daha sert tedbirler almaya sevketti.
Moskova yüz bin kişilik yeni bir askeri kuvveti ayaklanmanın en
güçlü şekilde yaşandığı Doğu Buhara'ya sevkederken Afgan Emiri
nezdinde de diplomatik girişimler yaptı, Emir Amanullah Han'ın
Enver'e göndermiş olduğu birkaç yüz kişilik birliğin Afganistan'a
dönmesi sağlandı ve Enver'e karşı geniş bir takip harekâtına giri-
şildi.
Sovyet kumandanlara göre Enver'in hatası, çete harbine uygun
olan Basmacı kuvetleri ile çete faaliyeti yerine cephe harekâtına
girişmesi olmuştu. Çetelerle geniş bir alanda ordu yığınağı yap-
ması yanlıştı ve Basmacılar'ın püskürtülmeye başlaması üzerine
kurduğu sun'i cephe de dayanaksız kalmıştı.
Türkistan'daki Rus kumandanlar Enver'in daha önce ordu baş-
kumandanlığı yapmış olmasından dolayı sadece cephe harbinden
anladığı ve gerilla savaşına önem vermediği kanaatinde idiler. En-
ver aslında çete taktiğinin yabancısı değildi, Makedonya'da uzun
müddet çetelerle mücadele etmişti, üstelik sürgün günlerinde çe-
teler için bir elkifabı yazmaya bile başlamış ama bu taktiği Sov-
yet birliklerine karşı uygulamamıştı. Sovyet generaller, dolayısı
ile tenkidlerinde haklı idiler; Enver çete mücadelesini yakından
bilmesine rağmen Orta Asya'da her nedense cephe savaşını tercih
etmişti.95!
Askeri harekât genişletilirken, Sovyet Komünist Partisi Merkez
Komitesi'nin kararı ile Basmacılar arasında Enver'in aleyhinde bir
karalama propagandası başlatıldı. Enver'in Ingiliz casusu olduğu
ve İngiltere hesabına çalıştığı iddiasının yanısıra Emir-i Leşker-i
İslâm ve Buhara unvânını kullanmasının ve mektupları ile tali-
matlarını bu şekilde mühürlemesinin Buhara'da kendi hükümdar-
lığını ilân edeceğinin ilk aşaması olduğu söylentileri ortaya atıldı.
Karşı propaganda bir yere kadar başarılı oldu ve Buhara Emiri
Âlim Han'a taraftar Basmacı gruplardan bazıları, Emir'e rakip
gördükleri Enver'e verdikleri desteği çektiler, hattâ bazıları Enver
yanlıları ile mücadeleye bile giriştiler ve Ibrahim Lâkay, Enver'in
gönderdiği bütün yardım taleplerine kulaklarını tıkadı!
Enver, 1922 Mayıs'ının son günlerinden itibaren artık devam-
lı bir çekilme halinde idi; peşinde sadece Sovyet birlikleri değil,
Sovyet ajanları da vardı... Baysun'daki kuşatmayı kaldırıp Dü-
şenbe'ye gerilemeye mecbur oldu ve Düşenbe, Temmuz ortalarında
yeniden Kızıl Ordu'nun eline geçti. Naciye Sultan'a 24 Temmuz
1922'de yazdığı mektupta şehri kaybetmesinden “...Akşam, İbra-
him Bey Dâdhâh'dan hat geldi. Ruslar Düşenbe'yi işgal etmişler”
şeklinde kısacık bir cümle ile bahsedecekti.
Kızıl Ordu'nun sağ grubu Haziran'ın ortalarından itibaren Frun-
ze'nin hazırladığı taktik uyarınca küçük gruplar halinde Enver'in
Kâfirun'daki karargâhını sıkıştırıyor ve Sovyet birlikleri ilerledik-
çe Ünver daha gerilere çekiliyordu. Zaten aylar öncesinden silâh sı-
Ikırıtakı çekmeye başlamıştı, o senenin Mart'ında karargâhını Pül-i
Hâkiyân'a taşımış ve beş bin Rus askerine karşı sadece beşyüz tü-
fekli Basmacı ile mücadeleye çalışmaktaydı:
“«
.. Türkistan Cephesi Kumandanı'nın bir emrini elde ettim.
Bunda dördüncü, beşinci nişancı alaylarından bahsediyor ki bun-
lar yeni gelmiş olacaklardır. Bir de Buhara'dan çıkmış olan birinci
ve ikinci süvari alayları da gelmiş. Maamafih karşımdaki bütün
Rus kuvveti âzami beş bin kişidir. Buna mukabil elinıde şimdilik
âzami beşyüz tüfek var. Fakat tedricen artmaktadır ve herhalde
inşaallah mahcup olmam?” (26 Mart 1922 tarihli mektubundan).352
Artık hep yürüş halindeydi ama her an birilerinin gelmesini,
yardım gönderilmesini bekliyordu. Gelecek olanların arasında di-
ger Basınacı gruplar yahut Buhara Emiri'nin taraftarları da bu-
lunabilirdi; Afgan Emiri silâh ve mühimmat göndermiş olabilirdi
ama kimse gelmedi, eline hiçbirşey ulaşmadı ve Enver'in yorgun-
luğu ile bıkkınlığının sebebi artık her an yaşanan çarpışmalar de-
ğil, sonu gelmeyen yürüyüşleri idi. Kendisi de, askeri de, atları da
yorgundu:
“. .Gelen malüınatta, Ruslar'ın Çilligöl ve sonra Korgantepe'yi
işgal ettikleri bildiriliyordu. Bunun üzerine Düşenbe cephesinde
zaten şimdilik otuz atlı ve üç yüz piyade olan Ruslar'a karşı Hi-
sar askerini ve Danyal Bey'i ...bırakarak bütün mütebâki aske-
rimle Nârek Köprüsü'nden geçip Vahş Deryası'nın şark sahiline
geçmeye ve buradan Korgantepe'ye yürümeye karar verdim ve
bu suretle şimdi Nârek Köprüsü'ne doğru yürüyüşteyim. Müte-
madi yürüyüşlerle askerim pek yorulduğu gibi atlarım da yor-
gun. Bereket versin ki, Belcivan yeni otuz dokuz at ve yüz çift
çizme göndererek yardım etti. Bugün Nâfi Bey'den aldığım hatta
imalâthane ve yaralıların Belcivan'a vardığı ve kendilerine çok
iyi bakıldığını bildiriyor” (6 Temmuz 1922 tarihli mektubundan).
Ama bu sıkıntılı anlarında da yine her tarafa mektuplar yazma-
ya, talimatlar göndermeye ve yardım istemeye devam etti.
Yanındakilerle yahut yazıştığı diğer Basınacılar ile karşılıklı
yeminler ediyor, birbirlerine hatlar gönderiyorlar, bazı gruplardan
içerisinde “Seni kendimize padişah bildik” meâlinde ifadelerin geç-
tiği mektuplar alıyor, bu gibi sözlerden hâlâ memnuniyet hisse-
diyor, hattâ Buhara Emiri de “Biraderim” diye başlayan nâmeler
yollayınca daha da bir seviniyor, kendisi ile beraber olanlara teşvik
maksadıyla unvanlar dağıtıp pâyeler veriyor, o taraflarda muha-
tabı yüceltme belirtisi olan çapan hediye etme âdeti uyarınca ya-
nındaki Basınacı kumandanlara sık sık çapan da giydiriyordu ama
netice sadece bir hiçten ibaretti!
Naciye'ye gönderdiği mektuplurda o bölgeye mahsus kelimeleri
ve ifadeleri gittikçe daha fazla kullanır olmuştu. Mektup yerine
hat diyor, kendisi değil özü diye yazıyor; maslahat kılmak, amel
vermek, mektubun deymesi, hat gelmesi, dâdhâh kılmak, amel ver
mek gibi kavramlara sık sık yer veriyordu. Ümitsizliğe düşmemek
ister gibi idi ama özellikle son haftalarda yazdığı mektuplarında
kızgınlık ile ümitsizlik biraradaydı ve yazı üslübu da bozulmaya
başlamıştı.
*
Bütün bu mücadeleler, çarpışmalar, yenilgiler ve geri çekilme-
ler arasında Naciye'sini yanına, yani Orta Asya'nın dağlarına ça-
ğırmayı ihmal etmiyor, beraber olmanın hayallerini kuruyor, bazı
günler de Naciye'nin gelmek üzere olduğunu düşünüyordu:
“..İnşaallah ilkbaharda vaziyet iyileşirse geleceğini bana
vaad ediyorsun değil mi? Bu fakir fakat öz ecdâdının yurduna
gelirsen seni bunlar başlarında taşıyacak ve bunların sultanı
olacaksın. Ben de sende aradığım istinadgâhı bulacak ve bü-
tün dünyanın ayaklarına kapandığını görüp sevineceğim” (28
Ocak 1922'de yazdığı mektuptan).
“Ah Naciye! Bilsen seni ne kadar istiyorum. Gel, bu dağ-
larda, bu halk içinde seni sultanları diye başlarında taşıyacak
bu adamlar içinde beraber yaşayalım. O Avrupa'nın, Istan-
bulun mülevves hayatından uzak bulunalım. Gel, gel de ha-
yatımı parlat, beni yaşat, bana ruh ver! Seni öper, öper, öper,
sonra ...Şu anda vücudumun her zerresi uyanmış seni istiyor.
Allah acaba bu azâbın mükğfatını yakında verecek ıni”” (7
Mart 1922'de yazdığı mektuptan).
“..Naciye! Artık gel, gel de buralarda yalnız ikimiz yaşaya-
lım. Sana, Hindistan ve Afganistan'da olacak istikbali düşün-
dükçe o kadar müteheyyiç oluyorum ki yanında bulunup da
sana olan hürmeti görsem. Sen şarkın yegâne sultanı güzel ve
azametli sultanısın. Bu biçare Enverin'i sev ve ona sadık kal
olmaz mı?... Bu sabah artık dağlar arasındaki müstahkem bu
vadiden ayrılmaya karar verdim. Fakat doğrusu bu kayaları
senin kadar benimsemiştim. Belki de ..... bu şark yurtlarında
ilk hakiki serbestimi burada hissettiğimden böyle bu dağlar
arasını sevdim. Bu yalnız kartallara mesken olan kayalar
arasında inşaallah geldiğinde seninle birlikte gezer mevcudi-
yetimizi, yalnız birbirimizin olduğumuzu doya doya anlarız”
(12 Mart 1922'de yazdığı iki ayrı mektuptan).
“...Sevgilim, âh! Bari ben böyle yüksek dağlar, kayalar ara-
sında yatarken sen hiç olmazsa orada Almanya'nın serin yer-
lerinde istirahat etsen, Ah! Yoksa istirhamımı kabul ile yolda
bulunarak Bahr-ı Ahmer'in kızgın havası içinde vapurda ve
Hindistan'ın yakıcı güneşi altında yelpazelenmeye mi çalışı-
yorsun?” (6 Temmuz 1922'de yazdığı mektuptan).
Naciye Sultan'ın Enver'e yazdığı ve bugün elimizde olan az sayı-
daki mektubunda, bu ısrarlı davetlere verdiği herhangi bir cevaba
rastlanmıyor. Ama, Enver'in kardeşi Kâmil Bey, Grünewald'dan 18
Nisan 1922'de o sırada Kâfirun'daki karargâhta bulunan ağabe-
yine gönderdiği mektupta Naciye Sultan'ın Kâbile gitmeye karar
verdiğini müjdeliyor ve Kafkasya yolunun açılmasından sonra yola
çıkabileceklerini yazıyordu:
“..Efendimiz (Naciye Sultan) başladığınız büyük mücadele-
de size can ile, baş ile yardım etmeye karar vermişlerdir. Sultan
Efendi'nin bu kararı ne kadar ulvi hislere istinad ettiğini bildi-
gim için pek bahtiyarım. Ağabey, inşaallah efendimizi ve evlâdla-
rınızı ben bizzat tâ Kâbil'e kadar getirip size teslim edeceğim ve
bu benim en büyük bir bayramım olacak! Cenâb-ı Hak'tan niyâz
ederim ki, o zamana kadar Kafkas yolu bizim için açılınış olsun,
Hind üzerinden gelmeye mecbur kalmayalım?” 353
Naciye Sultan çocukları, yani iki kızı ve henüz birkaç aylık olan
oğlu ile beraber Almanya'dan kalkıp Afganistan'a gitmeye hakika-
ten karar vermiş mi idi; yoksa Kâmil Bey yolların açılması” şartı-
na bağlı olan bu ifadeleri ağabeyini bir anlığına olsun sevindirip
ferahlatmak için mi yazmıştı, bilmiyoruz.
*
Enver mücadeleler, hasret dolu bekleyişler ve heyecanlar ara-
sında ihmal etmediği bir âdet daha edinmişti: Eski senelerden,
tâââ Dünya Harbi'nden önceki günlerden itibaren dağda, kırda,
şehirde, nerede olursa olsun, topladığı bir demet çiçeği mektup ile
beraber zarfa koyarak Naciye'ye göndermek...
“...Cicime iki gece benimle beraber yatmış olan gülü de gönde-
riyorum. Eğer dudakların ona temas ederse benim dudaklarını
hissedeceksin. Âh! Naciye ne olur, ben şu kurumaya mahküm,
bununla beraber saadetten pembeliğini muhafaza eden gül kadar
bahtiyar olamıyorum” (27 Ekim 1921 tarihli mektubundan).
“..Öğle namazını kıldım ve oradan çiftlikte yeni çıkan kır çi-
çeklerinden topladım. Öptüm, sana gönderiyorum. Âh! Bunlar ne
bahtiyar ki, senin dudaklarını öpecekler” (4 Şubat 1922 tarihli
mektubundan).
“..Bu işler arasında Naciyem'e Hâce-i Pâk'ta topladığım çiçe-
ğe elimle bir mahfaza yaptım. Camını harita mahfazasının şeffaf
yerinden kestim. Sonra bir deriden küp yaptım. Gece yarısına ka-
dar misafirlerin ve işin bıraktığı zamanda çalıştım. Artık küçük
mektep çocuklarının işi gibi pek muntazam olmadı fakat herhal-
de sence belki hoşuna gidecektir. Sonra da beş aded de Buhara
altını ile tezyin ettim. Bu gece beraber yatacağım ve ilk postaya
kadar koynumda kalbim üstünde taşıyıp sonra sana gönderece-
gim” (7 Mart 1922 tarihli mektubundan).
“. İşte rühum! Bu sırada senin için topladığım mini mini zayıf
sarı kır çiçeklerini öpüp sana gönderiyorum. Bunlar tercüman-ı
hissiyâtım olsun. ...Etrafı görüp araziyi iyice tanımak istediğim-
den atıma binip şimal tarafındaki sırtlara çıktım. Âdetâ beygi-
rim belli belirsiz olan keçi yolundan tırmandı. Karlı sırtta etrafı
görüp döndüm. Inişte kokulu sarı çiçeklerle bezenmiş bir yere
geldik. Hemen indim. Mendilimi bu çiçeklerle doldurdum. Ko-
kusu hoşuma gitti. Çadırıma geldikte bunları baskıya koydum.
Ilk posta ile sana göndereceğim. Inşaallah kokularını muhafaza
ederler de sana bu vahşi yerlerden Enverin'in selâmını getirirler”
(9 Mart 1922 tarihli mektubundan).
“..İşte efendiciğim, hemen şu satırları yazarak mektubumu
kapatıyorum ve içine hergün sana topladığım buranın yabani
çiçeklerinden maâdâ kaç gecedir altında yattığım karaağaçtan
kopardığım ufak bir dalı leffediyorum” (25 Temmuz 1922 tarihli
mektubundan).
Gönderdiği kır çiçekleri bugün elimizdedir, bir kısmı doksan kü-
sur sene önce kondukları zarfların, bir kısmı da Naciye Sultan'ın
yaptırdığı çerçevelerin içerisinde başı eğik bir âşığı andırırcasına
bekleyen bu kurumuş çiçekler Enver'in Naciye'ye olan aşkını ve
hissettiği hasreti hâlâ fısıldar gibidir.
*
Giriştiği zoraki macera bitmeyen bir koşuşturma gerektiriyor-
du, her an yeni bir mücadeleye ihtiyaç gösteriyor ve ardarda hayati
tehlikeler getiriyordu ama bu macera Enver için başarılı olabil-
mek, Naciye'sinin yanına muvaffak şekilde dönebilmek demekti.
Yalnız kaldığı anlarda hayâlinde sadece Naciye vardı, bunu mek-
tuplarında da ısrarla tekrarlıyordu ama âh arada bir hissettiği ve
ruyalarına kadar girmesine bir türlü engel olamadığı o kıskançlık
hissi, nöbeti andıran o geliş-gidişler!
“. Asıl benim kalbimi donduran, gece gördüğüm bir ruya! Yaz-
mak istemiyorum. Fakat yazacağım. Berlin'e gelmişim, sana bir
baskın olsun diye birotele indim. Aşağı indikte otelin musiki oda-
sında piyanoya dayanmış seni görmeyeyim mi? Şaşırdın, sıkıldın,
burada bulunmanın sebebini söylemedin. Biraz geçince beş altı
erkek geldi. Meğer onlar senin davetlin imiş. Yandaki odaya geç-
tiniz. Siz gezlonga uzanıdınız. Onlar etrafınızda size dalkavukluk
edip duruyorlardı. İçlerinden birisi size pek yanaşıyordu. Ben
konurdu hırsımdan ağlamaya başladım. Fakat seni malıcup et-
memek için bekledim. Nihayet misafirler gidip sen o adamla öbür
oduya geçince ben geldim. Onu boğazından tutup attım. Fakat
sen bunun üzerine darıldın. Ben ağladıkça sen surat edip yap-
tığım işten dolayı benden istizahta bulunuyordun. Ey sevgilim!
Artık bu halde uyandım ve bir daha uyuyamadım. Artık bu ru-
yayı tefsir etmeyeceğim. Fakat benim girdiğim halidüşün, bugün
bütün gün beynim bilinir değil. Akşamki kar fırtınası belki dünya
buz kesilse yine beynime kâr etmiyor.
Âh Naciye! Sakın, Berlin'in o fena hayatına girmesen. Düşün
ki sen Osmanlı prensesi, bâhusus Naciye Sultan'sın. Beni, seni,
yavrularımızı düşün. ....na veya ....ne benzeme.“* Naciye! Düşün
ki ben gelince yüzüme bakacaksın. Sonra beni görecek o adam-
lara karşı beni hakaret içinde bırakma. Of! Ne söylüyorum. Sen
meleksin, sen dünya yegânesisin. Böyle fena fikirler neden bana
geliyor? Artık seni öper, yavrularımı kucaklar, susarım” (7 Şubat
1922 tarihli mektubundan).
Hemen her erkeği arada bir yoklamadan edemeyen bu his, En-
ver'in mektuplarında zamanla daha fazla yeralmaya başladı ve
Enver, çok uzaklardai Naciye'sine sık sık sık sadakatten bahseder
oldu.
“...Seni bütün rühumla kucaklar, öper, yavrularımla birlikte
Allah'a emanet ederim. Naciye, inşaallah beni unutmaz bana sa-
dık kalırsın. Yoksa hepimizin hayatı zehirlenir rühum?” (7 Aralık
1921 tarihli mektubundan).
“..muvaffakiyetsizlikle gelince bilmem beni nasıl kabul eder-
sin. Çok muvaffak olmak lâzım. Naciye! Sizden ümidim sen de
beni sev, sadık kal. Ben yalnız seninim, yavrularımı öp” (12 Aralık
1921 tarihli mektubundan).
“...Naciyeciğim seni sever, öper, kucaklar, hepinizi Allah'a 1s-
marlarım. Beni düşün ve sadık kal. Âh! Bilirim bu sözlere kızar-
sın. Fakat ne yapayım, sana olan şiddetli aşkım, merbutiyetim
böyle saçmalar ettiriyor. Yavrularımı öp ve beni unutturma. Ya en
yeni cinsini, ismini bilmediğim yavrum!” (13 Aralık 1921 tarihli
mektubundan).
“..Âh! Rühum beni sev, beni daima düşün senin liçin) çarpan
kalbimi, ağlayan gözleri unutma. Bana sadık kal. Inşaallah ya-
kında görüşür, bahtiyar oluruz. Işler herhalde iyi olacaktır. Yav-
rularımı öp” (14 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
“..Seni kucaklar, öper, Hüdâ'ya emanet ederim. Yavrularımı
da öp. Bana sadık kal ve hepiniz beni unutmayın. Böyle fena bir
muhitte her an sizi düşünen ve yalnız senin için çarpan bir kalbin
senin her hareketini tarassud ettiğini unutma. Beni sev ve sakın
başkasını sevme ve sadakatini bozma rühum?” (19 Aralık 1921 ta-
rihli mektubundan).
“...Seni tekrar tekrar öper, kucaklar, yavrularımla birlikte Al-
lah'a emanet ederim. Bana sadık kal ve beni öp, sev. Çünki dün-
yada benim herşeyim sensin. Sensiz ben yaşayamam ve sana da
yalnız ben ve tamamiyle malik olmak isterim. Aksi halde mahv
muhakkaktır” (25 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
“..Sen benim için dua et ve yavrularım dua etsin. Herhalde
sizlerin masum kalbinizin teveccühü müessirdir. Âh! Naciye beni
unutma sev ve sadık kal. Düşün ki yalnız seni düşünen ve dün-
yayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat
ve muhabbet dileniyor. Seni kucaklar, öper, yavrularımla birlikte
Hakk'a emanet ederim...” (2 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
“..İşte sevgilim, bu gece de yine seninle yalın kat yorgan par-
çasına uzanacağım. Acaba sen ne yapıyorsun? Beni düşünüyor
musun? O maraz arkadaşın olan .....1599 seni nerelere götürüyor?
Âh! Naciye bana ve sana ve yavrularımıza acı, beni sev ve sa-
dık kal. Birbirimizin yüzüne baktığımızda saf kalbindeki bir leke
bulunmasın. Benim yegâne mevcudiyetim, dünyada emelim, sev-
gilim sensin. Senin kıyınetine değecek halel hem seni hem beni
hem de yavrularımızı mahveder. Neyse, yine saçmalamaya başla-
dım...”(5 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
“..Sen müteessir, mahzun olmasan, her okuyuşumda söz-
lerinden ziyade senin masum çehrenin irâe ettiği teessür beni
boğuyor, öldürüyor. Rühum, artık fazla yazmayacağım. Yeni ilti-
fatnamelerine intizâren yavrularımla birlikte Tanrı'ya emanet
eder, hepinizi öperim. Naciyeciğim beni sev, sadık kal, acı bana”
(8 Ocak 1922 tarihli mektubundan).
“..İşte rühum, bu gece de böyle elbise ile -zaten her gece böy-
le- yatağa girip senin hayâlinle yatıyorum. Hüdâ'dan senin ve
yavrularının saadet ve iyiliği ve senin bana sadık kalınanı niyaz
eylerim...”(9 Şubat 1922 tarihli mektubundan).
“..Sen şarkın yegâne sultanı güzel ve azametli sultanısın. Bu
biçare Enverin'i sev ve ona sadık kal olmaz mı? Yavrularımı öper,
Hüdâ'ya emanet ederim” (12 Mart 1922 tarihli mektubundan).
“...Âh! Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın? Seni
buselerimle boğar sonra canını yakarım. Beni sev ve öp Naciyeci-
gim. Yavrularımla birlikte Hüdâ'ya emanet ederim. Rühum efen-
diciğim” (27 Mart 1922 tarihli mektubundan).
“..Bugün yine seni düşünerek, öperek yatağıma giriyorum.
Acaba düşünmediğim zaman var mı? Yavrularımı öp ve beni unut-
ma, sev ve sadık kal Naciye!” (5 Nisan 1922 tarihli mektubundan).
“Ah Naciye, büzen öyle bıkıyorum ki herşeyi bırakarak yal-
niz genin ve çocuklarım için yaşamak isterim. Beni çok öp, ve sev,
ve sadık kal. Seni ve yavrularımı Hüdâ'ya emanet ederim” (18
Nisan 1922 tarihli mektubundan).
“..İşte rühum, böylece yine gece oldu. Bütün gün çalışan iki
kırlangıç yatağımın üzerinde bir yuva yaptılar. Onların birbirle-
rine olan nevâzişkâr cıvıltıları içinde seninle birlikte yatağına
uzanıp yine kapanan bugünlük sahifesini unutınaya çalışıyorum.
Beni öp, sev ve sadık kal, yavrularımı öp, Naciyeciğim!” (22 Nisan
1922 tarihli mektubundan).
Kiraftan bir ara bazı dedikodular gelmiş olacak ki, bir mektu-
bunda Naciye'sini emanet ettiği kardeşi Kâmil Bey'in bazı yardım-
larına artık lüzum kalmadığını söyleyecek ama yine kendi kalbini
suçlayacaktı:
“...Kimler bilir, cicim ben bu satıları yazarken kaçıncı uykuda-
dır. Hamdolsun o eski asabi rahatsızlık geçmiş olduğundan artık
bu zamanda yardım için kimsenin seni rahatsız etmemekte oldu-
ğunu ve Kâmil'in de lüzumsuz dediye-koduya sebep olan geceya-
rısı yardımlarına hâcet kalmadığını kaviyyen tahmin ediyorum.
Rühum! Âh benim bu fena kalbime bilmem nasıl söz geçireceğim”
(27 Mart 1921 tarihli mektubundan).
*
Enver, Berlin'de yayınlattığı ve sık sık yazdığı Livâyü'l-İslâm
Dergisi'ne, 1922 Nisan'ının sonunda iki ayrı makale gönderdi.
Derginin ikinci sene serisinin 1 Ağustos 1922'de çıkan 11-12 nu-
maralı sayısında birinci sayfadan imzasız olarak yayınlanan ama
Enver'in kaleminden çıktığı hemen belli olan ilk makalenin başlığı
Bolşevikler'in Kafkasya ve Türkistan'ı İstilâsı ve Enver Paşa idi.
Makalede hem Kızıl Ordu'nun, hem de Müslüman askerlerden te-
şekkül edecek bir Yeşil Ordu'nun Anadolu'nun yardımına gitmesi-
nin düşünüldüğü anlatılıyor ama Bolşevikler'in bu birliklerin geçi-
şinin sağlanmasını Azerbaycan'ı işgal bahanesi olarak gösterdikle-
ri söyleniyor ve işgalin Anadolu'daki başkaldırıyı idare edenlerin,
yani Mustafa Kemal ile arkadaşlarının Ruslar'ın arzusunu yerine
getirmeleri ile hayata geçirildiği iddia ediliyordu.96
Bu iddia, Milli Mücadele'nin başındaki kadrolara muhalif çev-
relerin günümüzde de sık sık tekrarladıkları Mustafa Kemal Pa-
şa'nın Sovyetler'in Azerbaycan'ı işgaline göz yumduğu, hattâ kolay-
laştırdığı şeklindeki suçlamaların başlangıç noktası idi ve bizzat
Enver Paşa tarafından ortaya atılmıştı.
Makalede daha sonra Bolşevikler'in Müslümanlar'a yaptıkları
baskılara son verilmesi için Bolşevik liderler nezdinde girişimlerde
bulunan Enver'in netice elde edemeyince Basmacılar'a katılmaya
karar verdiği ve derginin bir muhabirinin Doğu Buhara'da meyda-
na gelen hadiseleri yakından takip ettiği söyleniyordu.
Sözü edilen muhabir bizzat Enver idi ve Livâyü”-İslâm'ın aynı
sayısında “Şarki Buhara Vekayii” başlığı ile ve yine imzasız ola-
rak çıkan diğer yazısında Doğu Buhara'daki mücadelenin 1922
Ocak'ından Nisan sonuna kadar olan safhasını kendi görüşü doğ-
rultusunda yazıyordu.
Enver, yazısında Basınacılar'dan mücahid diye bahsediyor, onbin-
lerce mücahidin kendisine katıldığını söylüyor, Düşenbe'yi Rus işga-
linden kurtaran mücahidlerin Rus birliklerini devamlı şekilde ricate
zorladıklarını ve hemen her cepheden zafer haberleri geldiğini anla-
tıyordu. Enver Paşa'nın kaleme aldığı son makale olan bu yazı bir
propaganda bildirisi gibi idi ve sonunda Enver'in bizzat çizip ayak-
lanma bölgelerini de gösterdiği bir Orta Asya haritası da vardı.357
*
Bu iki yazının yayınlandığı günlerde, Enver'in Orta Asya mace-
rası yahut hayâli artık nihayet bulmak üzere idi ve makalelerin
yayın tarihi ile Âbıderyâ köyündeki kanlı ölümün herşeyi noktala-
ması arasında sadece üç gün vardı!
Yanında kalan az sayıdaki Basmacı ile dağlara çekilirken etraf-
taki diğer Basınacı gruplarla temas imkânı arayan, bazen kışlak-
larda, bazen de açık havada bulabildiği ağacın altında geceleyen
Enver, Naciye'ye herşeyi yine günügününe yazmakta idi. Ruslar'ın
Düşenbe'yi tekrar ele geçirmelerinden işgalden on gün sonra, 24
Temmuz'da haberdar olmuştu ve altında yattığı karaağaç, ona Is-
tanbul'da Naciye ile geçirdiği güzel bir ânı hatırlatmıştı:
“...Bu gecelyil yıldızları sayarak oldukça büyük bir karaağacın
altında geçiriyoruın. Âh! Naciye, bilsen, şöylece seninle Kuruçeş-
me'deki sarayımızın köşkünün yukarısındaki karaağacın dibini
hatırladım” (24 Temmuz 1924 tarihli mektubundan).
Ardarda uğradığı kayıplar, Ruslar'ın durmadan ilerlemeleri ve
Afgan Emiri'nin daha önce gönderdiği Afgan askerlerini Mosko-
va'nın baskısı ile geri çağırması bile yeni arayışlar içerisine girme-
sine engel teşkil etmemekte idi. Buhara Emiri'nin cafcaflı ifadeler-
le dolu mektupları ve verdiği göstermelik unvanlar da artık bir işe
yaramıyor, Emir yanlıları bu sözler ile unvanları pek ciddiye almı-
yorlardı. Enver, 4 Mayıs'ta Emir'e bir ültimatom gönderdi ve Emir
kendisini naip tayin ettiğini açıkça duyurmadığı takdirde herşeyi
bırakıp gideceğini söyledi ve “İbrahim tahtını sana geri versin ba-
kalım!” meâlinde ifadeler kullandı:
“Sevgili Naciye! Güzeller güzeli urslancığım!
Bugün öğleden evvel cicime olan maruzatımı Kâbil'e gidecek
olan Dervazlı Hoca Binbey Dâdhâh'a verdim. Kendisini Buhara
Emiri'ne son ültimatomumla gönderdim. Bunda ya bütün salâ-
hiyeti niyâbeten icra etmemi müş'ir açık bir ariza vererek tayin
eder, yahut da Ibrahim Bey'e işi bırakır çıkar giderim. Ibrahim
seni tahta geçirsin dedim. Rühum! Artık hakikaten işi tayin za-
manı geldi. Çünki, Ibrahim'in muhiti fesat ve fitne ile askerlerimi
dağıtmaktan çekinmemektedir...” (4 Mayıs 1922 tarihli mektu-
bundan).
Kendisi farkında mı idi bilmiyoruz ama bütün bu arayışlar, ça-
balar ve mücadeleye devam azmi artık sadece uzatmaların oynan-
masından ibaretti ve mantık dışı çarelerden bile medet ummakta,
meselâ 14 Temmuz'da Ingilizler ile müzakereye çalıştığından bah-
setmekte ve Naciye Sultan ile çocuklarından dua etmelerini iste-
mekteydi:
“..İşte Naciyeciğim, bura hayatında mühim bir tahavvül olan
şu tebeddülü sana yazarken senin bura Islâm kitlesi için dua et-
meni ve yavrularımın mâsum kalpleriyle dua etmesini ve inşa-
allah herhalde nusratın Islâm'a nasib olacağını kaviyyen ümidle
seni öper, okşar, Hüdâ'nın birliğine emanet ederim” (14 Temmuz
1922 tarihli mektubundan).
Benzer bir tuhaf girişimden, Enver'in bir yaş küçük amcası Ha-
lil Paşa da bahsediyor ve hatıralarında o günlerde Enver'den bir
talep geldiğini ve Kafkasya'ya geçerek hemen bir ihtilâl çıkartma-
sını istediğini ama kabul etmediğini yazıyordu:
“..Bu çekiliş günlerine tesadüf eden günlerde, Enver'in mah-
rem vasıta ile bana gönderdiği bir haberde Ruslar aleyhine hare-
kete geçeceğini ve benim de derhal Kafkasya'da ihtilâl çıkartma-
mı tavsiye ediyordu. Bu habere fevkalâde canım sıkıldı. Neticesi
hiçe müncer olacağına kani olduğum bu işe Enver'in bu kadar
vakitsiz başlaması, beni şahsen üzdü. O tarihte Türkiye'nin ye-
gâne yardımcısı olan Sovyet Rusya ile Türkiye'nin irtibat yolu
demek olan Kafkasya'da ihtilâl hareketleri tertip etmekliğim ise,
senelerce açılmasını temine çalıştığım bu yolun kapatılmasından
başka bir mânâ ifade etmezdi. Ben, Türkiye'nin menfaati nâmına
bu hafifliği yapamazdım?” 359
*
Geçici zaferler, bozgunlar, geri çekilmeler ve yaşanan bütün
üzüntüler arasında hayal kurmayı ve kurduğu hayalleri Naciye'ye
günü gününe yazmayı hiç ihmal etmiyordu...
Hâce-i Pâk Kışlağı'ndan 1922'nin 5 Mart'ında kaleme aldığı
uzun mektup böyle idi; sadece hayallerini, hasretini ve yine herşe-
yi Naciye'si için yaptığını yazıyordu. O sırada altı yaşında olan bü-
yük kızı Mahipeyker'i Afgan veliahdı ile nişanladığını, Naciye'nin
de Kâbil'deki nişanda olduğunu düşünüyor, sonra Naciye'ye “Gel”
diye sesleniyordu. Naciye yanında olduğu takdirde vahşi kovuk-
lara en muhteşem sarayları konduracak, tatlı anlar yaşayacak ve
dünyanın pisliklerle dolu hayatından kaçabileceklerdi:
“..Bilmem bugün sen düşünüyor musun? Ben tam seni kol-
tuğuma alarak haclegâhındaki tahtına götürdüğüm anda saat
öğleden sonra dörde doğru şu ufacık kışlağın ufak mescidinin ya-
nındaki mihmanhanenin arkasındaki taşlığa tırmanarak bir taş
üzerine oturup garba, sana doğru, önümde yükselen yalçın kır-
mızı kayaları ve onların arkasındaki bir kat daha yükselen karlı,
yer yer kirlenmiş dağları nazarlarımı dikmiş düşünüyorum. Bu
hayatımın en tatlı anını sevgilim senden uzak, aramızda aylarca
süren dağlar, çöller bulunan bu illerde garip, biçare bir halde ge-
çirirken seni derin pek çok derin bir aşkla sevdiğimi anlıyorum.
Bugün tamamiyle hükmediyorum ki bugün şu vahşi kayalıklar
arasında yirmi beş mükerrer ateşli tüfekle şu şarkın Tacik deni-
len Farisi tekellüm eden halkından tut da aslı Türk olan Lâkay
denen Türkmen, Mirka serpintisinden ibaret bir avuç adamla bin
müşkilât içinde Rusya'ya meydan okurken bunları hep senin için,
sana lâyık olmak için daha doğrusu sana lâyık olduğumu âleme
göstermek ve sen de benden bahsederken bir hicap değil belki
azıcık olsun bir fahr duyman için hareket etmekte olduğumu an-
lıyorum. Ben böyle düşünürken yer yer yeşermiş zemin üzerinde
taşlar arasında beni seyreden sarı kır çiçekleri de sanki benim
hüsranıma iştirak ediyorlarmış gibi mahzun büzülmüş, boyunla-
rı bükülmüş bana bakıyorlardı. Senin liçin| bunlardan birkaçını
topladım, öptüm, sana gönderiyorum. Bu senelik sene-i devriye-i
izdivacımız hediyesi de bunlar olsun. Bunları sana bu posta ile
takdim edeceğim. Buhara altınlarından yapılmış çerçevenin içine
koy ve benim şu mahzun ânunı hatırla.
Âh! Naciye beni sev, ben pek biçare ve öksüzüm. Senin müş-
fik muhabbetin olmazsa ben yokolurum. Âh! Bilsen bugün neler
düşündüm. Güzel Mahipeyker'imi gözönüne getirip şimdi altı ya-
şında, kocaman bir sultan olduğunu gördüm. Sonra onu Kâbil'de
Afganistan veliahdına nişanladım. Sen Kâbil'e geldiğinde nişan
merasimi oldu. Daha neler neler. Âh Naciye! Gel, gel bu iptidâi
yerlerin vahşi kovuklarında sana en muhteşem sarayları kondu-
rup içinde seninle en tatlı anlarımızı yaşayalım. Dünyadan, dün-
yanın o mülevves hayatından kaçalım.
Âh! Bilsen seni koltuğuma alıp sonra kollarım arasında sıka-
cağıman emin ol ki geçen aylardan çok tatlı olacaktır. Ben şimdi
bunu düşünerek yaşıyorum. Ya sen rühum?
Naciyeciğim! Bugün hayatımın en talihli günü olduğundan
Baysun hareketinde bugüne tesadüfü büyük bir hâl-i hayr ad-
dettim. İnşaallah muvaffak olacağım. Âh sen gel! Yalnız gel! Her
yerde sana lâyık olduğun mevki hazırdır. Bilmem şu anda ne ya-
pıyorsun? Ben şimdi Kâbil'e Buhara Emiri'ne hat götüren adam-
lara Fatiha verdikten sonra seninle yalnızım.
.. Neyse, işte Naciyeciğim! Gün böyle hüzün içinde geçti. Şim-
di yine bu kuru döşeğimde o Nişantaşı'nın müreffeh mükemmel
döşenmiş odasını düşünmeyerek fakat yalnız seni, senin melek
vücudunu düşünüp iştiyâkla sana sarılıp kürkümün içine büzü-
leceğim. Âh! Ya sen ne yapıyorsun acaba? Yok, hiç böyle anda seni
bir melekten başka bir sıfatla tasavvur, tahayyül etmek bana na-
sip olmasın” (5 Mart 1922 tarihli mektubundan).
Bütün bu hayalleri kâğıda dökmesinden iki hafta sonra, 18
Martta Naciye'nin bir mektubunu aldı. Bu, Naciye'den sekiz ay
boyunca gelen ilk mektuptu, artık memnuniyetinin ve hayallerinin
hududu yoktu:
“...Bilir misin? Bugün ne kadar beni sevindirdin. Dünyaları,
bunlardan daha kıymetli olan seni görmüş, bulmuş derecesinde
sevindim.
Âh! Rühum, düşün, tamam sekiz ay oluyordu ki senden hiç
haber alamadımdı. Artık hele son canlı cenazeye dönmüştüm.
Hissiz, ruhsuz dolaşıp duruyordum. Bugün postamı kapayarak
gönderdimdi ki ...içeri girdi ve bir beze sarılı zarf verdi....Hemen,
gayr-ı ihtiyari bezi açtım. Bir de içinden üzerinde imzan da olan
zarfı görünce yine çocuk gibi gülmeğe, sevinmeye başladım. Asa-
bi, gayr-ı muntazam parçaladığım zarfın içinden fırlayan kâğıdı
titrek ellerimle açtım. Asabiyetten soğumuş ellerimin arasından
kalbinin hararetini hissediyordum.
Ah, Naciye! Hiç değişmemişsin. Beni yine aynı muhabbet-
le sevdiğini duyuyorum. Bana kısaca olan “Enverciğim' hitabın
herşeyi, kalbinin en derin köşelerini gösteriyor. Âdetâ gözlerinin
içini okuyorum. Of! Naciye! Beş vakit namazda olan temennimi
Hüdâ kabul etmiş, sen beni yine seviyorsun ve bana sâdıksın.
Naciyeciğim! Fakat, mektubunu okudukça o kadar müteessir
oldum ki, beni gelecek diye bekleyen sen ve yavrularım bu ka-
dar aydır intizarda kaldınız. Sevgilim, şimdi ben size sabırsızlık-
la intizar ediyorum. Bilmem Allah niye bizi böyle ayırdı. Bence
birbirimizi çıldırasıya sevmek ve sonra bu şiddet-i aşkla artık
birbirimizden ebedi ayrılmayacak, ikimizi birleştirmek için böyle
yapmış olacaktır.
..Naciyel Naciye! Benim için çıldırmak işten bile değil. Âh!
Evet,bananedesen hakkın var. Senden bu kadar ayrı bulunan bu
biçare Enver'in doğrusu mücrimdir. Fakat hep bunları senin için
ihtiyar ettiğimi bilirsin değil mi? Hiç olmazsa bu ukubete mazhar
olmak için kâfi gelmez mi? Ahl Cicim, yaz, uzun yaz da tekdir et,
darıl. Içindekini eğer bana dökmezsen kime söyleyeceksin veya
söylüyorsun? Bak, ben sana uzun henı de çok uzun herşeyi ya-
zıyorum bir taneciğim. Âh! Sana ne kadar yazsam yine herşeyi
söylemiş olamıyorum. Vücudumun her zerresinin iştiyâkını, sana
ihtiyacını anlatmak için bilmem ne kadar yazmak lâzım.
Naciye! Senin mektubunun arkasından Mahipeyker'in Alman-
ca mektubunu okudum. Âh! Yavrum kimbilir ne güzel olmuştur.
Âh Naciye! Getir, onları da getir ve gel. Yoksa ben herşeyi bıra-
karak, herşeyden vazgeçerek geri döneceğim. Artık hiçbir emel
ve maksad için yaşamayacağım. Yalnız senin bir kölen gibi yaşa-
yacağım. Fakat bilmem bu sana kâfi (mi)? Beni o kadar sevecek
misin? O vakit benim hiç kıymetsiz, ehemmiyetsiz bir adamdan
farkım ne olacak? Âh Naciye, beynime birbirine zıt o kadar fikir-
ler geliyor ki bunların taarruzu içinde yine hissiz makine gibi
kalıyorum. Bakalım böylece nereye varacak?
Sevgilim, sevincim o dereceyi buldu ki, artık yanımdakilere sen-
den, yavrularımdan bahs ile gülüyor, seviniyoruz, çocuk İgibi| ye-
rimde duramıyorum. Mektupları getiren Buhara Emiri'nin adam-
larından Abdülhakim Toksabay'a güzel bir cübbe ile bir at hediye
ettim. Artık herkes şenlik olsun, yani gülüp oynasın diye emirler
veriyor. Yavrumun gelmesi meserretine iştirak ediyorlardı.
...Bu gecelik artık seni ve yavrularımı ve hele mini mini arsla-
nımızı kucaklar, müsterih olarak - bu da söz ya - bilâkis kalbim
daha ziyade iştiyâkla çarparak yatağa girdim”,
Ama, artık günleri şaşırmaya başlamıştı. Meselâ, 24 Şubat 1922
tarihini koyduğu mektubunda “Bugün ayın yirmi dört veya yirmi
beş olduğunu bilmiyorum. Fakat böyle sıra tarih koyuyorum” de-
mekte, üzerine 16 Mart yazdığı bir başka mektubunda da “Artık
günleri de şaşırdık. Hesabımızca bugün 13 Mart olacak. Fakat, Rus
16 diyor” diye yazmaktaydı.
*
Enver'in gurbet günlerinin en dramatik safhası, Batum'dan
Tiflis ve Bakü yoluyla Orta Asya yolculuğuna çıktığı gün, yani 29
Eylül 1921'de Berlin'de dünyaya gelen üçüncü ve son çocuğundan
aylarca haber alamaması, erkek mi yoksa kız mı olduğunu bile çok
sonraları öğrenebilmesi idi.
Ailesine hayli düşkündü, gençliğinin en parasız senelerinde bile
maaşının önemli bir kısmını ailesinin ihtiyaçlarına sarfetmiş, an-
nesine, babasına ve kardeşlerine her zaman yakın alâka göstermiş,
evlenip baba olmasından sonra bu alâkayı daha güçlü şekilde karı-
sına ve çocuklarına hasretmişti. Sürgününün sahte isimler kullan-
mak, hattâ gizlenmek zorunda kaldığı zor günlerinde aklı-fıkri hep
karısıile iki kızında idi, maddi bakımdan en sıkıntı çektiği anlarda
bile onlara hediyeler göndermenin yolunu arıyordu...
Çocuklarına böylesine diişkün olan Enver'in Batum'dan Orta
Asya yolculuğuna çıktığı gün Almanya'da üçüncü çocuğu dünya-
yu geldi, bir erkek evlâdı oldu ama çocuğun sağ-salim doğup doğ-
madığını bilmemesi bir tarafa, cinsiyetinden de ancak aylar sonra
haberdar olabildi ve çok daha büyük bir hüzün yaşadı: Oğlunu hiç
göremedi, hattâ çocuğa Ali isminin konduğunu bile öğrenemedi!
Nüciye Sultan'ın, Enver'in isim göndermesine imkân bulama-
ması üzerine çocuğa bu adı vemesinin sebebi Enver'in Ali Süavi'ye
duyduğu hayranlıktı. Enver, Ali ismini gençlik senelerinden itiba-
ren kendine sık sık müstear ad olarak almış, bir ara Sücvi yahut
Ali olmuş, sürgün senelerinde de sadece Ali'yi kullanmıştı ve hiç
görmediği oğlunun ismi de bu yüzden Ali oldu.
Enver'in hamilelik günlerini Berlin'de geçiren Naciye Sultan'a
Moskova'dan ve Batum'dan gönderdiği mektuplar da hep merak
ifadeleri ile dolu idi:
“Âh! Naciyeciğim, yine hayâlâta dalarak cicimin âfiyetini
sormayı unuttum. Inşaallah üçüncü mini mini ile şimdilik bir ola-
rak âfiyetin devam eder” (19 Şubat 1921 tarihli mektubundan).
“Ah! Rühum! İşte, yine seninle yalnızım. Fakat ne olur ha-
yalin yerine sen beraber olsan. Acaba şimdi ne yapıyorsun? Yara-
maz mini mini yine rahatsız ediyor mu? Daha tekıneleri atmaya
başlamadı sanırım. O vakit ben orada olsam hemen ayağından
tutarak sıkar, biraz canını yakarım. Ya Mahipeyker ne diyor? Bil-
mem kıskanacak mı? Âh! Türkâncık, yavrum yine sallana sallana
nasıl dans ediyor?” (15 Mart 1921 tarihli mektubundan).
“..Buradan biraz para bozdurup pazara gittik. Ben cicime
takdim edeceğim eşyayı koymak ve orada kullanılmak üzere bir
bavul ile yeni dünyaya gelecek yavrumuza bir Rus süt ibriği al-
dım. Bavula beş yüz ve ibriğe de yedi yüz marktan biraz eksik
verdiğimi söylersem çok fazla sarf etmediğimi anlatmış olurum.
Ibriğin kapağına tarihini de yazdım” (19/20 Temmuz 1921 tarihli
mektubundan).
“<..Efendiciğim! Sultanım. Mini mini yaramaz ne yapıyor? Ar-
tık her tarafını çıkarta çıkarta dolaşıyor sanırım. Allah vere de
cicimi pek rahatsız etmese yoksa sonra gelir kulaklarını çekerim.
Sonra, Mahipeyker inşaallah iyi olmuştur. Türkân dans ediyor
mu? ” (27 Temmuz 1921 tarihli mektubundan).
“İnşaallah yavrumuzun dünyaya gelişinde Berlin'de bulunu-
rum. Fakat fevkalâde bir hal olursa ihtiyâten ismini yazıyorum.
İnşaallah mürüvvetiyle hem bize hem de İslâm'a hayırlı bir nur-ı
saadet olsun. Şimdiden onun her tarafını öper, Allah'ın muhafa-
zasına tevdi ederim” (10 Ağustos 1921 tarihli mektubundan).
“Âh! İnşaallah ailemize ve milletimize hayır ve saadet geti-
recektir” (26 Ağustos 1921 tarihli mektubundan).
“...Arslancığım! Âh! Mini mini bebeğimizi ne kadar merak edi-
yorum. Doğrusu ondan ziyade senin âfiyet ve sıhhatini. Inşaallah
istediğin gibi güzeldir, yaramaz değildir” (21 Eylül 1921 tarihli
mektubundan).
Orta Asya'da bulunduğu günlerde Naciye'nin doğum yaptığını
artık bilmekte idi ama çocuğun kız mı yoksa erkek mi olduğunan
habersizdi ve merak çekiyordu:
“...Âh! Ne olur yakında bir haberinizi alsam. Ne oldu. Üçüncü
yavrumuz ne haldedir? Erkek mi kız ını? Naciye! Benim gibi dün-
yada ailesine, sana en ziyade merbut birinin bu meçhul içinde
ne kadar azap çektiğini düşünürsen hâlimi anlarsın” (16 Kasım
1921 tarihli mektubundan).
“İnşaallah ümidim hâsıl olur da sana lâyık olarak seni ku-
caklamaya muvaffak olurum. Seni öper, öper, bütün aşkımla
kucaklar, yavrularımla birlikte Allah'a emanet ederim. Güzelim
üçüncü yavrumuzu (kız, erkek mi olduğunu bilmiyorum) öperim”
(3 Aralık 1921 tarihli mektubundan).
“..İnşaallah yaza Hindistan'dan geçerek bu tarafa teşrif eder-
siniz. Buranın toprak kulübelerini birlikte taksim ederiz rühum.
Yavrularımı öp. Ya o kız mı erkek mi, o saadet yıldızımız ne hal-
dedir? Onu çok öp. Kâbile yazmıştım. Sana tel çekip sıhhatimi
bildirecek ve senden haber soracaklardı. Rühum, sultanım” (27
Ocak 1922 tarihli mektubundan).
“...Acaba gelemez misin? Doğrusu cevabını belki menfi olur
diye beklemeyerek susuyorum, korkudan kalbimin cevabını bile
düşünmüyorum ah! Eğer üçüncü yavrumuz erkek ise doğrusu bu
mahrumiyetlere sebep olup seni alıkoyduğundan çükünü kopar-
tacağım” (14 Nisan 1921 tarihli mektubundan) 399
Hayâli, dünyaya gelecek olan üçüncü çocuğunun erkek olma-
sı ve başladığı işi onun bitirmesi idi! Moskova'dan gönderdiği bir
mektupta bütün bu hayallerini yazıyor, hattâ İngilizler'in babası
Ahmed Paşa'yı Malta'ya savaş esiri olarak göndermelerinin intika-
mını da doğacak oğlunun alacağını yazıyordu:
“...Şimdi kurtarılacak koca bir İslâm âleminin, işine daha kuv-
vetli, daha canlı sarılmama yardım edeceğini düşünmemden mü-
tevellid hodbinlik beni bu kadar ileri vardırıyor. Fakat acaba mini
mini arslancığımız izin verecek mi? Yok bak! Ondan izinsiz hiçbir
karar olamaz. O, biliyorsun ya! O, ihtiyarladığımız zaman baş-
ladığımız işi ileri götürecek; o Ingiliz, Fransız lâşeleri üzerinden
Islâm bayrağım ileri götürerek bütün şarkı, garbı kurtaracak.
Işte o büyük adamın sözünü sen de, ben de hürmetle dinlemeye
mecburuz. Her yerde onun sözü yürüyecek, her yerde o hürmet
bulacak, ön alacak. O değil yalnız bizim, ailemizin, belki bütün
bugün, beni hiçbir iş yapmaya muvaffak olamadığım halde, yine
Naciye gibi seven dört yüz milyon Müslüman'ın gözbebeği olacak,
işte onun önünde ve onu bugün karnında taşıyan senin önünde
bütün düşmanlar âlemi yerlere sürünerek ettiğine pişman olup
af dileyecektir. Hani bugün bizi evimizden atan Fransızlar, o ak
sakallı babamı babam olduğu için zindanda çürüten İngilizler ze-
hir dişleri sökülmüş yılanlar gibi zelil, sefil gövdeleri yerlere sü-
rünecekler. Işte Naciye, o büyük adam izin verirse gel, gel de beni
kolların arasına al. Bana can ver, kuvvet ver ve bunların hepsin-
den özge olan ümid ver. Âh! Yine seni üzdüm, uzun yazdım” (21
Mart 1921 tarihli mektubundan).
Doğumun üzerinden aylar geçmişti ama Berlin'den hiçbir ha-
ber yoktu ve oğluna ne isim verildiğini hâlâ bilmiyordu. 20 Nisan
1922'deki mektubunda Naciye Sultan'dan dua etmesini isterken
“Mini mini Enver'i öp ve sev ve resmini sür'atle gönder” diyecek,
yani artık yedi aylık olan ama adını bilmediği oğlundan kendi ismi
ile bahsedecekti!
*
Enver'in çocuğunun doğup doğmadığı, şayet doğdu ise erkek mi
yoksa kız mı olduğu hakkında hiçbir haber alamadığı günlerde
Göktaş'ta, 23 Ocak 1921'de bir hayâle hitaben yazdığı kısa mektup,
bütün mektupları arasında en hisli ve en hüzünlü olanıdır:
Benim saadet nürum yavrum,
Nesin? Ne oldun, erkek mi, kız mısın? Hâlâ bilmiyorum. Bun-
dan o kadar müteessirim ki anlatamam. Her ne ise, Allah seni
uzun ömürlü; annenle bana da saadetle senin ak saçlı olduğu-
nu, torunlarını sevdiğini göstersin. Seni uzun uzun öper, Hakk'a
emanet ederim.
Baban
Enver
Bu mektubun diğer sayfalarını iki gün sonra kızlarına hitaben yine
mektup olarak kullanmış, büyük kızına “Yavrum, Mahipeykerciğim.
Seni o kadar göreceğim geldi ki, gözümde tütüyorsun. Bura adamları
o kadar mutaassıp ki, resmini de yakmaya mecbur oldum. Âh, hayalin
gözümdedir. Sen de beni unutma, sev ve annene de unutturma. Her va-
kit beni cici efendimize hatırlat ki seni çok, hem de pek çok sevsin, baş-
kalarını sevmesin. Yalnız benden başka seni ve kardeşlerini sevsin. Seni
çok çok öper, kucaklar, Allah'a emanet ederim. Baban Enver” demiş;
küçük kızına da “Güzel Türkâncığım, seni de kucaklar, öperim. Yine
oynuyor musun? Artık güzel güzel konuşu-
yorsun değil mi? Anneni hep kucakla, öp
ve seni sevmesi için yalvar, olmaz mı? Seni
Allah'a emanet ederim. Baban Enver” diye
yazmıştı.
*
Burada, Enver hakkında yazılan he-
men her eserde bahsi sıkça geçen son mek-
tup meselesinin aydınlanması gerekiyor:
Enver Paşa'nın 25 Temmuz 1922'de Sa-
tılmış Kışlağı'nda kaleme aldığı roman-
tik, hattâ dramatik ifadelerle yazdığı şu
mektup, Naciye'sine gönderdiği son satır-
ları olarak gösterildi:
Enver'in doğacak
çocuğuna mektubu.
“Naciyeciğim! Sevgili sultanım cici
efendiciğim! Bugün pek sıkıntılı bir
hava, tuhaf bir sis, güneş görünmüyor.
Düşmandan bir hareket yok, fakat he-
nüz sabahtır.
Hastalarımı geri gönderdim ve Af-
gan Emiri'nin askerin ve muaveneti-
nin çekilmesinin iyi olmadığını ve Bol-
şevikler'e emniyet câiz olamayacağını
bildirdim ve hiç olmazsa eczâ-yı tıbbiye
ve sâir malzemesinin iâdesini istedim.
f Bakalım ne olacak. Bir de Hacı Sami
mi in büyük kızı ve diğer arkadaşların bu tarafa geçme-
Mahpeyker'e mektubu. sine müsaade olunmasını taleb ettim.
Işte efendiciğim, hemen şu satırları
yazarak mektubumu kapatıyorum ve
içine hergün sana topladığım buranın
yabani çiçeklerinden maâdâ kaç gece-
dir altında yattığım karaağaçtan ko-
pardığım ufak bir dalı leffediyorum.
Seni öper, sever, kucaklar, bu mev-
cudiyet-i maddiyemle, aşk ve iştiyâ-
kımla sarılarak canını yakar, Hüdâ'nın
birliğine yavrularımla beraber emanet
ederim rühum efendiciğim. Karaağaca
çakımla ismini yazdım”.
Enver'in küçük kızı
Türkan'a mektubu.
Bu mektuptan Enver Paşa ve Naciye
Sultan hakkında yapılan geniş çaplı hemen her çalışmada bahse-
dildi, alıntılar yapıldı ve metinden yine aynı şekilde hep son mek-
tup diye bahsedildi.
Ben de öyle zannettim ve bu metni
Enver'in son mektubu olarak birkaç
defa yayınladım...
Ama, Enver'in evrakından çıkan ve
26 Temmuz'da kaleme almış olduğu
bir başka mektup, 25 Temmuz tarih-
li mektubun son olmadığını gösterdi.
Üstelik 26 Temmuz'daki asıl son mek-
tupta bir gün öncekinde olduğu gibi ro-
mantik ifadeler yoktu ve Enver sadece
askeri meseleleri anlatıyordu:
m > ZAM
La der e ie, b
EN
az ia >
“Sabah erkenden ne olacağını
görmek üzere kışlağın garbında-
ki tepeye çıktım. Bizimkiler de
karşıki sırtta saklanmış askerleri
gözlüyordu.
Ben, Ruslar'ı çıkarmak üzere
ileri siperlere gittim. Bu sırada
Enver'den 25 Temmuz 1921'de
Naciye Sultan'a: “Kara ağaca
çakımla ismini yazdım”.
Ruslar'dan kırk neferin askerler
üzerine hareketi haber verildi.
Memnun oldum ve bizim pusuya
memur askerlerin hareketini gör-
düm ve aradan biraz geçmeden on
beş nefer Rus kaçtı ve top atılma-
ya başladı. Derken, elli nefer önü-
müzden Rus atlısı geçip arkadaş-
ların bulunduğu sırtlara hücum
etmek istedi. Yan ateşe tutup bir
çukur..... Ben yalnız sür'atle inip
ileriden otuz mermi attım. Bizim
askerlerimiz henüz cesaretsiz ol-
duğundan böyle hareket ettim.
Nihayet Ruslar ilerleyemedi. Bir
çukurun içinde kaldılar. Biz de
yanlarına varamadık. Fakat mu-
vaffakiyet bizde kaldı. Ruslar/'da|
on beş nefer kadar ölü var. Bir o
kadar da yaralı.
Akşam avdet ettim. Togay Bey
Dâdhâh'dan bir adam geldi, bir de i
Rus esiri getirdi. Bu pek işime yaradı. Isticvabı neticesi, karşım-
da Vahş Suyu'nun şarkında Rus Müstakil Sekizinci Süvari Livası
ile Dokuzuncu Piyade Alay'nın bulunduğunu anladım. Liva on
beş ve on altıncı alaylardan mürekkep, on beşinci alay üç bölük.
26 Temmuz 1921'deki son
mektup: “Senin tekrar tekrar
öper...”
Birinci bölük lağvedilerek efrâdı tevzi edilmiş ki 2, 3, 4 kalmış.
Mecmü kuvvet yedi yüzden üç yüz elliye inmiş. Piyade alayı altı
yüz nefer imiş. Belcivan'a dün iki yüz nefer piyade ile iki top ve
Sekizinci Liva Kumandanı gelmiş. Bundan başka bütün on beşinci
alay burada. On altıncı alay Kankuran'da imiş. Bundan bir mik-
tar Gülab'da bulunuyormuş. Hisar cephesinde birinci liva varmış.
Kuvvetlerinin zayıflığından geri gitmek istiyorlarmış. Bizim kuv-
vetimizi iki bin tahmin ediyorlarmış. Bundan başka Tirmiz'de bir
piyade alayı varmış. Diğer iki top ile iki yüz nefer Kabâryan'da
imiş. Afganlılar ise pek korkup telâşta idiler. Onlar benim Ferga-
na'ya kaçtığımı bildiriyorlarmış.
Ibrahim Bey'den dün hat geldi. Onlar da Hisar cephesinde Rus-
larla muhtelif yerlerde muharebe etmişler. Ruslar Kâfirnihan Su-
yu'nu geçmek için Hisar karşısında, Yenipazar'da ve R....'ta yap-
tıkları hareketlerde muvaffak olamayarak büyük zayiatla tarde-
dilmişler, fakat kendisi cephane istiyor.
Togay Bi'nin gönderdiği esir azukaya, yani erzak cem'ine çıkan
müfrezeden imiş. Yedi kişi öldürmüşler, bunu da esir alıp bana
göndermişler. Hakikaten işime yaradı. ....'lı olan esiri diğerleri ya-
nına gönderdim. Ruslar'a da beyhude telef olmayıp teslim olmaları
ve bize kaçmaları için yazdım.
Işte efendiciğim bir gün de böyle geçti. Fakat piyade ve liva ku-
mandanının gelişine bakılırsa bunlar bana bir taarruz yapmak
fikrinde olsalar gerek. Herhalde geri gitmeye alâmet saymıyorum.
Seni bol bol öper, kucaklar, Hüdâ'nın birliğine emanet ederim.
Bugün yasavulbaşım (müşavir) Cura Bi'yi Karatekin'e gönder-
dim. Fâzıleddin Mahdum'u yine oraya Bey -hâkim- tâyin ettim
ve civar beylere Fergana, Maça ve Kırgız Beyleri'ne birer hatla
hüsn-i münâsebet tavsiye ettim. Fakat, Kırgızlar'dan Turan Bin-
başı dört yüz askerle Karatekin'e geliyormuş. Ne için olduğu belli
değil. Kendisine bir hatla herhalde Islâm'a hizmeti tavsiye ettim.
Maamafih zannımca Fergana'da, herhalde Kırgızlarla Türkler ara-
sında -Sart- (?) bir münazaa çıkacak sanıyorum. Neyse, inşaallah
birşey olmaz, yoksa bu da yine Ruslar'ın hesabına muvâfık gelir.
Seni tekrar tekrar öper, Hüdâ'nın birliğine emanet ederim sev-
gili Naciyeciğim”.
*
Aradan seneler geçtikten sonra bir garabet yaşandı ve 1960'lar-
da Pakistan'da çıkan bir dergide, Enver Paşa'nın hanımına yazdığı
iddia edilen Ingilizce bir mektup yayınladı. Mektup tamamen düz-
mece idi, üslübunun Enver Paşa'nın üslübu ile hiçbir alâkası yok-
tu, bazı bölümleri Enver'in düşüncesine ve yaptıklarına tamamen
tersti, meselâ Orta Asya günlerinde cihad sözünü hiç kullanmamış
olan Enver, bu uydurma mektupta bol bol cihaddan bahsediyordu.
Saçmalıklar bu kadarla bile kalmıyordu! Metni uyduran kişi
Naciye Sultan'ın isminden bile habersiz olduğundan Enver Pa-
ga'nın hanımının ismini Necibe yapmışlı ve Enver Paşa hayâli ha-
uum Necibe'den Mustafa Kemal Paşa'ya her türlü yardımı yapma-
gını istemekteydi!
Meselenin garabetten de öte acı olan tarafı,düzmece mektubun
buçbir ciddi incelemeye tâbi tutulmaması ve hakiki sanılarak Tür-
kiye'de de yayınlanması idi! Bir üniversite öğretim üyesinin Türk
tarihine bir nebze hizmet olması hevesi ile Türkçe'ye çevirerek bir
dergide neşrettiği bu uydurma metin şimdi dar bir çevrede de olsa
maalesef gerçek zannediliyor ve “Enver Paşa son nefesini vermeden
önce karısı Necibe'ye Mustafa Kemal'in yanında olmasını vasiyet
etmişti” gibisinden saçma yorumlar yapılıyor.
*
Enver'in macera, dram, film yahut daha başka sözlerle ve kav-
ramlarla ifade edilebilecek şekilde yaşadığı hayat, şimdi Tacikis-
lar'ın sınırları içerisinde bulunan Âbıderyâ köyünün civarındaki
tepelerde 1922'nin 4 Ağustos sabahı Sovyet Kızıl Ordu askerleri
ile girdiği çatışmada bir Rus süvarisinin kısa namlulu tüfeğinden
çıkan domdom kurşunu ile nihayete erdi.
Kurşun, yanında bulunanlardan birinin ifadesi ile sırtından
şemsiye gibi bir kırmızılık püskürterek çıktı, Enver atın üzerinden
yere devrildi...
Her iki taraf da birkaç dakika sonra kaçıştı, olup bitenleri
uzakta biryerlerden seyreden Âbıdere köyünün imamı Molla Mah-
mud Şerif Efendi çatışma mahalline geldi, yerdeki cesedler arasın-
da Enver'in de yattığını farketti, Paşa'nın kanlı naaşını sırtlayıp
köyün mezarlığına götürdü, sarığını çözüp kefen yaptı ve Enver'i
eski bir mezara yerleştirdi.
Basınacılar ertesi gün Enver'in cenazesini aldılar, onunla bera-
ber şehid düşen arkadaşlarının çatışma mahallindeki cesedlerini
de topladılar, can veren Basmacılar'ı Âbıderyâ köyünün mezarlığı-
na, Enver ile Basınacı kumandanlarından Devletmend Bey'i de Çe-
gan köyünün ilerisindeki bir tepeye yanyana defnettiler.39
Paşa'nın mezarı, Rus yazarlara göre Bahaeddin Nakşibend'in
Buhara'daki türbesi ile beraber Sovyet idaresi için zamanla hoş-
lanılmayan, antipati ile bakılan bir mekân haline gelecek ama
1998'de Türkiye'ye nakledilmesine kadar yerinde kalacaktı.*8!
*
Enver Paşa'nın son günlerinin, özellikle de can verdiği ânın ay-
,
rıntılarının kayıtları elimizdedir ve bu kayıtlar Paşa'nın Basma-
cılar'a katılmasından sonra muhaberat müdürlüğünü yapan, Pa-
şa'nın şehid düştüğü anda yanında bulunan ve sonraki senelerde
Türkiye'ye yerleşen o senelerin genç bir Basmacısı, Nâfiz Türker
tarafından tutulmuştur.
Doğu Buhara mücadeleleri ve Enver Paşa'nın Orta Asya günle-
ri konusunda ayrıntılı notları yazmış, birçok harekâtın krokilerini
çizmiş ve çok önemli bilgileri bizzat kaydedip Türkiye'ye ulaştırmış
tek kişi olan Nafiz Türker, Basmacılıkla ilgili kaynaklarda Mirza
Pirnefes veya Molla Nâfiz diye geçer.
Nâfiz Türker, 1892'de Buhara yakınlarındaki Cilligöl kasabasın-
da doğdu. Buhara'da Cedidi yani yeni usulde eğitim veren okullar-
da okudu, Birinci Dünya Harbi'nde Ruslar'a esir düşen, Sibirya'da-
ki kamplara gönderilen ve Sovyet Devrimi'nin ardından kamyplar-
dan kaçarak Buhara'ya gelen Osmanlı subayları ile beraber halk
okullarında öğretmenlik yaptı. Daha sonra Basınacı hareketine ve
Enver Paşa'ya katıldı, konuşabildiği diller ve bildiği lehçeler sa-
yesinde Enver Paşa'nın muhaberat müdürü oldu ve Paşa'nın son
ânına kadar yanında bulundu.
4 Ağustos 1922'de şehid olan Enver Paşa ile Devletmend Bey'i Çe-
gan Tepesi'nde mezara indirip defnedenlerden biri de, Nafiz Bey idi.
Nafiz Bey, Enver Paşa'nın ardından bir müddet Kuşçubaşı Hacı
Sami Bey'in maiyetinde yeraldı; 1923 Mayıs'ında aralarında Hacı
Sami'nin de bulunduğu bir grupla Afganistan'a iltica etti, oradan
Iran'a ve aynı senenin Aralık'ında Türkiye'ye geldi ve daha sonra
Türk vatandaşlığına alındı. Yozgat Yerköy'de Devlet Demiryolla-
rının amelesi oldu, kısım şefliğine yükseldi, ardından Sarıkamış
Kısım Şefliği'ne tayin edildi. ,
Çilesi, sadece Türkistan'da çektikleri değildi. Ikinci Dünya Sava-
şı yıllarında işinden çıkartıldı, 1944'teki meşhur Turancılık dâvâ-
sı sırasında tutuklandı, Kars'ta dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra
beraat etti ve bu defa Gaziantep Belediyesi'ne fen memuru olarak
girdi. Daha sonra Tarsus Devlet Su Işleri'ne geçti, buradan emekli
oldu ve 27 Mayıs 1975'te 83 yaşında iken Tarsus'ta vefat etti.
Nafiz Bey, hatıralarını Türkistan Kahramanları başlığı ile 11
Ağustos 1961 ile 20 Ekim 1962 günleri arasında Tarsus Gazete-
si'nde yayınladı ancak hatıralar verdikleri bilgiler ne kadar önemli
olursa olsun, düşük tirajlı yerel bir gazetede yayınlandıkları için
uzun seneler ilim dünyasının dikkatinden uzak kaldı.
Hatıralar, Nâfiz Bey'in elindeki evrakı Adana'da 1969'da tanış-
tığı Ali Bademci ismindeki bir delikanlıya devretmesi ve Badem-
ci'nin bu evrakın yanısıra Türkiye'ye iltica etmelerinden sonra
yine Adana'ya yerleşen Basınacı korbaşılarından, yani kumandan-
larından Şir Muhammed ve Nur Muhammed Beyler ile diğer eski
Kasmacılardan daha sonra temin ettiği belgeleri seneler sonra ya-
yınlaması sayesinde ilim âleminde seçkin bir yer edindi.18?
Aşağıda, Molla Nâfiz Bey'in son derece önemli olan notlarından
Enver Paşa'nın son günlerinin, can verme ânının ve vefatından
#onralçi kısa bir dönemin yazılı olduğu bölümleri, elyazısı nüsha-
dan ve hicri tarihlerin yanına milâdi karşılıkları koymak dışın-
da hiçbir yerine dokunmadan orijinal dili ile aynen naklediyor ve
dahi önce bu şekilde, yani aynen yayınlanmamış olan günlüğün
ilgili bölümlerini yayınlamam için lütfeden dostum Ali Badermci'ye
şükranlarımı sunuyorum.
“8 ZİLHİCCE (2 Ağustos) 1922: Bugün sabah aydınlanınca
cephede silâh sesleri duyulmaya başladı. Paşa, Devletmend Bey'e
verdiği sözü unuttu, heman atına atlayıp siperlere gitti. Bolşe-
vikler kudurmuşcasına siperlere saldırıyorlar, top gürültüleri,
mitralyöz sesi, silâh çatırtısı birbirine karışıyor. Havalin yolunun
tam Belcivan'ın şarkındaki yokuşun medhali ve yamaç asker ce-
sedleri dolmuş olmasına rağmen yarın kovuğundan fırlayıp yola
doğru bayıra tırmanan Rus askerin hesabı yok. Enver Paşa siper-
ler içinde yaya yürüyerek mitralyöz bölüğüne kadar gitti, vaziyeti
yakından tedkik etti. Mirza Salih Bey'in müfrezesini Mirza Mira-
hur'un siperini takviye için gönderdikten sonra birinci alayın bir
bölüğünü mitralyöz bölüğünün takviyesini emretti. Devletmend
Bey'in askerlerini de Mirza Salih'in siperlerini işgal etmesini em-
retti. Cephedeki bu hercümerç akşam karanlığına kadar devam
etti. Düşman taarruzu akşama durdu, Enver Paşa da geç vakit
karargâhına avdet etti.
9 ZİLHİCCE (3 Ağustos) 1922: Bugün Enver Paşa siperlere
indi, öğleye kadar dolaştı. Bugün bir vukuat olmadı. Dönüşünde,
Devletmend Bey'in köyüne uğradı. Bir gün önce hazırlanan ziya-
fet sofrasına oturdu, yemekten sonra Devletmend Bey'in imamı
Molla Abdüssamed Efendi'yi istedi, o yanına gelince hocaya hita-
ben “Yarın kurban bayramıdır. Bolşevikler hücuma kalkarlarsa
bayram namazı kılmak müyesser olmaz. Hazır buraya gelmişken
bayram namazını kıldırmanız mümkün olur mu?” dedi. İmam
efendi “Hâl-i seferde olduğunuzdan ve cihad içinde düşmanla
karşı karşıya bulunduğunuzdan düşmanın ibadet vaktinde yap-
ması muhtemel savletinin hirasından (korkudan) ötürü vaci-
bü”l-edâ olan salât-ı ıyd-i edhâyı mukaddem veya muahhar eda
kılmak allahuâlem câiz olur” diye cevap verdi.
Bu sırada Devlet Bey'in adamları bir bohça içinde zerli çapan
(hırka), bir de sarık getirdiler, Paşa'ya takdim ettiler. Paşa tea-
müle riayet ederek çapanı elbiselerin üzerine giydi. Kalpağı çı-
karıp sarığı başına geçirdi. Halk ile beraber köyün camiine gitti.
Evvelâ öğle namazını, sonra bayram namazını edâ kıldılar. Ca-
miden çıkınca da alelusul köylülerle, orada hazır bulunan ümerâ
ve askerlerle bayramlaşıldı, akşama kadar orada kalıp ikindi ve
akşam namazlarını da cüppeli, sarıklı olarak köyün camiinde edâ
kıldı. Yerli halk Paşa'nın bu tevazii (tevazusunu) görüp çok izaz
ve ihtiram ettiler. Akşam namazından sonra tekrar sofra serildi.
Haşlanmış koyun başı ve but etler pilâvlarla ikramı tamamlan-
dı, siperlerde silâh sesi duyulmadığı için âsüde bir vakit geçirip
sohbet etmek firsatı da buldular ve böylece yarım günlük bir is-
tirahat bir müddet için yorgunluğu unutturdu. O gün cemaatle
huftan (yatsı) namazını müetakip evsahibinin müsaadesini ala-
rak memnun, mesrur, geç vakit karargâhına geldi, o geceyarısına
kadar odasında oturdu. Ertesi sabah alayların karargâhlarına
uğrayıp askerlerle bayramlaşıp onlara birer Buhara altunu da-
gıtmak, altun kifayet etmeyecek olursa beşer Afgan lirası (rupi-
ye) için hazırlık yaptırdı, gece yarısından sonra istirahat etti.
10 ZİLHİCCE (4 Ağustos) 1922: Enver Paşa geç yatmasına
rağmen şafakta kalktı. Sabah namazını eda kıldıktan sonra Mir-
za Muhiddin'in hazırladığı bir kâse koruk şerbetini içti. Heye-
canlı idi, askerlerine dağıtmak için hazırlattığı paketleri kendi
atının eğerinin ön ve arka kuburlarına yerleştirdi. Güneş bir nize
(mızrak) boyu yükselmişti. Muhafız süvarilerinin hemen atlan-
malarını eniretti ve kendi atını istedi. Hazır olan atı getirdiler.
Paşa atına bindiği sırada silâh ve mitralyöz sesleri ortalığı vel-
veleye vermeğe başladı. Paşa köyden Havalin yoluna çıkıp silâh
seslerinin geldiği cihete sür'atle atını sürdü, muhafızları ve ken-
disini her daim takip eden karargâh bayraktarı Nureddin başta
olmak üzere Paşa'ya yetişmek için atlarını dörtnala kaldırdılar.
Enver Paşa üzerinden yolun geçtiği tepenin henüz hatt-ı bâlâsı-
na ulaşmak üzereyken beyaz sakallı Tacik askeri “Paşam kay-
tin Orus bar” (Geri dönün, düşman var) diye önünü kesti. Paşa
bir an atını yavaşlattı, dürbünü ile ileriye baktı ve tepenin tam
hatt-ı bâlâsına yetişti. Yolun iki tarafına dağılmış tepeyi sararak
ilerleyen düşman süvarileri ile burun buruna geldi. Tam bu sı-
rada yetişen muhafız süvarilerine döndü, kılıncını çekti, kolunu
yukarı kaldırdı, “Basın” diye bağırdı ve düşman saflarına daldı.
Karşısına düşen iki düşman süvarisini devirdi, işte o zaman Pa-
şa'nın üçüncü hedefi olan düşman süvarisi kısa süvari tüfengini
çekti ve Paşa'nın kalbine nişan aldı. Tetiğe bastı, Paşa'nın kılıcı
onun başını uçuracağı zaman kâfirin kurşunu daha evvel yetişti,
dumdum kurşun kahramanın sırtından şemsiye gibi bir kırmı-
zılık püskürltlerek çıktı. Mübarek yiğit kahraman bir külçe ha-
linde atının üstünden yuvarlandı. Ayni anda düşmana saldıran
Türkmen süvarileri karşıdan çıkan düşman süvarilerini yukarı-
dan aşağıya bir sel gibi ezerek kılıçtan geçirdiler. Işte bu muvaf-
fakiyet anında bir menhus ses “Paşa öldü” diye feryad ediyor, bu
sesi duyan herkes adeta felç oluyor, elleri tutmaz kafalar işlemez
oluyor. Bozulan maneviyat herkeste müthiş bir panik yaratıyor.
Önlerine katıp kovaladığı düşmanı bırakıp yüzgeri ediyor, şuur-
Muzcu kaçmaya başladılar.
Bu âni baskın diğer kuvvetleri şaşkına uğrattı. Danyal, Faruk,
Behram Beyler düşmanın esas şoseye çıkan kolunu sarıp imha
etmek üzere oldukları bir sırada Devletmend Bey'in şehadetini
öğreniyor, arkasından Enver Paşa'nın şehadeti haberi onları da
allak-bullak ediyor. Panik onların askerlerine de sirayet etmiş,
düşmanla meşgul olamadan kendi askerlerinin paniğine mâni
olmak mecburiyeti hâsıl oluyor. Düşman bu savaşta çok afalla-
mamış olsalardı mücahitlerin hiçbirisi kurtulamazdı. Mücahit-
lerin şaşkın hali düşmanın da felâhı oluyor, onlar da arkalarına
bakmadan canları kurtulmuş oldular.
Danyal, Faruk ve Behram Beyler düşmanın birinci kolunu
sardıkları zaman düşmanın taarruz eden Çilder Deresi'nin men-
baından doğru gece yürüyüşü yaparak bir patikadan yukarı çık-
mayı başaran düşmanın ikinci kolu gece Mirza Mirahur'un siper-
lerini basıp imha ettikten sonra Devletmend Bey'in siperlerini de
perişan ediyor. Devlet Bey şehid oluyor, böylece Enver Paşa'nın
harekâtı son olmuş oluyor.
Mücahit kumandanları koyun sürüsü gibi ağlayarak dağılan
askerlerine yetişerek güç-belâ durdurabiliyorlar, bunları Havalin
yolunun şimalinde Çahken Tepesi'ne çekiyorlar. Burası her tara-
fa hâkim, müdafaaya elverişli buldular fakat ortalıkta düşman-
dan bir eser görünmüyordu. Bir müfreze gönderildi, muharebe
sahasını dolaşıp durumu öğrenmesi için talimat verildi. Giden
müfreze harp yerine geldigi zaman görüyorlar ki Havalin yolu-
nun üzeri düşman cesedi ile dolu. Dolaşıyorlar, mücahitlere ait
bir ceset bulamıyorlar, o sırada Dere-i Bâlâ köyünden Molla Şe-
rif adında bir zâtı görüyorlar, Bu zât “Devletmend Bey ile Enver
Paşa'dan başka bir ölü yok, gördüğünüz bu cesetlerin hepsi Rus-
lar'a aittir. Enver Paşa'nın naaşını başımdaki sarığıma sardım,
muvakkaten köyün mezarlığına koydum, muhafaza ettim” dedi.
Devletmend Bey'in cesedini de kayinbiraderinin askerleri evine
götürdükleri öğrenildi ve bu malümat topladıktan sonra müfreze
Çahken köyüne avdet ettiler. Vakit akşam oldu, asker Çahken ci-
varında açıkta geceyi İgeçirdil.
11 ZİLHİCCE (5 Ağustos) 1922: Mücahit kumandanları top-
landılar. Bir müfreze Dere-i Bâlâ'ya gönderilip Enver Paşa'nın
naaşı Çahken Tepesi'ne getirildi. Abdulkadir Bey'e haber gönde-
rilerek Devletmend Bey'in naaşı da Çalıken Tepesi'ne getirildi.
Çahken Tepesi'nin zirvesinde yanyana iki mezar kazıldı. Mevcut
askerler ve civar köylerden toplanıp gelen halk meydana getirdi-
ği 6-7 bin kişilik bir cematle namazları kılındıktan sonra mera-
simle defnedildiler.
Bu merasimden sonra mücahit kumandanlarının ekseriyetinin
kararı ile yaşlı ve kıdemli olan Danyul Bey'i Enver Paşa'nın ye-
rine başkumandan olarak seçtiler ve bundan sonra bu ınıntıkada
yabancı birliklerin barınmaları güç olacağı için harekâtı durdurup
askeri sakin bir ımıntıkaya çekip kışı geçirmek ve askerin bozulmuş
olan maneviyatını düzeltmek, gelmekte olan uzun kış mevsiminde
iâşe ve ibatelerinin kolayca temin edilebilinmesi için Belcivan'ı ter-
ketmeyi karar altına aldılar ve kuva-yı umümiyenin Karatekin'e
çekilmesi münasip görüldü. Bu durum Fuzeyl Bey'e bir mektupla
bildirildi ve askerler Garım istikametine hareket ettirildi.
12 ZİLHİCCE (6 Ağustos) 1922: Mücahit kuvetleri Garım'a
muvasalat ettiler. Fuzeyl Bey mücahit kuvvetleri Garım şehrinde
karşıladı, her alayı münasip köylere taksim etti. Danyal Bey'in
alayını da kendisinin kaldığı Şirabad Kasabası'na yerleştirdi.
Faruk Bey'in kuvvetleri, Osmanbey, Sahib Nazar'ın kuvvetleri
Garım'a uğramadan Mecca tarafına gittiler. Türk zabitlerinden
Nafı, Halil, Hüseyin ve Hacı Muhammmed, Çerkes Hüseyin ça-
vuşlar Türkmen taburu ile merhum Paşa'nın erkân-ı harp yazı-
cıları ile Mirza Nefes, Garım şehrinde korgan içinde yerleştiler.
Her birlik olduğu yerde istirahate çekildiler. Hane sahibi
Fuzeyl Bey onun maiyet erkânı ile misafir asker ve zabitanına
oldukça hürmet ve ikramı esirgemiyor, her ihtiyaçlarını temine
çalışıyorlar. Karatekin'e geliş haftayı buldu.
20 ZİLHİCCE (14 Ağustos) 1922: Vaziyet temerküz etti. Şehid
merhum Enver Paşa'nın ölüm haberini Afgan Kralı'na, Kâbil'de
bulunan Osman Hoca (Buhara Reisicumhuru), Ali Rıza, Hacı
Sami Beyler'e bildiren mektuplar yazıldı. Merhum Paşa'nın üze-
rinden çıkarılan kanlı elbiselerini vesair eşyalarını da Türkiye'ye
gönderilmek üzere tertibat alındı. Türkler'den Halil, Türkistan-
lılar'dan da Mirza Muhiddin memur edildi. Merhum Enver Pa-
şa'nın bindiği “Sultan” nâmındaki atı, taşıdığı Ingiliz filinta tüfe-
ği, Kral Amanullah Han'a verilmek üzere hey'ete teslim edilerek
Darvaz şehri üzerinden Afganistan'a gönderildi.
8 Ekim 1921'de Buhara'ya gelerek Türkistan'ın kurtuluş mü-
cadelesinin başına geçerek on ay Bolşevik kuvvetleri Jile) çar-
pışan kahraman yiğit Enver Paşa, 4 Ağustos (10 Zilhicce 1922)
Cuma günü bir düşman süvarisinin kurşunu ile şehid edilmiştir.
Kahraman şehidin anayurt toprağına dökülen mübarek kanının
her damlası geride kalan her vatan evlâtlarının kalbinde istiklâl
tohumunu filizletecek, aziz naaşı da yüce vatan dağlarının zirve-
sindeki Çahken Tepesi'nde kurtuluş yoluna ışık tutacaktır.
Nöâfiz Türker”*8
*
İstanbul'un Divanyolu semtindeki mütevazi bir evde 23 Kasım
1881 Çarşamba günü başlayan, Balkan Dağları'ndaki silâhlı mü-
cüadelelerle, Bâbâli'de baskınlarla, darbelerle, ihtilâllerle, dünya
gavaşının en dağdağalı günlerinde dökülen kan ve gözyaşlarıyla,
mecburi bir sürgünün sıkıntılarıyla ve Orta Asya'da beyhude bir
mücadele ile geçen hayat, 4 Ağustos 1922 sabahı Afganistan sını-
rndaki dağların Çegan yahut Çehkân denen ücra tepesinin ileri-
#ihdeki Âbıderyâ köyünün dışında, bir Rus süvarisinin tüfeğinden
çıkan domdom kurşunu ile işte bu şekilde noktalandı.
Başlattığı mücadeleyi yarıda bırakıp Almanya'ya, hanımı Naci-
ye'nin ve ailesinin yanına dönmesi yahut başka bir yere gitmesi
imkânsızdı; zira iç dünyası sadece başarı üzerine inşa edilmişti ve
v dünyada başarısızlık diye bir kavram yoktu!
Memleketi terketmesinden sonra Avrupa'da, Moskova'da, Ba-
tum'da ve Orta Asya'da giriştiği bütün faaliyetleri büyük zaferler
kazanmak, işgallerden ve baskılardan kurtaracağı bir Islâm dün-
yasının başına geçmek hevesi ile yapmıştı. Gelecekteki bütün ba-
şarıları ile zaferlerini Naciye'sine ithaf, hattâ hediye edecekti ve
sadece bu yüzden bile dönüş diye birşey sözkonusu olamazdı. Na-
ciye'nin yanına başladığı işi yarım bırakmış, muvaffak olamamış
şekilde gidemezdi!
Dolayısı ile başladığı işi devam ettirip her nasıl olursa olsun
nihayete erdirmeye mecburdu! Güç dengelerinin ve uluslararası
vaziyetin ne şekil aldığını farkedemeyip bir andan sonra herşeyi
yanlış değerlendirse bile kalmak
ve mücadelesini ya zafere ulaşa- Forma
rak yahut canını vererek noktala-
mak zorundaydı...
Ve, öyle yaptı! Dönmedi, mu-
vaffak olma azmiyle giriştiği ma-
cerasını zaferle değil, tüfekli sü-
varilerin önüne yalınkılıç ve inti-
har edercesine atılarak hayatı ile
noktaladı!
Kurşun sırtından şemsiyeyi
andıran bir kan yağmurunu püs-
kürtürcesine çıktığında Enver
henüz 41 yaşında idi ve ancak
birkaç hayata sığması bile zor
gibi görünen bütün maceraları,
hayalleri ve mücadeleleri sadece
41 senelik ömründe yaşamıştı!
dai galeğe vet Eke eöimazi Beşi şe My yal. yemen
Adak sereni gö eükeli, sarm$la slime) mam fiy lava ve Hemel
hakimim hai bayramdan Margin hag siman eavep
eya allak deri Wer kolda llar, bar dumtala
Sebi geri İaprsin heniz haklı! Benan ül alayim liye
bi tacik asderiypaşan 5 Ons Berg gri ei detmannş İye p
İmla, Güm bi “EN yaşlar deniyle “Eekiyes baslı Ve h
sm Tem eti; bel inn yel E, Yalin 425 fatağıın da gelem üpey
PA PA AE EN APA b pilli Yaa İs
liğe kasim Olm, Ül, Hulusi NEZ kul geren Kaldi
Basıw dye a He Beşen snpiatme lala. karşınadiğı
İsi Haymsüne Sa yimka senle V ed, iş Besi meme Sagra Salak halefi eleme.
SANER
0 ame Zilan Kd Salda, Mfeagri. ÇAR, vi aşmesı Yali ya pa aldi
Teöğe deil. Gçame Kuhete EDE ee 5 Semin kağ Kkigpemsz d)
EMRİ sekil, dee lm Kaniş Knlmümen Sirima şamayeğıi in
EUkifialamar ça, benmi geli mene da ilçe Halinin
Alişin iş lime yenede. Ayer la dağ bal e Yün
Senarmanlater Karne Çesme dik misss Sarsma ballmdr Ye Kat. ln 5
Ğİ yelek kaş. gitim, ata la ley sad hea ks
Yasi HR ğe fagekidar, du sesi Aza. aksa adale fet sleze
tani zrmmi Kafeler İşimizi Eye hide, aaağrt hale
Mat diydi Zövn ela Selale Kal b yal eke Ünen) buza
ğe gi ye örn saçla al,
Ber m5 bayan diğer barel saşşm og Bayi er Be
Saylak diyenin vap göze ya tük enkelme gene skn afak ire
aldin: Büsiada Terek mp im yalalekiei Eyrmğe elme
Molla Nâfiz Bey'in günlüğünden
Enver Paşa'nın şehadeti
ile ilgili kısım (Ali Bademci'den).
di —— "İpe İlya il TU
i
“gem ii ii Mp —
Mi Bİ eyi a e e e
in human İl veni MER
N — nie ği DR, ai
a ne çe e
i
ja « Pi
i 7 ?
b Hi, kl içn
Altıncı bölüm
KANUNİNİN KILICIYLA
ODUN YARMAK
iti iel il,
#TÜİLA Hai
SAMATYA
Enver'in ölümü haftalar sonra öğrenildi, hemen inanılmadı, hat-
tâ Naciye Sultan bile haberin doğruluğuna, yani Enver'inin artık
olmadığına aradan uzun bir zaman geçince kanaat getirebildi.
Herkesin inanmakta zorlanmasının sebebi, benzer haberlerin
daha önce de çıkması ve sonradan hepsinin asılsız olduğunun an-
laşılması idi...
Naciye Sultan, hatıralarında kocasının Orta Asya'da can verdi-
gine ancak üç ay sonra inanabildiğini anlatır:
“...Enver Paşa'nın şehadeti 4 Ağustos 1922'de vukua gelmiş.
Kendisinin ölmediği halde ölüm haberini ortaya koyacağına dair
yazdığı mektup da benim elime o tarihte geldiği için ben bu elim
hadiseye inanmadım. Bana mektupta verdiği talimata göre inan-
mış göründüm, tenbih etmiş olduğu gibi hareket ettim. Bu ölüm
haberini verenlerin önünde ağladım fakat içimden gülüyordum.
Nasıl da bunun yalan olduğuna, günün birinde kocama kavuşa-
cağıma inanıyor, böyle bir felâketin imkânsız olacağını sanıyor-
dum. Herşeyden evvel memleketini, ondan sonra da beni seven
ve düşünen kocam, ölümünde bile beni aylarca oyalayıp üzülme-
memin yolunu bulmuştu.
Gerek mektubun elime varışı, gerekse ölüm hadisesinin aynı
tarihte olması garip bir tesadüf eseridir. Kocamın hakikaten öl-
müş olduğunu üç ay sonra öğrendim ve ancak o zaman bu kara
habere inandım?”,36*
Enver'in Orta Asya'dan gönderdiği ve yüzlerce sahife tutan mek-
tuplarının arasında Naciye Sultan'ın hatıralarında bahsi geçen ve
ölmediği halde öldüğünü du yuracağını yazdığı böyle bir mektubu-
nun bulunmadığına dikkat çekmem gerekiyor!485
Ölüm haberi, doğrulanmasının ardından dünya basınında geniş
yer buldu ama yazılanlar abartılarla, üstelik hatalarla dolu idi.
Meselâ, Associated Press Ajansı'nın New York Evening Post'ta,
17 Ağustos 1922'de yeralan haberinde Enver'in çatışmada can ver-
diği sırada üzerinde İngiliz subaylarının üniformalarını andıran
hâki renkli bir elbise ve başında da fes olduğu, cebinden iki müh-
rün, hanımlarından biri ile yaptığı özel yazışmaların, Berlin'deki
Bakou, 18 aoüt.
On mandc de Buklara guc le gouverne-
ment de Mosceu a decrötö I'indöpendance du
Turkestan. Les delegu&s du gouvernement de
Bukbara et du Turkestan se sont röunis afin
de discuter la crdution d'une f&ddration mu-
sulmanc non-soviğtiguc en Asic centrale.
New-York, 18 aolit.
Le correspondant de "Associated Press 16-
lâzraphis de Moscvu Guc, suivant des rensei-
gnements reçlıs du &ouvernement des soviets,
Enver pacllu durait &t6 lrouv& mort Sur le
champ de bataille de Bukhara, ol il combat-
tait les bolchevistes, Son corps Scrait irans-
Perc& de cing coups de baiönnette. Enver pa-
cha ötait en uniforme kaklı.
Londres, 18 aoüt.
On mande de Berlin au Day Mai gu'Enver
Daclıa aurait Etâ tud alors gu'il conduısatt ses
(roupes â İ'assaut dans ın village du Turkes-
oğlundan gelmiş bir mektubun,
bir tomar Hind-Ingiliz gazetesi
ile bir kısmı açık, bir kısmı da
şifreli bazı mesajların çıktığı
söyleniyordu... Isyanı, Enver'in
ardından Danejar adındaki yar-
dımcısı devam ettirecekti!
Haberde ismi Danejar diye
geçen ve Enver'in yardımcısı
diye bahsedilen kişi Sencer ai-
lesinin mensubu ve Paşa'nın
uğradığı bütün gailelerin sebebi
Kuşçubaşı Selim Sami Bey ola-
tarı. e z £.
bilir ama Associated Press'in fa-
hiş hatalar arasında özellikle iki
büyük yanlış dikkat çekmektedir: Seneler boyu Naciye Sultan'dan
başka bir kadınile irtibatının olmadığı hem yazdıkları ile anlaşılan,
hem de yakın çevresinin yakından bildiği Enver'in hanımlarından
biri ile yazıştığı iddiası ve Berlin'de bulunan ama o sırada henüz
on aylık olan oğlundan mektup almış olduğu şeklindeki özensizlik!
*
Enver'in ölümü Avrupa basınında.
Enver'in 4 Ağustos 1922 sabahı Sovyet birlikleri ile girdiği çatış-
mada can verdiğinin kesinlik kazanmasının ardından, hayatının na-
sıl noktalandığı konusunda ortaya hepsi birbirinden farklı iddialar
atıldı.
Türk veya yabancı hemen her gazetede Paşa'nın şehadetinin nasıl
olduğunu anlatan haberler çıkarken Kızıl Ordu'nun bazı askerleri
ile subayları Enver'in kanlı kaderini seneler boyunca bir reklâm, bir
şöhret vasıtası olarak kullanmaya çalıştılar ve bu maksatla birbirin-
den tamamen değişik senaryolar yazdılar.
Ilk iddialardan biri G. Agabekov* adında eski bir Rus istihbarat
görevlisi tarafından Enver'in vefatından üç sene sonra, 1925'te or-
taya atıldı. 1894 ile 1937 arasında yaşayan, Dünya Savaşı sırasında
Ruslar tarafından esir alınan Avusturyalı maceracı, gezgin ve halı
tüccarı Gustav Krist ile 1925'in 9 Temmuz'unda Iran'daki bir kasa-
banın çayhanesinde görüşen Agabekov, Enver'in son ânı hakkında
garip bir iddiada bulundu: Enver'in ele geçirilmesi konusunda aldığı
emir üzerine bir casus teşkilâtı kurmuş, kendisi de tüccar kılığına
girmiş, uzun çabalardan sonra Enver'in bulunduğu yeri tesbit ederek
bir Kızıl Ordu müfrezesini oraya sevkedip baskın yaptırmış ve Enver
baskında kurşunlarla can vermişti. Paşa'yı daha önceden tanıyan
Dunoff adındaki bir asker cesedi teşhis edince de Enver'in kafasını
kılıçla kesmişlerdi.
Gustav Krist, Agabekov'un sözünü ettiği Dunoff ile birkaç hafta
sonra Buhara'da karşılaşmış ama Iunoff hadiseyi başka türlü anlat-
mıştı: Agabekov baskın sırasında orada değildi, Enver ile Zukas Bey
adındaki yaveri kaçmış ve bir başka köyün yakınındaki pınara git-
mişlerdi. Orada iki adamı ile dinlenmekte olan Agabekov gelenlerin
üzerindeki Türk üniformasını görünce kim olduklarını anlamış, pele-
rininin altındaki Türkmen kılıcını çekerek pınardan su almakta olan
Enver'in kafasına saplamış, yaveri de aynı şekilde öldürülmüştü!*67
1932'de Fransa'ya iltica eden Agabekov, aynı iddiayı Paris'te ya-
yınlanan Rusça bir gazetenin idarehanesinde o senenin Şubat'ında
buluştuğu Avusturyalı bir gazeteciye de tekrar etti ve anlattıkları
daha sonra Türk gazetelerinde “...Enver Paşa'yı öldürmekteki maha-
retim, muvaffakiyetlerimin şaheserlerinden biridir. Enver Paşa, Le-
nin ile münasebette idi. Her ikisi de Hindistan'da isyan çıkartmayı
düşünüyorlardı. Fakat Enver Paşa Türkistan'a gittikten sonra Rus-
ya'ya ihanet etti. Türkistan'daki cengöver kabail (kabileler) arasında
amele diktatörlüğü inkılâbı için propaganda yapacağı yerde, bunlar
arasında milliyet hareketi uyandırdı. Enver Paşa'nın ayaklandırdığı
Türkistan kabailine karşı harbediyorduk. Enver Paşa gizleniyordu.
Nihayet, ÇEKA onu bulmaya beni memur etti. Yerini araştırdım, ken-
disini ele geçirdim. Bir müfreze ile baskın yaptım. Enver Paşa'yı kılıç
darbeleri ile sessiz sadasız öldürdük” diye yeraldı.388
Agabekov 1988'de yayınlanan hatıralarında ise baskında yeraldığı
iddiasından vazgeçerek Enver'in bulunduğu yeri belirleyip askerlere
haber verdiğini söylemekle yetinecek ama Hudayatov adındaki bir
başka yazar Agabekov'un ilk iddiasını tekrar edecekti: Baskına uğ-
rayan Enver Paşa kurtulup komşu köylerden birine kaçmış ve pınar-
dan su içmek üzere iken köyde satıcı kılığında bekleyen Agabekov,
beraberindeki Alexander Osipov ve Abdurrahman adlı iki kişi ile ani-
den saldırmış ve kılıç ile Paşa'nın başını kesmişlerdi!:©*
G. Agabekov'un iddialarındaki tutarsızlıkların başında, Enver'i
bulduğu anda derhal öldürmesindeki aceleciliği gelir. Agabekov, ele
geçirebilmek için aylar boyunca çaba gösterdiği Enver'i kıstırdığı
anda hemen öldürmek yerine canlı olarak ele geçirdiği, yani esir
aldığı takdirde şöhretinin artması ve Kızıl Ordu'da daha hızlı yük-
selmesi kesin olduğu halde bu şekilde hareket etmeyi tercih etme-
miştir; zira iddia ettiği baskın hayalidir ve baskın iddiası olmadan
böyle bir senaryo inşa etmesi de mümkün değildir.
*
Farklı bir iddiayı, Enver'in can verdiği bölgede o sırada Birinci
Süvari Grubu'nun komutanlığını yapan ve asıl ismi Hagop Mel-
kumyan olan Yakov Melkumov adında bir Kızıl Ordu subayı ortaya
attı ve demeç verdiği hemen her gazeteciye Enver'i kendisinin kat-
lettiğini söyleyip her seferinde ayrı bir senaryo anlattı.
Ermeni olan, 1885'de Dağlık Karabağ'ın Suşa şehrinde doğan Ya-
kov Melkumov yahut Hagop Melkumyan, Birinci Dünya Harbi'nde
gösterdiği başarılardan dolayı madalya almış ve Sovyet Devrimi'nin
ardından Kızıl Ordu'ya katılmış, bir müddet Belarus'ta savaştıktan
sonra Türkistan'daki bir süvari birliğine verilmiş ve Basınacı İsya-
nrnın bastırılmasının hemen her aşamasında görev yapmıştı.
Enver Paşa'nın katlinden sonra Kızıl Ordu Nişanı alan Melkumov,
1937'ye kadar Orta Asya'da görev yaptı. Stalin'in başlattığı büyük te-
mizlik sırasında, 1937'de tutuklandı; orduda faşist teşkilât kurmakla
suçlandı, 15 yıl hapse ve beş yıl da bütün haklarından mahrumiyet
cezasına çarptırıldı. Stalin'in ölümünün ardından 1954'te serbest
kaldı, hakları iade edildi ve 1962'de Moskova'da öldü.
Sarıkamış Muharebesi'ne de katılmış olan Melkumov, bir röpor-
tajında Enver'in Kâfirun'daki karargâhını tesbit edip topçuların
desteğindeki süvarilerle hücum ettiklerini, o sırada uyumakta
olan Enver'in elbisesiz ve yalınayak olarak atına atlayıp dağlara
doğru kaçtığını, takip ederek Çegan'da sıkıştırdıklarını ve kanlı bir
süngü savaşında sıkıştırıp öldürdüklerini söylüyor” ama 1960'ta
yayınladığı hatıralarında daha önce söylediklerinin aksine Enver'i
kendisinin öldürdüğüne dair hiçbirşey yazmıyordu.
Hatıralarda Ivan Savko adında bir subayın bahsi de geçiyordu.
Melkumov, Enver'in ortadan kaldırılması emrini Türkistan Cephe
Kumandanı Kaspar Vaskenyan'dan almıştı; görevin yerine getiril-
mesi için özel bir birlik teşkil etmiş, birliğin başına Ivan Savko'yu
getirmiş ve Enver Paşa ile Devletmend Bey bu müfrezenin köye
yaptığı baskında can vermişlerdi.37!
Seneler sonra, ortaya bir başka iddia daha atıldı: Anadolu Ajan-
sı'nın 1990 Mayıs'ında verdiği Moskova kaynaklı habere göre Mu-
radyan adında bir Ermeni, 1993'te Azerbaycan Cumhuriyeti'nin
başına geçecek olan Haydar Aliyev'e 1987'de Sovyetler Birliği Ko-
münist Partisi Merkez Komitesi üyesi olduğu sırada gönderdiği
mektupta Enver Paşa'nın Saruhanyan“”? adında bir Ermeni tara-
fından öldürüldüğünü yazmıştı. Muradyan, mektubunda Saruhan-
yan'ın Dağlık Karabağ'da doğup büyüdüğünü ve bağlı olduğu bir-
liğin kumandanının da yine Dağlık Karabağ'ın Tagavert köyünde
doğmuş olan Hagop Melkumyan olduğunu söylüyordu!#”3
*
Ermeni kaynakları bütün bu söylentiler arasında önceliği Hagop
Melkumyan'ın, yani Yakov Melkumov'un anlattıklarına verdiler ve
iddialar bu kadarla da kalmadı, daha başka ve daha tuhaf söylen-
iler de çıktı: Enver Paşa'nın Melkumov yahut onun kumanda etti-
ği birlik tarafından öldürülmesi Ermeni İntikam Operasyonu'nun
yani Nemesis'in kararı idi; Melkumov, Enver'in hayatını noktala-
yan baskını Kızıl Ordu'daki kumandanlarının emirlerinden ziyade
Nemesis'i plânlayanların talimatları ile düzenlemişti!
Enver'in şehadeti Ermeni kaynaklarında bugün Nemesis'in ba-
şarısı olarak geçer; Orta Asya'ya General Frunze'nin götürdüğü
İWemeni askerlerin arasında bulunan ve daha sonra Enver Paşa'ya
karşı yapılan harekâtta da görev alan Yakov Melkumov da 1915
faciasının önde gelen bir sorumlusundan, yani Enver'den Ermeni
milletinin intikamını almış bir kahraman gibi gösterilir!#74
*
Enver ardında bir eş, üç çocuk, beş kardeş, evlâtlarının ölümünü
gören bir anne-baba ile çok sayıda mücadele arkadaşı bıraktı...
Ailenin öyküsünü yazmadan önce, Orta Asya'daki mücadelenin
ilerki senelerde nasıl devam ettiğini ve neticenin ne olduğunu kı-
saca anlatayım:
Basınacı liderler, Enver'den boşalan Türkistan İhtilâl Orduları
Başkumandanlığı'na Kuşçubaşı Hacı Sami Bey'i getirdiler ve bir
de Paşa unvânı verdiler!
Hırçın, aksi ve âniden parlamaya müsait bir tabiata sahip bu-
lunan ve Enver Paşa'yı tahtlar, taçlar, saltanatlar, imparatorluk-
lar yahut bütün Müslümanlar'ın kıyâmı hayallerine inandırarak
Orta Asya mücadelesine katılmaya ikna ederek bir yerde ölüme
götüren Hacı Sami'nin işbaşında bulunduğu günler Basınacılar
için baskı ve şiddet dönemi oldu. Hacı Sami çok sevilen Basınacı
kumandanı Aşur Bey'i öldürttü, Enver'in en yakınlarından olan
Darvaz bölgesinin hâkimi ve leşkerbaşısı İşan Sultan ile kardeşi
Işan Süleyman'ı astırdı ve Fergana'daki mücahidlerin liderlerin-
den Şirmuhammed Bey ile kardeşi Nur Muhammed Bey'i dörtyüz
kadar Basınacı ile beraber Afganistan'a geçmeye mecbur bıraktı.
Basmacılar, Kızıl Ordu'nun operasyonları devam ettiği sırada
Hacı Sami'nin böyle tuhaf hareketleri yüzünden, onun liderliği dö-
neminde karanlık günler yaşadılar.
O arada bir başka tuhaflık daha yaşandı: Enver'in Orta Asya'da
faaliyet göstermesine karşı çıkan ve Afganistan'a gitmesi için çaba
gösteren ama başarılı olamayan Zeki Velidi, bu defa Hacı Sami'ye
destek arayışına girdi. Orta Asya Müslümanları Milli Avâni Ce-
miyetleri İttihadı Başkanı olarak arkadaşı Abdülkadir İnan ile be-
raber Hacı Sami'ye askeri destek sağlamak için Afganistan'a geçe-
bilmek maksadıyla İran'a gitti. Ankara'ya Türkistan ile ilgili geniş
bir rapor gönderdi, İran'da İngiliz yetkililerden Hacı Sami'ye silâh
yardımı talebinde bulundu ama Ingilizler talebi reddettiler.”*
Etrafında on ay boyunca tam bir terör yaratan Kuşçubaşı Hacı
Sami, 1923 Haziran'ında beklenmedik bir iş etti ve beraberinde-
ki 85 kişi ile birdenbire Afganistan'a geçti! O sırada Afganistan'da
bulunan ve daha sonra Hindistan'a giden Zeki Velidi'nin savaşa
devam etmesini istediği mektuplarına da “Milli mücadele işlerine
şimdilik ara vermek lâzım geldiği” cevabını verdi.
Afgan yönetiminin bir ay sonra memleketi terketmesini istemesi
üzerine Hacı Sami bu defa İran'a geçti. Meşhed'deki İngiliz askeri
ataşesi ile görüşüp tekrar yardım talebinde bulundu ama İngilizler
talebi yine reddettiler ve Zeki Velidi ile görüşebilmesi için Hindis-
tan'a gitmesine de izin vermediler.
Hacı Sami bütün kapılar yüzüne bu şekilde ardarda kapanır-
ken, Meşhed'de bulunduğu sırada Ankara'daki Meclis tarafından
150'likler listesine alındığını ve Türkiye'ye girişinin yasaklandı-
ğını öğrendi. Orta Asya'daki mücadeleyi artık geride kalanların
devam ettirmesini istedi, Tahran ve Bağdat üzerinden Halep'e gi-
deceğini söyledi ve 29 Kasım 1923'te iki arkadaşı ile beraber Meş-
hed'den ayrıldı.476
Sonrası, mâlüm...
Dört sene sonra Mustafa Kemal'e karşı suikast tertip etmek
maksadıyla adamları ile beraber Sisam Adası'ndan Kuşadası'na
geçen bu gözükara ve hayalperest maceracı, 27 Ağustos 1927'de
Madran Yaylası'nda köylüler ve jandarma ile girdiği çatışmada
kurşunlarla delik deşik edilerek can verdi!
Basmacı Hareketi, Enver'in ve Hacı Sami'nin ardından on
sene boyunca ama gücü gittikçe azalarak devam etti. Sovyetler'in
1923'ten itibaren Türkistan'a yeniden büyük askeri güçler gönde-
rerek Basmacılar'ı sıkıştırması üzerine aralarında Lâkay Ibrahim
Bey'in de bulunduğu onbinlerce Basmacı, Afganistan'a ilticaya
mecbur kaldı.
1928'de Afganistan'ın siyasi vaziyeti de tamamen değişti. Beççe-i
Saka lâkaplı bir Tacik'in başlattığı isyan bastırılamayınca Afgan
Kralı Amanullah Han memleketini terketmek zorunda kaldı ve
Kâbile giren Beççe-i Saka 17 Ocak 1929'da Gazi Habibullah Han
adı ile Afgan Kralı ilân edildi.
Afganistan'a sığınmış olan Basınacılar'dan bazıları Kâbil'de-
ki iktidar değişikliğinin ardından Ruslar'a karşı yeni bir hareket
başlatımayı denerlerken, Lâkay Ibrahim Bey de Habibullah Han
unvânı ile tahtta bulunan Beççe-i Saka'nın yanında yeraldı. Ancak
devrik kral Amanullah Han'ın kuzeni Nadir Han'ın bazı kabileler
le İngiltere'nin desteğini alarak Kâbıl'e yürümesi herşeyi tekrar
değiştirdi.
Nadir Han 1929 Ekim'inde Kâbil'e girdi, Afganistan'ın yeni kralı
oldu ve aynı senenin 3 Kasım'ında Beççe-i Saka'yı idam ettirdi.
Sovyel sınırına yakın bölgelerde yaşayan Ibrahim Lâkay ile aşire-
inden silâhlarını teslim etmelerini istedi, kralın talebini reddeden
Ibrahim Bey'in üzerine kabile savaşçıları ile askeri birlikler sevke-
dildi, çalışmalar bir buçuk sene kadar devam etti ve Afganlılar'ın
baskısına dayanamayan Lâkay Ibrahim Bey, yeniden Sovyet ta-
rafına geçmeye karar verdi. Sovyet yetkililer ile önceden yaptığı
temaslarda silâhlarını teslim etmesi halinde tutuklanmayacağı
garantisi aldı ama 3 Nisan 1931'de sınırı geçerken Sovyet askerle-
rinin kendisini tutuklamak istemeleri üzerine çatışmaya girdi ve
"Türkistan'ın içlerine doğru ilerledi. Kızıl Ordu ile üç ay boyunca
mücadele eden Lâkay Ibrahim 23 Haziran 1931'de Kâfirnihan Ir-
mağı'nı geçerken yakalandı, Taşkent'e gönderildi ve bir sene kadar
sorgulandıktan sonra 1932'nin 31 Ağustos'unda idam edildi.377
Enver'e Orta Asya günlerinde en büyük zorluğu çıkartan, de-
vamlı şekilde ikili oynayan, en sıkıntılı günlerinde bile yardım et-
meyen ve Paşa'nın ölümünde rolü olan Lâkay Ibrahim'in hayatı
işte bu şekilde, ensesine sıkılan bir Rus kurşunu ile noktalanacak;
Lâkay toprakları da sonradan yapılan sınır düzenlemelerinin neti-
cesinde Özbekistan ve Tacikistan arasında paylaştırılacaktı...
Basınacı hareketi daha bir müddet dar alanda silâhlı mücadele
şeklinde devam etti. 3 Temmuz 1932'de aralarında Sovyetler Birli-
ği, Ingiltere, Afganistan ve Iran'ın da bulunduğu yedi ülkenin baş-
ka ülkelerin silâhlı güçlerini kendi topraklarında barındırınama
konusunda Londra'da anlaşmaya varmaları üzerine, zaten sıkış-
mış olan Basmacılar daha da zora girdiler.
Basınacı isyanı ile ilgili son resmi açıklama 1934'ün 30 Mayıs'ın-
da yapıldı ve Tacikistan Halk Komiserleri Başkanı Abdullah Ra-
himbay, Sovyet Içişleri Halk Komiserliği'nin “Basmacılık hareketi-
nin sona erdiğini bildirdiğini” duyurdu.3'8
Sovyetler, sonraki senelerde Orta Asya'daki Türki ve Tacik böl-
gelerinde farklı cumhuriyetler teşkil ettiler ve bu cumhuriyetle-
rin sınırları ile isimlerini de zamanla değiştirdiler. Sovyetler Bir-
liği'nin dağıldığı 1991'de Orta Asya'da Özbekistan, Kazakistan,
Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhur-
riyetleri mevcuttu.
Basınacılık ise silâhlı bir mücadele olarak sona erdi ama Tür-
kistan'ın Sovyet işgalinden kurtarılması çabaları Türkistanlılar'ın
kurduğu çok sayıda teşkilât, birlik, dernek ve örgüt tarafından Ba-
tı'ya taşındı ve çabalar siyasi alanda 1991'e kadar devam etti...
*
Ve, Enver'den sonra ailesinin öyküsü...
Naciye Sultan, Enver'in ardından tekrar evlendi, Berlin'de
1923'ün 30 Ekim'inde Enver'in kardeşi Kâmil Bey ile izdivaç yaptı.
Bir müddet sonra Almanya'yı terkedip Paris'e yerleştiler, burada
Rana ismini verdikleri bir kızları oldu, aradan birkaç sene geçti ve
bu defa Isviçre'de, Bern'de yaşamaya başladılar.
Enver'in hanımı sultan, kızları hanımsultan, oğlu da sultanzade
idi.3 Mart 1924'te kabul edilen, Hilâfet'i lâğvedip Osmanlı Hane-
danı'nın mensuplarının vatandaşlık haklarını ellerinden alan ve
hanedanı Türkiye sınırları dışına çıkartan 431 sayılı kanuna göre
Türkiye'ye değil girmeleri, Türk topraklarından transit geçmeleri
bile yasaktı!
Bu yasak hanedanın hanım mensupları için 28, erkekleri için 50
sene devam etti. Kadınlara 16 Haziran 1952'de çıkartılan kanunla,
erkeklere de 1974teki af kanununun bir maddesi ile Türkiye'ye
dönme izni verildi.
Enver'in babası Ahmed Paşa, yasak devam ettiği sırada, 1938'de
Başbakanlık'a bir dilekçe verdi ve “Yüksek tahsillerini muvaffaki-
yetle bitiren ve büyüğü yirmi, küçüğü on dokuz yaşına giren merhu-
mun çok sevdiği kızlarının yabancı topraklarda daha ziyade kal-
malarına ve Türk'ten gayrısı ile evlenmelerine yüksek vicdanınızın
da razı olmayacağından eminim?” diyerek memlekete dönebilmele-
rine izin verilmesi ricasında bulundu.3”
Çocukların memlekete gelebilmeleri için hem Mustafa Kemal'in,
hem de Ismet Paşa'nın iki eski silâh arkadaşı Ankara'da daha ön-
ceden kulis yapmaya başlamışlardı: Enver'in kardeşi Nuri Paşa ile
son sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu olan, Vahideddin'in büyük kızı
Ulviye Sultan ile evlenip ayrılan ve Milli Mücadele'ye iştirak eden
istihbaratçı ve diplomat Ismail Hakkı Okday...
Nuri Paşa ile Ismail Hakkı Bey'in nabız yoklamaya başlamala-
rının ardından Ankara'daki en yüksek makamı harekete geçirme
işi de Nuri Paşa'nın Azerbaycan harekâtı sırasında yaverliğini ya-
pan subaya düştü: Yüzbaşı Âsaf Bey'e, yani seneler sonra Mustafa
Kemal Paşa'nın yanında güçlü bir yer edinmiş olan Kılıç Ali Bey'e!
Enver'in babasının dilekçesi, Ankara'da önceden başlayan bu te-
maslara resmiyet kazandırılması için verdirilmişti.
Büyük Millet Meclisi'nin 5 Temmuz 1939'da kabul ettiği 3662
sayılı kanun ile, Enver Paşa'nın anneleri tarafından hanedana
mensup çocuklarının ve Naciye Sultan'ın Kâmil Bey'den olan kı-
zının Türkiye'ye girmelerine izin verildi. Sultan Vahideddin'in
büyük kızı Ulviye Sultan ile lamail Hakkı Bey'in tek kızı olan 22
yaşındaki Hümeyra da aynı kanuna dahil edilmiş ve memlekete
gelebilmesi mümkün olmuştu.
Naciye Sultan ise, vatanına dönebilmek için 1952'ye kadar bek-
lemek zorundaydı...
*
Enver Paşa ile Kâmil Bey'in çocukları okula Fransa'da başlamış,
liseyi orada bitirmişlerdi ve tahsillerine memlekete dönmelerin-
den sonra Istanbul'da devam ettiler.
Türk vatandaşlığına geçen üç çocuk Enver, Kâmil Bey'in kızı
Rana da Killigil soyadlarını aldılar.
Paşa'nın büyük kızı Mahipeyker, Istanbul Üniversitesi Tıp Fa-
kültesi'ni bitirip psikiyatri ihtisası yaptı. Bir ara Almanya'ya gi-
derek Pfizer ilâç fabrikasında çalıştı, sonra Amerika'ya geçti, Was-
hington'daki Walter Reed Askeri Hastahanesi'nde psikiyatr olarak
bulundu ve Istanbul'a döndü.
1946'da meslekdaşlarından Dr. Fikret Ürgüp ile evlenen Mahi-
peyker Enver'in 1948'de Hasan ismini verdikleri bir oğulları oldu.
Mahipeyker Ürgüp daha sonra kocasından boşandı, Enver soya-
dına döndü, Genelkurmay Başkanlığı'na müracaat ederek babası
Enver Paşa'dan kendisine maaş verilmesini istedi ve devlet Pa-
şa'nın büyük kızına vatani hizmet aylığı bağladı.
Hasan Ürgüp 12 Kasım 1989'da, Mahipeyker Enver de 3 Nisan
2000'de Istanbul'da vefat ettiler...
*
Enver'in küçük kızı Türkan, İstanbul Üniversitesi'nin Kimya
Fakültesi'ni bitirip kimya mühendisi oldu. Bir müddet amcası
Nuri Paşa'nın Sütlüce'deki silâh fabrikasında çalıştı ve fabrikada 2
Mart 1949'da Nuri Paşa'nın yanısıra otuza yakın kişinin hayatına
mâlolan ve sebebi hâlâ ortaya çıkartılamayan büyük patlamadan
o sırada fabrikada olmadığı için şans eseri kurtuldu; sonra Fran-
sızlar ile ortaklaşa kurulacak olan beş ayrı çimento fabrikasının
yapım hazırlıklarında vazife aldı.
Türkân Enver, 1945'te Müşir Deli Fuad Paşa'nın soyundan gelen
bir diplomatla, Hüveyda Mayatepek ile evlendi. Hüveyda Mayate-
pek, Mustafa Kemal'in Maya medeniyeti ile Türk tarihi arasında
bir münasebet bulunup bulunmadığını araştırması için Güneş-Dil
Teorisi'nin moda olduğu günlerde Meksika'ya konsolos olarak gön-
derdiği Tahsin Mayatepek'in oğlu idi.
Sefir olan eşi ile beraber çeşitli memleketlerde Türkiye'yi tem-
sil eden çiftin tek çocukları olan Osman, 1950'de dünyaya geldi.
Hüveyda Mayatepek'in 1973'de Viyana Büyükelçisi iken vefatının
ardından Ankara'ya yerleşen Türkân Mayatepek yabancı dilde eği-
tim veren bazı okullarda kimya öğretmenliği ile TRT'nin Fransızca
yayınlarında spikerlik yaptı ve hayata 25 Aralık 1989'da Anka-
ra'da veda etti.
Ankara Koleji'nin bugün ellili yaşlarının sonuna gelmiş olan me-
zunları, Enver Paşa'nın kızı Türkân Mayatepek'i, “kimyacı Türkân
Hoca” diye hatırlarlar.
Ni
Enver Paşa'nın hiç görmediği ve kendisinin bitiremediği işleri
tamamlayıp İslâm dünyasını ayağa kaldıracağını hayâl ettiği oğlu
Alinin hayatı da babası kadar olmasa bile, yine şanssızlıklar içe-
risinde geçti.
Türkiye'ye dönmesine izin verilmesinin ardından baba mesleği
olan askerliği seçti, Istanbul'da Hava Harp Okulu'nu bitirdi, bir
ara Erzincan'a tayin edildi, Londra'ya hava ataşe yardımcısı ola-
rak gönderildi, sonra Napoli'deki NATO karargâhında görev yaptı.
Ali Enver, 1948'de denizcilik alanında uzmanlığı ve bu konuda
sık sık yazması sebebi ile sivil amiral denen bir zamanların meş-
hur gazetecisi Abidin Daver'in kızı Perizat Daver ile evlendi ve
1955'te Napoli'de bulundukları sırada kızları Arzu dünyaya geldi.
Ailenin ifadesine göre, bu evlilik tarihin garip bir cilvesi idi, zira
Abidin Daver diğer Ittihadçı arkadaşları ile beraber Türkiye'den
ayrılan Enver'i 5 Temmuz 1919'da gıyabında idama mahküm et-
miş olan divân-ı harbin zabıt kâtipliğini yapmıştı ve kararın altın-
da hâkimlerle beraber kâtip olarak onun da imzası vardı!
Ama, babasının yolundan gidip mesleğinde üst rütbelere yük-
selmek Ali Enver'e nasip olmadı ve bir tayin meselesi yüzünden
askerlikten istifa etti!
Hadise, Ali Enver'in kurmaylık imtihanına girmesine izin ve-
rilmemesi idi. Gerekçe resmen açıklanmamıştı ama sultan çocuğu
olduğu için kurmaylığının mahzurlu görüldüğü söyleniyordu ve Ali
Enver ikinci başvurusunun da reddedilmesi üzerine askerlikten is-
tifa etti.
Sebebi hakkında senelerce değişik yorumların yapıldığı ve or-
taya türlü türlü iddiaların atıldığı bu istifa meselesi yıllar sonra,
1980'de gazetelerde tartışma konusu olacaktı:
Cumhuriyet'in başyazarı Nadir Nadi, 1980 sonbaharında hatı-
ralarını “Olur Şey Değil” başlıklı bir dizi olarak yayınlarken, 24
Eylül'de 1950'li senelerde zamanın başbakanı Adnan Menderes'in
de katıldığı bir yemekte Menderes ile Genelkurmay Başkanı Orge-
neral Nuri Yamut arasında geçen ve bizzat şahit olduğu bir konuş-
maya yer vermiş ama konuşmanın konusu olan Ali Enver mesele-
sini yorumlarken hatâlar yapmış, ardından da mevzuyu siyasete
bağlamıştı:
“..Nasıl oldu şimdi anımsayamıyorum, bir ara söz döndü do-
laştı, Abidin Daver'in Cumhuriyet'te yayınlanmış bir yazısına
geldi. Daver Bey, Babıâli'nin saygıdeğer yazarlarından biriydi.
Orduyu çok sever, her bakımdan onun yücelmesi, güçlenmesi için
kalem oynatırdı.
Eleştirilerinde de dikkatli davranır, nezaket kurallarının dışı-
na hiç bir zaman çıkmazdı. Nedense o yazısı Genelkurmay Baş-
kanı'nın hoşuna gitmemişti Ben, Daver Bey'in iyi niyetlerini sa-
vunuyordum. Menderes de sessizce dinliyordu. Birden Orgeneral
Nuri Yamut sinirlendi, oldukça sert bir sesle “Biz onun o yazıyı
niçin yazdığını bilyoruz. Damadını Ankara'ya atamadık da on-
dan” dedi.
Bu öyküyü az çok biliyordum. Ali Enver meşhur Enver Pa-
şa'nın oğluydu. Annesi sultan olduğundan uzun yıllar yurtdışın-
da yaşamış, orta ve lise öğrenimini oralarda tamamlamıştı. Çok
iyi Fransızca ve İngilizce biliyordu. Yurda dönüp de Daver Bey'in
kızı Perizat'la evlendikten sonra yedeksubay okuluna alınmış,
orayı bitirince kur'a ile Üçüncü Ordu emrine atanmıştı. Sanırım,
Erzurum ilçelerinden birinde bir birliğe katılması gerekiyordu.
Işte, zavallı Daver Bey'in ordu üst kademelerinden beklediği
kayırım; nazlı, çıtkırıldım damadının pek bir işe yarayamayacağı
Erzurum Dağları'ndan kurtarılmasıydı. Iki yabancı dili çok iyi
bildiği için Genelkurmay'da ordumuza daha yararlı olacağını da
herhalde düşünmüştü. Bu kadarcık bir ayrıcalığa kayırım bile de-
nemezdi. Hepimiz askerlik yaptık. Sırasında hatır-gönül uğruna
kimlere ne denli özel işlemler uygulandığını hep görmüşüzdür.
Genelkurmay Başkanı'nın sinirli çıkışı Menderes'in canını sık-
tı “Bu da iş mi?” gibilerden elini hafif sallayarak “Yapın paşam,
ne çıkar paşam!” demekle yetindi.
Ama o ne! Bu küçük serzeniş üzerine koskoca Genelkurmay
Başkanı birden toparlandı. Bir dakika önceki davranışına 180
derece ters düşen bir tutumla “Başüstüne efendim, emredersiniz
efendim” diyerek tartışmayı olduğu yerde kesti.
O kesti ama benim de başımdan aşağı sanki bir kova kaynar
su döküldü. Devlet kuruluşunun en üstün, en sorumlu basamak-
larından birinde yeralan bir görevlinin siyasal güç karşısında
böylesine pes etmesi bir yurttaş olarak onuruma dokunmuştu.
On yıllık iktidarı boyunca benzer olaylarla karşılaşmış olabile-
ceğini düşündükçe kendi gerçek gücünü abartan Menderes'in
“Battal Gazi Ordusu”, “Kimi aday göstersem mebus seçilir” gibi
orduyu da ulusu da küçülten yakışıksız sözlerini bir derece ba-
gışlamamız gereğine inanıyorum.
Zaten 1957 seçimleri her odunun mebus seçilemeyeceğini, 27
Mayıs Devrimi de Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin bir Battal Gazi Or-
dusu olmadığını göstermedi mi? Menderes'in dramı biraz da bu
gerçekleri anlamakta gecikmesi oldu herhalde”.
Gazetede, 4 Kasım 1980'de Emekli Deniz Kıdemli Albayı Sedat
Çınar'ın Nadir Nadi'ye gönderdiği bir açıklaması yayınlandı. Ali En-
veri yakından tanıdığı anlaşılan Sedat Çınar hem Nadir Nadi'nin
yazısındaki hataları düzeltiyor, hem de meselenin aslını anlatıyordu:
Enver
Paşa'nın
Enver'in
ölüm
haberi.
li b
Yakin, Mont, Püg'nin Çe
ekleyi biriside yrdeniy te Mim
e M a m
Türkiye'ye, dönme i
aiye'de Harb kukır Bi
"
v 5
dize belir
“..Enver Paşa'nın oğlu rahmetli Ali Enver
yedek subay değil, muvazzaf hava subayı idi.
Lise çıkışlı olarak Türkiye'ye geldi. Birçok ar-
kadaşımız gibi doğrudan doğruya Harp Oku-
lu'na girdi. Hava pilot binbaşılığa kadar yük-
seldi. Londra'da Türk Hava Ataşe Yardımcılığı
yaptı.
Rahmetli dostumuz Abidin Daverle Ge-
nelkurmay arasındaki tartışma Ali Enver'in
doğuya tayini yüzünden değil -çünki hava
kuvvetlerinde doğu görevi yükümlülüğü yok-
tur- sultan oğlu diye Harp Akademisi'ne kabul
edilımeyişi yüzünden çıkmıştı.
Abidin Daver, çok haklıydı. Ali Enver'i sul-
tan oğlu olduğu halde Harp Okulu'na kabul et-
mişler, subay yapmışlar, sonra da Akademi'ye
almayıp önünü kapıyorlardı.
Yüzbaşı iken Akademi'ye ilk başvurusunu
yaptı, refüze edildi.
Ismet Paşa cumhurbaşkanı idi, çok üzüldü.
Çok geç haberi olmuştu. Kurmay olmadığı hal-
de kendisini Londra Büyükelçiliği Hava Ataşe
Yardımcılığı'na tayin ettirdi. Binbaşılık devre-
sinde akademiye alınacağına söz verildi. Bin-
başılıkta başvuru yapıldığında yönetim el de-
giştirmiş, Celâl Bayar ve Menderes devri baş-
lamıştı. Yine refüze edilince Daver çok haklı
olarak isyan etti. Ali Enver'in de morali bozul-
du. Ordudan istifa etti. Evvelâ Divan Oteli Mü-
dürü oldu, onu da bıraktı, Perizat Hanım'dan
ayrılarak Avustralya'ya gitti. Orada geçirdiği
bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.
Kat'iyyen bir hanım evlâdı değildi. Birkaç
dili anadili gibi konuşan çok yetenekli bir hava
subayı, babası kadar mert, cesur bir insandı.
Anısına sahip çıkmayı görev saydım. Tanrı onu
bağışlasın”.
Ali Enver, istilasının ardından bir müddet özel sektörde çalıştı,
Türk Hava Yolları'nın ticaret müdürü oldu,** sonra Perizat Da-
vör'den ayrıldı, 1964'te Ankara'daki Isveç Büyükelçiliği'nde çalışan
Majbritt isminde Isveçli bir hanımla evlendi ve Türkiye'yi terketti.
Kısa bir müddet Isveç'te yaşayan Ali ve Majbritt çifti daha sonra
Avustralya'ya yerleştiler, Ali Enver burada sigortacılığa başladı. Git-
tükleri bir tatil köyünde 2 Aralık 197'de yürüyüş yaparken bir çayı
geçtiği sırada ayağı kaydı, düşerken başını taşa çarptı, ambulans heli-
kopteri ile hemen hastahaneye kaldırılmasına rağmen kurtarılamadı.
Haberin duyulmasından sonra, Ali Enver'in vefatı hakkında “En-
ver Paşa'nın oğlu Avustralya'da donarak öldü” yahut “Issız bir dağda
otomobilleri bozulan ve günlerce aç kalan Ali Enver ile karısı dona-
rak can vermeden önce karınlarını Sarıkamış şehidleri gibi yoldukla-
ruotlarla doyurmaya çalışıyorlardı” gibisinden gerçeklerle tamamen
alâkasız ve tuhaf yorumlar yapılır oldu.
Bütün bu söylentilerin sebebi, AP'nin, yani Amerikan haber
ajansı Associated Press'in, Sidney'den verdiği bir haberdi. Haberde,
Ali Enver'den Allan Enver diye bahsediliyor, karısı ile beraber gün-
lerce ağaç kökleri yedikten sonra uçuruma düşerek öldüğü söyleni-
yor ve daha da garibi, Ali Enver'in Ikinci Dünya Savaşı senelerinde
Winston Churchill hesabına casusluk yaptığı iddia ediliyordu!
Cumhuriyet Gazetesi'nin 4 Aralık 1971'de dördüncü sahifede
AP'den aldığı ve Enver Paşa'nın oğlu Avustralya'da öldü başlığı ile
kullandığı haber şöyle idi:
(SIDNEY-AP)-Geçen perşembe günü bir kazada ölen Allan
Enver'in, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Orduları
Başkomutanı Enver Paşa'nın oğlu olduğu ve kendisinin Ikinci
Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill hesabına casusluk
yaptığı açıklanmıştır. ,
Elli bir yaşında ölen Allan Enver ile karısı Isveç doğumlu
Majbritt, Avustralya'nın karlı dağlarında hafta sonu tatilini
geçirmek üzere bir geziye çıkmışlardı. Daha sonra kendilerini
aramak üzere görevlendirilen bir helikopter, bir süre sonra
eşini ve küçük bir uçuruma kayarak düşmüş olan Allan En-
veri bulmuş ve ikisini de kurtarmıştır. Ancak, Allan Enver
helikopterde iken aldığı yaralar yüzünden ölmüştür. Majbritt
ise son birkaç günden beri soğuktan titreyerek dolaştıklarını
ve ağaç kökleri yiyerek yaşamaya çalıştıklarını söylemiştir.
Enver Paşa'nın oğlu bundan altı yıl önce Avustralya'ya gel-
miş ve bir sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştı. Öğrenimi-
ni Fransa'da yapmış olan Allan Enver, Ikinci Dünya Savaşı
sırasında İngiltere'ye kaçmış ve Ingiliz Kraliyet Hava Kuv-
vetlerinde görev almıştı. Allan Enver, Türkçe dahil altı dili
çok akıcı bir şekilde konuşurdu.
Ali Enver ıssız dağlarda değil bir tatil köyünde geçirdiği kaza
neticesinde can vermişti, kazaya uğrayan sadece kendisi idi, ha-
nımının başına birşey gelmemişti. Güney yarımkürede bulunan
Avustralya'da, kazanın yaşandığı Aralık ayı kışa değil, yaza tesa-
düf ediyordu ama AP'nin Sidney kaynaklı haberinde bütün bunlar
nedense gözardı edilmiş, üstüne üstlük bir de Churchill hesabına
casusluk iddiası ortaya atılmıştı.
Haberin ardından ailenin avukatı Cumhuriyet'e gönderdiği bir
açıklama ile iddiaları yalanladı ve Enver Paşa'nın oğlunun ismi-
nin Allan değil Ali olduğunu hatırlattı.“ Gazetede daha sonra 15
Aralık 1971'de Ali Enver'in Hava Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı
ve 27 Mayıs darbesi sırasında Başbakan Adnan Menderes'i Eski-
şehir-Kütahya yolunda tevkif eden subaylardan olan ve sonraki
senelerde idari görevler alıp Beşiktaş Spor Klübü'nün başkanlı-
ğını da yapan emekli albay Agasi Şen'in, 20 Aralık'ta da Şevket
Süreyya Aydemir'in birer açıklamaları yayınlandı. Agasi Şen “Ali
Enver'in Ölümü Üzerine” başlıklı yazısında pilotluk eğitimi için
Londra'ya beraber gittiği Ali Enver'i “Vatansever, vakur ve sevdiği-
miz bir arkadaşımızdı. İçinde büyük işler yapmak arzusu vardı. Bu
yüzden, yaptığı işler onu tatmin etmedi. İstediğini yapamamanın,
aradığını bulamamanın üzüntüleri içinde bir hayli bocaladı” diyor,
sonra “Sadece kendinden kaçmaya çalıştı” şeklinde enteresan bir
yorum yapıyordu.38?
Şevket Süreyya, “Asil bir arkadaşlık örneği” başlıklı yazısında o
zamana kadar dile getirilmemiş bir malümat veriyor, Ali Enver'in
1940'ların başında Londra'da pilotluk eğitimi aldığı sırada Tür-
kiye'nin Londra Büyükelçisi Rauf Orbay ile Ingiltere Başbakanı
Winston Churchillin evine gittiğini ve Churchill'in Ali Enver'e “Se-
nin baban, benim siyasi hayatımı yirmi yıl geriye atmıştır!” dedi-
ğini yazıyordu.*83 Ali Enver'in Churchill hesabına casusluk yaptığı
iddiası ise hem Şen'e, hem de Aydemir'e göre komik, saçma ve gü-
lünçtü!
Enver Paşa'nın gelini, yani Ali Enver'in Isveçli karısı Majbritt
Enver, bu kitap yazıldığı sırada hayatta idi ve yine Avustralya'da
yaşıyordu...
*
Naciye Sultan'ın Kâmil Bey'den olan kızı Rana da Fransa'da
başladığı tahsiline Türkiye'de devam etti, İstanbul Üniversitesi'n-
de Fransız filolojisi okudu ve üniversitede ders verdi. 1949'da o da
bir diplomatla, Sultan Abdüllamid'in iktidarının ikinci senesinde
sadrazamlığa getirdiği Ibrahim Edhem Paşa'nın soyundan Sadi
Eldem ile evlendi. Daha sonra büyükelçi olan ve eşi ile beraber
uzun seneler yurtdışında bulu
inan Sadi Eldem 1995'te, Rana
ildem de 14 Nisan 2008'de vefat
ettiler,
Naciye Sultan damat adayları-
na önce hep aynı cevabı vermiş,
“Hanedandan olduğumuza bakıp
bizleri zengin falan zannetmeyin”
demişti...
O senelerde Türkiye'ye girişi
yasak olduğu için kızlarının hiç-
birinin nikâhında yahut düğü-
nünde bulunamadı. Damatlarını
ve iki kızından olan torunlarını
hep yurtdışında, kendisini ziya-
ret ettiklerinde görebildi...
Padişah soyundan gelen sür-
gün sonrası genç nesilden hem
sürgün senelerinde, hem de Tür-
kiye'ye dönüşlerin ardından ilk
defa ciddi şekilde tahsil görenler,
Naciye Sultan'ın bu dört çocuğu
oldu.
*
Ve, Enver'in Naciye'si...
Naciye Sultan, Istanbul'a ha-
nedan kadınlarının memlekete
girebilmelerine izin veren kanu-
nun 1952 Haziran'ında çıkmasın-
dan bir buçuk ay sonra, 4 Ağus-
tos 1952 akşamı geldi. Türkiye'yi
hanedanın sürgününden dört
sene önce, 1920'de terketmişti
ve 32 sene boyunca Istanbul'dan
uzaktı.
Enver Paşa'nın kardeşi olan
ikinci kocası Kâmil Bey ile Kur-
ruçeşme'de artık vârolmayan
ai lüle aparey Game Küm Sie
Mooğirini Larpimunlz orum? O (İvizı Mireipri)
46 yıllık yuri hasretinden sonra
Enver Paşa'nın eşi Bn.
Naciye Istanbul'a geldi
Bollaim ve hiliietim Üyesi ws9:| Bazan Masiye dün ei ki da Bata
Ser part dışına çikarilan banodu. | Âkdeniş seferine die Anbame
ne mensup kadınların. HDİ Afa vezun İn mmemiremie dümmüşlür
Kesat üolmi edilin eon bie kazım ta
ilkan Birime Dürye, Berki | binletinr daki edilmiş çed
Hüsran Yenii ve Berbiye'likalelnden imerkee siheylemmene?
Vk EE RK 1
Mesei erer Üarcer Paşam eş
Sultan Abdülmedüdin oğlu mer
hüm Süleymen efendi Xerimesi,
Oasman'i Orduları (Beşkuman-
dan Vekili merhum Bover Pa-
şanın zevcesi, Târr Havayolları
Yeşilköy istasyon müdürü Al
Enverin, Doktor Mahpeyker Ür-
güpün. Türkün Mayatepekia,
Rana BKidemin valideleri ve Kâ-
mil Killiğilin eşi
EMİNE NACİYE (Sultan)
vefat etmiştir, Cenasesi bügün-
kü 6.12.1957 cuma günü, öğle
namazını müteskib, Teşvikiye
Camiinde namam KkKılundıktan
sonra Ortaköyde. Yahya efendi
dergâbındaki pederleri (Süley-
man efendi merhumun türdesi-
ne defnedilecektir Çe mk gön-
derilmemesı rica olunur.
yalılarının dağ tarafında bulunan ve şimdi Naciye Sultan Korusu
diye bilinen arazideki eski köşke yerleştiler. Enver Paşa ile Kâmil
Bey'in diğer kardeşleri Nuri Paşa, ailenin aslen Kili'den gelmiş ol-
masına izafeten daha önce Killigil soyadını almıştı. Kâmil Bey de
Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra aynı soyadını aldı ve bir
zamanların Devletlü İsmetlü Sultân-ı Âliyyetü'ş-şan Naciye Sultan
Hazretleri de, Naciye Killigil oldu!
Naciye Sultan 5 Aralık 1957'de, Kâmil Bey de 7 Ağustos 1962'de
vefat ettiler...
*
Enver, ardında Kâmil Bey'in haricinde dört kardeş daha bırak-
mıştı...
Hayata ilk veda eden, en küçük kardeşi Ertuğrul oldu. Doğuş-
tan zayıf bir bünyeye sahipti, ailenin dağılmasından sonra büyük
sıkıntılar çekti, bir ara geçinebilmek için Anadolu'ya gidip porselen
dükkânı açtı ve iflâs etti. Hastalığı artınca tedavi olabilmesi için
imkân sağlayıp Viyana'ya gönderdiler ama kurtulamadı, 1931'de
henüz 24 yaşında iken Viyana'da vefat etti.
*
Diğer erkek kardeş, Bakü fâtihi Nuri Paşa, Birinci Dünya Sava-
şı'nın ardından Alınanya'ya gitti ve Türkiye'ye 1930'ların sonuna
doğru döndü.
Askerliğe seneler önce veda etmişti, artık yeni bir iş yapınası
gerekiyordu ve silâh fabrikatörü oldu! Zeytinburnu'nda satın al-
dığı büyük kömür atelyesini fabrika haline getirdi ve daha sonra
Sütlüce sahiline taşıyıp büyüttü.
Resmi olarak madeni eşya imal ediyormuş gibi görünüyordu
ama asıl faaliyeti Milli Savunma Bakanlığı'nın verdiği izinle silâh
yapımı idi. Fabrikada tabanca, tüfek ve hattâ havan topu mermi-
sinin yanısıra gaz maskesi ile başka askeri malzemeler de imal
ediliyor; malzemenin çoğu yurtdışına, talep eden memleketlere sa-
tılıyordu. Hattâ kendi ismini verdiği ve patenti de kendisine âit
olan tabancalar yapmış, dokuz milimetre çapında ve Nuri Paşa Ta-
bancası diye bilinen silâhın modelini bizzat çizmişti.
Mısır prenseslerinden İffet Hasan ile evli olan ve çocuğu bulunma-
yan Nuri Paşa silâh imalâtından hatırı sayılır gelir elde etti ve ağabe-
yi Enver Paşa'nın çıkartılan hususi kanunla Türkiye'ye dönebilen üç
çocuğunu kendi çocukları imişcesine himayesi altına aldı. Çocukların
iyi eğitim görmelerinin yanısıra Enver Paşa'ya ait bütün evrak ile şah-
si eşyanın dağılmadan kalabilmesi de Nuri Paşa'nın maddi gücü ve
alâkası sayesinde mümkün olabildi. Yeğenlerine memlekete henüz dö-
nemedikleri günlerde ve dönüşlerinden sonra yazdığı ve bugün elimiz-
de bulunan mektupları, Nuri Paşa'nın ağabeyinin çocukları ile nasıl
yakından alâkadar olduğunu göstermektedir.
Paşa, İkinci Dünya Savaşı'nın patlayıp Alman birliklerinin önce
Avrupa'da, ardından da Ruş-
yu içlerinde ilerlemeye baş-
laması üzerine Kafkaslar'da,
Dün Sütlüce'de korkunç bir infilâk oldu
General Nuri Küllügül'e all silâh ve
mühimmat fabrikası havaya —
Can kayıbı bü
sayı ugünt ZE
rinde camlar kırıldı köprüden geçenler
a duydular hüdine yeri kardon altımda
özellikle de Azerbaycan'da
yirmi sene önce yarım bırak-
muk zorunda kaldığı hayâlini
Berlin'in desteği ile hayata
geçirmeye çalıştı.
Hayali, Türk boylarına
mensup askerlerden ve Sov-
yel ordusunda savaşırken Al-
manlar'a esir düşen Tatarlar
ile Azeriler'den teşkil edilecek
yepyeni bir ordu kurmak, bu
ordu ile Sovyetler'e karşı har-
betmek, daha sonra Orta As-
ya'ya doğru ilerleyip oralarda
kurulacak yeni birlikler saye-
sinde bütün Türk boylarını birleştirmek,
yani Turan yolunda adımlar atmak idi!
Birkaç defa Berlin'e gidip Almanya'nın
çok üst seviyede asker ve sivil yekilileri
ile görüştü, değişik Türk boylarına men-
sup askerlerden meydana gelen ilk Tür-
kistan Alayları'nın kurulmasında rol
oynadı ama hayalleri Almanlar'ın yenil-
mesi üzerine mecburen son buldu ve Nuri
Paşa, Istanbul'daki fabrikasına döndü.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nuri
Paşa'nın Türkiye'de sadece siyasi ve as-
keri faaliyetleri değil, nefes alışı bile ta-
kip edilmişti...
Paşa'ya, 1949'dan itibaren bazı Arap ülkelerinden ve Pakis-
tan'dan da siparişler gelmeye başladı. O günlerde yeni kurulmuş
olan İsrail ile savaş halinde olan Mısır ve Suriye ile Ingiliz hâkimi-
yetinin sona ermesi üzerine Hindistan'dan ayrılıp devlet olarak or-
taya çıkan Pakistan silâh bulmaya uğraşıyor, Sütlüce'deki fabrika
siparişleri karşılayabilmek için gece gündüz çalışıyordu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Mısır'a ve Suriye'ye silâh
satışını yasaklamıştı ama Nuri Paşa yasağa rağmen sevkiyata de-
vametti...
Ve, 2 Mart 1949'da öğleden sonra saat beşi on geçe, Sütlüce'de-
>— M.Garner:'herşeydenönceziral
istihsall arttırmalısınız. diyor
> Müleerarayı Banka e ge e gi pl
kurerii pes rlaridestekiyecek ki aktardı
Süllürek facianın sebebi anlaşıldı
Nuri Paşa'nın da hayatına malolan
fabrikadaki patlama ile ilgili haberler.
ki fabrikada ardarda patlamalar oldu, Lesisin neredeyse tamamı
havaya uçtu! Ilk patlama atelyede meydana gelmiş, daha sonra
cephane deposu da yokolmuştu ve şiddeti azalan infilâkler iki gün
boyunca devam etti.
Nuri Paşa, facia sırasında fabrikada idi...
Fabrikada can verenlere ait cesed parçaları Sütlüce'nin yüzlerce
metre ilerisine kadar yayılmıştı ama günlerce aranmasına rağmen
Nuri Paşa'nın cesedinin parçaları bulunamadı. Ortalık zaten mez-
bahaya dönmüştü, patlamalarda kaç kişinin can verdiği bile tam
olarak belirlenemedi, ölü sayısı resmi raporlara 27 olarak geçti.
Daha sonra yapılan toplu cenaze merasiminde Nuri Paşa'yı temsi-
len boş bir tabutu sembolik olarak defnettiler ve patlamanın sebe-
bi aylarca devam eden soruşturmalarda da ortaya çıkmadı.
*
Enver'in iki kızkardeşinin büyüğü olan Hasene dört evlilik yaptı
ve 22 Ocak 1963'te Istanbul'da vefat etti.
Küçük kızkardeş Mediha, ağabeyinin yaveri Kâzım Bey ile evlen-
mişti, Kâzım Bey sonraların Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kâ-
zım Orbay'ı oldu ve 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Kurucu
Meclis'in başkanlığını da yaptı.
Mediha ve Kâzım Orbay çifti, evliliklerinin üzerinden tam 44 sene
geçtikten sonra, 21 Ocak 1963'te şiddetli geçimsizlik sebebiyle boşan-
dılar ama devreye Kâzım Orbay'ın yarım asırdan da eski arkadaşı
olan İsmet Paşa girdi. Mediha Orbay'a bu kadar sene sonra boşan-
malarının saçmalık olduğunu söyledi; hayatını tek başına sürdürme-
sini sağlayacak parasının bulunmadığını ve sıkıntı çekeceğini hatır-
lattı, “Gidip yeniden nikâh kıyın, kocan vefat ettiğinde hiç olmazsa
maaşını alırsın” dedi ve yeniden evlenmelerini sağladı.
İsmet Paşa endişesinde haklı çıktı! Kâzım Orbay bir sene sonra,
3 Haziran 1964'te vefat etti, Enver'in kızkardeşi Mediha kocasının
ardından 18 sene daha yaşadı ve 31 Aralık 1982'deki ölümüne kadar
Kâzım Orbay'dan dul maaşı aldı...
*
Bir zamanlar Kondüktör Ahmed Bey olan ve oğlu Enver'in Paşa
unvânı verdirip Hacı Ahmed Paşa yaptığı babası iki oğlunun, Enver
ile Ertuğrul'un vefatını gördü ve hayata Istanbul'da 1947'de, 87 ya-
şında iken sessiz-sadasız veda etti.
Aynı acıları Ahmed Bey'in hanımı, yani Enver'in annesi Ayşe Ha-
nım da çekti; üstelik sadece oğullarının değil, kocasının ölümünün
ıztırabını da yaşadı...
Ayşe Hanım kocası vefat ettiğinde hayatta idi ama ölüm tarihi
ile ilgili bir kayda ulaşamadım, bu konuda Enver'in torunlarında da
herhangi bir bilgi bulunmuyor...
>
Naciye Sultan'ın iki erkek kardeşi vardı: İki yaş büyük ağabeyi
Abdülhalim ve kendisinden sekiz yaş küçük Şerafeddin Efendiler...
Abdülhalim Efendi, Paris'te 1926'da büyük maddi sıkıntılar içeri-
sinde vefat etti. Lübnan'a yerleşmiş olan Şerafeddin Efendi de hayat-
tan 1966'da ayrıldı...
İttihad ve Terakki'nin şiddetli muhaliflerinden olan, sonradan
Ankara Meclisi'ne de karşı çıktığı için 150'likler listesine alınan, bu
yüzden senelerce sürgünde yaşamak zorunda kalan bir zamanların
meşhur ve çok önemli gazetecisi Ref'i Cevad Ulunay'ın, gazete kol-
leksiyonlarının sararmış sayfalarında unutulmuş hüzünlü bir yazısı
vardır...
Ulunay, bu yazıda Naciye Sultan'ın ağabeyi Abdülhalim Efendi'nin
Paris'te hayatını yokluk içerisinde idameye çalıştığı fakir evinde şa-
hit olduğu ibret verici, hattâ göz yaşartıcı bir hatırasını nakleder.
Refi Cevad Ulunay'ın, Milliyet'teki köşesinde 3 Şubat 1959'da
“Kanüni'nin Kılıncı” başlığı ile yayınlanan yazısı, şöyle:
“..Dünkü gazetelerden birinde Topkapı Sarayı müzesinde on
altıncı asrın hususiyetlerini canlandırmak üzere bizim “Kanuni”,
garblıların “Muhteşem” unvanını verdikleri Sultan Süleyman
devrine ait bazı parçalardan mürekkep bir sergi açıldığını oku-
dum.
Bu sergide Osmanlı devletinin bu “güneş hükümdarına” ait
bâzı eşya da teşhir edilmekte ve bu meyanda iki murassa” kılınç
da bulunuyormuş.
Fakat ben Kanuni'nin kılıncını bundan hayli sene evvel Pa-
ris'te görmüştüm.
Bir müzede mi? Hayır.
Bir eski eserler meraklısının kolleksiyonunda mı? Hayır.
Bir antikacı dükkânında mı? Yine hayır.
Ben imparatorluğu kuran, hem büyük asker, hem şâir, hem
cihangir, hem kanuni olan bu hükümdarın, önünde kralların bo-
yun eğdiği kılıncını Paris'te Port Sen Klu'da fakir denilecek kadar
mütevazı bir odada gördüm.
Bu odada Enver Paşa'nın kayınbiraderi sabık hanedan âza-
sından Prens Abdülhalim Efendi'nin refikaları prensesle iki
çocuğu, Prens Cengiz ve Prenses Sâmire ve biraderi Şeref Bey
oturuyorlardı. Prens Abdülhalim Efendi kendini içkiye vermişti.
Mahalledeki meyhanenin sahibi bile bu adamın en kuvvetli içki-
leri intihar edercesine içmesine hem hayret hem de merhamet
ediyor, oradan alıp götürmeleri için haber gönderiyordu; bu hal
ölünceye kadar devam etti.
Odanın köşesinde bir havagazı ocağı vardı. Prenses burada bü-
yücek bir tencerede muhallebi pişiriyor, ufak tabaklara koyuyor,
biraderi Şeref Bey de yaptırdığı seyyar bir tahta rafla bunları
mahallede satıyordu.
Oturdukları binada kalorifer olmadığı için odanın ortasına
bir saç soba kurmuşlardı. Bakkaldan alınan limon, portakal san-
dıkları devamlı olmasa da kısa bir zaman içinde odayı ısıtıyordu.
Bir kış günü onlara gittim.
Prenses muhallebi tabaklarını yıkıyor, Şeref Bey de iskemleye
yığılmış yorgunluk çıkarıyordu.
- Çocuklar nerede?
Dedim, valideleri:
- Bugün hava güzel. Bua dö Bolony'e gittiler, biraz hava ala-
caklar.
Zaten havadan başka bir şey aldıkları yoktu.
- Hava güzel ama soğuk! dedim, çocuklar üşümesinler.
“Soğuk” kelimesi Şeref Bey'i de üşütrnüş olacak ki kalktı, ke-
narda duran bir sandığın tahtalarını kopardı, eline yine bir köşe-
ye dayanmış bir kesici âlet aldı, tahtaları kırmağa başladı.
Bu bir nacak, keser, balta değildi. Fakat öyle kesiyordu ki bir
darbede tahta parçası uçuyordu.
Şeref Bey'in eline baktım. Avucundaki yeşim sapın yuvarlak
kısmı görünüyordu.
Tahtalar kırıldıktan, kesildikten sonra elimi uzatarak:
- Müsaade eder misin?
Dedim. Bana bir kılınç uzattı, üzerinde altın kakma bir yazı
vardı:
- Essultan ibnüssultan... Yâhü! Bu kılınç...
- Kanuni Sultan Süleyman'ın kılıncı...
- Ne?
- Evet. Abdülhalim Efendi hemşire ile evlendikleri zaman Sul-
tan Reşat vermiş.
- Siz bununla odun mu yarıyorsunuz?
- Ne yapalım? Ben kimseyi tanımadığım için satamadım. Üze-
rinde kıymetli taşlar vardı ama düşmüş..
Sersemlemiştim:
- Ayol, dedim, bu kılınç, Avrupa'yı ortasından bölmüş, garbını
Şarlken'e bırakmış, şarkını da kendisi alınış. Bu kılınç kınından
çıkmadan Fransa Kralı Birinci Fransuva'yı esaretten kurtardı...
Bu kılınç...
Kendimi sokağa attım, ağlaya ağlaya yürürken Bâki'nin şu
beytini tekrar ediyordum:
Şemşir gibi rüy-ı-zemine taraftaraf / Saldun demür kuşaklı
cihân pehlevanları!”
Yazının sonundaki mısra, Bâki'nin Kanuni Sultan Süleyman için
yazdığı mersiyeden almımıştır ve gair “Yeryüzünün her tarafına kılıç
nallar gibi kuşakları demirden cıhan pehlivanlarını saldın” demek-
tedir,
*
İknver, ailesi ve yakınları işte böyle yaşadılar ve dünyaya böyle
veda ettiler.
Hayat, başta Enver olmak üzere ailenin bazı mensuplarına eşi-
nesemsâline az rastlanan hüzünler, acılar ve hattâ bu şekilde felâ-
ketler tattırdı...
*
Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1995 Eylül'ünde Ta-
vıkistan'ı ziyaret etti...
Başkent Düşenbe'de, 11 Eylül günü Tacik Cumhurbaşkanı Ima-
mali Rahman ile başbaşa görüştü...
Sadece tercümanların alındığı toplantıya resmi heyetler katılma-
dı...
Görüşmede konu bir ara Enver Paşa'ya ve Paşa'nın Tacikistan'ın
sınırları içerisinde bulunan Çegan Tepesi'ndeki mezarına geldi, De-
mirel kabri Türkiye'ye nakletmeyi getirmeyi arzu ettiğini söyleyip
IRahman'dan nakle izin vermesini istedi.
Tacik Cumhurbaşkanı, “Ama, Enver Paşa bizim için de önemli bir
şahsiyettir” deyince Demirel bir teklifte bulundu: “Paşa'nın kemikle-
rini getirelim, kabrinin bulunduğu yere de bir anıt-mezar yapalım”
İmamali Rahman, bunun üzerine mezar naklini kabul etti...
Süleyman Demirel birkaç hafta sonra, Georgetown Üniversite-
si'nin vereceği rektörlük nişanı törenine katılmak için Washington'a
gitti...
Demirel, törenden sonra katıldığı kokteylde Enver Paşa'nın to-
runu ve Georgetown Üniversitesi mezunu olan Osman Mayatepek
ile karşılaştı. “Dedenin mezarını Türkiye'ye getiriyoruz” deyip Tacik
Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmeyi anlattı, Çegan Tepesi'nde inşa
edilecek anıt-mezardan bahsetti ve “Aile nakle karşı çıkar mı?” diye
sordu.
Osman Mayatepek “Orada da anıt yapılacağına göre, nakilden şe-
ref duyarız” cevabını verdi...
Tacikistan ile görüşmeler devam etti, Enver Paşa'nın kemiklerinin
hayata veda edişinin 74. yıldönümü olan, 1996 Ağustos'unun başında
Türkiye'ye nakli konusunda anlaşmaya varıldı
1 Ağustos'ta Kayseri'deki 12. Hava Ulaştırma Ana Üssü'nden kal-
kan bir C-130 nakliye uçağı önce Anakara'ya uğradı, burada Paşa'nın
torunu Osman Mayatepek ile nakli yapacak olan ekibi aldı ve uçuş
personeli dahil 15 kişi ile
ENYSRİRAŞA ENE EŞ beraber Düşenbe'ye gitmek
üzere tekrar havalandı...
(04 AĞUSTOS 1996 PAZAR) 2 a
Mezar, ertesi gün açıla-
DEFİN YERİ: İSTANBUL-ŞİŞLİ CAMİİNDE KILINACAK ÖĞLE
NAMAZINI MÜTEAKİP HÜRRİYET-İ EBEDİYE caktı. Çegan Tepesi ile Dü-
TEPESİNE DEFNEDİLECEKTİR e 2 ;
şenbe'nin arası 90 kilomet-
TÖREN © ORGENERALLERE UYGULANAN ASKERİ :
CENAZE TÖRENİ ŞEKLİNDE BATI GARNİZON re kadardı, bir yere kadar
KLIĞINCA İCRA EDİLECEKTİR. elik le ll
TÖREN SAAT:15.30 'DA SONA ERECEKTİR elikopterle gidildi, sonra
TÖRENE SN. CUMHURBAŞKANI DA KATILACAKLARDIR yürüyerek devam edildi
NOT. MAAŞ TACİKİSTAN'DAN ASKERİ BİR UÇAKLA ama düzgün bir yol olmadı-
m ğı için heyet mezara ancak
Brie Baca içi Re ina birkaç saatte ulaşabildi.
Istanbul'da yapılan askeri cenaze Ni,
töreninin programı. Çegan Tepesi'nde biri
Enver Paşa'ya, diğeri de
Paşa'nın yanında şehid olan Devletmend Bey'e ait iki mezar vardı
ve Paşa'nın mezarının hangisi olduğunu, kabirlerle birkaç nesildir
alâkadar olan oranın köylülerinden Talibşah ailesinin mensupları
gösterdiler.
Mezarların başında Kur'an okunup dua edildikten sonra kabrin
kazılmasına başlandı, iki metre kadar derine inildikten sonra ileriye
giden ve kanalı andıran bir uzantıya rastlandı ve Enver'e bu uzantı
da kazılınca ulaşıldı.
Paşa'dan geriye sadece kemikler kalmıştı ve iskelet olduğu gibi
duruyordu. Ekip, Enver Paşa'nın Almanya'da Dünya Savaşı yılların-
da yaptırdığı diş protezinin filimlerini Tacikistan'a gitmeden önce
temin etmişti ve iskeletin dişleri bu filmlerle karşılaştırıldı doğru
mezarın kazıldığından emin olununca da kemikler itina ile toplandı
ve aynı yoldan Düşenbe'ye dönüldü.
Tacikler cenazesini 74 sene boyunca misafir ettikleri Enver Pa-
şa'yı ekibin ertesi sabah Türkiye'ye dönüşü sırasında havaalanından
askeri törenle uğurladılar ve Paşa, 1 Kasım 1918 gecesi kader arka-
daşlarıyla beraber gizlice ayrıldığı Istanbul'a yeniden 78 sene sonra
C-130 nakliye uçağı ile geldi ve uçaktan askerlerin omuzlarında in-
dirildi.
Kemikler havaalanından Ayaspaşa'daki Gülhane Askeri Hasta-
hanesi'ne götürüldü, burada bir tabuta yerleştirildi ve tabuta Türk
bayrağı sarıldı. Enver Paşa, şehid düştüğü günün 74. yıldönümü olan
4 Ağustos'ta Batı Garnizon Komutanlığı'nın düzenlediği ve Cumhur-
başkanı Süleyman Demirel'in de katıldığı “Orgenerallere mahsus
askeri cenaze töreni” ile 31 Mart şehidlerinin, Midhat ve Mahmud
Şevket Paşa ile diğer Ittihadçılar'ın son istirahatgâhı olan Hürriyet-i
Ebediye Tepesi'ne defnedildi.
Mezar dahâ sonra mermerden bir kabir haline getirildi ama Ta-
cikler'e Çeyan Tepesi'ne inşa edileceği vaadedilen anıt, projeleri ve
maketleri hazırlanmış olmasına rağmen, hâlâ yapılmadı...
*
Enver, son uykusunu şimdi Çağlayan'daki Âbide-i Hürriyet Tepe-
sinde kader arkadaşları ile beraber uyuyor...
Ve kaderin cilvesi mi, oyunu mu, yoksa tuhaflığı mı olduğu artık
hiç anlaşılamayacak bir tesadüf:
Enver Paşa'nın Çağlayan'daki kabrinin birkaç kilometre ilerisin-
de, Taksim'e 1928'de dikilen Atatürk Anıtı'nın Istiklâl Caddesi'ne ba-
kan cephesinde, Mustafa Kemal'in sivil kıyafetli heykelinin hemen
arkasında, iki Rus generalin de heykelleri vardır: General Kliment
Voroşilov ile General Mihail Vasiliyeviç Frunze'nin heykelleri...
General Frunze, Kızıl Ordu'yu Orta Asya'ya götüren ve bu ordu-
nun Enver'in hayatına son vermesi de dahil olmak üzere uyguladığı
bütün taktikleri hazırlayan kişidir.
Frunze, senelerden buyana Enver'in Çağlayan'daki kabrinin bir-
kaç kilometre ötesinden İstanbul'un semalarını süzüyor!
| MN re iy 0 am ©
e Ga m i | m
| a A Tandlme İsa;
sma Üememeeli gemi mmlik
| mV aa ai a Mam ki Gl İl miami
BELGELER
Bu bölümde, Enver Paşa ile ilgili 60 adet yazışma, mek-
tup, resmi yazı ve makale bulunuyor.
Belgelerden bazıları yıpranmış vaziyette olduklarından
yahut seri şekilde kaleme alındıkları için kelimelerden ba-
zılarını okuyamadım. Okuyamadığım yerleri noktalarla, .....
biçiminde işaret ettim; yazması unutulan ama olması gerek-
tiğini tahmin ettiğim kelimeleri köşeli parantezler içerisinde
yazdım, okunmasında şüphe hissettiklerimin de yanına (?)
işareti koydum.
Her belgenin kaynağını, o belgenin hemen altında göster-
dim. Kaynağını vermediğim belgeler, bendedir.
Yakında yayınlayacağım ve Enver Paşa'nın hanımı Naciye
Sultan'a sürgün senelerinde yazdığı mektupların tamamının
yeralacağı kitapta, Paşa ile alâkalı daha birçok belge neşre-
dilecektir.
59.
60.
Belgelerin fihristi
By eribaşa mın 0L0b1yOy ASİ <4 zelal ancak buy Sakar sas 407
Enver Paşa'nın nüfus tezkeresi............ ... 455
Enver Paşa'nın askeri safahat cedveli. .. 456
Enver Paşa'nınorduyavedanâmesi.......................................... 459
Enver, Talât ve Cemal Paşalar ile Doktor Nâzım
hallamdayerilenidamıKaramı a m İİ. 461
Enver Bey'in, babası Ahmed Bey'e mektupları. .............. ...468
Enver Bey'in, kızkardeşi Hasene Hanım'a mektupları. ........................ 465
Enver Paşa'nın Naciye Sultan'a nişanlılık dönemi mektuplarından. ...467
Naciye Sultan'ın Enver Paşa'ya nişanlılık dönemi mektuplarından. ....469
Talât Paşa'nın Enver Paşa'yatehcir talebi konusundaki yazısı............. 474
Enver Paşa'nın Harbiye Nezareti'ne tehcirleilgiliyazısı...................... 476
Doktor NâzımBey'inEnverPaşa'yamektubu..................................... 477
Kâmil Bey'in, ağabeyi Enver Paşa'ya mektupları. ... :
Bahaeddin Şakir Bey'in Enver Paşa'ya mektubu. ...
Cemal Paşa'nın Enver Paşa'ya mektupları. ............
Halil Paşa'nın Enver Paşa'ya mektupları. ............ ..B1İ5
Enver Paşa'nın Moskova Teşkilât'namektubu.................................... 518
Enver Paşa'nın Ittihad ve Terakki'nin Istanbul teşkilâtı'na ve
Ankara Meclisi'ne Batum'dan gönderdiği kongre karar metinleri. ....... 519
Enver Paşa'nın Bakü'de yapılan Şark Milletleri
Kurultay'naverdiğimetninyayınlanmışhiâl................................... 526
Enver Paşa'nın Livâyü'l-Islâm Dergisi'nde yayınlanan
“Bolşevikler'in Kafkasya ve Türkistan'ı İstilâsı ve
BnvenPüşa” başlıklısma kalesi? 00 ei a m 529
Enver Paşa'nın Livâyü I-Islâm Dergisi'nde yayınlanan
“Şarki Buhara Vekayii”başlıklımakalesi.............................................. 581
Falih Rıfkı'nın “Zavallı Enver Paşa, Nankör Millet” başlıklı makalesi..533
Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa mektuplaşması............................. 536
Cemal Paşa'nın Mustafa Kemal Paşa'ya mektubu. ..... 554
Mustafa Kemal Paşa'dan Kâzım Karabekir Paşa'ya. .. 505
Mustafa Kemal Paşa'dan Kâzım Karabekir Paşa'ya. ..... ... 556
Fevzi Paşa'nın Halk Şüralar Fırkas'nıtakiptalimatı....................... 557
Enver Paşa'nın Anadolu'ya geçmesi konusunda Batum'dan Trabzon'a
gön deriemi me Ku piki sie ar sea gas NN ea ela a 558
Enver Paşa'nın Batum'daki faaliyetleri hakkında Mustafa Kemal'e
fe rate (mil özle). e e ke Sem ler ee ee 559
Enver ve Halil Paşalar ile arkadaşlarının Türkiye'ye
ip İrişlerimi Ye Salk lame İken ale a e mm 561
Ankara'nın Enver Paşa ve arkadaşları hakkında
Verda gah yeli a yi ee Tr ar ann 562
Enver Paşa ve arkadaşlarının tutuklanınası hakkında birliklere
gönde şile nie ie lr sr
Enver Paşa'nın babası Ahmed Paşa'nın Başbakanlık'a dilekçesi.
EnverPaşaailesininverasetilâmi.............................................. 565
ei öle eke e ak e eni
SN G3) *y.
pm MAK e il e. ur, SAN
Dig ear ğa Za vu çet VU yiz ğ
EE. AA ie Pe > KA, 22 e
deler e eğer 5 Sa ber» TE mi)
ge ie More > pe e gede dayı e Aİ |
3 Aİ eke İZ ekrı PAN : Ç e
kia Şe up çir'me temız
v5 TEZİN e ll pe eler > yp Lav > eş
sisli Sar e9 A ni bez ğe mi / ği
Aİ Pİ Ev.
bea eee ZE ği —.—
2 “ami e b! e
le AİN GAL İNE ion La piri
EN ve ZAM ZU e dsi 4250p”
Ni” . ep vine çize e 0 dü
mi > ie Ve EE” İı yz vo e es2Pp, el
— 0 PE. Z e iy 5 5 v5 ? o
gan ski ear Pr Re. Ep.” ae ci
Pipe deipsr çeri 0 A 222 © 045
döngü 5 vk YE 0 35 » vi İS vs >
le rel 73 dr v3! imi die!
A ey > 4 A EN ks Mi ne £5)
ye > aj > MA
Ml öğe Gİ a3! Zi a İ ee
e a. z Ke AT hiz Za
Ze
Otobiyografinin ilk sayfası.
1
ENVER PAŞA'NIN
OTOBİYOGRAFİSİ
(Doğumundan 1908'e kadar)
Enver Paşa'nın hayatının doğumundan 1908'de Meşru-
tiyet'in yeniden ilânına kadar olan kısmını anlattığı otobi-
yografisi, daha önce Halil Erdoğan Cengiz tarafından ya-
yınlandı (ilk baskısı: Iletişim Yayınları 1991; ikinci baskısı:
Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2006). Otobiyografi-
nin metnini orijinal nüshası ile tekrar mukayese ettikten
sonra önemine binaen aşağıda yayınlıyorum.
Metinde yanyana beş nokta ile gösterilen yerlerin, yani
boşlukların çoğu metnin orijinalinde de bu şekildedir ve bu
kelimeler Enver Paşa tarafından yazılmamıştır.
1297 senesi Teşrinsânisi bidâyetinde, 1299 senesi Muharrem
ayının birinci salı günü sabahı saat oniki raddelerinde, Istanbul'da,
Divanyolu'nda, eski Lisan Mektebi karşısındaki evimizde dünyâya geldim.
Ailemiz zengin olmamakla beraber, her türlü tahsil ve terbiyeme
kudretleri yettiği kadar gayret etmişler. Üç yaşında evin yanındaki
ibtidâi mektebine gitmek hususunda gösterdiğim arzuma ebeveynim
mâni olamayarak ilk besmeleyi mektep muallimi Kara Hafız Efendi'nin
önünde telâffuz ettim.
Altı yaşına kadar Istanbul'da bulunarak muhtelif ibtidâilere devam
ettim. Nihayet Fâtih Mekteb-i Ibtidâisi ikinci senesinde iken, pederimin
Manastır Vilâyeti Nâfia Kondüktörlüğü'ne tayini üzerine Manastır'a
geldim. Orada ibtidai tahsilimi ikmâl ile, 1305 senesinde Rüşdiye-i
Askeri birinci senesine girdim.
Yaşının küçüklüğünü ileri sürerek kabul etmek istemedilerse de,
gösterdiğim hâhiş üzerine muvafakat ettiler. Arkadaşlarım arasında en
küçük olmakla beraber, yaramaz olmadığımdan, hepsinin muhabbetini ve
derslere gayretim dolayısiyle de, muallimlerin teveccühünü celbetmiştim.
Birinci imtihan-ı husüside yetmiş beş mevcutlu sınıfta yedinci
olmuştum. Fakat imtihan-ı umumide, hocamız tarafından okutulmayan
hacc bahsine cevap veremediğimden, imtihanda kaybederek, sınıfın
altmışıncısı oldum. Bu suküt gayretime de kesel verdi. Hem, sınıfın
aşağısında bulunuyorum diye muallimlerin ehemmiyet vermeyişi gay-
retimi büsbütün kesiyordu. Dördüncü senede son bir gayretle sınıfın
otuzuncusu olmuştum. Mektepten hurücda onyedinci oldum.
Mekteb-i idâdiye onbeşinci olarak girdim. Askerliğe olan hevesim
dolayısiyle fevkalâde bir hâhişle derslerime sarıldım. Ikinci seneye
onikinci, üçüncü seneye dokuzuncu olarak geçtim. Mekteb-i Harbiye'ye
naklederken sınıfın altıncısı oldum.
Mekteb-i idâdide de arkadaşların ve muallimlerin teveccühü dâim
idi. Doğruluktaki taassubum dolayısiyle, altı hafta izinsizlikten başka
bir ceza görmedim. Resim dersinde büyük öırkadaşlarımdan birinin
üzerime yığdığı bir küme otun altından çıktığımı gören muallim, üç hafta
izinsiz bıraktı. Üçüncü senede uğradığım bu ceza bana pek ağır geldi. Ilk
cuma günü, arkadaşlarımdan birinin ısrarı üzerine yaptığım bir çalgı,
muallimler tarafından arkadaşlarımın elinde tutuldu. Beni çağırdılar.
Bunu kimlin| yaptığını sordular, “Ben yaptım” dedim. Bu sözüm serkeşlik
addedildi. Bunun üzerine üç hafta daha izinsiz kaldım. Fakat bundan
o kadar müteessir değildim. Çünki, hakikaten kabahatliydim. Yalnız,
doğruluğun serkeşlikle tefsiri pek gücüme gidiyordu.
Mekteb-i idâdi son senesinde Girid vakayii başlamıştı. Yunanistan ile
ilân-ı harp edilmek üzere idi. Bütün arkadaşlarımın askerlik hislerini
galeyana getiriyordu. Soba başında toplandığımız istirahat zamanlarında
hükümetin aczinden, idâre-i mutlakanın, hâsseten Sultan Hamid'in
fenalığından bahsederdik. Fakat bunlar söz olarak kalır, yalnız fikirde
ufak bir intibah hâsıl ederdi.
Mekteb-i Harbiye esnâ-yı nakilde demiryolları harekât-ı askeriyeye
tahsis edildiğinden, Selânik'e tren-i mahsüsile gittik. Artık bizdeki
sevinç fevkalâde idi. Zâbit namzedi olmuştuk. Biz de üç sene sonra,
şimdi harbe giden kahraman askerlerimize kumanda edecek kabiliyette
bulunacaktık. Yolda rastgeldiğimiz trenlerdeki Anadolu redif taburları
efrâdının yüzlerindeki beşâşetle bize selâın verişi, şarkı söyleyişleri,
hakikaten bunlara lâyık zâbit olabilmek için son derece çalışmak
hususunda teşciye kâfi idi. Evet, onlar herşeylerini, yerlerini, yurtlarını
bırakarak vatanın bir köşesinde ölmeye gidiyorlardı. Biz de istikbâlde
bize tevdi edilecek böyle yüzlerce belki binlerce kahramanı hüsn-i idare
ederek onları muzafferiyete sevk için iktisâb-ı ma'rifete gidiyorduk. Her
iki taraf, vatanın necâtına sa'ye gidiyordu. Bu sırada yegâne emelim
zâbit olmak, memlekete bu suretle hizmet etmekti.
Mekteb-i Harbiye'de, Manastır mektebinin imtihan numaraları düşük
olduğundan, tertipte elli altıncı olmuştum. Bununla beraber, erkân-ı harp
sınıfı dershaneleri önünden geçerken, bu sıralarda okumak hususunda
izhâr-ı hâhişten kendimi menedemiyordum. Vâkıâ yedi yüz elli mevcutlu
sınıf içinde oraya vâsıl olmak ümidini beslemek, bâhusus benim gibi
sınıfının elli altıncısı olan bir şâkird için küstahlık idi. Maamafih,
herhalde azmetmiştini.
Mekteb-i Harbiye'de bir hafta izinsizlikten başka bir ceza görmedim.
Beni uslu, çalışkan bir şâkird olarak tanırlardı. Alelekser derslerime
yalnız çalışır, bahçede yalnız gezer, sinnimin ufaklığına binâen,
Manastır Harbiyesi'nden gelmiş olan büyük arkadaşlarım tarafından
mazhar-ı himâye olurdum. Izinsizliğim dershanede siyah tahtaya
arkadaşlarımdan birisinin dershanede bulunan ufak bir kedi ağzından
efendilere hitaben bir istidâ yazması (yüzünden| oldu. Nöbetçi muallimi
geldi, bunu gördü. Dershanede başta bulunduğumdan, kimin yazdığını
söylememi emretti. Bilmediğimden, söyleyemedim. Beni ve başka diğer
iki efendiyi Dâhiliye Miralayı Ibrahim Bey'e götürdüler. Orada da aynı
cevabı verdik. Fakat bu sırada yazı yazan efendi gelerek “Ben yazdım,
afedersiniz” diye hakikati söyledi. Fakat biz, gizledik diye bir hafta izinsiz
kalmıştık.
lrkân-ı harp namzet sınıllarında, artık bütün bütün dersle-
rine dalmıştım. Bu sınıfta yalnız -şimdi erkân-ı harp binbaşısı
vlans Diyarbakırlı Kâzım Efendi ile yan yana tesadüf etmiştik, dâima
beraber çalışırdık. Ben kendimde bir fevkalâdelik görmemekle beraber
hocalarımın hemen alelumüm mazhar-ı takdiri olurdum. Böylece erkân-ı
harp ikinci seneye beşinci, üçüncü seneye üçüncü olarak geçtim.
Sene nihayetine doğru bir gece, gece müzakeresini müteâkip siyah
talıtada bir vazifemi tekrar ile meşgul iken kapı aralandı. Dâhiliye
zübitimiz Yüzbaşı Sadri Efendi'nin başı göründü. Bana eliyle yaklaşmamı
işüret etti. Sonra takip etmemi emretti. Dâhiliye odasına gittik, fakat ne
olduğunu bilmiyordum Oraya biraz sonra amcam, namzet birinci sene-
den Halil Efendi'yi -şimdi mümtaz kolağası- getirdiler. Bütün zâbitler
yüzümüze bakarak gizlice birşey konuşuyorlardı. Amcama gizlice
sordum. O da bilmiyordu. Bu sırada Sadri Efendi'nin “Haydi” sadâsı bizi
ikaz etti. Mektep Nâzırı Rızâ Paşa'nın odasına gittik. Pederimin ismini
sordu, sonra “Bunları Nâzır Paşa istemiş, götürün” dedi.
Sadri Efendi bizi bir arabaya bindirdi. Yıldız'ın yolunu tutmuştuk.
Arabada konuşmak istedik, Sadri Efendi konuşmak değil, birbirimizin
yüzüne bile baktırmıyordu. Ben bazen meyüs oluyor, bütün emeklerimin
boşa gittiğini düşünüyor bazen sâika-i merakla o işittiğim Yıldız
mahzenlerini, zindanlarını göreceğimi düşünerek memnun oluyordum. O
birinci sene yoklama, tard, nefyedilmiş efendiler hatırıma geldi. Ben de
onlara refik olacaktım. Fakat bir türlü ne yaptığımı hatırlayamıyordum.
Yıldız'ın cami karşısındaki ortadaki kapısına gelmiştik. Arabadan
indik. Içeride kapıcı kulübesine girdik. Sadri Efendi, Şifre Kâtibi Asım
Bey'e geldiğimizi haber vermeye gitti. Bu sırada Halil Efendi benim
hiçbirşey bilmediğimi söylememi, böylece onu söz söylemekte serbest
bırakmamı söyledi. Vazife gayet ağırdı: “Görmedim, bilmem” demek
lâzım. Fakat, böyle erkân-ı harp namzet üçüncü senede bulunan bir
efendinin sözlerine kim inanır? Hem de yalan söylemek mümkün değil
diyordum.
Bu hâl ile, Asım Bey'in yanında, odaya gittik. Evvelâ amcam isticvâb
edildi. Sonra beni çağırdılar. Şehzade Mecid Efendi'den atiyye alıp
almadığımızı ve Efendi'nin Almanca Muallimi ile Berliner Tageblattes
gazetesi muhbirinin bayram selâmlığında bizim evden alayı seyretmek
üzere efendi hazretleri tarafından Zeki Bey vasıtasiyle gönderildiğini
söylememi emrettiler.
Bu sırada işi anladım. Filhakika kendi ricaları üzerine amcam bu
efendileri eve almıştı fakat, efendi hazretleri göndermemişti. Bir an
durdum, Halil Efendi'nin ne söylediğini bilmiyordum. Kendime fenalık
yapmaktan ziyâde ona ve bütün ailemize fenalık etmiş olmakla beraber
memleketime ileride hizmetten mahrum kalacağım mülâhazası şimşek
gibi zihnimden geçti.
Amcamın arzusuna tebâiyete karar vermiştim: “Bilmem, görmedim”
dedim. Bir evde bulunduğu halde görmemek kabil olmadığını söylediler.
Ben kendime biraz safdil tavrı vermiştim: Benim o gece yattığımdan
ertesi gün de kadınlar olduğundan, arka odada kaldığımdan bahsettim
ve evvelki sözlerimde ısrar ettim. Biraz sonra odaya, Mecid Efendi
Hazretleri'nin kayınbiraderi Zeki Bey'i getirdiler.
Benzi sararmış, traşı gelmişti. Maksadı anladım: Güya ben herşeyi
söylemiş gibi ona beni gösterdikten sonra kendisini istintak edeceklerdi.
Beni çıkardılar. Müteakiben, Yıldız'da yer olmadığından bir arabaya
bindirerek gece mektebe götürdüler. Ikimizi ayrı ayrı birer odaya
kapadılar. Bu sırada erkân-ı harp namzet ikinci sene hizmetçisi Ahmed
Ağa geldi. Amcama bir diyeceğim var ise, hizmete hazır olduğunu söyledi.
Bir müddet bu kır bıyıklı Anadolulu hademenin yüzüne bakakaldım. Saf,
ciddi idi. Halile sözünü tuttuğumu yazdım. Kâğıdı aldı gitti, cevabını
getirdi. Bu sırada hakikaten idâre-i zâlimenin tesirini bütün milletin
anlamaya başlamış olduğunu hissettim ve bundan sonra idâre-i zâlime-i
Hamidi'ye karşı zihnimde hâsıl olan intibah, derece-i kemâle gelmişti.
Bu hâin herif istese bir anda herşeyi yapar; memleketi bahtiyar eder;
etrafındaki alçakları dağıtır; hem memleket, millet bahtiyar olur, hem
kendisi, diyordum. Fakat bu adamın senelerden beri kan içmeye alışmış
olduğunu ve insanın itiyâdından vazgeçemeyeceğini düşündükçe, şahsına
karşı fevkalâde bir adâvet (hissediyor) ve herhalde bunun vücudunun
ortadan kalkmasının en selim bir çare olacağını düşünüyordum.
Bu düşünceler arasında, ot minder üzerinde uyuyakalmışım.
Hafif bir sadâ beni kaldırdı. Hizmetçi Ahmed Ağa, başka bir odaya
nakledileceğiıni söyledi. Oradan çıktım. Kapıda duran süngülü nefer
beni takip ediyordu. Süvari muavinlerinin caddeye nâzır odasına gittik.
Orada oturuyordum. Tâlim muâvini Hamdi Bey geldi. Bana iltifat etti ve
kahvaltı etmeye başladı. Bu sırada odaya giren süvari muallimi muavini
Sadeddin Efendi, Hamdi Bey'e birşeyler söyledi ve çıktı. Bunun üzerine
Hamdi Bey, yemeği tamamlamadan çıktı ve yüzüme me'yüsâne baktı.
Bu haller beni müteessir etti. Ben artık maznun idim. Herkes benden
kaçıyordu. Yalnız beni müteselli eden şey, teveccüh eden nazarlarlda|
bana karşı adâvet değil, belki bir hürmet mevcut olduğunu duyuşum
oluyordu. Ben maznun, fakat şâyân-ı hürmet bir maznun idim. Bu
nazarlar, benim de arkadaşlarımdan birçoğu gibi idâre-i zâlimenin
kurbânı olacağımı bana imâ ediyordu. Bu sırada caddeden gelen bir nal
sadâsı beni ikaz etti. Pencereye koştum. Sınıf arkadaşlarımlın|, önde
muallimimiz erkân-ı harp miralayı Pertev Bey -şimdi Ferik Pertev Paşa-
olduğu halde, tatbikat için Kâğıthane'ye doğru gitmekte olduklarını
gördüm. Bu manzara beni hepsinden ziyâde müteessir etti. Artık,
demek ben onlardan ayrılmıştım. Demek, bütün o memlekete iyi hizmet
tasavvurâtım mahvolmuştu. Bu sırada gözlerim yaşardı. Her vakitki
münâcâtımı tekrar ettim, “Yâ Rab! Sen bu millet-i Osmâniye'yi muhafaza
et! Benim de milletime iyi hizmet edebilmemi nasib eyle” dedim.
Kapı açıldı. Sadri Efendi, abus bir çehre Jile) “Haydi” dedi. Mektebin
kapısından çıkıyorduk. Herkesin şüpheli nazarları altında utanarak
yürüyordum. Amcam da düşünceli idi. Hayatımda ilk defa uğradığım
bu hal karşısında meyüs değil, müteessir oluyordum. Arabaya bindik,
Yıldız'a gittik.
Buğrun, Serhafiye Kadri isticvib etli, Ben yine aynı sözleri tekrar
ediyordum. Nihayet Kadri Bey'in sabrı Lükenerek: “Sen de ne budala
imugsın, nasıl olmuş da erkân-ı harp sınıflarına geçmişsin” dedi. Bu da
bene hir şüle-i ümid idi. Bu sırada bir odaya götürdüler. Halil Efendi
oradaydı. Yalnız kaldık, birbirimize bakakaldık. Derhal odaya Gürcü
Cemil Bey girdi. Bize: “A cânım, niçin kendinizi yakıyorsunuz? Zeki
Bey'in, muallim ile muharriri getirdiğini ve “Efendi Hazretleri'nden
selâm var, bunlara evden alayı seyrettiriniz' dediğini söyleyiniz” dedi.
Ikimiz de malhıvolsak da böyle yalanı irtikâb edemeyeceğimizi anlattık.
Cemil gitti.
Biraz sonra Sadri Efendi, muhakememizin nihayet bulduğunu
ve kabahatsiz olduğumuzlun) anlaşıldığını; yalnız, iradeye intizâr
edeceğimizi söyledi. Bir çeyrek sonra |gidebileceğimizi| müş'ir irâde
kudür etti, mektebe döndük. Fakat bir müddet o şüpheli nazarlar
uzaktan uzağa bizi takip ediyordu. Maamafih, yalnız yaşamaya alışmış
olduğumdan, bu suretle arkadaşlardan muvakkaten tecrid edilmek
uzerimde fena tesir yapmadı. Fakat, bundan sonra, Sultan Hamid'in
ve etrafındaki alçakların, böyle ehemmiyetsiz husüsâtı izâm ederek,
birçok hanedanı mahvedişlerilni| ve bununla beraber milleti bir girdâb-ı
felâkete sürükleyişlerini bizzat görüşüm, bende bunlara karşı fevkalâde
bir kin uyandırdı. Bundan sonra ara sıra, itimat ettiğim arkadaşlara bu
idâre-i zâlimeyi devirmek çarelerinden bahse başlamıştım. Fakat bunlar
söz olarak kalıyordu.
Son senede arkadaşlarımda gördüğüm gayret, hele imtihan-ı umumi
esnasında beni ürkütmüştü. Herkes imtihandan çıktıkça, hocalarının
mazhar-ı iltifatı olduğunu ve iyi numara aldığını söylüyordu. Ben
hocalarımın açıkça mazhar-ı iltifatı olmadığım gibi, hasbe'l-beşeriye
bazı hatâlar da yapmıştım. Maamafih, müsterihtim. Ben elimden geldiği
kadar çalışmış ve vüs'üm derecesinde vazifeni ifâ etmiştim. Bundan
Isonra| Cenâb-ı Hakk'ın kudretine sığınmıştım. Bu tevekkül ile imtihana
girerken soğukkanlılığını: muhafaza ediyor, böylece bildiğimi unutacak
telâş göstermiyordum. Her vakit Cenâb-ı Hak'tan vatanıma, milletime,
dinime iyi hizmet etmeyi nasib etmesini temenni ederdim.
Imtihanlar bitmişti. Herkes mesrür idi. Numaralar okundu. Ben
sınıfın birincisi olmuştum. Hakk'a hamdettim.
Nihayet, üç sene numaraları mecmüuna göre olan tertipte, tefrik
edilen oniki erkân-ı harp arkadaşın ikincisi olarak Üçüncü Ordu'ya tayin
olundum. Bu suretle 318 sene Kânünsânisi'nde yirmi bir yaşında erkân-ı
harp yüzbaşısı olmuştum.
Istanbul'da, büyük validem yanında, birkaç gün kalınak istiyordum.
Fakat ramazânın onbeşinde hırka selâmlığında Istanbul'da bulunmamak
için derhal Selânik'e hareket emrini verdiler. Ben de emre tebâiyeten
hareket ettim.
Selânik'ten Manastır'a, Ordu Merkezi'ne gönderdiler. Orada Seyyar
Topçu 13. Alay'a memur edildim. Sekiz ay Altıncı Batarya'ya kumanda
ettim. Bütün bataryalara erkân-ı harp zâbitleri kumanda ediyordu.
Tabur kumandan vekili Kolağası Salih Efendi, hakikaten vazifem
hususunda son derece muâvenette bulunuyordu.
Burada fikrim tamamen değişmişti. Idareyi değiştirmek müşkil,
çünki kimse büyük teşebbüsâtta bulunmaya mail değildi. Binâenaleyh
herkes hamiyyeten ifâ-yı vazife etmelidir, bu suretle herşey düzelir
diyordum ve bir mülâzımın vazifesini yapmadan seraskeri, vesaireyi
muâheze etmesini ta'yib ediyordum. Burada şahsen fevkalâde çok gayret
ediyorsam da, batarya arkadaşlarımı biraz serbest bıraktığımdan hepsi
memnun idiler. Böylece çalışıyorduk.
319 senesi Nisanı'nın ikinci Hızırilyas günü, kırk atlı ile Karavarlı
cihetine tarassuda gitmiştim. Bu sırada, güya bugün Bulgarlar'ın isyan
edeceği haber alınmıştı. Diğer bir müfreze ile Üçüncü Batarya Ku-
mandanı Erkân-ı Harp Yüzbaşısı -şimdi binbaşı- Hafız Hakkı Bey, Resne
Caddesi üzerine gönderilmişti. Ben birşeye tesadüf etmeden döndüm. Bu
sırada Hakkı Bey'in Saparı Karyesi'nde eşkiya ile müsademe etmekte
olduğu bildirildi. Şehir içersinde heyecan başlamıştı. Birkaç silâh sesi
üzerine dükkânlar kapandı, ufak bir kıtâl oldu. Yüz kadar şahıs -Bulgar
ve Islâm- maktul ve yaralı vuku buldu. Derhal müfrezemle Belediye
civarına memur oldum. Maamafih sükünet gelmişti fakat etrafta Bulgar
çetelerinin çoğaldığı hissolunuyordu. Müsademeler eksik değildi.
Mayıs ayında Mogila'da onsekiz kişilik Bulgar çetesiyle olan
müsademeye iki topla iştirak ettim. Ilk hakikaten tüfenk ve top
ateşini orada gördüm. Bu müsademede eşkiya kâmilen mahvedilmişti.
Maamafih topçu zâbiti sıfatıyla müsademeye ciddi iştirak edemedimdi,
yalnız iş top atmaktan ibaretti.
Pazar gecesi kışlada nöbetçi bulunuyordum. Kışlanın karşısındaki ot
yığınları yanmaya başladı. Alelusul yangını bildirmek için, üç top atıldı.
Bunun üzerine Manastır civarında, ovada Islâmlar'a ait bütün kulübe
ve ekinler de yanmaya başladı. Bu top işâretilnin) Bulgarlar'a ihtilâl
için bir parola olduğu anlaşıldı. Manastır civarı Bulgar kur'ası ve bütün
kazâlardaki köyler ilân-ı isyan etmiş, halk dağlara çekilmişti. Her tarafta
telgraf telleri kesilmiş, Manastırın bütün mürâselâtı münkati olınuş idi.
Ufak jandarma müfrezeleri Bulgar müsellâh ahâlisi tarafından düçâr-ı
taarruz olduğu |gibil, muhtelif mahallerdeki askeri müfrezeler de birden
taarruza uğramıştı. Topçulara, icâbında, Manastır dâhilinde, bir isyana
karşı olmak üzere Martini tüfeği tevzi edildi. Topçular atlı olarak devriye
geziyor. Bu sırada Arnavutluk'a sevkedilmiş olan kolordu Manastır
civarına harekete başladı. Bu sırada Bulgarlar Kuruşova, Kilisura gibi
bölük merkezlerini basıp zaptetmişlerdi. Hükümet her tarafta birden
uğradığı bu taarruza karşı şaşırmış bir haldeydi.
Bu sırada zuhur eden bir vak'a büsbütün işi karıştırdı. Rusya
Hükümeti'nin Manastır General Konsolosu Mösyö Rostkofski askerlere
taarruza, rastgeldiği yerde selâm vermediğinden dolayı tekdire ve hattâ
bir topçu neferini darba kadar varmıştı. Nüzhetiye Karakolu önünden
geçerken orada bulunan jandarma neferi Halim, tanımadığından
arz-ı ihtirâm etmez. (Konsolos) bunun üzerine kırbaçla yürür. Nefer
de nâmüs-ı askerisini muhafaza için ateş eder. Konsolos iki kolunu,
vücudunu delen bir kurşunla yere serilir.
Bilâh sesi üzerine, kışladan mahalli vakaya koşmuştum. Nefer
teikinini bozmayarak “Ben vurdum” dedi ve silâhını bana teslim etti.
börhal teşekkül eden divân-ı harb-i askeride bulundum. Orada Rusya
Selareti Baştercümanı Mandelstam'ın hükümete yaptığı hakaret bütün
usubumı tahrik ediyor, “Âf, ne vakit iyi bir idare teşekkül edecek, ne vakit
bisi bu tahkirlerden kurtaracak bir hükümet teessüs edecek” diyordum.
Bu sırada Vilâyet-i Selâse Müfettiş-i Umummiliği'ne tayin edilmiş olan
ilmi Paşa, Manastır'da idi. Divân-ı harp Halim ile bir refikinin idaıına
karar verdi. Divân-ı harp kâtibi bulunduğumdan, verilen bu hüküm
hiçbir kanuna temas etmediğini söylemeden geçemem. Fiil-i katlin
whevvüren jandarma tarafından icra edildiğini konsoloshanenin divân-ı
harpte bulunan vekilleri de tasdik ettiler. Bununla beraber hükm-i idam
şöyle idi: “Nefer Halim tehevvüren başladığı fiil-i katli, taammüden ikmâl
eylediğinden ve refiki de esnâ-yı katilde arkadaşını meneylemediğinden
#lamlarına karar verilmiştir”.
Bu suretle divân-ı harp, ebediyen nâmını lekedâr edecek bir hüküm
vermiş oluyordu. Bu iki nefere verilecek azami ceza, onbeş ve beş sene
kürek olacaktı. Divân-ı harp bu hükmü böyle verdikten sonra o vakte
mahsüs bir idare bunu idâreten, idama tahvil ederdi, fakat divân-ı harp
haksız bir muamele yapmış olmazdı. Hükım-i idamın icrasında Sefaret
Baştercümânı benimle beraber seyre gitmek istedi. Divân-ı harp reisi
Müfettiş-i Umumilik'in bu emrini tebliğ etti, fakat kabul edemeyeceğimi
rica ettim ve muvafakat ettiler. Yalnız, konsolosun cenaze alayı giderken
bataryam beş top endahtına memur olmuştu. Bunu yaptım. Maamafih bu
vak'adaki haksızlığı hiçbir vakit unutamayacağım.
319 senesi Eylül'ünde, kendi ısrarı üzerine Bulgaristan hududunda
Koçana'daki Piyade 20. Alay'ın Birinci Taburu'na sekiz ay piyade hizmeti
görmek üzere gönderildim. Maksadım, Bulgaristan hududu civarını
görmek ve bu sırada birçok kıta'ât-ı redife silâh altına alınınakta
olduğundan harp halinde geri kalmamak idi. Bir ay sonra tabur karakol-
lara dağıldığından 19. Alay'ın Birinci Taburu'nun Birinci Bölüğü'ne tayin
olundum. Bu sırada Sultantepe civarında, Kitka nâm mahalde muhtelif
müfrezelerle iki yüz kişilik bir Bulgar çetesi arasında vuku bulan
müsademeye iki yüz neferle iştirak ettim. Araziyi iyi keşfedememek
ve müfrezelere kumanda eden miralayın tevhid-i harekât edememesi
dolayısiyle müsademe geceye kadar uzadı, çete de firar etti.
Ertesi gün takip hususunda vuku bulan ısrarımı taburun
binbaşısı reddetti ve bilâhare benim gençliğime acıdığından dolayı
maiyetimdeki müfrezeye benimle gitmemesini emrettiğini söyledi. Bu
muvaffakiyetsizlik hakiki bir mağlübiyet idi. Böyle bir çetenin birkaç
misli bir kuvvetin elinden kurtulması beni pek müteessir etti ve bu
teessür dolayısiyle her ne olursa olsun, bir daha tesadüf edeceğim
müsâdemâtta gündüz işi bitirmeyi zihnime yerleştirdim.
Koçanal'da| bulunduğum müddetçe Cuma, Osmâniye, Çarova ve
civarını kâmilen gezdim. Yalnız, ebeveynimden ayrı olmakla beraber
buradaki hayatımdan bayağı mahzüz oluyorduın. Kumandan Mirliva
Ali Paşa da çalışmak hususunda her türlü teshilâtta bulunuyordu.
Efrâd gayet iyi idi. Yalnız burada tâlimterde ve vezâif-i sâirede kanuna
tamamiyle riâyet ettiğimden zâbitan biraz memnun değildi.
Sekiz ay sonra, üç yüz yirmi senesi Nisan'ında süvâri hizmetini ifâ için
16. Süvâri Alayı'nın Üsküp'te bulunan bölüğüne tayin olundum.
Pek memnundum. Burada yalnız bulunacaktım. Burada zâbitandan
her türlü vezâifın tamâmi-i tatbikini istediğimden, evvelce kendi keyfine
alışmış olan bu efendiler hiç memnun olmadılar. Hattâ birisini vazifesine
adem-i devamından dolayı hapsetmeye mecbur oldum.
Burada yavaş yavaş fikrimi değiştirmeye başlamıştım. Yalnız hamiyet
şevkiyle memurlardan iş beklemek doğru değildi. Böyle olsaydı kanuna,
kanundaki cezalara ihtiyaç görülmezdi. Binâenaleyh herşeyden evvel
hükümetin vazifesini hüsn-i suretle ifâ etmesi için kavâninin tamâmi-i
tatbikini temin etmek lâzımdı. Çünki mâdün mâfevkine itaat etmezse
mâfevkler dâima mâdünun gönlünü alarak iş gördürmeye, dolayısiyle
onun keyfine tâbi olmaya mecbur idi. Mâfevkine karşı gelen zâbite birşey
yapılamadığı gibi, mâfevkler de iktidarsız ve ma'tüh olduklarından
mâdünlarını kendilerine itaat ettirecek hâsse kalmamıştı. Bu hâlin
devamı memleketin mahvı demekti. Buna sebep ise, idâre-i Hamidiye
idi. Fiilen mâlül ve iktidarsız olmasından sarf-ı nazar, sakat olan bir
miralayın fırkaca tekaüdü yazıldığı halde; Istanbul'a gönderilecek birkaç
yüz altın ve oradaki bir dostun himayesiyle biraz sonra, “kudemö-yı
ümerâ-yı askeriyedendir” diye mirlivalık fermanı geliyordu. Bu hal
herkesde ifâ-yı vazife hususunda bir kesel uyandırıyordu. Bunun için
Istanbul'un suistimâlâtına nihayet vermek, binâenaleyh bu keyfi idâre-i
mutlaka yerine bir idâre-i meşruta ikame etmek lâzım geldiğine ve
bundan başka her teşebbüsün neticesiz kalacağına karar vermiştim.
Bir gün Üsküp'te jandarma tensikine memur Avusturya zâbitanından
Yüzbaşı Pavlos Efendi ile görüşürken bütün bu ihtilâllerin ve
yolsuzlukların menşei hükümetin şâyân-ı itimat ellerde kontrolsüz
bulunmasından ve binâenaleyh şedid ve kavi olmamasından neş'et
ettiğini, binâenaleyh Avrupa hükümüâtunın tatbik etmek istedikleri
ıslahatın memleketimizin bu parçasını bizden ayırmaktan başka bir
netice hâsıl edemeyeceğini, maamafih hamiyetli Osmanlılar'ın herhalde
gayret ederek idâre-i merkeziyeyi ıslah edeceğini ve Sultan Hamid'in
bu hususta pek kabahatli olduğunu söylemiştim. Bu vakit ise henüz
hiçbir teşebbüsât yoktu. Maamafih, bende olduğu gibi herkeste fikirler
başkalaşnııştı. Vatanın gittikçe girdâb-ı felâkete yaklaşmakta ol-
duğunu herkes anlıyordu. Hristiyanları himaye maksadiyle Avrupa'nın
müdâhalesi, memlekette evvelkinin aksi bir müsavatsızlık hâsıl etmişti.
Şimdi Islâmlar'ın hiçbir işine bakılmıyor, memurlar Avrupa'nın nazar-ı
dikkatinin ma'tüf olduğu Hristiyan teb'a ile meşgul oluyordu. Onlara
karşı yapılan haksız bir muamelenin müsebbibi derhal tecziye ediliyor,
ötede Islâmlar'ın hakkı aranmıyordu. Diğer taraftan ecnebi zâbitan ve
memurinin vücudu Islâmlar üzerinde fena bir tesir yapıyor, bunlarda
yavaş yavaş bir kin uyandırıyordu. Fakat idâre-i sabıkanın muamelesi
karşısında kimse sesini çıkaramıyordu.
Altı ay sonra Iştib'de alayailtihak ile iki ay orada kaldım. Nihayet
iki kene Kunula muhtelife hizmeti bıtmış olduğundan Manastır'a,
Ordu Merkezi'ne avdet ettim. Erkân-ı Harbiye Birinci Şübe'de Refet
Bey ile onbeş gün, onbeş gün de Miralay Hüseyin Bey'in Ikinci Şübe'de
çalıştıktan sonra o vakit yeni teşkil edilmiş olan Manastır Mıntaka-i
Askeriyesi Ohri, Kırçova Mıntakaları Müfettişliği'ne tayin olundum ve
14 Şubat 1321 tarihinde alelusul kolağalığına terfi eyledim.
Bu vazifeyi büyük bir hâhişle kabul etmiştim. Bu vesile ile birçok
yerler görecek, birçok kıta'ât-ı askeriye ile beraber bulunacak, hem
orduyu iyi tanıyacak, hem de asker ile birlikte müsademelerde
bulunarak tecrübe görecektim.
Artık, muavinim Mümtaz Yüzbaşı Ali Efendi ile birlikte gezmeye
başlamıştık. Birçok köy ve orman taharrisinde bulunuyor ve muhtelif
müfrezelerle, mevcut olan Bulgar ve Rum çetelerini takip ediyordum.
Bu hususta bitmek tükenmek bilmez bir faaliyet ve hâhiş mevcut
idi. Mıntaka erkân-ı harp reisimiz Hasan Bey bu hususta dâima beni
ileri sürerdi. Bazen bir ay devam etmiş mütemâdi bir takibi müteâkip
ikinci bir vazifeye memur olurdum. Fakat hiçbir vakit azıcık bir
adem-i hoşnüdi bile izhâr etmedim. Maksadım şahsımı, menfaat-ı
şahsiyemi düşünmeyerek memlekete ifâ-yı hizmet etmekti. Çeteler ve
muhtelif ihtilâl komitelerinin maksatlarının, hürriyetle karışık lisânını
tekellüm ettikleri memleketlerin hesabına çalışmak olduğunu herkes
biliyordu. Bunların vücudiyle hükümât-ı muazzamanın müdâhalesi
artıyor, “Memlekette asayiş yok, müfrezeler çalışmıyor” deniliyordu.
Bu sözü ortadan kaldırmak, müdâhelâtı azaltmak, bu suretle hayat-ı
memleketi bir müddet daha çare-i tedâvi bulununcaya kadar elde
bulundurmak lâzımdı. Bunun liçin|) mıntaka kumandanımız Ferik
Hadi Paşa'nın ve Erkân-ı Harbiye Reisi Hasan Beylerin de her türlü
mes'üliyeti üzerlerine alarak çalışmaları ve arkadaşların da gayreti
neticesi Manastır ınıntakasında anâsır-ı muhtelife çetelerinin kesretle
bulunduğu mıntakada sık sık muhtelif çeteler tenkil ediliyordu. Bu
suretle iki sene zarfında yalnız, kumanda ettiğim müfrezelerle, elli dört
müsademede bulundum.
Kitka müsademesi gözümün önünde bir ders-i ibret olduğundan,
çetelere tesadüfte derhal firarlarını men için sâdece bir ihâtadan sonra
yaklaşılacak noktayı bizzat keşfederek kısaca hücum etmek çaresine
tevessül etmiştim. Bu suretle seri ve ehemmiyetsiz zâyiatla dâima
muvaffak oluyordum.
Işte böylece, Manastır kazâsının Morihova nahiyesinde 21 Mart
322 tarihinde Iven taşlıklarında Iven köyünden onaltı Bulgar köylüyü
katleden Giridli Kaptan Iskalidis kumandasındaki yirmi bir kişilik
Yunan çete içlerinden biri yaralı olarak berhayat kalmak üzere
mahvedildi. Askerden bir hafif yaralı verildi.
25 Ağustos 322 tarihinde aynı nahiyede Podimerçe-Petalina yolu
şimalinde, dokuz kişilik Yunanlı Apostol Kaptan çetesi mahvedildi.
Askerden hiçbir zâyiat olmadı.
13 Teşrinevvel 322 tarihinde Podimerçe-Sultanyanı kulübeleri yolu
civarında, taşlıklı ormanda büyük bir Rum çetesiyle müsademe edildi.
Gece saat ikide Papadiya (Papadya) kulübelerinden hareket etmiş
olan müfreze gündüz saat yediye kadar mütemadiyen yürüdükten
sonra müsademeye tutuştu. Taşlıkta ihata olunan oniki kişilik bir
Yunan çetesiydi. Bu sırada civarda bulunan diğer çeteler de bizi ihâta
ediyordu. Fakat ihata olunan çetenin derhal hücum edilerek mahvedilişi,
diğerlerini tevakkufa mecbur etmiş ve sonra üzerlerine vuku bulan
taarruz, ric'ate mecbur etmişti. Bu müsademede Kalkandelenli nefer
Oruç şehit oldu ve Podimerçe köyü civarındaki tepeye defnedildi. Ayrıca
üç de yaralı vardı. 20 Teşrinevvel 322 tarihinde aynı nahiyenin .....
köyünde Bulgar çetesiyle müfrezenin birkısmı müsademe etti. Zâbitin
beceriksizliği dolayısiyle bir nefer şehit, eşkiyadan da biri telef oldu. .....
Nisan 322 tarihinde Demirhisâr nahiyesinin Delmefçe köyü civarında,
açıkta bir Bulgar çetesiyle vuku bulan müsademede bir şaki maktul,
dördü hayyen derdest edildi. Askerden zâyiât yoktu.
4 Mayıs 322 tarihinde Disolay köyünde onbeş kişilik Petso (Peşo?)
kumandasındaki Bulgar çetesiyle vuku bulan müsademede çete kâmilen
maktul ve mahrük oldu. Askerden bir nefer hafifçe başından mecruh
oldu...... Nisan 322 tarihinde, mezkür köy civarındaki manastırda,
ormanda vuku bulan müsademede bir kişi mecruh oldu.
Bu müsademede yalnız ben sağ kaynağımdan yaralandım. Bir ayda
tedavi olabildim.
Toska nahiyesinin Ehlova ormanlarında bir Rum çetesiyle 14 Haziran
322 tarihinde vuku bulan müsademede eşkiyadan üçü maktul oldu.
Askerden zâyiât yoktu.
25 Kânünsâni 322 tarihinde Pirlepe'nin Nikodim köyü civarında bir
Bulgar çetesiyle vuku bulan müsademede çete reisiyle bir nefer maktul
oldu. Askerden zâyiât yoktu. Bu gece ve müteâkibi gece, yarın metre kar
içersinde ve gayet arızalı arazide icra edilen ve her defasında onüç saat
imtidâd eden yürüyüşlerde ayaklarım donmuş ise de kar ile oğuşturarak
tedaviye muvaffak olabilmiştim.
7 Temmuz 322 tarihinde Pirlepe-Tikveş kazâları arasında Nikodim,
Rakla köyleri civarında tesadüf olunan iki yüz elli kişilik bir Bulgar
çetesinin Rakla taşlığında tesadüf olunan ve üç zâbit kumandasında
bulunan, borazan ve mehter levazımı mükemmel ve Bulgar ordusu
askeri firârilerinden olan elli altı neferden mürekkep ihtiyat kuvveti
dört saat zarfında kâmilen mahvedildiği gibi, o gün ve ertesi gün icra
olunan taharride tesadüf olunan mezkür çetenin muhtelik aksamından
seksen beş kişi itlâf edildi. Müfrezeden dört şehit ve yedi yaralı vardı.
12 Temmuz 321 tarihinde Vodina'nın kazâsının Pojar köyünde vuku
bulan müsademede eşkiyadan ondört telef vuku bulmuş, askerden
hiçbir zâyiât yoktu. Kaymakçalan Dağları'nda bütün bir gece yürüyüşü
müteâkip gayr-ı malüm bir arazide vuku bulan ve üç yüz evli bir
köyde, köylüler de iştirak ettiği halde vuku bulan bu müsademe de
muvaffakiyetle neticelenmişti.
Bu muvaffakiyyât neticesinde Dördüncü, Üçüncü Mecidi nişanlarıyla
Dördüncü Osmâni nişanlarını ve altın liyâkat madalyasını aldım ve
kolağalığımdan bir buçuk sene sonra yani 31 Ağustos 322 tarihinde,
tevküalâde olarak binbaşılığa terli eyledi.
Kir aralık Kolonya'da Arnavutluk istiklâli fikriyle ortaya atılmış
olduğu söylenen Istaryalı Kâni Bey ve rüfekasının takibine memuren
yüz neferlik bir müfreze ile üç ay Kolonya kazâsı merkezi olan
Hersuka'da kaldım. Bu sırada esnâ-yı devrde, elli neferlik müfrezemle
yetmiş kişilik bir Yunan çetesine Gramos Ormanları'nda uzaktan
tesadüf ettim. Kısa bir müsademeden sonra çete firar etti. Onbir saat
gayet arızalı Aryar ormanlarında mütemâdi vuku bulan takip neticesiz
kaldı, Onbeş gün sonra Variçobanit civarında onbeş kişilik bir Rum
çetesi ormanlar içinde kayboldu. Orada takibe bıraktığım yirmi kişilik
Krgirili Hamdi Onbaşı kumandasındaki müfreze, onaltı kişilik bir Islâm
eşkiya çetesiyle müsademe ederek iki kişiyi itlâf etmiş lidil. Askerden
ıki yaralı vardı. Kâni Bey'in istimânı üzerine ben de müfrezenin nısfiyle
Kesriye üzerinden Manastır'a avdet etmiştim.
Bütün bu cidâl, kendini bilenleri düşündürüyordu. Her gün
imha edilen çetelerin yerine yenisi zuhur ediyordu. Hükümet
bunların men'ine karşı icrâ-yı tesir edecek iktidarı gösteremiyordu.
Avrupa'nın hükümetlerinin itimadını kaybetmiş olması, artık Osmanlı
Hükümeti'nin Rumeli kısmının elden çıkacağı hissini vermeye
başlamıştı. Arnavut vatandaşlarımız bunu derk ile kendi başlarının
çaresine bakmaya başladılar. Onlar da memleketlerini istilâ edecek
Yunanilik fikrine karşı silâhlanmış idiler. Bu hâl-i keşmekeş içinde
herkeslte| böyle her gün ölmekten veya mezellet içinde yaşamaktansa,
Istanbul idaresini düzeltmeye savaşmak, böylece ya vatanı büsbütün
kurtarmaya veyâhud bu uğurda şanlı bir sürette ölmeye savaşmak
hâhişi uyanmıştı. Fakat henüz bunu kuvveden fiile çıkarmak için bir
teşebbüs yoktu.
Nihayet 1322 Eylül'ünde Selânik'e gelmiştim. Orada amcam
Mümtaz Yüzbaşısı -şimdi Kolağası- Halil ile konuşuyorduk. Evvelce
onunla Anadolu'da Bulgar çetelerine müşabih çeteler teşkiliyle halkı
uyandırmayı, hiç olmazsa böylece Anadolu'yu Rumeli'nin uğraması
muhtemel olduğu inkısamdan kurtarınayı düşünmüştük. Bana eski
fikrimde sabit olup olmadığımı sordu ve nihayet Selânik'te bütün
memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere bir cemiyet mevcut
olduğunu söyledi ve kendisinin de dâhil olduğunu, alelusul kimseye
söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra söyledi. Tramvayda o vakit
hasta olan şimdiki Viyana Ataşemiliteri sınıf arkadaşım Kolağası
Hafız Hakkı Bey'i ziyarete gidiyorduk. Orada zınınen Hakkı Bey'e
açtık. O da biraz mütereddit idi. Avdette düşünüyordum. Şerâiti
sordum,“Memlekette idâre-i meşrutanın tesisine çalışmak, 1293 Kanun-ı
Esâsisi'nin tatbikini temin etmekten ibârettir” dedi. Zaten defââtle
eşkiya müsademesinde ölüme mâruz kalmış olduğumu ve orada ölsem
vatanıma büyük bir hizmet etmeden dünyâyı terk edeceğimi tahattur
ettim ve “bu yolda ölürsem hiç olmazsa vicdanen müsterih ölürüm”
diyerek muvafakat ettim. Fakat usül veçhile hey'et-i idareye arz-ı
malümat edilecek, cevap alınacak, sonra cemiyete merâsim-i mahsüsası
dâhilinde girecektim. Evde amcamdan ayrıldım.
Ertesi gün Manastır'a avdet edecektim. Kendisine hürmet ettiğim ve
namusuna emin olduğum Rüşdiye muallimi, Selânik Rüşdiyesi Müdiri
Binbaşı Tâhir Bey'e -şimdi Bursa Mebüsu- ziyarete gittimdi. Kendisine
bu yolda bir teklifte bulunulduğunu söyledim. Evvelâ yüzüme sorucu
bir nazar fırlattı -fakat ben hulüs-i kalb ile söylediğimden bu nazara
ehemmiyet vermemiştim- sonra: “Beni anlamaya mı geldin? Maamafih
söyleyeceğim. Böyle bir cemiyet var. Ben de dâhilim. Sen de gir. İyi olur”
dedi ve ertesi gün hareket edeceğimi söyleyince: “O halde haydi, çıka-
lım” dedi. Ben bir ufak kütüphanede bekledim. O gitti. Biraz sonra
gelerek: Müfettiş-i Umumilik refakatinde bulunan Priştineli Erkân-ı
Harp Binbaşısı Hakkı Bey'in gelip evden gece saat ikide beni alacağını
ve onun götüreceği yere gidip merâsim-i mahsüsası dâhilinde yemin
ile cemiyete gireceğimi söyledi. Ben de “Pekiyi” diyerek ayrıldım. Artık
geceyi bekliyordum.
Eniştem, Selânik Merkez Kumandanı Yâver-i Şehinşâhi Miralay
Nâzım Bey'in evinde idim. O gece ziyafet vardı. Yemeği müteâkip
misafirler kumar masası başında toplanmıştı. Ben ise kulağım kapıda
olduğu halde ayakta seyrediyordum. Saat ikide kapı çalındı. Kapıyı
açtım, Hakkı Bey idi. Nâzım Bey'e Manastır'dan gelmiş bir arkadaşımı
görmeye gideceğimi söyleyerek sivil muşambamı giydim, revolverimi
cebime koydum, Allah'a mütevekkil olarak çıktım. Kafe Kristal'e gittik.
Orada birkaç kişi oturmuştu. Selâm vererek oturduk. Biraz sonra
yalnız bir sivil ve ikimiz kaldık. Oradan kapıda duran bir beyaz beygirli
arabaya bindik. Yalılar Caddesi'ni takiben Deppoy'a doğru inmeye
başladık. Yolda bu sivili Hakkı Bey takdim etti, “Posta ve Telgraf Baş-
kâtibi Talât Bey” dedi -şimdi Meclis-i Mebüsân Reis-i Sânisi Talât Bey-.
Kalbimde kendisine karşı büyük bir muhabbet hissediyordum. Demek
bunlar bütün tahayyülâtı kuvveden fiile çıkarmaya teşebbüs etmişlerdi.
Alâtini Tuğla Fabrikası'nın sokağından biraz evvel arabadan indik.
Arabacının parası verildi, savuldu. Hakkı Bey orada kaldı. Ben Talât Bey
ile beraber sokağa girdim. Meydanlığa çıkan köşede durduk. Talât Bey
cebinden çıkardığı siyah bir gözlüğü gözlerime yerleştirdi. Altında siyah
bir bez olmakla beraber, cüz'i etraf seçiliyordu. Maamafıh Selânik'in
yabancısı olmak dolayısiyle buraları bilmiyordum. Bir bahçeden içeri
girdik. Bahçe kapısında “Kimdir 0?” dendi, “Hilâl” parolası verildi. O
bekleyen beni aldı. Talât Bey dışarıda kaldı. Bir taş merdivenden çıktık.
Sağda bir odaya girdim. Orada yalnız kaldım. Hafif bir lâmba ziyası
odayı tenvir ediyordu. Perdeler kapalıydı.
Biraz sonra kısa boylu, siyah peçeli biri içeri girdi. Bana, cemiyete
girmekte sâbitkadem olup olmadığımı tekrar sordu, “Evet” dedim.
Gözlerimi tekrar siyah bir bezle sıkıca bağladı. Ktrafı hiç göremiyordum.
Geldiğimiz kapıdan çıktık. Karşıda bir odaya girdik. Birkaç adım
sonra ayakta durduruldum. Birisi, karşıdan doğru bir nutuk okudu.
Bunda vatanın hali, buna sebep olan idâre-i zâlimenin seyyiâtı mezkür
idi. Nihâyette bu seyyiâtı deff için teşekkül eden Osmanlı Hürriyet
Cemiyeti'ne beni kabul ettikleri münderic idi.
Nihayet sıra yemine geldi. Sağ elim Kur'ân-ı Azimüşşân, sol elimde
biv Kama ve bıçak üzerinde olduğu hüldö, 1294 Kanunsı Esâsisi'nin
wrdadını ve bu uğurda hiçbirgey esirgemeyeceğime ve ihanet
elmeyeceğime yenin ettim. Sonra gözün açıldı. Karşımda siyah peçeli,
karz örtülü üç şahıs bulunuyordu. Ben, nutuk ve bu manzara
Ikargasında pek müteessir olmuştum. Kalbimde, yalnız başıma bu idâre-i
#ühlimeyi kökünden devirecek bir kuvvet ve bu kuvvetle mütenâsip bir
hliş hissediyordum. Böyle vatana çalışmaya azm eden bir cemiyete
itisabım dolayısiyle bir de fahr hissediyordum. Ortada bulunan şahıs
vwmiyel efrâdı arasında tanışmak icâb ederse, sağ elinin baş ve şehâdet
purmağıyla bir hilâl işareti yaparak evvelâ bu işaretin etrâfındekiler
unluyamayacak sürette söyleyecek olan tarafından verilmesini, sonra
da “win” parolasının evvelâ işareti alan tarafından ilk “mim” harfinin,
#onru da “ayn” harfinin işareti veren tarafından söylenmesi ve böylece
münüvebe ile kelimenin ikmâlini ve kelime bitince bu iki şahsın cemiyete
ıntısabından şüpheleri olmamasını söyledi ve bu hey'etin bir hey'et-i
talılifiye olduğunu ve eğer başka diyeceğim var ise makam-ı lâzimine
bildirilmek üzere rehberime söylememi ihtar etti ve gözümü bağlamamı
söyledi. Bağladım ve çıktım. Geldiğim veçhile evden çıktık ve caddede
Hakkı Bey'e mülâki olduk.
Evvelce amcam, cemiyete muâvenet-i nakdiyede bulunmak herkesin
borcu olduğundan ilk taksit olan bir mecidiyenin tahlifi müteakip
verilmesi lâzım olduğunu söylemişti. Caddede, Talât Bey ilk taksidi
Hakkı Bey'e vermemi söyledi. Ben de verdim. Hakkı Bey, müfettiş-i
umumilik sokağında ayrıldı. Talât Bey ile ben de eve kadar gitmiştim. O
yoluna devam etti, ben de eve girdim. Bu tahlifte numara verilmek lâzım
gelirken bana hiçbirşey vermemişlerdi. Ben de istemeyi unutmuştum.
Maamafih on ikinci olarak cemiyete dâhil olmuştum. Artık kalbim
vatanın kurtulacağına fevkalâde mutmain olduğu halde, ertesi gün
trenle Manastır'a hareket ettim.
Yolda zihnini işgal eden yegâne mes'ele Manastır'da çalışmanın
tarzını tayin idi. Tâhir Efendi, dört beş sene evvel bu yoldaki bir
teşebbüsün Manastır'da çabuk şuyü bularak bastırılmış olduğunu,
binâenaleyh fevkalâde ihtiyatlâzım olduğunu söz arasında söylemişti.
Fakat ben, takip vesaire dolayısiyle orada halk ve zâbitan ve asker
arasındaki mevkiimden ve yakın arkadaşlarımın gösterdiği itimattan
istifâde edeceğimi tahmin ediyordum. Maamatfih ne yapılmak lâzım
geldiğini, nasıl çalışılacağını Selânik'te söylememişlerdi. Ben, şimdilik
yalnız itimat üzerine ve birbirine merbut olmak üzere bir cemiyet vücuda
getirmek istiyordum. Bunun için de en güvendiğim arkadaşlardan
başladım.
Evvelâ, Mıntaka Erkân-ı Harp Reisi Hasan Bey'e söz arasında böyle
bir cemiyet teşkil etmemizi söyledim. Derhal muvafakat etti.
Bir gün topçuların tâliminden gelirken, o vakit batarya kumandanı
olan Erkân-ı Harp Yüzbaşısı -şimdi, Ikinci Ordu'da Erkân-ı Harp
kolağası- Musa Kâzım Bey ile görüşüyorduk. Kendisine memleketin
hâline yegâne çare olmak üzere Bulgarlar gibi çalışacak bir komite
teşkilini teklifettim. Ikimiz bu komiteyi vücuda getirecektik. Kemâl-i
metanetle çalışmaya razı olduğunu söyledi. Elini sıktım. Artık üç kişi
olmuştuk. Hasan Bey hakkındaki fikrini sordum, “İyi” dedi. Maksadım
üçümüzden ilk evvel bir esâs vücuda getirmek olduğundan birbirine
itimadı olup olmadığını bilmek lâzımdı. Hasan Bey'e de Kâzım Bey'e
sormuştum. O da itimat gösterdi.
Nihayet birkaç gün sonra, Kâzım Bey'in evi olan Manastır'da Kara
Köprü'deki Osman Paşa'nın konakları selâmlığında üçümüz birleştik.
Burada, Selânik'te böyle bir cemiyetin vücudundan bahsettim. Henüz
elimizde bir program olmadığından cemiyetin teşkilinden ziyâde ne
suretle hareket edileceğini düşündük. Buna göre işe nasıl başlamak
lâzım geldiği anlaşılacaktı. Hasan Bey halkı hükümet konaklarına
toplayarak umumi ihtilâl ile iş görmek için ahâli arasında şimdiden
teşebbüsâtta bulunmayı teklif etti. Fakat biz henüz bu hal şimdilik
mümkün olamayacağından evvelâ en mutemet olan arkadaşlarımız
arasında teşebbüsâtta bulunmaya karar vererek ayrıldık. Kâzım
Bey topçular üzerinde, biz de diğer arkadaşlar üzerinde çalışacaktık.
Mümtaz Kolağası Servet, Selânik eşrafından Kolonyalı Hüseyin Bey, Avcı
Yüzbaşısı Süleyman Efendi, Avcı Yüzbaşısı Niyazi Efendi -Kahramân-ı
Hürriyet Kolağası Niyazı Bey-, Yüzbaşı Âkif Efendi vesair arkadaşlar
az zamanda dâhil oldu. Yalnız, tavassut eden evvelâ kendisine
rehberlik edene söyleyerek şimdilik mevhum olan hey'et-i idarenin
muvafakatinden sonra tavassut ettiği zâta yemin ettirdikten sonra
cemiyete kabul edilecekti. Selânik'te mükellef olduğum bir mecidiye
çok göründüğünden, maaşının yüzde ikisini vermelerini muvafık
gördüğümden öylece, efrâd-ı cemiyet para vermekte idi.
Selânik'te Talât Bey'e tâlimat hakkında yazdıklarıma muvafik cevap
alamıyor ve bu suretle esâsı Istanbul'da bulunduğunu söylediğim büyük
cemiyetin vücudundan arkadaşlarımın şüphe etmesinden korkuyordum.
Nihayet, dört ay sonra, tekrar bu mesâili hall için Selânik'e gittim.
Talât Bey ile postahanede görüştüm. Dâvâ vekili Karasu Efendi'nin
yazıhanesinde del, bir gün Talât Bey ve Rahmi Beyler'le görüştük.
Orada bana el yazısıyla muharrer bir tâlimat verdiler ve Manastır'ın
numarasının beşyüzden başlamasını söylediler. Bunlarla süret-i
teşebbüs hakkında birtakım fikirler dermiyân ettik. Ben, halk arasında
propaganda güç olur ise otuz-kırk kadar olduktan sonra Istanbul'da
sefarethanelere giderek meşrutiyet hakkındaki metâlibimiz kabul
edilmezse bombalarla sefarethaneleri yakacağımız tehdidiyle nâil-i
meram olacağımızı söylüyordum. Maamafih bu hususta pek kuvvetli
olmadığımızı hissediyor, fakat sormuyordum.
Talât Bey, dâima hey'et-i âliye'nin -o vakitki nizamname mucebince
herşeyi idare eden hey'et- rehberi gibi görünüyor fakat sorduğum
suallere verdiği cevaba göre kendisinin bu hey'etten olduğu anlaşılıyordu
ve icâbında göndereceğim adamın postahanede Talât Bey'i bularak
evrakı alıp vermesini kararlaştırdık. Manastır'a döndüm. Ilk işim
Erkân-ı Harp Binbaşısı Hasan ve Yüzbaşı Kâzım Bey ile görüşmek oldu.
Kâzım Bey'in yeni naklettiği ve Avcı Yüzbaşısı Tayyar Efendi ile
birlikte oturduğu Manastır Redif Deppoyu arkasındaki evine gittik.
evvelâ öutleu, sonra tâlimatı okuduk ve bu tâlimata göre hareket
edeceklerine dâir tekrar ahdettiler. Bu tâlimata göre, şimdiye kadar
dâhil olanların alelusul tahlifi icâb ediyordu. Hasan Bey meşguliyetinin
yüdeliği dolayısiyle üçümüzden mürekkep olması lâzım gelen hey'et-i
ülıyeye devam edemeyeceğini ve yalnız ferd gibi çalışacağını söylemişti.
Bunun üzerine hey'et-i âliyeyi Kolonyalı eşraftan Hüseyin Bey ile
IKfizım Bey ve ben teşkil ediyorduk. Hüseyin Bey'in meşguliyet-i sâiresi
dolayısiyle Kâzım Bey ile ikimiz bütün yükü almaya mecbur olmuştuk.
Kâzım Bey para hesabına bakmakta, ben de esâmiyi ve cemiyete ait
evrakı hıfzetmekte idim.
Ilk tahlif, Eğrideğirmen'deki bizim evde vuku buldu. Sonraları
imünâvebe ile Kâzım Bey'in ve Avcı Yüzbaşı Akif Efendi'nin ve Kolağası
Niyazı Bey'in ve Mümtaz Yüzbaşı Nüri Bey'in evlerinde icra ediliyordu.
Ilk hey'et-i tahlifiye Mümtaz Kolağası Servet, Süvari Yüzbaşısı Âkif
ve Kâzım Beyler'den mürekkepti. Ben rehberlik vazifesini ifâ ediyor-
dum ve bu suretle topçu alayından Mümtaz Yüzbaşısı Habib Efendi'nin
guyretiyle topçu alayı zâbitanın çabuk dâhil olduğu gibi, avcı taburu
#ibitanı vesaire derhal dâhil olmuş idi. Binbaşıya kadar olan zâbitan
cemiyete alınmakta, mülâzımdan aşağıki rütbelere zabt u rabtı ihlâl
etmemek için birşey söylenmemekte, yalnız zâbitana her hususta
ilaatın lâzım olduğu fikri verilmekte idi. Efrâda sü-i muamele etmenin
önü alınmıştı. Zâbitan şimdi numune olmak için daha ziyâde çalışıyor
ve nizamnamenin tavsiyesi veçhile, serhoşluktan vesair husüsâttan
tevakki ediyor idi. Cemiyetin mâtuf olduğu hüsn-i niyet, taraftarların
çoğalmasına yardım ediyordu. Maamafih, cemiyete dâhil olacak zevâtın
intihâbında büyük bir takayyüd olduğundan alelâde bir rehberin hey'et-i
âliyeye bildirilmesinden bir ay sonra, hey'et-i âliye tahkikat-ı amika
üzerine kabulüne muvafakat göstererek hey'et-i tahlifiye ve rehberine ne
vakit ve nerede dâhil olacağını bildiriyordu.
Ilk teşkilât yalnız Manastır'da tevessü ediyordu. Eldeki ilk
nizamname mücebince Hey'et-i Âliye -İdare Hey'eti-, Hey'et-i Maliye,
Hey'et-i Hâkime, Hey'et-i Tahlifiye gibi birçok hey'etlere ihtiyaç
görüldüğünden ve daha sâir husüsâtta mugalâta olduğundan, bunun
değiştirilmesine ihtiyaç görülmüştü.
323 senesi Nisan'ında Selânik'ten, Hey'et-i Âliye'den beni
çağırıyorlardı. Bu sırada Manastır teşkilâtı ilerlemekte fakat Selânik
ve diğer vilâyâtta tevakkuf hali hissolunmakta idi. Maamafih
teşkilâtın merkez-i aslisinin Selânik olduğunu yalnız ben biliyor, diğer
rüfeka Istanbul'da da kuvvetli teşkilâtımız olduğunu ve asıl oradan
idare olunduğunu biliyordu. Hele, Hey'et-i Idâre'nin gayrı olanlar
cemiyette büyük rütbeli zevâtın, hattâ Sadrâzam Ferid Paşa vesairenin
bulunduğunu zannetmekte idiler. Maamafih biz de bidâyette bu zannı
teyid edecek bazı harekette bulunmakta idik. Bu sırada sultân-ı
sâbık Abdülhamid Hân'ın hastalığı ve yerine Burhaneddin Efendi'yi
geçirmek istediği hakkındaki şâyia üzerine, Selânik'e beyannameler
göndererek nizamnamemize muhalif olan bu tebdil-i verâsetin aleyhinde
teşebbüsâtta bulunulmuştu.
Birkaç gün sonra, merkez kumandanı eniştem Nâzım Bey'in vuku
bulan tavassutu üzerine mezünen Selânik'e gittim. Talât Bey ile
görüştük. Beni, Paris'ten gelmiş olan, Selânikli Nâzım Bey isminde
eskiden beri bizim gibi çalışmış birisiyle görüştüreceğini söyledi. Bundan
maksadlın)|, hâriç ve dâhilde komitenin tevhidi olduğunu anlattı.
Bir sabah araba Jile) Vardar Kapısı'nda Jandarma Yüzbaşısı Nafiz
Efendi'nin olduğunu sonradan anladığım /eve gittik,| evin en üst katında
bir odaya girdik. Orada kısa sakallı, entari-hırka ile biri oturmakta idi
Bu zâtın siması üzerimde pek iyi bir tesir yapmıştı. Kendisi ile konuştuk.
Iki komitenin birleşmesi ve böylece hâriçte ayrıca adam bulundurmaktan
ise hâriçteki arkadaşların cemiyetin harici umürunu idaresi hakkındaki
teklifi muvafık bulmuş idim. Şimdi bütün Osmanlılarca mübeccel olan
Doktor Nâzım Bey olan bu zât ile yalnız resâil hakkında fikirlerimiz
muhtelifti. Ben şimdilik evrakın aleyhinde idim ve “Herkes fenalığı
bâhusus Rumeli'de görmekte olduğundan buna hâcet yok, bilâkis bunlar
cemiyetin çabuk anlaşılmasına ve derdestine vesile olur” diyordum.
Maamafih bu fikrimin pek doğru olmadığını sonra anladım. Bununla
beraber, cemiyet henüz esnâ-yı teşekkülde iken filhakika evraka hâcet
yok idi. Çünki, alınan zevât herşeyi anlamış olanlardan ve irşâda muhtaç
olmayanlardan mürekkep idi. Fakat sonraları, efrâd-ı cemiyete malümat
vermek ve fikirlerini açmak üzere cerâid ve resâile ihtiyaç görülmüştü.
Son olarak mes'ele iki cemiyetin ne isimle çalışacağılnı| tayine kalmıştı.
Nâzım Bey, Paris'de Ahmed Rızâ Bey ve Doktor Bahâeddin ve Husrev
ve Ken'an ve Nâci Beyler'den ibaret kalan Osmanlı Terakki ve Ittihad
Cemiyeti'nden, -Murâd Bey'in avdeti üzerine 312 senesinde cemiyete
vurulan darbe esnasında mühür de hükümete satılmış olduğundan
Ittihad ve Terakki nâmı Terakki ve Ittihad'a tahvil edilmişti- onbeş
seneden beri hâriçte tanınmış olduğundan hârice karşı dâhilde
kuvvetimizi gösterdiğimiz vakit iyi tesir yapacağından bahsediyordu.
Bu fikir muvafık görüldü. Binâenaleyh ben de bu suretle iki cemiyetin
birleşmesine razı olmuştum. Vâkıâ Manastır'dan bir selâhiyetname
almamıştım. Fakat bu hususun reddedilmeyeceğini pekalâ biliyordum.
Bundan sonra aradaki mukavele hazırlanacak ve birkaç gün sonra
tarafeyn kâfi kararı verecekti. Bu sırada, cemiyet nizamnamesinin
kifayetsizliği dolayısiyle tebdili lüzumu takarrür etmişti. Birkaç gece
sonra Manyâsizâde merhum Refik Bey'in evinde toplanılarak karar-ı
âti verildi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Terakki ve Ittihad Cemiyeti
nâmını alacak, iki Merkez-i Umumisi olacak, biri dâhilde, yeri
malüm olmayacak; diğeri hâriçte, -şimdilik- Paris'te. Şimdiye kadar
hârice merbut olan teşkilât-ı dâhiliye de Dâhili Merkez-i Umumi'ye
raptedilecek, bu suretle muâmelât-ı dâhiliye kâmilen Dâhili Merkez-i
Umumiye, hârici muâmelât Harici Merkez-i Umumi'ye ait olacak.
Dâhilde ve hâriçte vuku bulacak mühim teşebbüsât evvelâ diğer merkeze
yazılacak, sonra muvâfakat-ı tarafeyn ile tatbik edilecek. Eğer bir
Merkez-i Umumi itirâz ederse diğer Merkez-i Umumi o işi mes'üliyeti
kendine ait olmak üzere icrada serbest bulunacaktır.
Müzakerede Manyâsizâde Refik Bey, Talât Bey, Canbuladzâde Yüzbaşı
lkimail Bey bulunuşuna göre Selânik Hay'ebi Aliyesi'nin bunlardan
mürekkep olduğu istidlâl olunuyordu, Ceniiyet, esasen eskiden Jön
Türkler'le münâsebette bulunduğu için Edirne'de hapsedilen şimdiki
Dâhiliye Nâzırı Talât Bey ile Bursa Mebüsu Binbaşı Tâhir ve Piyade
Binbaşısı Ali Naki ve Siroz Mebüsu Midhat, Selânik Mebüsu Rahmi,
Piyade Yüzbaşısı Canbuladzâde Ismail Beyler'in yeniden içtihâdıyla
(wessüs etmişti.
Wrtesi gün Manastır'a avdet ettim. Yeni nizamname birkaç gün sonra
gönderilecekti. Manastır'da yeni bir teşebbüste bulundum. Maârife
ehemmiyet vermek lâzım olduğu herkesçe malüm idi. Fakat ben bütün
köylerde nasâyih ile mektep küşâd ettirmek ve buraların muallimlerini
bir cemiyet efrâdından intıhâb ettirerek bu suretle köylüler arasında
esaslı bir teşkilât yapmak fikrinde idim. Bunun için cemiyet efrâdından
olan ve tanıdığım zâbitlerden, müfrezelerle gezmekte olduklarından her
Islâm köyünde ahâlinin tabiatına göre nasihat ve cebr ile birer mektep
inşâsı ve mevcutların tanzimi için para tedâriki zımnında teşebbüsâtta
bulunmalarını rica etmiştim. Bu münâsebetle, Maarif Nezâreti'nin
şimdiye kadar yapmadığı bir istatistik tanzime başlamıştım. Her
Müslüman köyünde kaç hâne olduğu, mektep olup olmadığı, kaç
talebenin mektebe devam etmekte olduğu, mektep var ise plânı vesaire
hakkında malümat tedârikine başlamıştım ve bu vesile ile icâbında
cemiyet umürunda kullanılmak üzere, fakat zâhiren bu mektepler için
para toplamaya da teşebbüs etmiştim. Bu hususlta) Selânik'te bile bir
defa Erkân-ı Harp Reisi Mirliva Ali Paşa ve Süvari Feriki Ismail Paşa
ve Ferik Rahmi Paşa vesair zevâttan para cem' etmiş idim. Bu husus
kimsenin nazar-ı dikkatini celbetmiyordu. Bir ay sonra Manastır'a,
hey'et-i âliyesince görülüp tahsis edilerek tatbik edilmek üzere bir
nizamname geldi.
Bu vakte kadar Ohri'de Kolağası Niyazi Bey'in biraderi mülâzım
ve eşraftan Müzâhir Ağa fikrin tâmimi hususunda çalışmaya memur
olmuşlardı. Az zamanda Ohri'nin sâir aklı erenleri yavaş yavaş
Manastır'a gelip tahlif edilmekte idiler. Ohri'de bulunan Nizamiye
Alayı'nın Üçüncü Bölük Yüzbaşısı Mısırlı Aziz Bey biraz sonra cemiyete
alındığından, bunlarla birlikte köylerde, Ohri köylerinde fikrin tâmimine
ve o sırada zuhur eden Arnavutluk istiklâli fikrinin aleyhine çalışmakta
idiler. Memleketin o zamanki idaresizlik yüzünden uğraması muhtemel
olduğu inkısamda Arnavutlar'ın başkaları elinde kalmamaları için
kendi başlarının çaresine bakmaları lâzım geldiği fikri ileriye sürülerek
ahâlinin zihni çelinmekteydi. Maamafih, halkın hükümetten olan
korkusu bu fikrin tasavvur olunduğu gibi tâmimine mâni idi. Hele, bu
fikrin tâmimine bervech-i bâlâ mütalâa dolayısiyle çalışmakta oldukları
anlaşılan birkaç memurun tebdili hüsn-i tesir hâsıl etmişti. Bu hususta
en ziyâde eşraftan bir zât da sarf-ı gayret etmekte bulunmuştu.
Bu sırada, yani üç yüz yirmi üç senesi Eylül'üne doğru Ohri Redif
Taburu kumandanlığına tayin olunan Kolağası Eyüp Sabri Efendi'nin
vusülü cemiyetin tevessüüne fevkalâde yardım etti. Zaten Ohrili olan
bu zât derhal idare hey'eti arasına idhâl edilerek cemiyetin tevessüüne
çalıştı. Zekâveti ve gayreti sayesinde hakikaten muvaffak oluyordu.
Ohri Müderrisi Mustafa Efendi bu fikre meyyal bulunmakta olduğu
gibi, hükümetin son zamandaki iktidarsızlığı karşısında hiçbir mallarını
tasarruf edememekte olmaları ve buna sebep olan Bulgar çetelerinin
tazyiki derhal bütün eşrafın aralarındaki münâfereti bırakarak
cemiyetle birlikte çalışmaya, gayret etmelerine sebep oldu. Bu tesiri
hâsıl etmek dolayısiyle Bulgar çetelerinin bilmeyerek yaptıkları hizmet
şâyân-ı teşekkürdür.
Bu sırada Kesriye Mevki Kumandanı olan Erkân-ı Harp Kolağası
Fethi Bey -Paris ataşemiliteri Binbaşı Fethi Bey- cemiyete idhâl
edildi. Kendisine yeni nizamnamenin bir aynını çıkarıp verdim ve
orada bulunan Kalkandelenli Yüzbaşı Ali Efendi ile birlikte teşkilât
yapacaklarını hey'et-i idarenin emri olarak tebliğ ettim ve bir ay sonra
bizzat Kesriye'ye giderek orada Ali Efendi'nin mahzeninde ilk tahlifi
birlikte icra ederek usül-i tahlifi gösterdim...
Pirlepe'de bulunan süvari alayı sancakdarı Ismail Hakkı Efendi,
ilk usül veçhile çalışmaya memur olmuş ise de Pirlepe'de matlüb
veçhile terakki görülemiyordu. Orada bulunan kaymakam bu fikrin
taammümüne son derece şiddetle mâni oluyordu. Hattâ, en nihayet
müfettiş-i umumiliğe ve bilâhare Selânik'e gelmiş olan hafiye Ismail
Mahir Paşa hey'etine şifahi ifşâatta bulunmuş idi. Ilk nizamname
mücebince her ne kadar bütün merkezler doğruca Merkez-i Umumiye
merbut olmak ve yalnız sahillerdeki şehirler merkezlerinin bu irtibata
vasıta olması muharrer idi. Bundan maksat Rumeli için tabii Selânik
vasıta olacağından, bu suretle Merkez-i Umumi'nin Selânik'te bulunduğu
hakkında bir şüphe hâsıl etmemek idi. Maamafih bu suretle idarenin
müşkil olduğu daha bidâyette taayyün ettiğinden Manastır için vilâyet,
sancak, kazâ teşkilâtına mutabık olmak üzere bir teşkilât kabul edilmiş
idi. Bilâhare, Merkez-i Umumi'ce kabul edilen bu teşkilât veçhile
Manastır'da bir vilâyet hey'et-i idaresi olacak ve şimdilik bu hey'et-i
idare kendine merbut olan kazâ ve sancak idareleriyle meşgul olacaktı.
Binâenaleyh Kesriye, Ohri, Pirlepe kazâları teşkilâtı şimdilik doğruca
Manastır merkezine merbut bulunuyordu. Bu teşkilât da Bulgar teşkilâtı
esâs olmak üzere tarafımdan yapılmıştı.
Üç yüz yirmi üç senesi Nisan'ına kadar Manastır'da cemiyet umüru
ziyâde tevessü etmiş idi. Bu ana kadar Kâzım Bey ve ben yalnız olarak
idâre-i umür etmekte idik. Sık sık zuhur eden takiplerle beraber bu
hususta çalışmak kesb-i müşkilât ediyor idi. Bu sırada yeni nizamname
gelmiş olduğundan, nizamname mücebince hey'et-i idare âzâsıyla âzâ
namzetlerinin tayinine karar verdik. Bundan evvel efrâd-ı cemiyet,
nizamname mücebince üç ile beş arasında âzâdan mürekkep olmak
üzere şubelere taksim olunmuştu. Nizamnameye göre hey'et-i idare
âzâsının şubelerin intihâb edecekleri zevât meyânında eski hey'et-i
idare vasıtasiyle tefrik edilmesi lâzım geliyorduysa da şimdilik bizim
en ziyâde itimat ettiğimiz efrâd-ı cemiyetin işbaşında bulunmasılnın|
daha iyi olacağına karar verdik. Şübelerin intihâbâtının gecikmesi de
işin keşmekeşte kalmasını mucip oluyordu. Nihayet, Kâzım Bey ile
bırlıkte Süvüri Alayı Kumandanı Kaymakam Sâdık ve Redif Fırkası'nda
Mülüzurisi evvel Tevfik ve 'Topçu Alayı'nda mümtaz yüzbaşı -Bolu
inebüsu- Habib Beylerin, hey'et-i idare âzâsı olmak üzere ve Erkân-ı
Harp Binbaşısı Remzi, 13. Topçu Alayı'nda Mülâzım-ı evvel Ziya ve
Vilâyet Tercümanı Fahri Beyler'in âzâ namzedi olarak tayinlerini
münasip gördük ve o vakte (kadar) cem' edilmiş olan, Selânik'e gön-
derilmiş paradan mütebâki otuz lira kadar bir meblağı hesâbatiyle
birlikte Eğrideğirmen'de, bizim evde, yeni hey'et-i idareye devrettik.
Yalnız, muâmelâtın tedvirinde görülecek müşkilâtta ve lâzım gelen
ızahatın itâsında, ben hey'et-i idare ve hey'et-i merkeziyenin dâveti
uzerine içtimââtta bulunacaktım.
Bu sırada Kâzım Bey'in, Istanbul'da Mekteb-i Harbiye tabiye
muallimliğine tayini hususulnu| müfettiş Ismail Paşa arzu etmekte
olduğunu Kâzım Bey söylediğinden, biran evvel teşkilâtta bulunmak
için bu memuriyeti kabul etmesini ısrar ettim ve böyle oldu. Bu sırada
Küzım Bey en iyi arkadaşlarından Ikinci Ordu'da Seyfi ve Ismet Beyler'e
mektup yazarak maksadı ifhâm etmesine çalıştıysa da muvaffak
ulunamadığından, Istanbul'a giderken yolda görüşmeye karar verilmişti.
Bu suretle Kâzım Bey en müşkil ve tehlikeli bir vazifeyi üzerine almış
bulunuyordu. Istanbul'da birçok hafiyeler arasında çalışmak Rumeli'de
çalışmaktan herhalde daha müşkil idi.
Manastır teşkilâtı bu sırada sür'atle ilerlemekte idi. Bir gün Selânik'te
bir yangın gecesi rehberim Müfettiş-i Umumilik refakatine memur Hakkı
Bey ile görüşürken, mümaileyh “İstanbul'da teşkilât kuvvetli olmadıktan
sonra buralarda ne yapacağız? Bütün Rumeli'de mevcudumuz farzedelim
iki bin olsun; bununla iş görmek kabil olur mu?” diyordu. Ben ise iki
bin değil, belki bütün Rumeli'yi ve bilâhare Anadolu'yu elimize alarak
bu suretle Istanbul'u tazyik mümkün olacağını büyük bir kanaat-ı
kalbiye (ile) söylemiştim. Maksadın ulviyeti karşısında bütün müşkilâtın
bertaraf olacağına kanaat-ı kâmilem vardı.
Nihayet, yeni nizamname mücebince üç yüz yirmi üç senesi
Temmuz'unda, Manastır Hey'et-i Idaresi tarafından Selânik'te
bulunduğu yalnız hey'et-i idarece malüm olan Merkez-i Umumi âzâlığına
tayin olundum. Biraz sonra Bulgar ve Rum komite teşkilâtını takip ve
zâhire ihraç için Kosova Mektupçusu Mazhar Bey reis ve ben âzâ olmak
üzere teşkil edilmiş iki kişilik Hey'et-i Takibiye, cemiyet umürunda
serbestçe çalışınama fevkalâde yardım etti. Bu vazife dolayısiyle kimseye
malümat vermeden istediğim yere gidiyor ve istediğim kimselerle
görüşüyordum.
Bu sırada Kosova teşkilâtı oldukça geri idi. Maamafih her vesile ile
tevsi'e gayret ediyorlardı. Üç yüz yirmi üç senesi ibtidâsında Manastır
jandarma alayında yüzbaşı Haydar Efendi evvelce ziyâde bulunduğu
Kosova mıntakasına mezünen gitmek üzere olduğundan, Selânik'te
Talât Bey vasıtasiyle ora hey'et-i idaresine takdim edilmiş ve teşkilâtta
gayretle çalışmıştı. Bu sırada Yanya vilâyetine Selânik'çe bir tesir
yapmak mümkün olamadığından, Manastır Hey'et-i Merkeziyesi
karariyle mümtaz yüzbaşısı -şimdi erkân-ı harp kolağası- Sami Bey,
Yanya teşkilâtına memuren Yanyıt'ya gönderildiği gibi; Ohri vasıtasiyle
Debre'de teşkilât yapılmış ve bu sırada Selânik'te dâhil-i cemiyet olan
Işkodra Fırkası erkân-ı harbiyesine memur Yüzbaşı Kâzım Bey, Işkodra
teşkilâtını Mülâzım Hakkı Efendi ile birlikte vücuda getirmişti.
Artık Rumeli vilâyetinde teşkilât tekemmül etmekte idi. Manastır'dan
mâada vilâyât-ı sâirede kazâlar teşkilâtına ehemmiyet verilmediği
halde, bilâhare Manastır'ın ileri varması dolayısiyle diğer vilâyetlerde
de o suretle çalışmaya mecbüriyet hâsıl olmuştu. Hülâsa, üç yüz yirmi
dört senesi ibtidâsında Rumeli'de her vilâyetin hemen ekser kazâ-
sında teşkilât vücut bulmuştu. Manastır teşkilâtının tevessüü üzerine
nizamnamede az çok tâdilât lâzım geliyordu. Manastır'da Vilâyet Hey'et-i
Merkeziyesi'nden mâada şehir ve nahiyeler umürunu idare için bir
de Merkez Kazâ Hey'et-i Merkeziyesi vücuda getirilmişti. Bu suretle
merkez-i vilâyete merbut kazâlar ve sancaklarla meşgul olan Vilâyet
Hey'et-i Merkeziyesi'nin vazifesi hafifletilmişti. Fakat, nizamnameye
mugayir olan bu teşkilâta Merkez-i Umumi müteriz bulunmakta
olduğundan ara yerde te'lif-i beyne çalışıyordum. Bu suretle Manastır
Hey'et-i Merkeziyesi bana “Selânik'in avukatı” diye tavsif ediyordu.
Maamafih bunlara ehemmiyet verilecek zaman değildi. Tarafeynin
bu gibi ehemmiyetsiz bazı ihtilâfı maksad-ı asliye kat'iyyen sü-i tesir
etmiyordu. Her tarafta umür-ı cemiyet muntazaman cereyan etmekteydi.
Yeni nizamname mücebince teşkiline mecbüriyet elvermiş olan Fedai
Teşkilâtı zayıf idi. Bidâyette, Manastır'dalkil Fedai Şübesi Pirlepe'de
bulunan Yüzbaşı Ali, Avcı Taburu'nda Yüzbaşı Tayyar, Mülâzım Ibrahim
ve benden ibâretti. Evvelce bu şubeye dâhil olan birkaç kişi bilâhare
sarf-ı nazar etmişlerdi. Maamafıh bu kadar kuvvet tesir-i matlübu yap-
maya kâfi idi.
Gene bu sırada hey'et-i idare âzâsından Mülâzım Ahmed Tevfik
Efendi istifa ettiğinden, yerine Cemiyete bu sırada idhâl edilmiş olan
Erkân-ı Harp Binbaşı Vehib Bey kabul edilmişti. Bilâhare Erkân-ı Harp
Kaymakamı Selâhaddin ve Nüri Beyler reylerine mürâcaat edilmek
üzere hey'et-i merkeziyeye idhâl ediliyordu. Bu suretle nizamnameye
aykırı hareketler başlamıştı. Maamafih bu hususta Manastır Hey'et-i
Merkeziyesi içtihatta devam ediyordu.
Anadolu cihetinde yalnız Izmir vilâyetinde ve Doktor Nâzım Bey'in
himmetiyle teşkilât teessüs ediyordu. Fakat, Istanbul'dan sonra ikinci
derecede hafiye merkezi olan bu şehirde çalışmak, hem de Nâzım Bey
gibi hükümet-i sabıkaca mahküm olan birinin çalışması fevkalâde bir
fedâkârlık idi. Bu sırada da harici Merkez-i Umumi ile muhaberede bulu-
nuyorlardı. Muhâberâtı, Doktor Bahâeddin Bey yazıyordu.
Üç yüz yirmi senesi Nisan'ına doğru Paris'de muhtelif Osmanlı ihtilâl
cemiyetlerince aktedilmiş kongrede oldukça ittihad-ı efkâr hâsıl olmuştu.
Verilen karar mücebince evvelen Meşruti idare tesis edilecek ve sonra
her fırka kendi fikrine göre çalışmakta serbest bulunacaktı. Sultanın
bilâhare hali hakkındaki karara Dâhili Merkez-i Umumi muvafakat
etmemişti. Bu hususta nizamnamenin tamamiyle muhafazasına
azmediliyordu. Binâenaleyh, sultânın hal'i keyfiyeti mevki-i tatbike
konulumayıcıktı. Zirâ, harici merkezin yalnız İstanbul'da Silistreli
Hamdi Bey ile rabıtası vardı, bunun ise bu işi yapacak kadar kuvveti
yoktur |
Üç yüz yirmi dört senesi Mayıs'ında Reval'de Ingiltere ve Rusya
hükümetleri arasında Makedonya ahvâli hakkında vuku bulan
mülakat hepimizi düşündürüyordu. Maamafih artık kendimizi
(unılmaya ve Avrupa hükümetlerinin Rumeli'de ekseriyeti hâiz olan
bir İsİâm unsuru bulunduğuna ve bunun hukukunun nazar-ı dikkate
alınmasına ve insâniyete hizmet etmek isterlerse, hükümetin Teşkilât-ı
Esâsiye'nin ıslahında bize yardım etmeleri lâzım geleceğine dâir ka-
leme alınan bir beyanname Vilâyet-i Selâse'de -Manastır, Selânik,
Üsküp'te-, Düvel-i Muazzama konsoloslarına, efrâd-ı cemiyetten üçer
zil Larafından tevdi edilmişti. Bu, cemiyetin de ilk teşebbüs-i fi'lisi idi.
Bunlar müsveddesi Selânik'te yazıldıktan sonra, makine ile Paris'te
yazılıp Merkez-i Umumiye gelmişti. Artık Merkez-i Umumi, Posta
vw Telgraf Başkâtipliğinden Selânik Posta Nâzırı'nın “Jön Türk” diye
iflirâsiyle çıkarılan ve zâhiren Mekteb-i Hukuk talebesinden Talât Bey
ile Erkân-ı Harp Kolağası -şimdi Viyana Ataşemiliteri- Hakkı Bey ve
Piyade Yüzbaşısı Canbuladzâde Ismail, Manyâsizâde Refik ve Erkân-ı
Harp Kaymakamı Cemal Beyler ile benden mürekkep idi. Bütün
cemiyet umürunu idare bu hey'ete mevdü idi. Maamafih, alelekser
Canbuladzâde'nin evinde toplanılıyor ve yalnız bazı müsveddeler için
o sırada Selânik'e nakletmiş olan pederimin evinde Cemal Bey ile
çalışıyorduk. Evrak, Canbuladzâde Bey'in evinde idi. Daha mühim kısmı
Talât Bey tarafından emin bir yere konmuştu.
Alasonya taraflarına olan bir seyahatimde, daha evvelce Alasonya'da
Yüzbaşı Resneli Nâzım Efendi'ye yazdığım gibi, Yenişehirli Haydar Bey
ile irtibat hâsıl olduğu ve evrakın hâriçten, huduttan gelmesi temin
edildiğini gördüm. Katrin (Katerin”deki merkez vasıtasiyle Selânik'in
hudut üzerinden irtibatı temin edilmişti. Serfice Sancağı'nda Jandarma
Kumandanı Nâşid Bey'in himmetiyle vücud bulan teşkilât, gittikçe
tevessü etmekte idi. Alasonya'nın Serfice ile olan irtibatı ve Serfice'nin
Manastır'a raptedilmesi, Manastır merkezinin doğruca hâriçten evrakı
almasına yardım ediyordu. Zaten, Merkez-i Umumi, artık gazetenin
doğruca merkezlere gönderilmesini ve her merkezin bu suretle bir
mahreç tedârikini Harici Merkez-i Umumi ile vilâyet merkezlerine
yazmıştı. Bu sırada fikrin tâmimi için gazeteye pek ihtiyaç vardı.
Hâriçten muntazaman gazete celbedilememesi dolayısiyle Manastır'da
bir matbaa tesisi ve tesis edilinceye kadar müstensih ile bir gazetenin
neşri Manastır Hey'et-i Merkeziyesi'nce kararlaştırılarak gazete
neşredilmeye başlanmıştı. Bu gazetenin ismi Neyyir-i Hakikat idi.
Gazetenin metni Süvari Kaymakamı Sâdık Bey tarafından tebyiz
edilmekte ve Ziya, Habib Beyler, vesâir rüfeka tarafından müstensih ile
tabedilmekteydi. Bu suretle dâhilde bir gazetenin neşri efrâd-ı cemiyet
üzerinde fevkalâde hüsn-i tesir hâsıl etmişti. Cemiyetin Manastır
teşkilâtı fevkalâde tevessü etmişti. Ben, en nihayet Selânik'e nakilden
evvel Adliye Müfettişi Mustafa Nedim Bey ve Ulah cemaatinden Doktor
Mise Efendi ile bir şube teşkil etmiştik. Mise fendi, Habib Efendi'nin
evinde ilk Hristiyan vatandaşlarımızdan olmak üzere cemiyete
tarafımdan yemin ettirilerek kabul edilmişti. Gerek Mise Efendi'nin
-Meclis-i Mebüsân âzâsından- ve gerekse Selânik'te ..... mektepleri
müfettişi, âyândan Baçarya Efendi'nin bütün kalpleriyle çalışmakta
oldukları görülüyordu.
Mayıs nihayetlerine doğru, artık hükümet teşkilâttan haberdar
olmaya başlamıştı. Evvelâ, Selânik'te Merkez Kumandanı olan yaver
eniştem Kaymakam Nâzım Bey -şimdi Trablusgarb'a menfi- alelusul eski
Jön Türkler gibi yalnız gazete ile meşgul olur bir cemiyet bulunduğunu
keşfetmişti. Bu bâbda en ziyâde muâvenet eden Kanun Yüzbaşısı
Ibrahim ve Süvari Mülâzımı Ali Efendiler idi. Hele, Berber Mustafa
Efendi ile birkaç topçu zâbitinin tevkifinden sonra zâhiren Yunan
ihtilâl komitesine karşı olmak üzere otuz kişiden mürekkep bir hafiye
teşkilâtı ta getirınişti. Kayınbiraderi bulunmak dolayısiyle, hemşiremin
muâvenetiyle bu teşkilâta dâhil olanlarlın| esâmi ve memuriyetleri
vesâiresiyle fotoğraflarını elde etmiştik. Nâzım Bey haddizâtında zeki
olduğundan, evvelce cemiyete dâhil olabileceğini ümid etmekte idik.
Kendisinin hamiyetten bahsetmesi beni bile iknâ etmişti. Yalnız, Mısır'da
Ahmed Bicân Efendi ile diğer bir Emeni vatandaşımızı aldatarak bir
donanma gecesi Süveyş kanalında Osmanlı sefine-i harbiyesi yanında
kayığı devirerek evvelce sözleşmiş olduğu veçhile bunları kurtaran tayfa
tarafından sefinede nasıl tevkif ettirdiğini makam-ı iftiharda söyleyince,
itimadım kalkmıştı.
Yukarıda mârüz tevkiften sonra, Nâzım Bey'in vücudu muzırr olmaya
başlamıştı. Kendisinin Mayıs ayında Istanbul'a gittikten sonra maaşına
otuz lira zammedilişi şüpheleri büsbütün artılrılyordu. Fevkalâde
borcu olmakla beraber israfı kendisini paraya ve dolayısiyle Mâbeyn'e
raptetmişti. Bu sırada efrâd-ı cemiyet her tarafta gereği gibi çoğalmıştı.
Maamafih cemiyetin henüz bir icraatta bulunmaması dolayısiyle
ihanetten korkulmaktaydı. Bununla beraber, herkesçe fenâ tanınmış
olan Nâzım Bey'e hiçbirşey yapılamaması efrâd-ı cemiyetin kuvve-i
maneviyesine fena tesir ediyor idi. Bunun üzerine Merkez-i Umumi,
Nâzım Bey'in, kendisini akrabası tarafından teklifedildiği veçhile
Istanbul'a nakletmediği halde idamına karar verdi.
Bu kararın icrasına mülâzım-ı evvel Mustafa Necib Efendi memur
olmuştu. Fakat bir mâni zuhüruyla bu karar icra edilemedi ve sonra
memur olan Mümtaz Kolağası Halil, Yüzbaşı Abdükadir ve Hilmi
Efendiler'le birkaç defa müzakere ettiğimiz halde bir süret-i hall
bulamamıştık. Çünki, Nâzım Bey artık fevkalâde ihtiyatlı hareket
etmekte ve geceleri kat'iyyen dışarı çıkmamakta idi. Haziran ibtidâsında
Istanbul'a derhal gelmesi için bir irâde tebliğ edildi. Bu sırada cemiyetin
artık anlaşılmış olduğu hissolunuyordu. Nâzım Bey Istanbul'a gitmeden
biran evvel kararın icrası icâb ediyordu. Bunun üzerine Olimpos
Palas'a gittim. Mümtaz Yüzbaşı Cemil veya hatırlayamadığım diğer bir
arkadaşla Hafız Hakkı Bey'e, Nâzım Bey'in bu gece müfettiş-i umuniye
gittikten sonra eve geleceğinden, evde aşağı misafir odasında pederle
olueması ilitemali bulunduğundan baha ile orada dışarıdan atılacak
kurşunla vurulması muhtemel olduğunu ve bunu yapmalarını ve benim
evde bulunacağımı söyledim.
Sun üçe yaklaşmıştı. Bütün aile Beyaz Kule Bahçesi yanında
Mektebi Sanayi akaretlerinin Beyaz Kule cihetinden ikinci evin ikinci
katında oturuyorduk. Bu sırada kapı çalındı. Hizmetçi kız, Nâzım Bey'i
biw züâbitin istediğini haber verdi.
İyi sınlamıştım. Her defa arz-ı hizmet ederken yerimden
kumıldamadım. Kendisi biraz tereddütten sonra yerinden kalktı. Aşağıya
indi. Neticeye intizâren ufak bir helecan içindeydim. Tahminen üç dakika
#onru aşağıda bir silâh patladı. Ben biraz durduktan sonra kalkıp aşağı
indim. Evin içinde kimse anlamamıştı. Nâzım Bey'i bacağını tutarak
yukarı çıkar gördüm. Câli bir telâş gösterdim. Hemen “Doktor çağırayım”
diye kapıya doğruldum. Bu sırada Canbuladzâde Yüzbaşı Ismail Efendi'yi
musafir odası kapısının yanındaki koltukta uzanmış görünce işi sordum,
“Yanlışlıkla beni de vurdular” dedi.
Pek müteessir olmuştum. Etrafta kimseler yoktu. Matbaha gittim,
telâş etmeyerek “Bir doktor bilen var mı?” dedim. “Bilmeyiz” dediler.
Memnun oldum çünki birşey anlamamışlardı. Binâenaleyh vuranın
takip edilmediğini tahminle seviniyordum. Nihayet Beyaz Kule'ye
gittim. Orada da Doktor Arslanyan Efendi'yi buldum, getirdim. Bu
sırada bütün merakım fâilin tutulmasında idi. Ismail “Benden şüphe
etmeyecektir” diyerek beni temin etmişti. Validem, Ismail'i tatmin ederek
odaya yatırmış, limon vererek açılmasına yardım etmişti. Bu sırada
Nâzım Bey'in kanunu Ibrahim geldi. O da bacağını tutuyordu. “Ne oldu?”
dedim. “Efendim, beni de vurdu kaçtı” dedi. Kısmen memnun olmuştum,
çünki bu ilk teşebbüste vuranın tutulması bütün fedailerin cesaretini
kıracaktı. Nâzım Bey'in yanına çıktım. Müfettiş Paşa'ya haber vermeye
gideceğimi söyledim ve kimden şüphe etmekte olduğunu sordum.
istihkâm Mülâzımı Muhtar Efendi'den şüphesi olduğunu söyleyince
geniş bir nefes aldım, çünki bu çocuk değildi. Bu sırada yekdiğerini
mütenâkız eşkâl tarif ediyordu. Kısmen kısa boylu, tıknaz; kısmen, uzun
boylu diyordu. Nihayet son haber, cârihin askerin arasından firar ettiğini
müş'ir. Redif dâiresi civarına giren cârih, lüverle, kendisini tevkif etmek
isteyen nöbetçiyi ve müteakiben takip eden Kanun Ibrahim'i vurduktan
sonra takibe kimse cesaret edememiş, o da Selânik'e doğru gözden
kaybolmuştu.
Artık sevincimden gülüyordum. Fakat bu gülmemi görenlere karşı
“Hamdolsun, Nâzım Bey kurtuldu” diyordum. Müfettiş-i Umumi Hilmi
Paşa'ya gittim. Onu bile cidden müteessir edecek bir helecanla arz-ı
keyfiyet ettim. Beni teselli etti. Gece, Nâzım Bey'in evine her taraftan
birçok zevât geliyor ve kendisini teselli ediyordu. O sırada gelen Erkân-ı
Harp Binbaşı Hakkı Bey ile görüşüyorduk. Ertesi gün Osmanlılar
arasında vatanın selâmetini temin etmek için) Meşrutiyet uğruna
hayatını tehlikeye koyarak ilk kurşunu atan Mülâzım Mustafa Necib
Efendi'yi arıyorduk. Kendisinden şüphe edilmediğinden, firar etmemesini
söyleyecektik. Hakkı Bey ile birlikte kendisini soğukkanlılıkla
Tahtakale'de kıraathanede arkadaşlarıyla konuşur gördük. Memnun
olduk. Ilk teşebbüs bu suretle muvatfakiyetle neticelenmişti. Yalnız,
Nâzım Bey'i aşağıya celb için terfiini istirham bahanesiyle gelerek
hakikaten tasavvurun fevkinde ibrâz-ı cesaret eden Ismail Efendi
yaralanmıştı. Bunun şerâfeti herkese nasib olmaz. Yalnız vücudunun
pek zayıf olmasından, hayatından korkuyordum. Hemen her gün
hastahanede görmeye gidiyordum. Fevkalâde sevdiğimden dağa çıkarken
arkadaşlara eğer ölürse güzel bir mezar yapmalarını rica etmiştim.
Bununla müteselli olacaktım.
Ertesi gün, Nâzım Bey trenle Istanbul'a hareket etti. Hareketten
sonra Kanun Zâbiti Yüzbaşı Ali Efendi, Muhtar Efendi'yi nasıl tevkif
ettiği, vesâireyi anlattı. Kendisine bazı tâlimat verdim ve Yunan Ihtilâl
Komitesi üzerine nazar-ı dikkatlerini celbettim. Sonra da Muhtar
Efendi'yi mevkuf olduğu Beyaz Kule'de görerek merak etmemesini ve
yakında tahliye edileceğini söyledim.
Bu vak'a üzerine zaten şüpheli olan hükümet büsbütün gözünü
açmıştı. Fakat pek geç kalmıştı, çünki cemiyetin teşkilâtı hemen
Rumeli'nin her yerinde teessüs etmişti.
Bu sırada Manastır'da benimle Hasan Bey'in büyük bir ihtilâl
cemiyetini idare etmekte olduğumuzu vâliye haber vermişlerdi. Iki
gün sonra Manastır'a gittim. O gece Manastır hey'et-i merkeziyesiyle
beraber idim. Nâzım Bey'in vurulması efrâd-ı cemiyet üzerinde iyi
tesir yapmıştı. Bu sırada Kuruşova müdiri, Kuruşova müfreze zâbiti
Yüzbaşı Ibrahim Efendi'den şikâyet ediyor ve hükümet aleyhinde gizli
bir teşkilât olduğunu bildiriyordu. Müfettiş-i Umumi Hilmi Paşa'ya bu
bâbda hafiyyen mâlumat veren Manastır Vilâyeti Polis Müfettişi Sâmi
Bey'in tahkike memur edildiği ve Kuruşova'ya gittiği haber verildi.
Pirlepe kaymakamı, nahiye müdürünün iş'ârını teyid etmişti. Derhal o
gece bunun idamına karar verildi. Bu karar o gece icra edilmişti. Fakat
refakat eden Manastır Fedâi Hey'eti'nin en eski ve mutemetlerinden olan
müfreze zâbiti de kolundan yaralanmıştı.
O akşamki trenle Selânik'ten gelen Müfettiş-i Umumilik Başkâtibi
Halil Bey'e, Vâli Paşal'nın| benim ve Hasan Bey vesâire hakkında ve
cemiyet aleyhinde izahat-ı kâfiye verdiğini tahmin ettim. Zaten bir gün
evvel Erkân-ı Harbiye Reisi Hasan Paşa'nın beni çağırarak, bir hocaya
bir cemiyete dâhil olmak için kâğıt imza ettirdiklerini ve benim bundan
mâlumat olmam lâzım geleceğini söylemesi kısmen benim meydana
çıktığımı anlatıyordu. Buna gayet soğukkanlılıkla “Bana, Nâzım
Bey'in kayınbiraderi ve müfettiş-i umumilik memuru diye kimse itimat
etmiyor” diye kısa kesmiştim. Maamafih tehlikenin yakın olduğunu his-
sediyordum. Birkaç gün evvel erzak bahanesiyle Merkez Kumandan-ı
sabıkı Miralay Hacı Nazmi ile topçu alay müftüsünün Istanbul'a
gitmeleri, işin artık tamamiyle anlaşıldığını gösteriyordu.
Vâkıâ, Ohri'deki teşkilâtı idare edenler hakkında ora müddeiumümi
muavini Ruhi Bey ve Debreli Hayreddin Ağa “Bulgarlar aleyhine bir
teşkilât var” diye mâlumat vermiş idiyseler de, bu teşkilâtın Bulgarlar
aleyhine olmaktan ziyâde Osmanlılığın bir kitle halinde ıslahına
çnliğnaktan ibaret bir maksada leh bir cemiyet olduğunu biliyorlardı.
Walkat, Kulu Bey müstakil bir Arnavutluk husülünü daha mühim ve
Arnavutlar için daha iyi zannettiğinden cemiyetin Ohri'de mahvına
çalışmaktan geri durmuyordu. Fakat, Hey'et-i Tahkikiye meyânında
bulunmam mes'elenin kapanmasına vasıta oldu. Bu suretle cemiyet
ilk vartayı alatmıştı. Bunu müteâkip Selânik'te Erkân-ı Harbiye
Reisi Mirliva Ali Paşa'ya, keza bir sene evvel ismini zikretmediğim
bir zit tarafından fena fikirlerin tâmimine çalıştığıma dâir beyânâtta
bulunulduğunu anladım. Fakat, Paşa Hazretleri burada ibrâz-ı
hamiyet ederek yalnız bir vasıta ilei fakat bilmeyerek nazar-ı dikkatimi
celbetmişti. Fakat bu sonuncu ihtar öyle değildi. Istanbul, her taraftan
gelen haberler karşısında,- hakikati anlamıştı.
Mrtesi gün Selânik'e döndüm. Merkez-i Umumi'de soğukkanlılıkla
çalışılıyordu. Haziranın tahminen sekizinci günü Müfettiş-i Umumi
Hilmi Paşal'ya| gitmiştim. Pirlepe'de derdest edilmiş Bulgar komitesine
nı büzı evrak hakkında tedkikatta bulunmak üzere Üsküp'ten gelmiş
olum Mazhar Bey ile Pirlepe'ye gitmek üzere olduğumu söyledim.
Wukat akşam üzeri beni çağırarak bir telgraf okudu. Bunda, bana
lemşiremi Istanbul'a birlikte götürmek üzere mezuniyet verildiği müş'ir
idi. Halbuki Nâzım Bey'den gelen mektuplar hemşiremin şimdilik
Selânik'te kalmasını müş'ir iken böyle bir tahavvül şüphemi davet etti.
"Pekiyi, fakat, hemşirem üç dört güne kadar hazır olabilecektir” dedim.
“Pekalâ” dedi. Bu sırada Nâzım Bey'e beni isteyip istemediğini müş'ir
bis mektup yazdım. Cevap gelmedi. Iki gün evvel Ordu Kumandanlığı
vasılasiyle Topçu Miralayı Hasan Rızâ Bey'in celbinden şüphe edilmişti.
Çünki, Topçu Alay Müftüsü kendisini tanıyordu. Binâenaleyh bunların
Istanbul'da cemiyeti ifşa ettiği anlaşıldı. Hele, Hacı Nazmi Bey'in bir
derece terfii ve alay müftüsüne on lira zamm-ı maaş tahsis edilmesi
haberi artık hükümetle açıktan açığa mücâdeleye girişmek lâzım
geldiğini anlatıyordu.
Maamafıh köylerdeki teşkilâtımız, hele Selânik ve Kosova
vilâyetlerinde hemen hiç yok gibi idi. Süret-i harekete dâir de henüz kat'i
bir plân mevcut değildi. Çünki, yalnız, kuvvetin tezyidi düşünülmüştü.
Hasan Rızâ Bey, Istanbul'a gitmeye karar vermişti. Kendisine Avrupa'ya
gitmek hususunda vuku bulan teklifi reddetti. Ertesi gün treni kaçırdı-
Kından bir gün sonra hareket etmişti. Istasyonda yalnız ben ve Erkân-ı
Harp Binbaşısı Fethi Bey bulunuyorduk. Kendisini sevenler artık
müşarünileyh şüpheli olduğundan biraz kendilerini çekmişlerdi.
Bu bir gün tehirin Istanbul'a telâş verdiği birbirini müteâkip gelen
telgraflardan anlaşılmıştı. Artık Hasan Rızâ Bey'in ne için celbedildiği
tahakkuk etmişti. Bunu müteakip Hilmi Paşa'nın bu suretle İstanbul'a
celbimi müş'ir telgrafı göstermesi beni biraz şüpheye düşürmüştü.
Aynı günde Ordu Kumandanlığı'na gelen bir emirde Topçu Miralayı
Hasan Rızâ Bey'in, Erkân-ı Harp Reisi Ali Paşa'nın Istanbul'a izâmı
işar ediliyordu. O gün dâirede ben de Istanbul'a gitmek için harcırah
alıp alamayacağımı soruyordum. Nâzım Bey'in benden şüphe etmesine
ihtimal vermiyor, filhakika İstanbul'u görmek ve oradaki teşkilât hak-
kında arkadaşlarla görüşmek ve oradü çalışınak için iyi bir vesile
addediyordum. Yalnız, bir defa Avukat Bahâ oradan gelerek ahvâle dâir
malümât vermişti. Bundan, Istanbul'da kuvvetli bir teşkilât olmadığı
anlaşılıyordu. Erkân-ı Harp Kolağası Musa Kâzım Bey ile zarfın
içersine limon suyu ile yazarak muhabere ediyorduk. Fakat bu da emin
olmadığından, sarf-ı nazar ettik. Son bir mektubunda Istanbul'da mevcut
ve Hârici Merkez-i Umumi'ye merbut olan bir şube ile birleştiklerini
yazıyordu. Paris'den gelen bir mektuptan anlaşıldığına göre, bu şube
Silistreli Hamdi Bey'in gayretiyle teessüs etmiş, tahminen yetmiş kişilik
bir kuvvet idi. Herhalde son zamanda Istanbul teşkilâtı da kesb-i kuvvet
ediyordu. Maamafih Istanbul'un dâima önayak olmak üzere hiç olmazsa
bir iki fedâi isteyişine göre bu ümid de biraz zafiyet kesbediyordu.
Konsoloshanelere verilen beyannameyi Istanbul'a Manyâsizâde Refik
Bey'in kayınvalidesi hanım götürdükten sonra, artık Istanbul ile
muhabere hemen münkati olmuştu. Hanımefendinin bilerek bu evrakı
nakil suretiyle gösterdiği cesaret, şâyân-ı takdirdir.
Ali Paşa ertesi gün hareket etti. Nâzım Bey'in vurulmasından bir gün
sonra gelmiş olan Mahir Paşa Hey'eti ise, Nâzım Bey'in katilini taharri
ediyordu. Bunun için birkaç zâbit tevkif edilmişti. Bu sırada Hey'et, en
ziyâde Cemiyet'in keşfiyle meşgul idi. Bunların harekâtını tarassut ve
icâb eden tedâbiri ittihâz için Rahmi Bey -Selânik Mebüsur-, Erkân-ı
Harp Binbaşısı Fethi Bey ve Ismail Hakkı Bey ve ben, Fethi Bey'in
evinde toplanmış idik. Rahmi Bey, bulundukları otelden evrakı alıp
tedkikatlarını anlamaya vasıta bulmuştu. Hattâ icâbında bunları otelde
zehirlemek bile temin edilmişti.
Perşembe gecesi Müfettiş Paşa beni çağırdı ve ne vakit hareket
edeceğimi sordu. Evde haberleri olmamakla beraber 13 Haziran 324
Cuma sabahı trenle hareket edeceğimi söyledim. Memnun oldu. Harcırah
olmak üzere oniki lira verdi. Intizâr salonunda Kanun Yüzbaşısı
Ibrahim'i gördüm. Ahvâlden sordum, bana “Abdullah Bey'e söylüyordum,
inanmıyordu. Cerh mes'elesinde mecruh İsmail'in de medhali var. Talât,
Rahmi Bey vesâire hey'et-i cemiyete dâhildir. Maamafih, inşâallah
hepsini meydana çıkaracağım” dedi. Parayı götürüp hemşireme verdim.
Benim de mezünen Istanbul'a gideceğimi söyledim. Benzi attı. Oda bu
Istanbul mezuniyetinden şüphe etmişti.
Haziran dokuzunda, Merkez-i Umumi âzâsı kışla meydanına nâzır
evimizin en üst katındaki küçük odada içtimâ etmişti. Burada benim
hareketim hakkında karar verecektik. Bir saat kadar Edirne Hey'et-i
Merkeziyesi'nden gelmiş olan Erkân-ı Harp Kolağası Hayri Bey ile
görüştüm. Edirne teşkilâtı hakkında henüz kat'i malümatımız yoktu.
Verdiği malümata göre, hemen kâffesi zâbit olmak üzere Kırkkilise
ve Edirne civarında yetmiş kadar efrâd-ı cemiyet vardı. Maamafih,az
zamanda terakki etmesi kuvvetli idi. Kendisine hatırımda olan bir şifre
miftâhı verdim. Ertesi gün Edirne'ye hareket edecekti.
Istanbul'a gitmem muvafık görülmüyordu. Bu hususta Rahmi Bey en
ileri varıyordu. Bir bahane ile Selânik'te kalmam arzu ediliyordu. Bunun,
üzerimize şüpheyi dâvet edeceği ve binâenaleyh Istanbul'a gitmezsem
Bolânik'i terk ile dağa çıkmam lâzım geldiğini ve maamafih hükümetin
türza harekeline göre zaten böyle isyan halinde bir adama ihtiyâcımız
olduğunu ileri sürmüş ve nihayet benim Selânik'i terk ile dağa çıkmam
takuarrür etmişti. Fakat, gününü henüz tayin edememiştik.
Artık benim de hareket günüm kendiliğinden takarrür etmişti. Bu
hareket gününü evde kimse bilmiyor, yalnız, arkadaşlara cuma günü
Istanbul'a gideceğimi söylüyordum. Merkez-i Umumi arkadaşları da ne
vukit dağa çıkacaktım, haberdar değildiler. Rahmi Bey, Tikveş'e gitmemi
ve ora beylerinin fevkalâde hamiyetli olmaları dolayısiyle iyi muhafaza
olunacağımı ve çalışacağımı söylüyordu. Ben ise eşkiya takibi dolayısiyle
ahâlinin tanımasından dolayı daha iyi iş göreceğimi tahmin ile Manastır
cıvarına gitmeyi tercih ediyordum.
Perşembe günü Erkân-ı Harp Binbaşısı Hafız Hakkı Bey'i gördüm,
perşembe ile cuma günü arasındaki gecede hareketim lâzım geldiğini
söyledim. Karârımız veçhile Yenice-Karacaova üzerinden Manastır'a
gidecektim. Yenice'ye kadar gece hayvanla, orada Nizanıiye Taburu
Kumandanı olup Selânik'te bulunan Mümtaz Kolağası sınıf arkadaşım
Süleymâniyeli Tevfik Efendi ile beraber gidecektik. Ben Iştayn
Mağazası'ndan çanta vesâir noksan bazı eşyaları aldım ve götürüp
Hakkı Bey'e verdim. Gece saat ikide Olimpos Palas Kahvesi köşesinde
beni bulmasını söyleyerek ayrıldım. Sabahleyin Hey'et-i Takibiye Reisi
Mazhar Bey, Manastır trenini kaçırdığından gidememişti. Onunla
konuştuk. Dağa çıkınamı muvafık bulmuyordu. Maamafih verilmiş
karara tebâiyet lâzım olduğunu o da tasdikten geri durmuyordu.
Öğleden sonra Hüseyin Hilmi Paşa'ya vedâya gittim. Soğukkanlılığım
üzerimdeydi. Daha ziyâde bir sükünet gelmişti. Ertesi gün hareket
edeceğimden, bir emirleri olup olmadığını sordum: “Nâzım Bey'e selâm
söyle. Mektuplarına cevap yazamıyorum, kusura bakmasın ve sıkça
muhabereye de hâcet yok ve bir de ne dediği kadar az ve ne dedikleri
kadar çok de” dedi. Bu sırada karşıda oturan Mazhar Bey'in yüzüne
baktım. Hilmi Paşa'nın ne demek istediğini o da anlamıştı. Yani ne
cemiyet efrâdı ve Nâzım Bey'in zannettiği gibi az, nede Mazhar Bey'in
bir gece evvel kendisini tedhiş için mahsüs söylediği kadar çok idi.
Gülmekten kendimi güç alabildim. Oradaln| çıktım. Gece, azledilmiş
Ordu Kumandanı Erkân-ı Harp Ferik Esad Paşa Istanbul'a hareket
etmişti. Sabah treni de Müşir Ibrahim Paşa'yı getirmişti.
Sokakta cemiyet aleyhinde ihbârâtta bulunmak üzere geldiklerini
söyledikleri Pirlepe'den gelen süvari mülâzımlarından Nidâi ve Hüseyin
Efendiler (ile) Piyade Mülâzımı Ismail Hakkı Efendi'ye rastgeldim. Kan
beynime sıçramıştı. Bu genç fikirlerin böyle vatanın izmihlâline hâdim
bir idâre-i mülevveseye şüphesiz ufak bir mükâfat için casusluk etmesi
kanıma dokunmuştu. Hele, Nidâi Efendi'yi namuslu biliyordum. Artık
yatmak istemedim. Vakit yoktu. Olimpos Palas'ta Erkân-ı Harp Binbaşısı
Fethi Bey'i gördüm. Dürbünüm fena olduğundan bir dürbün istedim.
Beyaz Kule'de, yeni Diyarbakır'dan gelmiş olan Jandarma Kumandanı
Sadeddin Bey ile öpüşüp Istanbul için vedâ ettikten sonra Fethi Bey
dürbünü getirmeye, ben de elbise değişmeye gittim.
Validem, Müfettiş Paşa'nın yaveri ve emir neferi üç defa gelip beni
aradığını, behemahal Paşa'yı görmem lâzım geldiğini söyledi. Sofra
hazırdı. Sükünetle birkaç lokma yedim. Fakat acaba “Müfettiş Paşa
benden şüphelendi mi?” diye düşünmeye başladım. Vakit kaybı lâzım
değildi. Hemen odama çıktım. Sırtımdaki beyaz ceketi çıkardım.
Siyah pelerinimi aldım. Ortada bulunan birkaç kâğıdı parçaladım.
Burada herşey bana meyüsâne bakıyordu. Hava kararmaya başlamıştı.
Müteessir olmaya başladım. Fakat vazifemin ulviyetini düşünerek bu
teessüre teessüf ettim. Odaının içine son bir nazar fırlatarak çıktım.
Son gözüme ilişen şey, bir gece evvel Rahmi Bey'in otururken kırmış
olduğu bir sandalye oldu. Bu, bir müddet için vatanın selâmetine ait
müzâkerâta melce' olan bu odayı terkediyordum. Validemi gördüm. Ge-
len yaver ertesi gün Istanbul'a hareket edeceğimi söylediğinden melül
idi. “Müfettiş Paşa'ya gidiyorum, gelirim” diye çıktım. Kapı yanında asılı
kılıcıma baktım. Annem kapının yanına gelmişti. Elini öpmek istedim,
fakat hiçbirşey anlamamasını istiyordum. Kendimi zaptettim. Evden
çıktım. Babam bu gece vazifesi iktizâsı yolda olduğundan kendisiyle
görüşememiştim.
Maamafıh, evden çıkınca eski beşâşetim avdet etti. Artık gözümde
hiçbirşey yoktu. Evet! Bir vakitler vatana hiçbir fâide temin etmeden bir
şaki kurşununa hedef olacak yerde, vatanın selâmeti için ölecektim. Bu
halde, hiç olmazsa rahmet okuyacak birkaç kişi bulunacaktı. Fethi Bey'i
kapının önünde bekledim. Dürbünü verdi. Biraz düşünceliydi. Beni teşci
için, Beyaz Kule bahçesinden çıkarken söylediği söz hatırımda idi: “Bu
işte de ilk adımı atmayı Allah sana nasib etti” demişti. Bu adımı attıran
Allah'a tevekkül-i tamın ile ben de ilerleyecektim. Böylece, Manastır
Hey'et-i Merkeziyesi'nde Süvari Kaymakamı Sâdık Bey'in dediği gibi,
Süavi merhümun istibdâd duvarına çaktığı çivi, benim tırmanmama
yardım edecekti. Merhumun cesaretine hayran olduğumdan, ben de aynı
ismi nâm-ı müstear olarak almıştım. Merkez-i Umumi evrakına Suâvi
diye muhâberâtta ilk evvel kullanılmasına sebep olan dört köşe küfi
yazıyla imza ederdim.
Olimpos Palas Kahvesi'nde, Fethi ile köşede oturduk. Bu sırada
Manastır'dan gelmiş olan Resneli Yüzbaşı Osman Efendi geldi. Ertesi
gün Manastır'a hareket edecekti. Manastır'a geleceğimi, binâenaleyh
beni beş gün sonra Sultanyanı kulübelerinde ufak bir müfreze ile
beklemesini söyledim. Işi anlamamıştı, yüzüme bakıyordu. Gülerek
tekrar ettim. O vakit “Pekiyi” dedi. Hakkı Bey henüz gelmemişti. Vakit
geçiyordu. Hatırıma Müfettiş-i Umumi'nin aramakta olması geldi. Canım
sıkıldı. Bu sırada Telefon Zâbiti Ibrahim geldi, Müfettiş-i Uınuıni'nin
aramakta olduğunu söyledi. “Arkadaşlarla görüşüyorum, gideceğim”
dedim. Nâzım Bey'e selâm söylememi ve kendisine uzun mektup
yazacağını söyledi, gitti. Bu sırada Hakkı Bey'in Yunyu Kıraathanesi'nde
olduğunu biri söyledi. Çağırdım, beraber çıktık. Rıhtım boyunca gittik.
Ben tekrar Olimpos Meydanı'na döndüm. Oradan Talât Bey ile bir
arabaya bindik, ayrıldık. Diğer arabada Rahmi Bey, Hakkı Bey, Midhat
ve Abdurrahman Beyile..... Efendi geliyordu. Biz doğruca bilmediğim bir
Konağın biraz ilerisinde indik. İçeri girdik. Bu sırada araba ile gitmemize
Karar verildiğini anladım. Kolağası Tevfik Bey de beraberdi.
Kapıdan girince solda, zemin katında ortalsı| havuzlu, mükemmel
döşenmiş bır Selânik odasında bulunuyorduk. Orada Rahmi Bey,
Müfettiş Paşa'nın beni arattığından, hayırlı bir haberi olması
ihtimalinden bahis ile gidip görüşmemi söyledi. Fakat artık vakit geçmiş
olduğu gibi tedbirsizlik olacağından vazgeçtim. Tüfeğim ile tabancam
yanlışlıkla Hıfzı Bey'in yazıhanesinde kaldığından, Yenice'ye kadar
yulıuz ufak revolverim ile gitmeye karar verdim. Bu sırada Talât Bey,
vemiyet sandığından masârif-i melhüzeye karşılık olmak üzere, on lira
verdı. Biraz sonra, arkadaşlarla vedâ ederek ayrıldık. Odada Tevfik
wfendi, ben kaldım. Başımı havuz başındaki ayı postunun kafasına
dnyayarak epeyce uyudum. Sabah saat yedide araba geldi. Ben zaten
erkân-ı harp alâmeti ile kolumdalki| nişanın ikisini sökmüş, mülâzım-ı
evvel nişanı ile kalmıştım. Böylece, Tevfik Efendi ve ..... Efendi ile
arabaya bindik.
Haziran'ın oniki ve onüçüncü perşembe ve cuma günleri arasındaki
gecede artık Selânik'i, ailemi, istikbâl-i maddimi terkederek sâdece
ahalhiden bir ferd gibi hükümetin bütün kuvvetine karşı alenen,
ıwusellâhan ilân-ı isyan ediyordum. Fakat evvelâ Allah'a ve Peygamber'e,
sonra da cemiyetimizin teşkilâtına, hükümetin zulmünden bizâr olan
millete itimad-ı tâmmım olduğundan, istikbâl-i vatanı gayet parlak
görüyor, bunun için benim maddeten kararan istikbâlimin zulmetine
ehemmiyet vermiyordum.
Şehir kapısındaln|, kolcuların gözüne ilişmeden çıktık. Vardar
Kapısı'nda henüz açılmış olan kahvelerin önünden geçerken artık
Selânik'e vedâ ediyordum. Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak bir
teessür büsbütün zail olmuştu. Vâkıâ, artık eski tahayyülâtım gibi
ınemlekete hâdim iyi bir asker
n oğ.>
olanıayacaktım. Çünki bu aa ei Kesin sie si
andan itibâren hiç idim. Dağda Sİ di milk serezli ari
ise kimbilir hangi kurşunla Yİ ed ir sille Sed iv
ee > N yleirklai gine İ5, DE vir
vurularak âsi diye cesedim bir M7 vü Ü İİEN baldkir MUİV çörek Afis
köşeye atılacaktı. Fakat, memnun eği v ylklengrkği! emmesi
«gi z e i İç ee Ze up b kab
idim. Çünki, şimdiye kadar AŞİ Lİ Sl 7 EDE eri
memlekete esaslı bir fâide temin a ie ek eğik alda e ei
A Nİ ia Hs m Lr v2 e
edemeden on defa ademe mahküm yü ap ÇİM EK
olup kurtulan hayatımı bu kerre AZAN BELİZ e BAE ZO ai
hakikaten vatan selâmeti yolunda b heri er a ve ği E74
şer ri m vam » Av vw
sarfedecektim. Binâenaleyh “Elbet | xi, .55' ie vap EK gri
> ni N ze
bir gün gelecek, beni rahmetle EZ EA a ig İğ
Pimi Eg 2 esi a 1
yâdeden bulunacaktır” diyordum. Nasil Gr ARR E su
SEZ İn 5 ag /
Araba, Yenice şosesi üzerinde Gİ yi mel gl 22 gi) e hn
- 3 : P.E» diikaşe De e e Gin OLM»
karanlıkta ilerliyor, gecenin ye ei ai
sükütu arasında yalnız ara- Ud Ke kai iğ a Ein
A : A
sıra erken Selânik'e varmak İhap e Game yle ve eli
üzere hayvanını süren köylüler Otobiyografiden bir sayfa.
görünüyordu. Vardar Köprüsü'ne vardığımızda artık gün açılmıştı.
Refikim orada indi. Kendisi müteahhit olduğundan inşâ ettirmekte
olduğu yollara bakacaktı. Tevfik Efendi de su içmeye çıktı. Ben araba-
nın köşesine büzüldüm. Uyuklamaya başlamıştım. Geçidin en tehlikelli|
noktası burasıydı. Buradaki jandarma ve asker müfrezesinin muayene
etmesinden çekiniyorduk. Maamafih zâbit elbisesiyle bulunmak
tehlikeyi azaltıyordu. Alelhusus, buradaki asker beni tanımazdı. Biraz
sonra arabamız yürüyüşüne devam etti. Evvelce beş-on atlı muhafızla
geçilemeyen bu yolda ben tamamiyle emin ve müsterih bulunduğumu
hissediyordum. Çünki, artık hayatla bir irtibatım kalmamıştı. Benim için
tehlike mevcut değildi.
Yenice hâricinde arabadan indik. Ben pelerinime sarıldım. Tevfik
Efendi ile böylece güpegündüz şehrin içinden geçerek, Tevfik Efendi'nin
evine geldik. Bu ev şehrin şimal kenarına yakın, orta yerinde ufak
bir meyve bahçesinin bir köşesinde iki alçak yer odasından ibâretti.
Biraz sonra Yüzbaşı ..... Efendi ile Mülâzım Fuâd ve diğer efendiler
geldiler. Mütehayyir oldular. Hepsinde beraber gelmek, dağlarda birlikte
dolaşmak için heves vardı. Evde hizmetçi nefer Salih, birşey bilmiyordu.
Biraz sonra Erkân-ı Harp Kaymakamı Cemal Bey'in Yenice'de olduğunu
anladım. Görüşmek istediğimi söylettim. Geldi. Pek mütehayyirdi.
Ibrahim Paşa'nın kendisini telgrafla istediğini söylüyordu. Işlere ba-
kacak kimse olmadığından istendiğini, binâenaleyh merak edecek
birşey olmadığını anlattım. Benim de beraber avdetimi teklif ediyordu.
Fakat, artık herhalde birimizin dağda alenen hâl-i isyanda bulunması
efkâr-ı ahâli üzerinde gayet iyi bir tesir yapacağını ve ihanet ümidlerini
tehdide ve fedâiler meydana çıktığı halde hükümetin elinden kurtul-
mak üzere bir melce bulmalarına yegâne vasıta olacağından yoluma
devamı muvafık gördüm. Biraz sonra öpüşerek ayrıldık. Bu sırada Mevki
Kumandanı Binbaşı Ibrahim Bey ansızın eve gelmişti. Müşarünileyh
efrâd-ı cemiyetten olmakla beraber kendimi tanıtmak istemediğimden
arkamı dönerek yatakaldıın. O da tanıyaınadı. Ertesi gün esliham geldi.
Bazı nevâkısımı orada tamamladım.
Biran evvel Manastır cihetine geçmek istediğimden, daha ilk gecede
Mülâzım Fuâd Efendi Karacaova'ya, amcam kumandan Kolağası Halil
Bey'e beni gelip alması için haber vermeye gitti. Iki gün sonra ufak bir
müfreze ile, Halil Bey gelmişti. Son günde bahçede dolaşırken kumandan
ile karşı karşıya geldik. Beni görünce öptü. Oraya ne için geldiğimi
bilmediğinden evine dâvet etti. Sonra anlattım. “Allah muvaffak etsin”
diye ayrıldı, gitti.
Gece saat dörtte, yıldızlı bir gecede Yenice'yi terkettim. On neferlik
ufak atlı piyade müfrezesiyle hafıf meyilli sırtlar üzerinde ilerliyorduk.
Ayrılırken, Mülâzım Ali Efendi benimle gelmekte ısrar ediyordu.
Evdeki nefer Salih beni anlamıştı. O da beraber gelmeyi istiyordu.
Fakat şimdilik bunların buralarda kalmalarına lüzum olduğunu
söyleyerek ayrıldım. Ailemden uzaklaştıkça maksada yaklaşmakta
olduğumu hissediyor, adetâ mesrur oluyordum. Üzerimde bütün teçhi-
zatım mükemmeldi. Bir vakit şiddetle takip ettiğim çete reislerine
bönzemiştini. Hükümet nazarında artık onlarla birdim. Bulunduğum
Anda; o zamanki kanuna tevfikan cezum idam idi. Fakat bunlar hatırıma
bale gelmiyor, yalnız maksada vusul için çareler düşünüyordum. Artık
Mogşrutıyet'i kuvveden fiile çıkarmaya Istanbul'u mecbur etmek için en
kestirme tedirin umumi bir isyan icrasına vâbeste olduğuna kanaat-ı
Kamile hâsıl etmiştim. Fakat henüz Merkez-i Umumi'nin bu bâbda kat'i
bir plânı yoktu. Ne suretle hareket olunacağı takarrür etmemişti. Yalnız
#iwdi umüm halkı, cemiyet ile birlikte ölünceye kadar çalışmaya teşvik
etmek düşünülüyordu. İhtilâl-i umumi için henüz bir karar yoktu. Çünki
teykilâtımız henüz köylere, asıl kuvve-i umümiye-i millete kadar tevessü
elimemişti. Bu sırada Selânik'te dört yüz kadar olmak üzere, bütün
Rumeli teşkilâtı ancak iki bin kişiyi tecâvüz etmiyordu.
O vakte kadar cemiyete yalnız fevkalâde itimat olunanlar alınıyordu.
Halbuki köylüler tabiatiyle sır tutmaya alışmamış olduklarından,
vuktinden evvel hükümetin işe vâkıf olmasından çekiniliyordu. Fakat
urlık buna hâcet yoktu, çünki hükümet haber almış ve bütün şiddetiyle
vemiyet aleyhine harekete başlamıştı. Gece yolumuzu şaşırdık. Virtkobe
yolunu tutmuştuk. Bunun için gün açılıncaya kadar beklemeye mecbur
olduk. Gün açıldıktan sonra yolumuza devam ettik. Hemen yarı yolda
idik. Sol ilerimizde Vodina'daki cemiyet efrâdından..... Bey'in çiftliğine
gittik.
Orada biraz yemek yedikten sonra iki saat kadar istirahat ettik.
Nihayet oldukça tehlikeli ve Rum-Bulgar çeteleri güzergâhı olan alçak
ormanlıkları, sırtları geçtikten sonra akşam yediye doğru Karacaova'ya
indik. Efrâd, merkez-i kazâ olan Çiska'ya döndü. Halil Bey ile biz, benim
kalacak Jolduğum)| Timur Bey'in mahaldeki çiftliğine yollandık. Evvelce
haberi verilmiş olunduğundan, yolda oğlu Hasan Bey'de hazır olan bir
kat elbisesini giydim. Eslihamı, elbisemi çıkardım. Beyaz potur, kırmızı
kuşak ve mintan ve fes rengi fermele ile artık tamamiyle bir Kayalarlı
Türk ağası olmuştum. Ismim de Ahmed Dayı oldu. Artık çiftlik adamla-
rı beni bu nâm iletanıyordu. O gece, kazâ kaymakamı olan, öteden beri
hamiyetini her vakit en büyük fedâkârlıklar izhâriyle isbât etmiş ve
kazâsının maârif ve temeddününe son derece çalışmış olan Abbas Bey,
Vodina Jandarma Bölüğü Kumandanı olup, her suretle Abbas Bey'e
tamamiyle refik olan Yüzbaşı Refet Bey geldi. Gülüşerek öpüştük. Artık
tesadüf ettiklerimden hepsinin gözünde şüle-i ümid parlıyordu. Çünki,
benim çıkmamla işin kuvveden fiile çıkmaya başladığını söylüyorlardı.
Ben de bu ümidi gördükçe bu ümidleri boşa çıkarmamak üzere çalışmak
için, kalbimde büyük bir kuvvet hissediyordum.
Bu sırada Niyazi Bey'in Resne'den çıktığını haber aldım. Bunun
üzerine Manastır civarında bulunmaya hâcet olmadığına hükmettim.
Çünki, Niyazi Bey'in cesareti ve gayreti ile oralarda tesir-i lâzım hasıl
olacaktı. Binâenaleyh, ben hiç gitmediğim için bence daha müşkil Tikveş
cihetine geçmeye karar verdim. Bunun üzerine Yüzbaşı Refet Bey ile
Vodina'da bulunması lâzım gelen Resneli Yüzbaşı Osman Efendi'ye
Kaymakçalan'a gelmesi için haber gönderdim. Ertesi gün istirahattan
sonra, gece saat altıda Çiska'ya gidip oradan Redif Mülâzım-ı Evveli
Mehmed Efendi ve onun intihâb edeceği ufak bir redif müfrezesine
kılavuz olmak üzere iltihak ile Tikveş'e gitmeye Halil Bey ile karar
verdik. Akşam üzeri herkes dağıldı. Timur Bey ile ve akrabasından
Hüseyin Bey ile konuşuyorduk. Idâre-i müstebidenin seyyiâtını bitirip
tüketemiyorlardı. Hepsi icâbında ölmeye hazır olduklarını söylüyorlardı.
Nitekim 10 Temmuz 324 hareketinde, silâhlarını kaparak hükümet-i
sabıkaya ilân-ı husümetle bu sözlerinin doğruluğunu, erkek oğlu erkek
Osmanlı olduklarını isbât ettiler.
Gece saat birde hayvanla, Timur ve Hüseyin Beylerle hareket ettik.
Yarım saat sonra Çiska yakınında bizi bekleyen Halil Bey (vel Mülâzım
Mehmed Efendi'ye rastgeldik. Askeri elbiseyi hâvi torbayı Mehmed
Efendi aldı. Oradan Timur Bey'e vedâ ettik. Onlar çiftliğe döndü, biz
de kasabaya girdik. Cami yanında rastgeldiğimiz polis devriyesinden
kolay geçtik. Nihayet köyün mektebine girdik. Burası askere tahsis
edilmiş, fakat boş idi. Sıralar bir tarafa yığılmıştı. Kısaca, hareket
hakkında konuştuk. Ben askeri elbiseıni orada bırakacaktım. Bunun
yerine çizmemle Halil Bey'in bir kat avcı elbisesini alacaktım. Yolda
yayan olarak köylü elbisesiyle gidecektim. Biraz sonra, karanlıkta yalnız
kaldım. Getirilmiş olan bir hasırın üzerine uzandım. Saat altıda hareket
olunacağından, hiçbirşey düşünmeden hemen uykuya daldım. Saat beş
buçukta Halil Bey gelmiş, kaldırmıştı. Silâhımı aldım. Hemen hareket
ettik. Müfrezeye şehrin haricinde iltihâk ettim.
Artık ovada, serin bir sis içerisinde, karanlıkta ilerliyorduk.
Tırmanacağımız dağın eteğinde ..... köyünde gün açıldı. Mülâzım
Mehmed Efendi'yi evfak iyi gördüm. Şişmanca, orta boylu, esmer
çehreli, hakikaten nâsiyesinde cesaret, azim, metanet görünüyordu.
Bölüğünün kendisini fevkalâde sevdiğini ve her emrine âmâde olduğunu
iftiharla söylüyor ve lüzumunda Meşrutiyet uğrunda bu bölüğü ne güzel
kullanacağımızı anlatıyordu. Bunları işittikçe sevincimden gülüyordum.
Hakk'a hamdediyor ve tevfikat-ı samedâniyesine mazhar etmesine dua
ediyordum. Mehmed Efendi yolu sordu. Artık dik bir yokuşu tırmanmaya
başlamıştık. Köyde müfrezenin gözüne görünmemek için Mehmed
Efendi birkaç neferle ortadan girerken biz ötesinden dolaştık. Müfreze
çavuşuyla dost olınuştuk. Köyün üstünde ufak bir mola verdik. Güneş
yakmaya başlamıştı. Çavuş bana bir parça ekmek ile bir baş sarımsak
verdi. Teşekkür ederek aldım, çünki yanımda ekmek yoktu. Mehmed
Efendi de henüz varmamıştı. Sonra, takip edindiğim itiyâd veçhiyle
hemen arkası üzerine yatarak beş dakika uyudum.
Artık, Bulgar ihtilâlinde fevkalâde zâyiâta sebebiyet vermiş olan
ve Bulgar çetelerinin güzergâhı olan kayalıklı ormanlara girmiştik.
Mevcudumuz yirmi neferdi. Müfrezemiz sessizce, birer olarak dar
yolu takip ediyordu. Mehmed Efendi'nin esteri eşyamızı taşıyordu.
Yolu göstermek üzere karakoldan bir jandarma beraber alınmıştı.
Uzun ve meşakkatli bir yürüyüşten sonra Tikveş kazâsına dâhil ol-
muştuk. Yolda devamsız şiddetli bir yağmur yedik. Akşam saat dokuza
doğru..... üzerine gelmiştik. Jandarma neferi yana yakıla kendisinin
muinsiz olduğu halde memlekette redif zâbitine para vermediği liçin|
asker edildiğini, evde vâlidesiyle kız Ikardaşının eller elinde kaldığını
nOyvluyordu ve bu fenalıkların kalkması (için| ölmeye razı olduğunu
ünlütıyordu. “Âh Ağa! Sen bilmezsin bizde birtek ..... bile yok ki böyle
mürtedlere karşı koyalım. Hem bunlar emri İstanbul'dan alırlarmış.
Oradaki büyük hırsızları ortadan yok etmeli” diye ..... -ı hâl ediyordu.
Bu saf Kastamonulu neferin saf sözleri beni hem müteessir ediyor,
len de memnun ediyordu. Evet, milletin en ücra köşesinde bulunan
bır köylü bile idâre-i müstebidenin zulmünü duymuştu. Işte bu duygu
maksadın kolayca husulüne muvaffak olunacağını gösterdiği için
memnun oluyordum. Köye yaklaştık. Evvelce ettiğimiz tahkikatta,
köyde bir askeri müfrezesiyle bir jandarma zâbit karakolu bulunduğunu
ve müfreze zâbitinin alaylı ve muhaliffikirde ve Jandarma Karakol
Mülâzımı Ali Efendi'nin de tamamiyle aleyhimizde bulunduğunu
anlamıştık. Binâenaleyh, burada oldukça büyük bir tehlike vardı.
Mehmed Bfendi karakola gitti. Biz köyün kenarındaki mektepte
kaldık. Efrâd ile konuşuyorduk. Çavuşun fikrini anlamak üzere sordum:
“Şimdi, tüfeğim var diye burada jandarmalar, beni tutarsa bilmem
nasıl olur?” dedim. “Hayır, biz ölür seni teslim etmeyiz” diye kısa bir
vevap verdi. Bu sırada, Mehmed Efendi zâbitlerin ikisinin de olmadığını
gelip söyledi. Hemen hareket etmek üzere dört ester kiralamayı ve iki
iyi neferi beraber alarak bu gece Tikveş'e gitmek muvafık olacağını
söyledim. Böyle yapıldı, akşam saat onbir buçukta köyden çıkıyorduk.
Bu eşkiya cevelângâhı olan arazide, yanımızda ester sahipleri
iki Hristiyan olduğu halde köyden hareket ettik. Gece karanlık idi.
Maamafih hayvanlar yolu biliyordu. Hiç şaşırmadan ilerliyorduk. Altı
saatlik olan mesafeyi gece kat ile kasabaya gece girmek lâzımdı. Sür'atle
ilerliyorduk. Semerler etimi kesecek derecede acıtıyordu. Nihayet,
güç hal ile hiç bilmediğimiz kasabada müfreze mahallini bulduk.
Tabur kolağasının sınıf arkadaşım olan Mümtaz Kolağası diğer Tevfik
Kfendi olduğunu biliyordum. Kendisinin cemiyetten olduğunu tahmin
ediyordum. Fakat bilinmesini istemediğimden, Mehmed Efendi'ye
neferden evini sordurarak kendisini çıkarttım ve Mehmed Efendi ile
eşraftan, efrâd-ı cemiyetten olduğunu bildiğim Şevki Ali Bey'in evine
götürmesini söyledim.
Merkez-i Umumi, evvelce Tikveş'e gelmem ihtimalini yazmış
olduğundan Tevfik Efendi geleceğimi biliyormuş. Hükümet yanından
geçerek bir evin kapısında durduk, içeri girdiler. Ben siyah pelerinime
sarılmış, bekliyordum. Bu sırada polis devriyesi yanımdan geçti. Ben
tüfeğim elimde hazır bekliyordum. Tevkif etmek isterlerse hemen ateş
edecektim. Fakat, yüzüme kısaca bakarak geçtiler. Bu evden bir zâbit
çıktı: “Beni takip ediniz” dedi. Beraber yürüdük. Büyük bir konağın
avlusundan içeri girdik. Biraz bekledikten sonra Şevki Ali Bey'in biraderi
Mehmed Bey geldi, selâmlık odasına aldı. Biraz konuştuktan sonra biraz
yemek getirdiler. Bundan sonra ayrıldı. Bu gece fevkalâde yorulmuştum.
Bir gece evvelsi saat altıdan bu gece altıya kadar fena arazide yaya
ve semerli ester sırtında, fena bir yürüyüş yapmıştım. Soyundum.
Yatmamla uyumam bir oldu. Gayet müsterih idim.
Ertesi gün Kolağası Tevfik Efendi gelişti. Görüştük. Daha sonra
Belediye Reisi Rıfat Bey ve akşam üzeri Şevki Ali Bey geldi. Bu zevâtta
gördüğüm hiss-i hamiyyet hakikaten Osmanlı milletini idâre-i meşrutayı
tesis etmekten menedecek hiçbir kuvvetin mevcut olamayacağına kanaat
getirdim. Teşkilât hakkında konuşuldu. Henüz köylerde teşkilât olmadığı
gibi Tikveş'te beyler arasında ihtilâf vardı. Fakat, dâhil-i cemiyet olanlar
hemen bütün kazâ köyleri üzerinde sahib-i nüfuz olduklarından az
zamanda teşkilâtın köylerde de tekemmüle mazhar olacağına kani
oldum.
Bu sırada köylerden ileri gelenlerin Kovadar'da (Tikveş merkezi)
tahlifine başlanıldı. Bu sırada ben Tikveş'de kaldım. Vusülümün ertesi
günü Rıfat Bey'in evine naklettim. Orada Tikveş Fedai Çetesi'ne dâhil
olacak iki köylü hazırdı. Ömer Çavuş'un cesareti, zekâveti, yüzünden
anlaşılıyordu. Diğeri ise Köprülülü idi. Sonradan anlaşıldığı üzere bu
adam hakikaten ahlâksızdı. Fakat çetede son zamana kadar iyi hizmet
etti. Fakat, bilâhare Selânik'te bir onbaşıyı vurarak firar ile tıynetini
gösterdi. Rıfat Bey'in evinde Mevki Kumandanı ..... Bey ile, diğer
zâbitan ile görüştüm. Hepsinin yüzünde gördüğüm beşâşet, benim orada
bulunmamdan memnun olduklarını anlatıyordu. Üç gün Tikveş'de kal-
dım, üçüncü gün Hüseyin Efendi'nin evine vardım. Orada, Mustafa Necib
Efendi ile görüştüm. Bütün arkadaşlar beraber gelmek hususunda hâhiş
gösteriyorlardı. Fakat hâriçte bir nokta-i istinâd olacak bir köy teşkilâtını
ikmâlden sonra celbi kararlaştırdım.
Nihayet, ilk evvel çetenin teşkili ve köyler teşkilâtına başlamak
üzere, ..... Bey ile Timyanik köyüne beygirle gittim. Akşamüzeri köylüler
tarladan gelmeden köye girdik, köyün ortasında etrafa nâzır olan Adem
Ağa'nın evine indik. Ben avcı erkân-ı harp binbaşısı elbisesiyle idim. Bu
sırada fişekliğim ve parabellum revolveri Selânik'ten gelmiş olduğundan
artık teçhizatım mükemmeldi. Bu eslihayı ve cemiyetin Rumeli
Teşkilâtı Dâhiliye ve Kuvve-i lcrâiye..... Müfettiş-i Umumiliği'ne tayin
olunduğumu müş'ir kâğıdı Erkân-ı Harp Kolağası, o vakit Hat Müfettişi
olan Mustafa Kemal Bey getirmişti. Öpüştük. Bir gece beraber kaldıktan
sonra avdet etti. Selânik'te herşeyin iyi gitmekte olduğu anlaşılıyordu.
Şimdiye kadar ebeveynimden mektup gelmemişti. Gelmesini de
istemiyordum, çünki belki benim oldukça ağır olan bu hareketimi
muhabbetlerinin şiddeti sâikasiyle tecviz etmez ve kendilerini böyle
bıraktığımdan dolayı darılırlardı. Fakat Mustafa Kemal Bey'in getirdiği
bir zarfı açınca kalben biraz sıkıldım. Çünki bu zarfta ebeveynimden olan
mektuplar vardı. Az tereddütle ilk zarfı açtım. Validemin, sureti aşağıda
olan mektubu idi.
Artık kâmilen değişmiştim. Demek validem benim bu hareketimi
tecviz ediyordu. Ikinci hemşiremin mektubunu okuyunca fevkalâde
neş'elenmiştim. Peder Bey'in mektubu üzerine çocuk |gibi| sevincimden
gülüyordum. Gayrıihtiyari mektubu etrafımdakilere okudum. Onlara
da aynı tesiri yaptı. Artık ebeveynim kâmilen zihnimden silinmişti.
Çünki onların duasını bu suretle kazanmış, onları memnun etmiş
oluyordum. Artık düşünecek başka şey kalmamıştı. Bu yük altında
kalbön fevkalâde ferahlık duyuyor, elimdeki tüfeği sıktıkça hiçbirşeyden
ihliruz elineyeceğimi hissediyor, kendı kendime itimadım artıyordu.
Adem Ağa ve biraderi bizi kapıdan karşıladı. Ben derhal hazırlanan bir
köylü elbisesini giyip Doyranlı Ahmed Ağa oldum. Köyün diğer ağaları
Ahmed Bey ve diğer isimlerini hatırlayamadığım zevât geldiler. Hep
İhirliktel konuştuk. En ziyâde memnun olduğum birşey, burada Âdem
Ağa ile vuruşmuş olan diğer bir ağa beraber oturuyorlar, konuşuyorlardı.
Aralarındaki adâvet kâmilen kalkmıştı. Ahvâl-i hâzıranın fenalığından
yunasyakıla bahsediyorlardı. Biri, şehirde Tikveşli Hoca'nın biraderi yaz-
ma okuma bilmediği halde elli lira maaşla Meclis-i Maarif-i Kebir'e âzâ
olduğundan bahsediyor ve “Bu para bu nâehillere verileceğine, hiç mektep
olmayan yirmi beş köyümüzde mektep açılırdı” diyordu.
Yemekten sonra köylülerin tahlifine başladık. Eli silâh tutan ve
uklı erenlerden onbeş yaşından yukarı olanları tahlifetmeye karar
verdim. Köy teşkilâtı hakkında nizamname esaslı birşey olmadığından,
sulâhiyetim dâiresinde bunları kendim yapıyordum. Nizamname
ımücebince tahlifin birer olması imkân hâricinde olduğundan onbeş-yirmi
İlkişiyi| birden tahlif ediyorduk. Köyün imanı ve Âdem Ağa'nın biraderi
ve..... Bey ve ben yandaki odada duruyorduk. Ben elbisemi giymiştim.
Üniformamın, görenler üzerinde tesiri fevkalâde idi. Gelenlerin
huzurunda bervechiâti bir nutuk söylüyordum:
“Arkadaşlar!
Bilirsiniz ki şimdiye kadar, birçok yerler elimizden gitti. Tuna
Vilâyeti, Bosna ne oldu? Oradaki ahâlinin canlarını kurtarmak için
mallarını bırakarak kaçtıklarını bilirsiniz. Bunlar ne oldu? Geldiler,
bu yerlere sığındılar. Fakat, ekserisi aç çıplak. İşte şimdi bizim de
başımıza bu belâlar gelecek gibi görünüyor. Hükümetin yolsuzluğundan,
görüyorsunuz, ecnebi zâbitler geldi. Yarın öbürgün buralarını “Biz işimizi
göremiyoruz” diye parçalamaya kalkışacaklar: O vakit biz ne olacağız?
Artık bizim için gidecek yer yok. Denize döküleceğiz, yahut
düşmanların ayakları altında çiğneneceğiz. Böyle zamanda karı gibi
ölmekten ise, işlerimizi düzelimek için erkekçe şimdi ölmeyi göze almak
yeğdir, değil mi! Eğer biz böyle çalışırsak, hem muvaffak ölürüz, böylece
hiç olmazsa kalanlarımız rahat eder, evlâdımız bize rahmet okur.
Neyi düzelteceğiz bilir misiniz? İstanbul'daki idareyi. Pekalâ bilirsiniz
ki, İstanbul'da birçok memurlar hiç iş görmedikleri halde binlerce liralar
alıyorlar. Hafiyelere binlerce liralar beyhüde veriliyor. Bu yüzden birçok
evler kapanıyor. Sizin yalınayak, başıkabak çalışarak ektiğiniz ekinlerden
alınan paralar hep böyle gidiyor. İstanbul'a gidenleriniz bilirler ki,
orada on yaşında çocuklara miralaylık veriliyor. Ne lâzım, sizin Tikveşli
Hoca yüz elli lira maaş alıyor, kardaşı yazma okuma bilmezken Meclis-i
Maarif'te elli lira alıyor.
Halbuki bu paralar ne olacak? Hani yollarınız? Hani mektepleriniz?
Askere gönderdiğiniz çocuklarınız, kardaşlarınız çırılçıplak
dağbaşlarında koşuyor, ölüyor. İstanbul'dakiler ise zevk u safalarında.
Mahkemeye giderseniz müşkilinize bakan olmaz. Bakınız Bulgarlar'a,
bu kadar ölüyorlar, yine çalışıyorlar. Hükümette memurlar onların
işlerini görüyor, fakat, size bakan bile yok. O halde onlara bakarak biz de
çalışalım, İstanbul'daln| bu keyfi idareyi kaldıralım.
Padişah, Hazret-i Peygamber'den akıllı değil ya! Öyle iken
Peygamberimiz Efendimiz müşavere etmeden birşey yapmazdı.
Hep sahâbe-i güzin ile konuşurdu. Biz bundan ayrıldık. Otuz sene
evvel toplanan Meclis'i İstanbul'da dağıttılar. Biz işte yine bu Millet
Meclisi'nin toplanmasını isteyelim. Böylece, verdiğimiz paraların nerelere
gittiğini soracak vekillerimiz olsun. Bunlara sorulmadan padişah
kendiliğinden, öyle her istediğini yapmasın. Böyle olursa, adalet olur.
Adalet olan yerde de din, vatan, millet selâmet bulur. Bir de, Hristiyanlar
toprak kardaşlarımızdır. Dinimizce onların hakkını gözetmek bizim
borcumuzdur. Bunu bilelim. Onlarla elbirliğiyle çalışalım. Hepimiz
selâmet bulalım. Münafıkların sözlerine kapılmayalım. Anladınız mı?
Arkadaşlar,
İşte beni görüyorsunuz. Binbaşı idim. Anam, babam, kardaşlarım
var. Hepsini bıraktım. Ben bu iş için çalışacağım. Siz de benimle beraber
ölünceye kadar canınızla, malınızla çalışacağınıza söz veriyor musunuz?”
Köylüler, bir ağızdan:
- “Veririz”.
- “Eğer, içinizde sözünü tutmayan veyahut hainlik eden bulunursa
bu gördüğünüz bıçak ve revolverle öldürülürseniz, kanınızı helâl eder
misiniz?”
- “Ederiz”.
- “Yemin eder misiniz”?
- “Ederiz”.
Bunun üzerine köylüler sağ ellerini Kur'ân-ı Azimüşşân'a ve sol
ellerini revolver ve kasatura üzerine koyarak Ism-i Celâli tekrar ederek
geçiyorlardı.
Iki gün zarfında böylece bütün köy tahlif edildi. Tahlif edilenler onar
onar kısımlara ayrıldı. Her kısım içinden birini onbaşı intihâb ettim. Bu
onbaşıları topladını. Rey-i hafi ile bunlara içlerinden altı kişiyi cemiyetin
işlerine bakmak üzere intihâb etmelerini söyledim. Böylece intihâb
olunanları, kazandıkları reye göre sıraladım. Baştan üç kişi hey'et-i
idareyi teşkil etti. Bunlar Âdem Ağa, Ahmed Bey ve bacağı sakat olan
Âdem Ağa'nın evvelce hasmı olan bir ağa idi. Diğer üç kişi de bunlara
namzet oldu. Yani, biri gaybubet eder veya hey'et-i idare değişirse, yerine
geçeceklerdi.
Bütün köylüler şu teşkilâttan pek memnun görünüyordu. Artık,
millet hâkimiyetini hissediyordu. Kendilerine biraz heves gelmek
için aralarındaki ufak tefek mesâili hey'et-i idarenin halletmesini
ve maamafih darp veya idam cezasını mucip bir kabahatleri olursa
Kovadar'da bulunan kazâ hey'et-i idâresine malümat vermelerini tenbih
ettim. Bunlarda gördüğüm metanet ve hâhiş, artık maksada kat'iyyen
muvaffak olunacağına itminân-ı tâmın hâsıl etmişti. Fakat benim
göreceğimi tahmin etmiyordum. Bununla beraber, ölürken gözüm arkada
kalmayacağından pek mes'üd idim. Bu suretle, çalışmaktan başka
hiçbirşey düşünmüyordum.
Bü skmada Selânik'ten Neue Freiö Presse gazetesini muntazaman
nliyordum., Yavaş yavaş bizden bahse başlamıştı. Bir nüshasında,
hakkımda Selânik'ten bir işar gördüm. Bunda şöyle yazılıydı:
“Müfettiş Paşa'nın yaveri, Erkân-ı Harp Binbaşısı Enver Bey ortadan
kaybolmuştur. Kendisinin Jöntürkler tarafından öldürülmüş olmasından
korkuluyor”.
Bunun üzerine tavzih-i hakikat için gazete idaresine Almanca
(alaminen şöyle kâğıt yazdım:
“Ben, Müfettiş Paşa'nın yaveri değilim ve Jöntürkler tarafından
oldürülmedim. Bilâkis, vatanımın kana boyanmasına sebep olan
ularei müstebideyi yıkarak yerine idâre-i meşruta tesis etmek için
urkadaşlarımla beraber çalışmak üzere dağa çıktım. Ben, gazetenizde
birçok defalar yazdığınız, takib-i eşkiya ile meşgul erkân-ı harp
bınbaşısıyım”.
Bunu Demirkapı'dan postaya verdirdim. Demirkapı ile bulunduğum
mahal arasında muntazaman bir köylü posta tesis edilmişti. Noye Fraye
Presse bunu neşretmişti.
Bu husus Selânik'te herşeyi meydana koymuştu. Selânik'ten
gaybübetimlin| birçok faraziyelere meydan vermiş olduğunu sonradan
anladım. Validem gece yarısına kadar eve dönmediğimi görünce
neferimi Müfettiş Paşa'ya göndermiş. Oraya gitmediğimi haber
ulınca epey meraka düşmüş. Pederim, ertesi gün gelmeyince, o da pek
müteessir olmuş. En ziyâde Bulgar veya Rum çeteleri evvelce şiddetle
takip ettiğimden onlar tarafından idam edilmem ihtimali kuvvetli
bulunuyormuş. Pederim, Müfettiş Hüseyin Hilmi Paşa'ya yolda tesadüfle
benden malümat istemiş. Paşa da: “Merak etmeyiniz, birşey olmamıştır”
diye hissiyatını anlatmıştır.
Polis idaresi, güya nişanlı bulunduğum bir kızın o gece diğer birine
verilmesi dolayısiyle intiharımı tasavvur ederek sahilde nâşımı aratmış,
hülâsa herkes bir türlü tahminde bulunmuştu. Ben o gece biri eve, biri
de Müfettiş Paşa'ya hitaben iki kâğıt yazmış, mahallerine verilmek üzere
Talât Bey'e bırakmıştım. Eve ait olanı ertesi gün akşam üzeri Hafız
Hakkı Bey eve götürüp vermiş ve bu suretle hakikati anlatarak onları
teskin etmişti. Fakat, Müfettiş-i Umumi Paşa'ya ait olan kâğıdı posta
kutusuna atmaya karar vermişler. Fakat götüren adam polise tesadüfle
korktuğundan kâğıdı denize atarak mahvetmiş. Bu suretle bir müddet
için hareketim ve sebebi hükümetçe malüm olmamıştı. Müfettiş-i
Umumiliğe hitaben yazdığım kâğıt şöyle idi:
“Hıdiv-i Efhâm!
Otuz seneden beri vatanımızda hüküm süren istibdâd, son günlerde
şiddetini artırdı. Artık bir nihayet vermek, mevcud olan Kanun-ı
Esâsi'nin hükmünü icra ettirerek hükümet-i meşrutayı ihya etmek,
selâmet-i vatan ve millet için lâzımdır. Ben şimdiye kadar hayatımı feda
edercesine hükümet-i sabıkaya hizmet ettim. Şimdi de meşrutiyete öylece
çalışacağım. Bunun için dağa çıkıyorum. Benim gibi binlerce hamiyetli
gençler de böyle çalışacaklardır. Bu metâlibi is'âfa muktedir olanlar,
bizimle beyhude uğraşmayarak gayet muhikkane olan bu arzumuzu
yerine getirsinler, neticesi kendileri için fena olur. Ben bir hak talep
ediyorum. Allah yardımcımdır”.
Bunlar, cep defterimden koparılmış bir kâğıda yazılmış idi.
Timyanik köyünde Sabık Tikveş Kaymakamı Hilmi Bey ile görüştük.
Timyanik köyü, arzum veçhile kâmilen dâhil olmuştu. Bu sırada o
taraflarda cesaretiyle tanınmış Küçük Hüseyin nâmındaki bir asker
firârisini celbettim. Kendisi Vardar'ın sol sahilinde gezmekte idi.
Arkadaşı Ömer isminde biriyle geldi. Bit-tahlif cemiyete alındığı gibi
çeteye dâhil oldular. Böylece daimi çete mevcuttu. Şimdilik beş nefere
bâliğ oldu.
Bu sırada Tikveş Hey'et-i Merkeziyesi'ne, Mülâzım Mustafa Necib
Efendi'nin elli mavzer ve münasip miktâr cephane alarak Timyanik'e
gelmesini yazdım. Iki gece sonra esliha kısmen Timyanik ve kısmen de
R köyüne hayvanla giden cemiyet efrâdı vasıtasiyle mezkür köylere
nakledilmişti. Mustafa Necib Efendi de gece saat altıda yanıma geldi.
Öpüştük. Bu zâbit, ilk Meşrutiyet kurşununu atmakla gösterdiği
fedâkârlığı bu defa da isbât etmişti. Eşkiya tarafından ihâta edilmiş olan
köy ahâlisine verilmek üzere çabuk göndermek lâzım olduğunu müş'ir
sahte bir irâde-i seniyeyi askere okuyarak silâhlarını toplamış, yine
onlar vasıtasiyle bilmeyerek beygirlere yüklettirmiş, kendisi de sonra
hareket etmişti. Fevkalâde cür'etle yapılan bu manevra muvâffakiyetle
neticelenmişti. Ben ise bu sırada cemiyetin kuvve-i icrâiyye teşkilâtına
ait bir nizamname yazmakla meşgul idim. Şimdiye kadar hükümetle
uğraşacak muntazam bir kuvvetimiz yoktu. Kuvvetimiz var ise de, bir
kuvve-i müsellâha vücuda getirmek lâzımdı. Çünki, efrâd-ı askeriyede
zabt ü rabtı ihlâl etmemek için kat'iyyen onlara fikr-i isyan vermemek ve
işi ahâli vasıtasiyle görmeyi esâs ittihâz etmiştim.
Kuvve-i Müsellâha Nizamnamesi hülâsası şu idi:
Kuvve-i Müsellâha, biri daimi, diğeri milis olmak üzere ikiye
ayrılacak.
Daimi Kuvve-i Müsellâha: Kazâ Çeteleri ile Vilâyet Teftiş Çetesi'nden
ibaret olacaktır.
Kazâ Çeteleri: Yüzbaşı veya Mülâzım rütbesinde bir zâbit
kumandasında bir zâbit ile 10 ilâ 15 neferden mürekkep olacaktır. Her
beş nefer bir kısım teşkil eder. Bunların iksâ ve teçhizi, kazâ hey'et-i
erkeziyesi'ne âittir. Vâşeleri ise köy sandıklarından olacaktır. Bir çete
reisi, aynı zamanda köylerdeki cemiyet umürunu ve hesâbâtı teftiş
edecektir. Eslihası, mavzer ve elbisesi avcı efrâdı elbisesi gibi olacak,
yalnız başlarında beyaz keçe ve üzerinde pirinçten bir ay bulunacaktır.
Çete reisi, aynı zamanda kazâ milis efrâdının tâliminden ve eslihalarının
hüsn-i suretle muhafazası hususunda nezârete memur ve kazâ hey'et-i
idâresi'nin yegâne kuvve-i icrâiyyesidir.
Vilâyet Teftiş Çetesi: Bir mümtaz veya erkân-ı harp zâbiti
kumandasında, onbeş neferden mürekkep olup kazâ çetesi gibi taksimatı
hâvidir. Bu çete, kazâ çeteleri ve hey'et-i idarelerinin muâmelâtını teftiş
lederl| ve diğer kazâ hey'et-i idareleriyle birlikte herhangi maksada karşı
vilâyet hey'et-i idâresinin kuvve-i icrâiyyesidir. Bunların teçhizi vilâyete
(dalir
Milis Kuvveti: Her köyde eli silâh tutan efrâd, milistir. Bunlar onar
Kişilik onbaşı talkaımlarına ayrılır. Her on kişi onbaşılarını kendileri
intihâb eder. Bunlar askerlik etmiş olanlardan bulunması müreccahdır.
Onbaşı takımlarına bir çavuş nezâret eder. Bu çavuş, köy hey'et-i
idüresinin nezâretinde milislerinin eslihalarının hüsn-i muhafazasından,
tâlimlerinden mes'üldür.
Wsliha: Herkes kendi silâhını tedârik edecektir. Buna muktedir
olumayanlara zenginlerde mevcut müteaddid eslihadan biri tayin
olunacak ve hareket zamanında bu silâhı alacak, avdette sahibine
temizleyerek teslim edecektir. Sarfedilecek cephane köy kasalarından
#nlın alınarak tamamlanacaktır.
Kuzâ Hey'et-i Idaresi, milislerin teslihinde köy hey'et-i idarelerine
yurdım edeceklerdir. Milisler alelâde, bir günden bir haftaya kadar
hâriçte kalabilecektir. Bunlar büyük iş görmek lâzım geldikte veya
tehlikeli mahallerde geştügüzârda daimi çetenin takviyesi için
kullanılacaktır. Çeteye giden milis efrâdının ailesini beslemek, köydeki
işini diğer efrâda angarya suretiyle gördürmek, köy hey'et-i idâresinin
borcudur. Çetede vefat eden milis efrâdının ailesini kazâ hey'et-i idaresi
her suretle temin edecektir. Milis efrâdı içinde teşebbüsât-ı şahsiyede
bulunmayı taahüt iden efrâd ile çeteye dâimi sürette gitmeye hazır efrâd
ayrıca tefrik olunacaktır. Bir milis efrâdı şimdilik bir siyah askeri caket
tedârik edecek ve sonraları dâimi çete efrâdı gibi teçhiz olunacaklardır.
İşte, hülâsaten böyle olan bu nizamnameyi Merkez-i Umumiye
gönderdim. Timyanik köyünde bu teşkilâtı tatbik ettim. Bu suretle
hemen yüzelli haneli olan bu köyde yetmiş nefer milis efrâdı vardı.
Bunlardan mâadâ üç fedai ve beş kişi de çete iledaimi gezmeye hazırdı.
Bu köye on mavzer tüfeği tahsis ettim. Bunlar şimdilik hey'et-i idare
tarafından hıfzolunacak ve mahallini yalnız ezâ ve cefâya tahammül
edecek iki kişi bilecektir. Maamafih, milis efrâdı mavzerin istimâlini
geceleri münâvebe ile tâlim edecekler ve arasıra daimi çete reisinin
nezâretinde endaht tâlimleri yapacaklardır.
Bu sırada Şemsi Paşa'nın üç taburla Manastır cihetine geçtiğini
haber aldım. Aynı zamanda Aydın Redif Livâsı'nın Manastır havalisine
sevkedildiğini duydum. Bu sırada ise diğer köylerde teşkilât devam
ediyordu. Onbeş gün sonra Tikveş köyleri kâmilen dâhil olacaktı.
Bu köylüler Nikodim civarında iki yüz elli kişilik bir Bulgar
çetesiyle müsademede muvaffak olduğum zaman kısmen, bilâhare
seyre gelmişlerdi vel oradan beni uzaktan tanıyorlardı. Oralarda
bulunduğumu duyan her köylü benimle çalışmaya heves ediyordu.
Hepsi hemen beraber gelmeye hazırdı. Hele, Tikveş beylerinin gösterdiği
fedâkârlık, vatanperverlik hakikaten Tarih-i Inkılâb-ı Osmânimizde
altın yazıyla yazılmaya değer. Gece-gündüz hiçbirşey düşünmeyerek
çalışıyorlardı.
Dördüncü gün, harman yerinde, köylü elbisesiyle) otururken, avluya
iki avcı neferi girdi. Bunları görünce yüreğim hopladı. “Acaba ihâta mı
olunduk?” dedim. Asıl korktuğum evin içinde bulunan çetenin derhal
ateş açınası idi. Hakikaten bazırlanınış idiler. Bu cihetteki |...ler| beni
tanımazdı. Onun için gelenlere karşı gittin. Bir de yaklaşınca amcam
Halil Bey ile Mülâzım Melik Efendi olduğunu gördüm. Sarıldık, öpüştük.
Müfreze ile civara geldiğini, görüşmek üzere beni aradığını söyledi.
Yukarı çıktık.
Şemsi Paşa'nın vurulduğunu haber almıştım. Inanamıyordum. Bunlar
teyid etti. Selânik'te de alay müftüsünü, daha birkaç kişiyi vurmuşlardı.
Vuranlar ise tutulmamıştı. Artık mücâdelede muvaffak olacağımıza
emindim. Çünki, böyle icraatın müsebbiblerilnin)| tutulmaması pek iyi
tesir yapacak, hükümeti şaşırtacak, korkutacaktı. Nitekim öyle oldu.
Bir gün evvel ise Müfettiş-i Umumiliğe sureti aşağıda muharrer bir
kâğıt göndermiştim.
Bu kâğıt, Istanbul üzerinde bu vukuat sırasında epeyce bir tesir
yaptığını sonradan anladım. Çünki, talebim veçhile derhal Hasan Rızâ
Bey'i salıvermişlerdi. O sırada Selânik'te tevkif edilmiş olan zâbitanı,
Müşir Ibrahim Paşa tahliye etmişti. Artık hükümetin de mağlüb olacağı
gereği gibi muhakkak idi. Ben artık işin, herhalde yakında halledilmesi
lâzım geleceğini anlıyordum. Bununla, Halil Bey'e Karacaova'ya
avdetle kendisinin Selânik Vilâyeti Müfettişliği'ni deruhte etmesini ve
Melik Efendi'nin Vodina ve Karacaova kazâları çetesini teşkil etmek
üzere efrâddan itimat ettikleriyle çıkmasını ve Fraşerli Elmas Bey'in
memleketi olan Kolonya-Fraşer cihetine aynı kuvvette bir çete ile
hareketini ve kezâ Yenice'de Mülâzım Âli Efendi'nin kazâ çetelsini| teşkil
etmesini ve köyler teşkilâtının buradaki gibi yapılmasını izah ettim. Bir
gece beraber kaldık. Ertesi gün avdet ettiler.
Bu sırada her taraftan cemiyeti ihbar etmedeydiler. Üsküp'te Köprülü
hey'etini haber veren Avukat Sabit Efendi vurulmuştu. Bu icraat halkın
kâmilen cemiyet tarafına celbini mucip oldu. Bu gün, köylü elbisesiyle
Mustafa Necib Efendi ile bulunduğumuz evin sofasında oturuyorduk.
Uzaktan, Krivolak yolundan iki atlı zâbit gelmekte olduğunu haber
verdiler. Dürbünümle baktım. Birisi Erkân-ı Harp Kolağası Hafız Hakkı
Bey, diğeri de Mülâzım Hüseyin Efendi idi. Geldiler, öpüştük. Hakkı
Bey sebeb-i vürüdunu söyledi. Mustafa Necib Efendi'nin aldığı silâhlar
hakkında tahkikat yapmak için gelmişti. Evvelâ görüştük. Verdiği izahat
fevkalâde ümid-bahş idi. Ibrahim Paşa artık bizim âmâlimize muhalif
hiçbirşeyde bulunmuyordu. Müfettiş-i Umumi Hilmi Paşa da bir hayli
sükündaydı. Anadolu taburları Manastır'a giderken yolda maksadı
anlamaya başlamışlardı. Orada hiçbir tabur Manastır cihetindeki
arkadaşlar üzerine gitmiyordu.
Şemsi Paşa'nın vürüdu üzerine Erkân-ı Harp Kaymakamı Selâhaddin
Bey, Kırçova civarına; Erkân-ı Harp Binbaşısı Hasan Bey bir çete ile
Pirlepe civarına çıkmış ve daha birçok arkadaşlar bu suretle dağa çıkmış
idiler.
Ben, Tikveş teşkilâtını bitirdikten sonra Köprülü-Üsküp-Kalkandelen-
Kırçova kazâlarından Manastır'a geçmek niyetindeydim. Bu sırada
Merkez-i Umumi'den gelen bir kâğıtta, Kalkandelen eşrafından Piyade
Mülâzımı..... Bey ile Mülâzım Trabzonlu Rauf Efendi'nin çeteye iltihak
ötmek üzere Selânik'ten hüraket ettikleri ve ..... Bey'in de memleketi
olan Kalkandelen kazâsına gönderilmesi yazılıyordu. Hafız Hakkı Bey'in
vusulünden evvel Köprülü ve Gevgili kazâları hakkında malümat almak
üzere Hey'et-i Idâre'den birer kişi çağırmıştım. Gevgili'den Mümtaz
Yüzbayısı Vâsıf, Köprülü'den de Doktor Mecid Efendi geldiler. Edilen
müzakerede, teşkilâtın lüzuınundan ziyâde edilen itinâ neticesi geri
kaldığı anlaşıldı. Maamafıh, Köprülü Hey'et-i Merkeziyesi'ne hülâsası
bewvechiâti bir de beyanname gönderdim:
“Gelen vekilinizden, teşkilâtınızın pek geri olduğunu anladım.
köprülüllü) Bulgar vatandaşlarımızın gösterdikleri cesaret ve fedâköârlığı
örnek alınız. Bulgar teşkilâtının en müteşebbis fedaileri hemân
Küöprülüllüldür. Sizlin) ise, daha bir fedainiz yok. Buna hakikaten teessüf
vwderim. Maamafih, birkaç güne kadar o tarafa geçtiğimde teşkilâtın
gereği gibi tevessü ettiğini görmekle fahrederim”.
Dört gün sonra gelen bir kâğıtta, yalnız şehirde her emre hazır
onbeş fedai bulunduğu, şehirdeki cemiyet efrâdının bini tecâvüz ettiği
bildiriliyordu. Bu suretle birkaç gün içinde hemen on misli bir terakki
vardı. Işte bu seri terakki fevkalâde ümid-bahş idi. Hakkı Bey birkaç
saat sonra Tikveş'e gitmiş, vazife-i resmiyesine bakmaya başlamıştı. Ben,
Selânik'telki| Merkez-i Umumiye Kuvve-i Müsellâha Nizamnamesi ile
ebeveynimden gelen mektupları gönderdim ve sureti aşağıda münderiç
mezkür mektupta söylediğim gibi, artık her an ihtilâle hazır olmamızı
ve maamafıhAğustos ondokuza kadar teehhür kabil olur ise, o vakit
herhalde umumi ihtilâli yapmamızı teklifetmiş ve Tikveş kazâsındaki
25.000 Islâm ahâlinin kâmilen hazır bulunduğunu bildirmiştim.
Gece mehtapta buradan çetele ..... köyüne hareket ettik. Belediye
Reisi Rıfat Bey orada bekliyordu. Bu köy ağaları da beraberdi. Orada
görüşüldü. Aynı suretle tahlif icra edilerek teşkilât yapıldı. Buraya da
yedi mavzer tüfeği verildi ve bu köyün ismine Kaplanlar dendi. Ertesi
gün Hafız Hakkı Bey, Selânik'e avdet ederken buraya gelmişti. Tikveş'te
Mustafa Necib Efendi'nin Karacaova cihetine gittiği tahmin olunarak
müfrezeler çıkarıldığını söyledi. Biraz gülüştük. Gece tahlif devam etti.
Bu gece ..... köyden tahlif için altmış köylü gelmişti. Onların tahlifi
icra edildi. Hafız Hakkı Bey ertesi gün avdet etti. Ben de gündüz ovada
kaldıktan sonra, gece Rıfat Bey ile yaya olarak Demirkapı ilstasyonu
yanındaki kulübesine gittik. Burada o gece ve ertesi gün istirahat
ettim. Bu sırada Vardar sol sahilindeki köy ağaları ile nehir üzerindeki
kayıkçıyı ve demiryol bekçilerini tahlif ettim ve o gece Demirkapı
Ormanı'nın icâbında saklanmak üzere istikşafını yaptım. Burada müsait
mağaralar olduğundan icâbında burada ihtifa veya büyük kuvvetlere
karşı müdafaa gayet kolaydı.
Akşam onikiye doğru kulübeden hareket ettik. Demiryoluna muvâzi
ince bir yolu takip ediyorduk. Ben ve Mustafa Necib Efendi hayvanda
idi. Biz, avcı zâbiti elbisesini giymiş bulunuyorduk. Gece saat üçe
doğru köye yaklaştık. Evvelce gönderdiğimiz haber üzerine bizi köyün
ilerilerinde, mezarlık yanında bekliyorlardı. Bura köylüleri fevkalâde
cesaretiyle tanınmıştı. Ismini hatırlayamadığım bir ağanın evine indik.
Derhal tahlife başladık. Artık teşkilâtı kendileri tarafından yapmalarını
söyledim. Bu sırada Hüsnü Bey ile birkaç kişi Vardar sol sahiline,
oradaki köylüleri tahlife geçmiştiler. Artık her tarafta binbir faaliyet
vardı.
Birkaç saat istirahatten sonra, o gece ben, yalnız Rıfat Bey ile
Kovadar'a döndüm. Çete de bu gece orada kaldıktan sonra Krivolak
caddesi üzerinde ..... köye geldi.
Bu sırada Manastır Topçu Alayı'ndan gelen bir nefer çeteye iltihak
etti. Tikveş Kazâ Hey'et-i Idaresi, cemiyet aleyhinde bulunan Jandarma
Mülâzımı Ali Efendi'yi hükümet konağı içersinde Drenova'dan köylü
iki delikanlı vasıtasiyle vurdurmuş idiler. Atılan altı kurşun boşa
gitmişti, bunlar da çeteye gelipiltihak etmiştiler. Bu suretle çete mevcu-
du sekiz neferi bulmuştu. Şimdilik cemiyete mensup köyler arasında
dolaşıyorduk. Çetenin mevcudunu daha ziyâde kabartmak istemiyordum.
Az mevcutla gizli hareket ve iâşe kolay oluyordu.
Bulgar vatandaşlarımızdan ileri gelenlerden iki kişi dâhil-i
cemiyet oldu ve bu suretle Bulgarvatandaşlarımız arasında da bu fikir
tevessüe başladı. Hele köylüler, bizim geldiğimizi ve kimseye zararımız
olmadığını haber alınca bizi hüsn-i kabul edeceklerine dâir haber
göndermeye başladılar.
Bir gün Rıfat Bey'in konağında kalıp kaymakam ve kumandan
beylerle ve hey'et-i idare ile görüştükten sonra, akşam üzeri Drenova
köyüne hareket ettik. Çete ile Karasu Köprüsü'nde birleştik. Çete efrâdı
yeni yapılan avcı elbisesini lâbis ve kâffesi mavzer tüfekiyle müsellah
idi. Köyden gelen birkaç kişi ile birlikte köye girdik. Bu köyde jandarma
karakolu var idiyse de, altından dolaşarak gözükmedik. Şevki Ali Bey de
beraberdi. Gece, Idris Ağa'nın evinde kaldık. Burada da teşkilâtı yaptık.
Gündüz, Nahiye Müdiri Drenovalı Ali Bey geldi. Bu köylüler beni daha
iyi tanıyordu. Hepsi fevkalâde beşüş idiler. Bura jandarma efrâdından
birkaç nefer de cemiyete dâhil olmuştu.
Akşam üzeri, buradan hareketle gece dörtte ..... köyegittik. Yanımızda
iki hayvan vardı. Münâvebe ile biniyorduk. Burada, Hamza Ağa'nın
evinde kaldık. Burada da teşkilâtı yaptık. Bu köy de en ziyâde cesaretine
itimat olunan köylerden biriydi. Köy imaını epey tereddütten sonra dâhil
oldu. Biraz sonra Jandarma Yüzbaşısı Cemil Bey de görüşmeye geldi.
Kendisiyle musâfahamızı köylüler görünce cesaretleri büsbütün artmıştı.
Imâm Efendi, “Artık bu işte Allah'ın yardımıyla muvaffak olacağımıza
kanaat getirdim” diyordu.
Ertesi gece, buradan ..... köye hareket ettik, Abdullah Ağa'nın evine
indik. Köylüler evvelce gönderilen haber veçhile toplanmışlardı. Biraz
dinlendikten sonra bütün köylüyü Abdullah Ağa'nın avlusunda gece
tahlif ettik. Ihtiyar, genç, hepsi bütün kalbiyle meşrutiyet için can
vermeye ahitlerediyordu. Bu ulvi manzara karşısında Osmanlılığın
azameti hissolunuyordu. Biz buraya hareket ettiğimiz vakit, çete de
Mustafa Necib Efendi kumandasında, muavin Mülâzım Rauf Efendi
de beraber olduğu halde ve milis efrâdiyle takviye edilerek kırk
beş mevcutlu olarak Krivolak-Kovadar arasında postayı vurmaya
düdermiştim, Merkez-i Utnnmi parasızlıktan bahsediyordu. Halbuki
buygünkü postada bin beş yüz lira kadar olduğunu haber almıştım. Iki
yandarma ile sevkolunan bu parayı almak lâzımdı. Sabahleyin çete
peldi. Fakal postayı vuramamıştı. Çünki posta gecikmiş ve çetenin
muhtefi olduğu bağlık mahalle gelen Hristiyan köylüler ise bunları
görerek ürkmüş ve müfrezeye haber vermeye gitmiş olduklarından,
urtık beyhüde kan dökrnemek için çete çekilmişti. Evvelce Köprülü'ye
gönderdiğim haber üzerine, akşam üzeri gelmiş olan Mülâzım Mustafa
Nuri Efendi ile eşraftan Emin Ağa ve efrâd-ı cemiyetten mürekkep oniki
kişilik bir kuvvetle saat onikide köyden hareket ettik. Bu defa beygirim
vurdı. Çete o gece köylülere fenalık eden ve orada malikânesi bulunan
bir beye nasâyih-i lâzimede bulunduktan sonra ikmâl-i teşkilâta devam
edecekti. Burada validemden aldığım bir mektupta: “Başladığım işi
bitirmeden dönersem sütünü helâl etmeyeceği” yazılı idi.
Geceyi..... köyde geçirdik. Orada da boş durmayarak gece yarısına
kadar tahlifile teşkilâtı ikmâl ettik. Evvelce Köprülü'den gelen Doktor
Mecid Efendi'ye söylediğim veçhile bu köyün ileri gelenlerinden birkaç
kişi Köprülü'de tahlif edilmişti. Burada teşkilâtı yaptık. Köylüler pek
memnun idiler. Ertesi gün alessabâh Tili tepesi üzerinden ..... Emin
Ağa'nın çiftliği olan ..... Islâm köyüne hareket ettik. Evvelce elli altmış
neferlik bir müfreze ile geçmeyi tehlikeli addeddiğim (köyleri ve) kuvvetli
Bulgar çetelerinin karargâhı olan bu araziyi oniki kişi ile geçtik. Yalnız,
vaziyetimiz başkaydı. Evvelce çeteye tesadüfte mutlaka mahvetmek
lâzım lidi|, kaçırmak askerliğe bir nakısa addolunurdu. Fakat şimdi
rastgelirsek müdafaada kalınacak ve mümkün ise müsademe etmeden
geçecektik. Yolda gayet dikkatli yürüyorduk. Akşam üzeri çiftliğe vardık.
Zaten köyden bizi karşılamak üzere tepeye kadar onkişi gelmişti. Hemen
biraz yemek yedik. Sonra köylüleri tahlif ve teşkilâtı icra ettik. Ben
biran evvel Köprülü'ye girmek istiyor, ora teşkilâtını gördükten sonra
Üsküp'e geçmek, biran evvel teftişi ikmâl ile gezdiğim köyleri hazırlamak
istiyordum.
Daha Tikveş kazâsında iken şimali Arnavutlar'ın Kaçanik'te
toplandığını haber almış fakat maksatlarının ne olduğunu
anlayamamıştım. Burada anladığıma göre, Jandarına Miralayı Galib
Bey'in hükümet tarafından gönderildiği fakat Arnavutlar'ın bu zâtı
salıvermediği ve maksatlarının Meşrutiyet istemek olduğunu ve
bu bâbda Kalkandelenli Emin Bey'in fevkalâde gayreti sebkettiğini
haber aldım. Fevkalâde mesrurdum. Demek, asıl çekindiğimiz şimali
Arnavutluk bizimle beraber olacak. Sultan'ın altınlarına kanmayarak
ibrâz-ı hamiyet ediyorlar. Artık maksat hâsıl olacak demekti.
Ertesi gün Çeltek-i Zir köyüne vardık. Gündüz orada tahlif ve
teşkilâtla vakit geçirdik. Akşam üzeri Köprülü'ye hareketle, evvelâ
hâriçteki tekkeye indik. Orada, eşraftan Sabit Bey ile Doktor Bey
bekliyorlardı. Öpüştük. Bana, Merkez-i Umumi'den ve Usturumçe
Hey'et-i Idâresi'nden gelen iki kâğıt verdiler. Merkez-i Umumi, umumi
talep vuku bulacak ve eğer Sultan razı olmazsa İstanbul üzerine
yürünecekti |yürüneceğini yazıyordu). Tikveş'de bulunarak orada
tecemmü eden Mustafa Necib Efendi kumandasındaki Birinci Milli
Taburu ile Köprülü, Iştib Milli Taburlariyle bir alay teşkili ile harekete
hazır bulunmayı yazıyordu.
Artık, ertesi günü avdete karar verdim. Usturumçe Hey'et-i
Merkeziyesi o kazâya dâvet ediyor, teşkilâtın mükemmeliyetinden
bahsediyordu. Artık hep seviniyorduk.
Bugün 9 Temmuz 324 idi. Saat onbire doğru, ben ve Kalkandelen'e
göndermek üzere beraberime aldığım..... Bey ve diğer rüfeka ile birlikte
araba ile Köprülü'ye girdim. Yolda, tanıyan zâbitler selâm veriyor,
taaccüble bakıyorlardı. Doğruca, Emin Ağa'nın evine indik. Kapıda ufak
bir kıt'a-i askeriye muhafızlık vazifesini görüyordu. Bir gün |evvel| gizli
olarak efrâd, zâbitlerine itaatle Meşrutiyet'e çalışacaklarına dâir yemin
etınişlerdi.
Efrâd, fevkalâde bir hürmet ibraz ediyordu. Yemekten sonra
kaymakam-ı kazâ Münif Bey'in -mebus- evine gittim. Orada görüştük. Bu
sırada Mevki Kumandanı Süvari Livası Salih Paşa geldi. Epey kalabalık
olduk. Biraz konuşulduktan sonra avdet edildi. Ertesi günkü hareketten
yalnız Hey'et-i Idâre'nin malümatı vardı.
10 Temmuz 324. Bugün, esasen Merkez-i Umumi'nin bulunduğu
Selânik'te kongre aktedilecekti. Selânik'i terkediyorken kongreye
geleceğimi söylemiştim. Fakat Tikveş'de işlerin çoğalması ve Köprülü'ye
harekete karar vermem üzerine ve biran evvel umumi hareketin icrasına
hazırlanmak mütalâası üzerine kongrede bulunamayacağımı Merkez-i
Umumi'ye arzetmiştim. Maamafih inâyet-i bâri ile kongrenin akdi
mukarrer olduğu gün, hakikaten yevm-i mes'üd-ı Meşrutiyet'imiz oldu.
Sabah, Bulgar vatandaşlarımızın ileri gelenlerini çağırttım. Kendileri
ile maksada dâir konuştum. Hepsi birlikte çalışmaya razı idiler. Fakat,
bu sırada umumi hareket için hazırlanılıyordu. Hareket emri geç
vardığından Köprülü, Iştib ve Koçana'ya telgrafla bildirlilldi. Bunda,
umüm ahâli hükümet konağı önüne toplanarak Meşrutiyet'in devamını
ve Meclis-i Mebüsân'ın derhal içtimâ dâvetini isteyecekti. Bu sırada
topçu zâbiti top atıp latılıpl) atılmayacağını sordu. Üç top atılmasını
söyledim. Kumandan Paşa da bu sırada Emin Ağa'nın evine gelmişti.
Bulgar ileri gelenlerine, şimdi hükümete toplanarak hürriyeti ilân
edeceğimizi söyleyince şaşırdılar ve gidip ahâliye haber vermelerini
söyledim. Dağıldılar.
Saat üçe doğru, Kumandan Paşa beraber olduğu halde çıktık. Ahali,
hükümet konağı önüne toplanmaktaydı. Sonra asker geldi. Ulemâ-yı
Islâmiye ve Hey'et-i Rühâniye geldi. Harbiye Mektebi muallimleri,
müdirleri orada olmadığından iştirak etmediler. Ahali toplanmış “Yaşasın
millet! Meşrutiyet! Hürriyet!” diye bağırışıyorlardı. Kumandan Paşa'ya,
Kaymakam Bey'e aşağı inmemizi teklif ettim. Hep /birlikte| aşağı
inildi. Evvelâ, hoca efendilerden birisi dua etti. Bulgar rahiplerinden
Pop Goşo Efendi gayet müessir, Bulgarca bir nutuk söyledi. Ben de biri
Türkçe, biri Bulgarca, bervechiâti iki kısa nutuk söyleyerek “Yaşasın
vatan! Hürriyet!” sözlerini hep beraber tekrar ettik. Bu sırada üç top
atıldı. Asker de selâm vaziyetinde duaya iştirak etti. Sonra kışlalarına
çekildiler
Hükümet konağına çıkıldı. Artık, herkes birbirini kucaklıyor, tebrik
«dıyordu. Mabeyne umüm ahâli nâmına bir telgraf çekildi. Bunda
imaöşrutiyetin devamı ve hürriyet ilân edildiğinden biran evvel Meclis-i
Mebüsân'ın içtimâına irâde çıkması talep olunuyordu. Kaymakam ve
Kumandan Paşa vuku-i ahvâli Müfettiş-i Umumiliğe bildirdiler. Ben de
göyle bir telgraf çektim:
“Hastayı tedavi ettik. Bulgar vatandaşlarımız, bizimledir. Beyhüde
kan dökülmemek için muhikk olan matlabımızın is'âfına tavassut
buyurunuz”,
Öğle yemeğinden sonra ben Üsküp'e Hüseyin Remzi Paşa'yı getiren
trenle Tikveş'e hareket ettim. Hareketten evvel köylerde teşkilâtın
ikmâli için lâzım gelenlerle konuştum. Bulgar köylerine verilmek üzere)
'Tikveş'de yazdığım beyannameyi tekrar istinsah edip verdiğim gibi,
gece yazdığım Köy Teşkilât Hülâsası'nı hey'et-i idareye bıraktım. Henüz
bir cevap gelmemişti. Istasyon hıncahınç doluydu. Herkes eğleniyordu.
Ilat boyunda halk toplanmış, Üsküp trenini gözlüyordu. Akşam üzeri
Krivolak istasyonuna çıktım. Yanımda, Köprülü'den muavin olmak
üzere aldığım Mülâzım Süleyman Efendi vardı. Orada fevkalâde hizmeti
sebkeden Mülâzım Sâim Efendi'nin validesi ve hemşiresi olduğundan,
beraber almamıştım. Araba ile hareket ettik. Beraberimizde bir de
onbaşı vardı. Bu sırada Mevki Kumandanı ve Binbaşı Kâmil Bey ve diğer
beyler karşı geldiler. Binbaşı Kâmil Bey'den evvelce şüphe edilmekte
olduğundan, şiddetle tarassut altına alınmış ise de sonra cemiyete idhâl
edilmişti. Kovadar'a yakın cadde üzerinde Mustafa Necib Efendi'nin
milis taburu selâm duruyordu. Bütün şehir halkı yol üzerinde idiler.
Her taraftan meserret sadâları işidiliyordu. Baş tarafta Mustafa Necib
Efendi'nin muavini Mülâzım Rauf ve daimi çete efrâdı bulunuyordu.
Bunlardan milis efrâdı elbise-i milliyeleriyle ve muhtelifü'l-cins esliha
ile selâm duruyordu. Mustafa Necib Efendi ile öpüştük ve doğruca Rıfat
Bey'in evine indik. Meclis-i Mebüsân'ın içtimâa dâvetine dâir telgraf
geldi. Geceyi ..... Bey'in evinde geçirdik. Bu gece hiçbir haber yoktu.
Ertesi gün belediyede toplandık. Bu sırada Köprülü'den gelen bir
telgrafta, bu sabah Istanbul'dan Meşrutiyet'in ilânına dâir bir telgrafın
geldiği söyleniyordu. Biraz sonra resmi telgraf geldi. Artık hep memnun
idik. Kan dökülmeye hâcet kalmadan maksat istihsâl edilmişti. Şekerler
dağıtıldı. Milislere yemek verildi. Sonra, dere kenarındaki mektep
meydanlığında asker ve ahâli toplanarak meşrutiyetin fevâidine ve
bundan böyle kardaş gibi yaşamak hususunda muhtelif lisânlarda
nutuklar söylendi. Dua edildi. Bu sırada milislere bir-iki el yaylım
ateş ettirildi ki, bu Hristiyan kadınlar arasında heyecanı mucip oldu.
Maamafih teskin edildi. Köylüler dağıldı.
Ben de öğle vakti aldığım telgraf üzerine Selânik'e harekete
hazırlandım. Çeteden dört neferle Mustafa Necib, Rauf ve Süleyman
Efendi ve eşraftan Belediye Reisi Rıfat Bey, Şevki Ali Bey, Mehmed
Bey, Hasan Bey vesâire beraber idik. Istasyonlar doluydu. Gevgili
istasyonunda bütün halk çıkmıştı. Burada halkın gösterdiği teveccühe
dayanamayarak ağladım. Trenin hareketinde toplar atılmaya başladı.
Köylüler serbestçe davullarla yol boyunda şenlik yapıyorlardı. Trende,
Italya hükümetinin Selânik general konsolosu vardı. Hareketimizi
samimi bir sürette tebrik ediyor ve hakikaten memleketin selâmeti
bununla temin olunacağını söylüyordu.
Tren, yolda geciktiğinden, saat bire doğru Selânik'e vâsıl olK
du. Arkadaşlar tarafından hareketim evvelce Selânik'e bildirilmiş
olduğundan hemen bütün Selânik ahâlisi istasyona dolmuştu. Meserret
âvâzeleri arasında tren kalabalığa daldı. Erkân-ı harp Cemal, Faik
Beyler kompartmanın önünde izdihamı menettiler. Öpüştük. Faik Bey
bir demet çiçek verdi. Bu sırada Talât Bey, bence en kıymetli yadigâr
olan kırmızı cildli bir Kanün-ı Esâsi kitabı verdi. Kalabalığı güç hâl ile
yarabildik. Arkadaşlarım kalabalık içinde kayboldular.
Halk kendilerini buselere garkediyordu. Bu sırada pederim
istasyon kapısında bekliyordu. Gidip elini öptüm. Meserretinden pek
müteheyyiçti. Edilen ibram üzerine şöylece, kısa bir nutuk söyledim:
“Vatandaşlar!
Hakkımda lütfen gösterilen eser-i muhabbete teşekkür ederim. Ben
buna lâyık olmak için birşey yapmadım. Her Osmanlı'nın seve seve ifâya
koşacağı bir vazife hasbe't-tâli' uhdeme verildi. Eğer bunu hakkiyle
ifâ edebildiysem bu mükâfat kâfidir. Hamdolsun, meşrutiyeti istihsâl
ettik. Hürriyetimizi aldık. Fakat bununla vazifemizin bitmiş olduğunu
sanmayalım. Asıl müşkilât bundan sonra başlar. Tarik-i terakkide
attığımız bu ilk adımı muvaffakiyetle ilerletmek için çok çalışmak, dikkat
etmek lâzımdır. Maamafih bundan böyle müslim, gayrimüslim bütün
vatandaşlar elbirliğiyle çalışarak hür milletimizi, vatanımızı daimi
teâliye sevkedeceğiz.
Yaşasın millet! Yaşasın vatan!”
Umüm halk, hulüs-i kalb ile bu son sözleri tekrar ettiler. Bu sırada
Belediye Reisi Âdil, umüm Selânik ahâlisi nâmına izhâr-ı iltifat
buyurdular. Hazır olan Debreli Ismail Beyefendi'nin arabasına bindik.
Vak'a-i irticada izhâr ettikleri hamiyetle ..... olan mahdumları Fuâd
Bey beraber idi. Cemal ve Faik Beylerle beraber idik. Bir süvari takımı
yolda çevirdi. Asker, ahâli, arabanın etrafını almış, kalabalık arasında
araba yavaş yavaş ilerliyorduk. Tahtakale Caddesi, Hürriyet Meydanı
üzerinden Beyaz Kule'den Ittihad Meydanı'na ilerledik. Halkın bu sırada
izhâr ettiği muhabbet gayr-ı ihtiyari beni ağlatmıştı.
Beyaz Kule bahçesinde Müfettiş-i Umumi Hüseyin Hilmi Paşa'nın
intizâr ettiğini yaveri Süvari Yüzbaşısı Süleyman Efendi söyledi.
Inip bahçeye girdim. Elini öptüm. Kendisinin bana gösterdiği itimat,
muhabbete binâen, fevkalâde hürmetim vardı. O da gözlerimden öperek
iltifat buyurdu.
Eve döndüm. Musika yolda çalıyor. Halk evin önünde toplanmıştı. Ben
ise hakikaten müteessir idim. Kendi kendime milletin benim gibi bir en
hakir hizmetçisine gösterdiği muhabbeti görünce “Sultan Hamid iyilik
etmek isteseydi kendisine ne yapılmazdı?”diyedüşündüm. Halkın ihtarı
üzerine pencereye çıkmaya mecbur oldum. Yolda valideme rastgelmiş,
elimi öpmüşlüm. Burada kardaşlarımla görüştüm. Hepsi memnun
uliler Rir sanat sonra halk dağıldı. Ben de bir daha avdet edemeyeceğimi
(id ettiğim odaya girdim. Herşey yerli yerindeydi. Hiçbirşey
değiştirilmemişti. Gece istirahat ettim.
Brtesi gün Merkez-i Umumi'ye giderek arkadaşlarla birlikte
çalışmaya başladık. Birkaç gün sonra amcam Halil Bey, Karacaova
Çötesi'yle geldi. Demir Bey hakikaten burada da izhâr-ı hamiyetle bütün
emlâlini terk ile çeteye iltihâk etmişti. Bu sırada evvelâ Bulgar çeteleri,
sonra Rum ve Sırp çeteleri gelip hükümet-i cedideye arz-ı dehalet ettiler.
O sırada Istanbul hâlâ oyun oynamak istiyordu. Meşrutiyet verilmiş
olduğundan Osmanlı Ittihad ve Terakki Cemiyeti'nin artık dağılması
teklif olunuyordu. Buna karşı Müfettiş-i Umumilik'in aşağıda muharrer
«sevabı vaziyeti pek iyi bir sürette anlatıyordu. Rum çete rüesâsından
Apostol Kaptan, avenesiyle geldiği gibi, Yenice'den meşhur Bulgar çetesi
reisi Voyvoda Apostol ve Gevgili, Vodina voyvodaları ve en nihâyette
Suntralist Partisi Reisi Sandanski Efendi ile Pasiçe Efendi ve rüfekası
geldiler. Bunların teçhizatı ve zabt u rabtları hakikaten fevkalâdeydi.
Bütün çeteler müslim ve gayrımüslim, bütün halk tarafından ayk
nı samimiyetle alkışlanıyor ve birkaç gün istirahatten sonra avdet
ediyorlar, köylerine dağılıyorlardı. Bunları evvelâ Yunan komşularımızın
yiyareti ve müteâkiben Sırp ve Bulgar komşularımızın ziyareti takip
etti. Hepsi gayet samıiıniyetle bu teceddüdü tebrik ediyordu. Bu tebrikler
efkâr-ı ahâli üzerinde iyi tesir etti.
Bu sırada Sultan Hamid hâlâ inanamıyor ve dâima yarım tedirlerle
bizi aldatmak istiyordu. Istanbul'da da nümayişler aynı suretle devam
ediyordu. O vakte kadar hükümetin Ingilizler'e karşı gösterdiği soğuk
muamelenin tabii aksi tesiri olarak, halk bütün cesaretiyle Ingiltere
Sefareti'ni ve sonra gelen sefirini alkışlıyordu. Istanbul teşkilâtımız pek
vâsi' olmadığından Istanbul'da biran evvel hükümete iktidar vermek
ve Sultan'ın şahsına bir kastınız olmadığını temin etmek üzere kendi
arzusuna tebâiyetle bir hey'et göndertıneye karar verildi. Bu sırada
derhal Üsküp ve Manastır Hey'et-i Merkeziyeleri'nden gönderilmiş olan
hey'etlerle birlikte Merkez-i Umumi idâre-i umüra çalışıyordu.
Maamnafih, cemiyetin yegâne çalıştığı şey, hükümete biran evvel
iktidâr-ı lâzımı vererek âsâyişlsizliğe| ve intizamsızlığa nihayet
verinekti. Bu sırada üç gün şenlik yapıldı. Bu sırada memlekette
karışıklık var diye bazı hükümet konsoloslarının süfün-i harbiye celbine
teşebbüs edecekleri hakkında bazı ihbârât-ı ciddiyede bulunuldu ise de,
buna ehemmiyet verilmeyeceği tabii idi. Çünki hakikat-ı halde hükümet
icrâ-yı nüfuz edeınemekle beraber, dâhil-i şehirde ve memleketin her
tarafında asayiş fevkalâde idi. Ufak bir sirkat bile vuku bulmuyordu.
Yavaş yavaş efkâr-ı ahâli sükün bulmaya başladı. Eski nizamnameyi
tâdilen yapılan yeni nizamnameye göre Merkez-i Umumi, âzâsını
yirmi bire iblâğ ile Siroz Oteli yanında, gazete idarehanesinde, dâire-i
mahsüsada çalışmaya başladı. Bu sırada herkes cemiyete koşuyordu.
Çünki yegâne kuvveti bunda görüyordu. Fakat bunlar yavaş yavaş, bir-
kaç gün içinde hükümete sevkedildi ve bu suretle halka yine iktidar
hükümette olduğu, yalnız şimdi eskisi gibi hırsızlık ve haksızlık
yapamayacakları anlatıldı. Üç vilâyet hey'et-i idareleri mebüsları
kararıyla yapılan yeni nizamname hülâsasına göre 5 Teşrinsâni 324'de
bir kongre-i umumi akdine karar verildi.
Bu sırada Merkez-i Umumi bir karışıklığa mahal vermemek üzere her
tarafa müfettişler gönderdiği gibi, uzak olup idâre-i sabıka zamanında
irtibatta bulunulamayan vilâyetlere de yeniden tensikat icra etmek ve
ihtilâl esnasında kendiliğinden türeyen bazı hey'et-i idareleri tedkik
etmek üzere derhal Anadolu içerilerine ve Arabistan'a memurlar gönde-
rildi. Bu sırada Cemiyet'in hâricilni| ve dâhililni| birbirine raptetmiş ve
İzmir'de bin tehlike içinde çalışmakta olan Doktor Nâzım Bey, Selânik'e
gelmişti.
(Enver Paşa'nın, torunu Osman Mayatepek'te bulunan elyazısı nüshadan)
vu! e 2! AA A Mia İMA öl NEMİ
O A PN NE YY beya ne 2 DU Reve
Aİ vel a ELAN
a 1 NY “gp
MU ve | gömer İKİZ ist DEAN
AİLE pa ağ e ala cis
yil em pie nemi ii v2 e
hi. a ERİ hr lr. di vel,
Spiker eek eke e
A çördir ban İha) Yer. , » Faik
s2 laa kaş! va a EA saa PERA
7 pi YE .rd9p SY il AE EN
vağü, mh #25 ri e
ei İni 2 Gs vale tel Ase ar
Koni bei EN, Ee alk İS
“Yek m Ak 4D 3 Pp! alah 7
va pe eti vE 2. 9 m 4”
Yen İZL PR
AY Deli sal 25)! Sie iie
İNE san asi > aa u > yy Ape
ör LA) 2D — O Vk AM
Z/rv ij: v3 9 Arı daou! ve 2-25
Gi baar meye .. 7 SY
Bah Şer Şe ekl ön ml la
Otobiyografinin son sayfası.
2
ENVER PAŞA'NIN
NÜFUS TEZKERESİ
DEVLETİ ALİYYE-İ OSMANİYE TEZKERESİDİR
Derâliye'de
Daire-i Hoca Rüstem Mahallesi
Çatalçeşme Sokağı, hâne: 6
Isim ve şöhreti : İsmail Enver Bey
Pederi ismiyle mahall-i ikameti : Derâliye'de Ahmed Bey
Validesi ismiyle mahall-i ikameti o: DerâliyedeAyşe Hanım
Tarih ve mahali-i velâdeti : Derâliye 1298
Milleti : Islâm
San'at ve sıfat ve hizmet
ve intihap selâhiyeti : Erkân-ı Harp Kolağası
Müteeehhil ve zevcesi
müteaddit olup olmadığı : Zevcesi yoktur
Derecât ve sınıf-ı askeriyesi : Muvazzaf
EŞKÂLİ:
Boy : Orta
Göz : Elâ
Sima : Buğday
Alâmet-i farika-ı sâbite : Tam
SİCİLL-İ NÜFUSA 4
KAYDOLUNAN MAHALLİ: en
Vilâyeti : Manastır
Kazası 1 7
Mahalle ve karyesi : ik
Sokağı :
Mesken numarası : 16 di
Nev'-i mesken : Hâne 1
Bâlâda isim ve şöhret ve hâl ve sıfatı
muharrer olan İsmail Enver Bey bin
Ahmed Bey, Devlet-i Aliyye'nin tâbiiyyetini
hâiz olup ol surette ceride-i nüfusta
mukayyed olduğunu müş'ir işbu tezkere
itâ kılındı. 10 Kânunevvel 321 (23 Aralık
1906).
ğ Ni
iin Dİ
eğ a sie ie Gipe di ii
1
;
dik
Vi
A
0
N
â
213
&
Nezâret-i Umür-u
Dâhiliye
(Arka sayfa) 4
NAKL-I MEKAN VUKUA'TI
Vukuat numarası o: 3830
Kazası : Selânik
Mahalle ve karyesi : Hamidiye
Mahallesi
Sokağı >
Mesken numarası o: 671 hâne
Süret-i nakli : .. 4 Haziran 324
(17 Haziran 1906)
3
ENVER PAŞA'NIN
ASKERİ SAFAHAT
CEDVELİ
Ahmed oğlu Enver Efendi - Dersaadet
315-4 (Piyade)
Duhülü (Harp
Okulu'na girişi) : 2 Mart 1313 (15 Mart 1897)
Erkân-ı Harp Yüzbaşı (o : 23 Teşrinsâni 318 (6 Aralık 1902)
Kolağası :24 Şubat 320 (9 Mart 1905)
Binbaşı :30 Ağustos 322 (12 Eylül 1906)
Kaymakam : 23 Mayıs 328 (5 Haziran 1912)
Miralay : 2 Kânunevvel 329 (15 Aralık 1913)
Mirliva : 21 Kânunuevvel 329 (3 Ocak 1914)
Ferik : 19 Ağustos 331 (1 Eylül 1915)
1. Ferik : 23 Teşrinevvel 333 (23 Ekim 1917)
Mektepten hin-i neş'etinde muhtelif sınıf kıt'alarında iki yıl müddetle
çalışmak üzere 3 Kânunevvel 318 (16 Aralık 1902) tarihinde Üçüncü
Ordu emrine verilmiştir.
23 Aralık 318 (5 Ocak 1903) tarihinde 13. Seyyar Topçu Alayı 7.
Bataryası'na, 16 Eylül 319'da (29 Eylül 1903) Üsküp'*teki 19. Nizâmiye
Alayı 1. Taburu'na tayin edilmiştir.
Mümaileyhin bulunduğu Manastır mıntıkasında ibkaen istihdamı
Üçüncü Ordu Kumandanlığı'nca teklif edilmiş ve 8 Ağustos 322 (21
Ağustos 1906) tarihinde irade-i seniye çıkınış ve Rumeli'de eşkiya
vukuâtının kökünden temizlenmesi için teşkili irade edilen takip
hey'etine tayin edilmiştir.
10 Ağustos 324 (23 Ağustos 1908) tarihinde Rumeli Vilâyât-ı Şâhâne
Müfettişliği refakatine.
30 Aralık 324'de (12 Ocak 1909) Berlin Ataşemiliterliği'ne atanmış, 12
Ağustos 325'te (25 Ağustos 1909) Almanya'da icra olunacak manevralara
iştiraki emredilmiş ve Birinci, Ikinci Ordular tarafından yapılacak
inanevralarda hakem olarak bulunmuk üzere 29 Eylül 326'da (12 Ekim
1010) lstanbul'a celbedilmiştir.
17 Temmuz 327 (30 Ekim 1911) de Işkodra Karargâhı'na memuren
gönderilmiştir.
Bingazi Mıntakası Komutanlığı'na: 5-6 Ocak 327 (1819 Ocak 1912)
tarihinde. Bu görevine zamimeten Bingazi Mutasarrıflığı'na: 4 Eylül 328
(17 Eylül 1912).
'Trablusgarb muharebatındaki liyâkatine binâen 23 Mayıs 328
(5 Haziran 1912) de bir derece yükselmiş ve Bingazi savaşlarındaki
muvaffakiyetine mükâfaten de 24 Ekim 329'da (6 Kasım 1913) kıdemine
üç sene zam yapılmış ve muhtelifmuharebattaki iktidar ve liyâkatinden
ötürü de 2 Aralık 329 (15 Aralık 1913) de bir derece daha rütbesi
yükselmiştir.
Mümaileyh, 26 Aralık 329'da (8 Ocak 1914) Erkân-ı Harbiye-yi
Umumiye Riyâsetine ve 29 Aralık 329 (11 Ocak 1914) tarihinde Harbiye
Nâzırlığı'nın Harbiye Nâzırı Izzet Paşa'nın istifası kabul edilerek gerek
Bingazi ve gerekse Balkan hâl-i seferberiye ircâı hasebiyle 21 Temmuz
2330'da (2 Ağustos 1914) Başkomutanlık Vekâleti'ne tayin edilmiş ve 13
Nisan 331'de (26 Nisan 1915) yâver-i haslık unvânı tevcih olunmuş ve
tevdi olunan devlet umürundaki mesâisine şükrânen 19 Ağustos 331'de
(1 Eylül 1915) rütbesi bir derece daha yükseltilmiştir.
Ibrâz etmekte olduğu güzide hidemâtına bir takdir nişanesi olmak
üzere Almanya Imparatorluğu Hassa Alayı'nın fahri ümerâlığına idhâl
edilmiş olduğu tebliğ olunmuştur.
23 Ocak 332 (5 Şubat 1917) tarihinde Harbiye Nâzırlığı ve
Başkomutanlık Vekâleti'ne zamimeten Bahriye Nâzırı Cemal Paşa'nın
gaybubeti müddetince de 26 Ocak 332 (8 Şubat 1917) de Bahriye Nâzır
Vekilliği'ne atanmış ve Sadrazam Paşa'nın Almanya'ya gitmesi sebebi ile
de Meclisi Vükelâ'ya riyaset etmek üzere Sadaret görevi 19 Nisan 333'te
(19 Nisan 1917) verilmiştir.
Berlin'e gidecek olan Maliye Nâzırı Cavid Bey'in avdetine kadar 25
Ağustos 333'te (25 Ağustos 1917) bu göreve vekâlet etmiş ve 22 Ekim 333
(1917) tarihinden müteberen rütbesi bir derece daha yükseltilmiştir.
Başkomutanlık Vekâleti unvanı Başkomutanlık Erkânı Harbiye
Riyaseti nâmına tahvil edilmiş ve 10 Ağustos 334 (1918) tarihinden
itibaren eskisi gibi bu görev mümaileyh tarafından tedvir olunmuştur.
Mümaileyhin 1-2 Ekim 334 (1918) gecesi hânesinden gaybubet ettiği
ve icra edilen tahkikat sonunda Kafkasya'da savuştuğunun anlaşıldığı
Istanbul Muhafızlığı'nın tezkeresinde bildirilmiş ve künye kaydı Ümür-ı
Mehâkim Müdürlüğü'ne verilmiştir.
Bilâruhsat mevkiinden tebâüd ve bilâizin Memâlik-i Osmaniye
hududunu tecavüz etmekle maznun-ı aleyh mümaileyhin seferberlik
esnasında bir günâ salâhiyet ve mezuniyet-i resmiyeye mübteni
olmayarak Memâlik-i Osmaniye hududunu tecavüz eylediğine binaen bu
fil ve hareketine tevafuk eden Askeri Ceza Kanunu'nun 132. maddesinin
fıkra-yı âhıresine tevfikan silk-i askeriyeden tardı ile beraber bir sene
müddetle kalebend edilmesine ve Kanun-ı Umumi-i Ceza'nın 32. maddesi
mucibince hukuk-ı medeniyeden ıskütına ve Usül-i Muhakemât-ı Cezaiye
Kanunu'nun 371. ve müteakib maddeleri muktezâsınca emvâlinin
haczine ve usulü dairesinde idare ettirilmesine dair Erkân Divan-ı
Harb-i Mahsüsu'ndan gıyaben verilen kararla ele geçtiğinde tekrar
muhakeme edilmek üzere tasdiki hususuna bi”l-istizan 1 Ocak 335
tarihinde irade-i seniyye çıkmıştır.
Hâmil olduğu nişanlar ve aldığı kıdem zamları:
* 29 Teşrinisani 321 (12 Aralık 1905) tarihinde dördüncü
rütbeden Mecidi Nişanı.
# 4 Nisan 322 (17 Nisan 1906) tarihinde dördüncü rütbeden
Osmanlı Nişanı.
# Rumeli'ndeki eşkiya takibi muvaffakiyetinden ötürü 30
Ağustos 322 (12 Eylül 1906) de altın liyakat madalyesi ile taltif
edilmiştir.
# Trablusgarb'daki başarılarından ötürü 24 Teşrinievvel 329
(6 Kasım 1913) da kıdemine üç sene zam ve üçüncü rütbeden
Osmani Nişanı.
# 5 Kânunusâni 329 (18 Ocak 1914) tarihinde birinci
rütbeden Mecidi Nişanı.
# Ordunun hâl-i seferberliğe ircâı hasebiyle 21 Temmuz
330'da altın ve gümüş imtiyaz.
#1 Mayıs 331 (14 Mayıs 1915) tarihinde birinci rütbeden
Avusturya Macaristan Hükümeti'nin Askeri Liyakat Salibi.
* 22 Şubat 330 (7 Mart 1915) Imtiyaz Harp Madalyası.
* 2 Kânunusâni 331 (15 Ocak 1916) tarihinde Murassa
Osmani. ;
# Avusturya-Macaristan Imparatoru tarafından 7 Nisan
331 de (20 Nisan 1915) birinci rütbeden Militârverdienstkreuz
nişanı,
# 7 Aralık 331'de (20 Aralık 1915) de Hilâl-i Ahmer
Madalyası.
# 13 Aralık 331'de (26 Aralık 1915) Almanya'nın Demir
Salib Nişanı'nın birinci sınıfı.
# Almanya Imparatoru tarafından bir takdir nişanesi olmak
üzere Alman Hassa Alayı (Garde Regiment zu FuB) falıri
ümeralığının tevcihi.
# Avusturya-Macaristan devleti tarafından 16 Kasım 332'de
(29 Kasım 1916) birinci rütbe Leopold Nişanı.
# 29 Ocak 332'de (11 Şubat 1917) Birinci Osmani, Murassa
Osmani Nişanları ile Almanya'nın meşe dallı Pour le Mârite
ve Albrechts-Orden GroBkreuz (Albrehts Nişanı Büyük Salib)
ve Kırmızı Kartal Nişanı'nın birinci rütbesi ve Bavyera Birinci
Rütbe Askeri Liyakat Nişanı.
# Vortmirg'in (?) büyük bir nişanı.
# Bulgaristan'ın Saint Alexander Nişanı.
#21 Nisan 333'te (21 Nisan 1917) yine Bulgar hükümeti
tarafından birinci rütbe Bulgar Şecaat Nişanı.
# 15 Mart333'te (15 Mart 1917) Bavyera Hükümeti
tarafından Grolkreuzsbüyük galib nişanı. ,
4 4 Temmuz 333'te (4 Temmuz 1917) Almanya Imparatoru
turafından Kılıçlı Kırmızı Kartal Nişanı büyük salib.
* 25 Temmuz 333'de (25 Temmuz 1917) Hilâl-i Ahmer Sergi
Madalyası.
** 28 Ağustos 333'te (28 Ağustos 1917) Avusturya-
Macaristan Imparatoru tarafından seryaveri ile Büyük Askeri
Liyakat Madalyası. i
#* 17 Ekim 333'te (17 Ekim 1917) Haydarpaşa İstasyonu
infilâkindeki hıdemat-ı fedakârânesine mebni bir adet
Tahlisiye Madalyası
* 10 Mart 334/"te (10 Mart 1918) Alman .....kreuz.
#* Prens Ernest Augustus tarafından Muharebe Liyakat
Salibi.
* Bulgar Kralı tarafından 11 Mayıs 334'de (11 Mayıs 1918)
birinci derece Şecaat Nişanı.
# 10Mart334'te Avusturya Imparatoru tarafından
Macaristan'ın Stephans-Orden Salibi'nin beratı.
(Cenazesinin 1996 Ağustos'unda Tacikistan'dan Türkiye'ye nakli sırasında
Genelkurmay tarafından hazırlanan bilgi dosyasından)
4
ENVER PAŞA'NIN
ORDUYA VEDÂNAMESİ
Enver Paşa, bu vedânameyi Talât Paşa Hükümeti'nin 8
Ekim 1918'de istifasından sonra hazırlamıştır. Aşağıda yeralan
metin, vedânâmenin büyükihtimalle bastırılıp birliklere dağı-
tılmak üzere hazırlanmış matbaa provasından alınmıştır. Met-
nin birliklere yollanan şeklinde, küçük farklılıklar mevcuttur.
İtilâf Orduları'nın Makedonya cephesinde taaruza geçmeleri vesilesi
ile Bulgar ordusunda başgösteren inhilâl ve isyan üzerine Bulgaristan
Hükümeti düşmanlarımıza münferiden mütareke akdini teklif eylemiş
ve bu müracaat da Itilâf orduları tarafından kabul edilmiş ve bu suretle
de Bulgaristan, ittifak-ı murabba'dan çıkmıştır.
Bu suretle tahassül eden vaziyet-i umumiye icabâtı müttefiklerimizle
konuşarak hasımlarımıza Wilson'un teklifi dairesinde sulh teklif
edildi. Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile müttefiken
yaptığımız bu umumi harpte Osmanlı ordu ve donanmasının uhdesine
Avrupa cephelerinde cereyan eden ve netice-i kat'iyyeyi istihsal edecek
olan muharebât-ı azime esnasında kendi üzerine mümkün mertebe
fazla düşen kuvveti çekmek ve bu kuvvetleri hatve be-hatve müdafaa
muharebatı ile mümkün olduğu
kadar uzun müddet cephesi
önünde işgal ederek Avrupa'daki
muharebat-ı kat'iyelerinden uzak
m bulundurmak ve netice-i kat'iye
gı mii ağ lere istihsâl edilecek Avrupa salıne-i
BER Pe ŞAİZ yerse vel deli ğe Mer pk Sa
Mağ 23 rey yn be harbine her suretle yardım etmek
ön ei ME gn 3 ve az eded ge öğ
GAİN 5 seir AİŞE Bye e ve e . .. - e
bereli zi yişyi ni vazifesi isabet eylemişti.
İD a eş Kü $ ag İİİ Gps öp sn Şİ
vi Zed e eee iy e Ordu ve donanma bu
Vd DE e Deyi şa İm 4 <A an ö Ed ” 5
te vee enez e ge dere Asir vazifesini tamamiyle ifaya
iie NA AŞİ Sym BAP ŞİR e EY Yİ li er . .
İLA iy aku çalıştı ve hiçbir ordunun maruz
Hatasi TD VB) pe İP ca ük vE Aİ diğ ize Gİ
eme bi sr ağir — e kalmadığı nevâkıs ve müşkilât İ
Ek ye 2 Nİ yeme ver ge Bay içinde denizde ve karada muhtelif
Ş nir “xx sm» o cephelerdeson zamana kadar
>> SE gi EN uğraştı ve karşısında mühim
O e > Pamir e Bai
el ei düşman kuvvetlerini tuttu.
sp Aş Siya viliğ haüy dikk Spa aşi
2
Bugün müttefiklerimizle
beraber kılıçlarımızı kınına
koyarak ve şerefli, şanlı
* sancaklarımızı sararak
hasımlarımıza sulh teklifine
mecbur oluşumuz Bulgar ordusunun inhilâli ile Bulgaristan'ın
ittifakımızdan çıkması ve binnetice vaziyet-i harbiyenin Avrupa'nın
netice-i kat'iye cephelerinde de kat'i bir muzafferiyet istihsâline artık
müsait olmaması esbâb-ı mücbiresinden ileri gelmektedir.
Binaenaleyh tahaddüs eden yeni vaziyet icâbâtına tevfikan heye't-i
hâzıra-i hükümet de istifa etmeye karar vermiştir. Ben de kabine
âzâsından bulunmak itibariyle erkân-ı harbiye riyâseti memuriyetinden
affımı başkumandan-ı âzamımız efendimiz hazretlerinden istirham
eyledim.
Harbin bidâyetinden nihayetine kadar hakkımda zât-ı hazret-i
padişâhinin ızhar buyurdukları itimat ve en büyüğünden en küçük
rütbelisine kadar bilhassa zabitân ve efrâd silâh arkadaşlarımın
gösterdikleri emniyet ve itâat ile başkumandanımızın dilhâltı-ı âliyeleri
vatan ve milletimizin pek mukaddes ve muhterem olarak menâfi-i
hayâtiyesi icâbâtı dairesinde dört seneden beri ifasına çalıştığım şu
vazifeden müfareket ederek her an ve her yerde gösterdiği lâyetezelzel
bir mevcudiyet, hadsiz kahramanlıklar ve harika-asâ bahadırlıklarla
cihanın takdir ve tahsinini celb ve ihrâz eylemiş olan bütün ordu ve
donanma-yı humâyun zâbitân ve efrâdına minnet ve şükran ile beyân-ı
teşekkür ederim.
Şimdiye kadar en celi âsârı ile isbât-ı mevcudiyet eylemiş ve bu yolda
vatan ve milletin namus ve haysiyetini tahlis etmiş ve elan da müdafaa
eylemekte bulunmuş olan kuvâ-yı harbiye-i memleket, artık pek yakın
olan sulhün akdine kadar da aynı vazife-i necibe ve âliyenin kendisinin
dest-i hamaset ve besâletine verilmiş olduğunu şüphesiz takdir eder ve
bunu lâyetezelzel olan metanet ve cesaretiyle nihayete kadar ifa eyler.
bae ae
Bir
Akıbeti en zelil bir inbilül ile neticelenen Bulgar ordusu, bize bundan
sonraki vazıfelerimizin ifasında göstermeye mecbur olduğumuz fedakârlık
vö sebul ve metanet için ders-i ibret olsun. Ordu ve donanma bunu takdir
ile vazifesine daha büyük bir kuvvet ve gayret ile sarıldıkça memleketin
snndet ve hayatını temin edeceğinden emin olmalıdır. Dinimizin,
vatanımızın teâlisi ve muhafaza-i hukuk ve namus için yegâne istinâdgâh-ı
metini olan ordu ve donanma bu harb-i umumide emellerine muvaffak
olamadı ise de, bundan hiçbir vech ile müteessir olmayarak Cenâb-ı
Ilaakk'ın âtiyyen karib (âtiyy-i karib olması gerekiyor) ihsân edeceği ilk
fırsatta nâil-i emel olacağına emin olarak ifa-yı vazifeye devam eylemelidir.
Cümlenize veda ettiğim şu dakikada size en birinci tavsiyem alâ-
merâtibihim mâfevklere evvelemirde itaat ederek açık alın ile ve lekesiz
bir askeri namus ile vazifenizi nihayetine kadar ifaya çalışmanızdan
ibarettir. Bu halde Cenâb-ı Hakk'ın inâyet-i ilâhiyesiyle vatanın size
tevdi eylediği vazifenin ifasına mazhariyet mümkündür.
Hâfız-ı hakiki hazretleri dinimizi himaye ve ilâ, masum
başkumandanımız padişah efendimiz, muazzez ve mukaddes vatanımız,
muhterem milletimizle bunların yetiştirdiği kahraman, fedakâr ve necib
ordu ve donanmayı bâdemâ da muhafaza ve muvaffak buyursun.
Başkumandanlık
Erkân-ı Harbiye Reisi
Enver
(ATASE, İSH, Sıra no: 51, Kutu: 303, Gömlek: 8. Metnin birliklere dağıtılan
az farklı bir şekli için: ATASE, ISH, Sıra no: 953, Kutu: 445, Gömlek: 53).
o
ENVER, TALÂT VE
CEMAL PAŞALAR İLE
DOKTOR NÂZIM HAKKINDA
VERİLEN İDAM KARARI
Mehmed Vahideddin
Hükümet-i Osmaniye'nin şekl-i kanunisini vücuda getiren kuvâ-
yı selâse fevkinde dördüncü bir kuvve-i tehdidiyye vücuda getirilmek
suretiyle tagyir edilmiş olmasından dolayı maznun-ı aleyhim olup
hâl-i firarda bulunan ve Ittihad ve Terakki şahs-ı mânevisini temsil
eden Meclis-i Umumi âzâsından esbak sadrazam Talât Paşa ile esbak
Harbiye Nâzırı silk-i askeriden matrut Enver ve esbak Bahriye Nâzırı
kezâlik silk-i askeriden matrut Cemal ve Maarif Nâzır-ı esbâkı Doktor
Nâzım Efendiler'in tafsilâtı 6 Şevval 1337 ve 5 Temmuz 1335 tarih ve
4 numaralı mazbatada muharrer olduğu üzere a'zâm cürümlerinden
Yal
MEYER Oz azra GP le e
daa ke çil liye MS eye kar ği, gösi2
yz İİ Ma Gy eli Me il çeke öyle OY
Sl, çel e el ÜR A f l YAN İğ
GE İla gil aşar ği Ce EK ile
iybia AN öy Bn öğr da ze İS
EZEN real a3 VeEV iL a SAA kağ ÇEK
SU SY galler çek 33 AN 3 esd İra
OF AİYA gi Ez A Gİ aliyi iz
İY EMA İİ ENLİ Les iş
SAV ği la ap si de idari
dİYa ge A ii ŞİŞ AK ipi gk
Sl O ĞİZ alalı Mask gi
İl vk Zi ymi Biye Yİ la iyi EŞ
GA Liz ie da Öl dey yal el sala
A AY o SİN eş
silis İli sağl Yk alaya Me o Şayle gyal
> hye Şila ia Ga ŞE Ww PoE
ÜR lie Çi ey çeş vü üni
BA MN İT 1G AET Aİ eli gk
GESİ İMA Aİ ES ep MİZE gli
Üyeliği ad a İY li sl
lr İŞE yalaka çe beş > üfle
Miş KIYMA Ge e LİE Sale
pi AYARI LİN iy Heye ya öy 2 sale
İMLA Sizi ke deb ia el 063 İba
szazlıl ka siye ği
s33)yla EM e ek Bk Bs gzl
Asra ği ar rev yz ai
gaye gile»
di *ö
dolayı Mülkiye Ceza Kanunnâmesi'nin
kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası
delâletiyle kanun-ı mezkürun ellibeşinci
maddesinin fıkra-i âhıresine tevfikan
idamlarına ve fer'an zi-medhal esbak
Maliye Nâzırı Cavid ve esbak Ticaret ve
Ziraat Nâzırı Mustafa Şeref Beyler'in
mezkür kırkbeşinci maddenin fıkra-i
sâniyesi delâletiyle elli beşinci maddenin
fıkra-ı âhıresine tevfikan onbeşer sene
müddetle küreğe konulmalarına ve
hukuk-ı medeniyeden bil-iskat emvâl-i
mahcüzelerinin usulü dairesinde idare
ettirilmesine ve Meclis-i Âyân reis-i
sabıkı Rıfat ve esbak Posta ve Telgraf
Nâzırı Haşim Beyler'in beraatleriyle işbu
beraat kararının umür-ı memurlara ait
hususattan dolayı ileride Divân-ı Âli'de
icrâ-yı muhakemelerine mâni teşkil
edememesine dair Dersadet'teki Divân-ı
Harb-i Örfi'den Rıfat ve Haşim Beyler
hakkında vicâhen ve diğerleri haklarında
gıyâben verilen karar, firariler ele
geçtiklerinde tekrar muhakeme edilmek
üzere tasdik ve esbak Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin sâlifü'z-zikr
kırkbeşinci maddenin fıkra-i sâniyesi delâletiyle ellibeşinci maddenin
fıkra-i âhıresine tevfikan mezkür divân-ı harpçe vicâhen mahküm
olduğu onbeş sene kürek cezası mümaileyhin mükerreren Makam-ı
Meşihat-ı Islâmiye'yi ihrâz eylemekle beraber meslek-i ilmiyede bir
mevki-i mahsüsu hâiz bulunmuş olmasına inzimâm eden şeyhühet ve
mâlüliyetine binâen ve Kanun-ı Esâsi'nin yedinci maddesiyle müeyyed
hukuka istinâden nefy-i muvakkata tahvil edilmiştir.
Işbu irâde-i seniyyenin icrâsına Harbiye Nâzırı memurdur. 14 Şevval
1337, 13 Temmuz 1335 (1919).
Sadrazam Vekili
Mustafa Sabri
Harbiye Nâzırı
Ferid
(Takvim-i Vekayi, 14 Temmuz 1335, no: 3597)
Enver Bey'in, babası
Ahmed Bey'e mektupları
6
Beybabacığım!
Manastır'ı teşrif-i âlinizi müş'ir inâyetname-i veliyyü'n-niâmileri
geref-vârid oldu. Sıhhat haberiniz fevkalâde sevincimizi müeddi oldu
fakat borçların tevhidi için sıkıldığınızı anlatan satırlar teessürümü
mucip oldu.
İhtimal “Oğlum sen sıkılma!” diyeceksiniz, fakat inâyeten tasavvur
buyurunuz ki kulunuz da aynı aile âzâsından bulunuyorum. Aile reisinin
meserretine iştirak ettiğim gibi her bir kederin tahfifi için de onlara
iştirak pek tabiidir. Binaenaleyh rica ederim müteessir bulunmak zât-ı
âlinize ayrıca bir teessüfü bâdi olmasın beybabacığım!
Evvelce de arzettiğim gibi kulunuz sıkılınanızı hiçbir vakit arzu
etmem. Binaenaleyh zaten lüzumsuz olan kılıç parasından çoktan sarf-ı
nazar ettim. Binaenaleyh inayet buyurup da bu suretle bir para irsâli
için borca girmez, yahut o parayı borçlarımıza kapatırsanız daha ziyade
hem de fevka'l-had sevineceğimden emin olunuz. Zât-ı âlilerini temin
ederim ki aksi halde göndereceğiniz para ile alacağım kılıcı taktıkça
kalben fevka'l-had müteessir olacağım. Herhalde irâde, zât-ı veliyyü'n-
niâmilerinindir. Kulunuz, fikrimi arz ettim beybabacığım!
Emirnamenizin Perşembe, yani 21 Teşrinsani'de postaya teslim
edeceklerini Hulusi Bey söyledi.
Maamafih kulunuz Cumartesi
gidip tekrar tahkik-i keyfiyet
edeceğim. Bir de kendileri “Merak
buyurmayınız, maaş Nâzır Paşa
“olsun? dediği tarihten itibaren
işlemektedir” dediler. Manastır'ı
teşrifiniz hepimizi alelhusus annemi
fevkalâde sevindirdi.
Beybabacığım! Sıla için istida
vermiştim. Eğer terviç buyurulursa
iftardan sonra gelmek istiyorum.
Namzet arkadaşlarınız ordulara
tayin edildilerse de bizim için henüz
hiçbirşey yok.
Anneciğim ellerinizden öpüyor.
Hanım ninem, halam hanım,
Hâlid Bey de arz-ı ihtiram
ediyorlar. Bendeniz bu akşam
teşekkürnameyi Nuri Beyefendi'ye
takdime gidiyorum. Müsaadenizle
#
Maya,
5 â ie e
5 iş
SPAM Les LP
Allah'ımdan saadet, sıhhatinizi -ki sündetimiz, sıhhatimiz demektir-
temenni ile ârizama nihayet veriyorum velinimetimiz efendimiz. 22
Teşrinsani 318.
Oğlunuz,
Erkân-ı Harp Yüzbaşısı
Enver Ahmed
Ali Efendi amcamıza arz-ı ihtiram ederim. Kardeşlerimizin
gözlerinden öperim. Nuri'nin imtihanı nasıl neticelendi, annem merak
ediyor. Annem de Hayriye Hanım'a selâm ediyor. Kardeşlerimin ve
Hayriye Hanım'ın çocuklarının gözlerinden öpüyor. Ali Efendi'nin
validesi hanıma ellerinden öperek arz-ı ihtiram ediyor.
Aziz beybabacığım!
Bundan evvel takdim ettiğim mektup tabii vâsıl olmuştur. Onda
yazdığım gibi vücuduın sıhhattedir. Hava birdenbire değiştiği kar yağdı.
Havalar soğuk gitmektedir. Bakalım encâmı hayrola.
Henüz müşirden cevap gelmedi. Bakalım ne diyecek. Size evvelki
mektubumda gönderdiğimi yazdığım bir liraya iki mecidiye daha ilâve
ettim. Lütfen bundan kırk kuruşunu anneme otuz beş kuruşunu da
Hasene Hanım'a veriniz, harçlık etsinler. Mütebakiyi de arzu ederseniz
sekiz mecidiyeyi iki liraya iblağ ile Hayim'e veriniz. Maamafih arzu-yı
âlinize tâbidir.
Bendeniz burada hamdolsun sıkıntıda değilim. Yalnız sizi pek özledim.
Allah hayırlısıyla ellerinizi öperek hayır duanızı almayı nasip etsin. Bâki
beka-yı sıhhat ve saadetiniz en birinci dileğimdir beybabacığım. 20 Mart 320.
Oğlunuz
8
Huzur-ı mün'imânelerine
Bâis-i hayat-ı necâtım, sevgili beybabacığım!
Sekiz gün devam etmiş olan bir devrin yorgunluğunu birden aldığım
iki inâyetnameniz unutturdu. Maamafih şu gezinti, cevabın biraz da
gecikmesine sebep oldu. Hamdolsun sıhhatteyim. Zât-ı âlileri ve diğer
ailemiz efradının sağlığını Allah'ımdan dilerim. Paranın suret-i sarfı
kulunuzu memnun etti. Çünki yine borcuınuza sarfedilmiş demektir.
Bu sene Eylül'den itibaren zât-ı âliniz nâmına olmak üzere maaşımın
mstfı olan iki yüz kuruşu sipariş ettim, çünki Mart geçmiş bulunuyor.
Vâkıa bilâhare bir karar verileceği irade buyurulursa da şimdilik
istidayla takdim ettim. Inşaallah rastgelir. Bu halde bu parayı iste
(2) evvelki inektubumda arzeltiğin gıbı sarfeder, ister kâmilen borca
Karşılık tutarsınız, nasıl arzu buyurursu ol uretle sarf buyurulur.
Binbaşı Efendi'nin uğradığı kazaya esef ettim. Fakat ne yaparsa
Alluh yapar. Hak başka kazalardan korusun. Nuri'nin mevkii oldukça iyi
olduğundan yine şâyân-ı şükürdür. Mediha'nın başı da inşaallah yakında
geçer.
Burada on beş günden beri hafif zelzeleler devam etmektedir. Bir
hafta evvel olan iki şiddetli zelzelede birtakım evler yıkıldığı gibi
birtakımları da girilemeyecek bir hale geldi. Şimdi herkes çadırdadır.
Telefat yalnız bir Kıpti çocuğundan ibarettir. Köylerde de oldukça ziyade
hasarata sebep olmuştur. Allah vatanımızı daha büyük belâlardan
muhafaza etsin. Bu hâl ile beraber memurin, zâbitin, velhâsıl bütün
Islâm ahali -Hristiyanlar müstesna- hep ayş ü işretle sefilâne ömür
geçirmektedir. Bütün gece her çadırdan bir ses çıkmaktadır. Allah
sonunu hayreyleye.
Doğrusunu söylemek lâzım gelirse herşeyden ziyade zât-ı âlinizin
haline sevindim. Allah'tan her an bunu dilemekte idim. Hamdolsun
kabul etti. Inşaallah bundan sonra da borçlarımız ödenecek, ailece rahat
edeceğiz. Bunun için merak buyurmayınız beybabacığım.
Istidamdan henüz bir ses çıkmadı. Bakalım, Allah ne kısmet edecek.
Artık Nuri ve Kamil ve Mediha'nın gözlerinden öperek son veririm. 5
Nisan 320 (18 Nisan 1904).
Enver Bey'in, kızkardeşi
Hasene Hanım'a mektupları
Haseneciğim!
Size güceneceğimi anlatmış, fakat
gücendim dememiş idim. Bunun içi
vicdanen muazzep olmana mahal yok.
Eğer mektup yazmasaydın bak! O
vakit darılacaktım.
Eminim ki benim sizi sevdiğim
kadar siz de beni seviyorsunuz.
Bunun için de hiddete mahal yok.
Maamafih zihninizdekini de yazmak
herhalde elinizdedir.
Küçük iken iyi tahsil
görmediğinizden zihninizin
alamaması doğru olabilir. Fakat
bu hususta size boş vakitlerde
Oğlunuz
Enver Ahmed
Dr
e Me e
ÇE Çer Mh eye
A öp Jay Lord ie, “S'ip
; çeri e e Üs ei
Erse KG ce
AD) 9 Mi AE
berer .»
A
7 >
e sv
DADI a Sy NO o
Yörery 0”
öpen We» > krP ye
YSA FEZA ie. ez salli
ÇAPAN bay Ml le £ pi
mütalâayı, maamalih roman gibi ehemmiyetsiz kitapları değil, ciddi
zihni açacak istifadeli eserleri okumayı tavsiye ederim.
Kardeşim! Pekalâ bilirsin ki alnımıza yazılı olanı silmek elimizde
değildir. O halde buna karşı sabır ve tahammül ile sebat etmek,
beyhude gam yememek lâzımdır. Binaenaleyh o acı hatıraları zihninden
uzaklaştır. Bunları kurcalayacak şeyleri unut ki bu suretle istikbalde iyi
bir kadın olasın. Hülâsa metin ol, çocukluğu bırak.
Bir de canın sıkılmamak için düşünmeden yaz. Böyle olur ise hem
sonra istediğin gibi yazmaya başlarsın, hem de düşünerek aklındakilere
başka söz karıştırmaz, onları bozmazsın. Zaten bilirsin ki her hususta
aslına beyân, yani tabii olan bir nefs (?) öyle onu düzgün göstermek için
fazla donatılmıştan daha hoş durur.
Bu mektupta hiç kusur yok. Bilâkis gayet iyi yazılmıştır. Binaenaleyh
şâyân-ı tebriksin. Ben de okudukça iftihar ediyorum.
Ben de sıhhatteyim. Siz de sağ olunuz. Burada hemen daima
dağbaşlarında dolaşmaktayım. Yalnızlık canımı sıkıyor, fakat ne
yapayım, başka türlü mümkün değil.
Inşaallah yakında memuriyetim biter de yine görüşürüz. Yakında
mektubunu bekleyerek susuyorum iki gözüm kardeşim. 14 Kânunevvel
319 (28 Aralık 1903).
Enver
İki gözüm kardaşçığım!
Mektubunu aldım. Ağladım. Bilmem, bu senin yazın karayazı mı
nedir? Sen böyle sıkıntılar, hastalıklar içinde üzülecek miydin? Hasene,
seni ne kadar sevdiğimi bilirsin, fakat son zamanda bundan şüpheye
düştüğünü anlıyorum. Emin ol bu düşünce benim için pek acıdır. Her
vakit, her yerde hatırımdasın, hayalin her zaman gözümün önüne gelir,
malızun malızun yüzüme baktığını adeta görüyorum.
Biçare kardeşciğim! Sana ne yapayım, sana Istanbul'a gönderdiğim
paralardan çektiğim sıkıntıya rağmen hemen her ay hiç olmazsa
üçer lira göndererek tehvin-i ihtiyacına olsun savaşıyordum. Son
gönderdiğim mektuba cevap alamayınca beklemeye karar vermiştim.
Sana olan muhabbetimi Mediha'ya verdimdi. Hemen her gezdiğim
yerden ona mektup göndermek adeta benim için bir eğlence idi. Hasene
düşün, düşün ki kalbi yalnız kardeşlerinin muhabbetiyle dolu olan,
yalnız o sevgiyi duymuş olan benim gibiller| Avrupa'da ne kadar yalnız,
ne kadar gariptir.
Bura kadınlarından adeta iğreniyorum. Bunların her biri adeta
kalp hırsızı. Daima sevilmek, bir erkeğin mazhar-ı muhabbeti olmaya
canatıyorlar. Bu hallerle benim nazarımda o kadar küçülüyorlar ki,
kendilerine bakmayı bile bir tenezzül addediyorum. Artık iki gözüm,
kadınları böyle olan bu milletlerin erkekleri de menfaatten başka
birşey düşünmediklerinden bunlarla samimi görüşmek imkânsızdır.
Artık huyli resmi bir dostluk içersinde geçirdiğim hayat beni hürriyet
perdesi altında zincire bağlanmışa benziyor. Memlekete dönmek de
istemiyorum. Çünki mevkiim küçük, işe karışmayacağım tabii, fakat
bununla beraber memleketin izınihlâlini hâlâ menfaat-i şahsiyelerine
(oda etmeye çalışanlar tabii iftiradan hâli kalmazlar. Binaenaleyh
uzakta korkuluk gibi görmeyi muvafık görüyorum. İşte, güzel
vatanımızın menfaati beni yine o güzel yerlerden, güzel yüzlerden uzak
bulunduruyor, gurbetlik çektiriyor. Hamden, sümme hamden! Ben de
neler söylüyorum. Lâkırdımı şaşırdım.
Haseneciğim sana son bir teklifte bulunmak istiyorum. Eğer orada
rahatsız isen Istanbula gel. Sana Almanya'da bulundukça dört lira
vermeyi taahhüt ederim. Vaktim olursa beş de veririm. Yalnız başına
bir ev tut, çocuklarınla otur. Belki böylece üzüntün geçer. Eğer başka
birşey düşünüyorsan yaz. Elimden geleni esirgemem. Burada aldığım
para alimallah idareme yetmiyor. Öyle babama geçen ay yirmi, bu ay
da on beş lira gönderdim. Ne yapayım? Ebeveynimiz sıkılmasınlar.
Annemiz hasta. Mediha'nın hocasına ayda bir lira veriyorum. Iki
gözlerinden öperim. Allah bağışlasın bir erkek evlâdın olduğunu Nuri
yazdı. Allah uzun ömürler versin. Inşaallah ailenize saadet bahşeder.
Küçüklerin gözlerinden öperim. Enişte beyime de arz-ı ihtiram ederim
kardaşcığım.
Kardaşın
Enver
*
Ağabeyine ne gibi şikâyetlerde bulundun ki sana şu mektubu
yazıyor. İnsaf et, neye ihtiyacın var idi. Ne sıkıntımız vardı?
Emin ol pek canım sıkıldı. Keşke mektubu açmaya idim. Gözlerinden
öper bir daha adem-i tekerrürünü rica ederim, gözüm.
Ömer Nâzım!
Enver Paşa'nın Naciye Sultan'a
nişanlılık döneminde
yazdığı bazı mektuplar
11
Rühum'!
Son İstanbul'a gelişimizden beri birçok günler geçtiği halde hiçbir
iltifatnamenize nâil olamadım. Adeta bunu unutulmak istenildiğirne
hamlettim. Bu fikir aklıma tuhaf tuhaf şeyler getirdi. Bahçede geziyorken
görüldüğümü tahmin ediyordum. Acaba beni görünce hoşunuza
' Enver Paşa'nın kızkardeşi Hasene Hanım'ın kocası Miralay Nâzım Bey.
gitmeyecek bir hâlim nazar-ı dikkatinizi
mi celbetti? Acaba benim güneşten
ayi kararmış, siyahlaşmış yüzüm diğer
damad beyefendilerle kıyas kabul
etmeyecek derecede çirkinleşlmiş| mi
,
Öeii DM vi dedim. Maamafih, bütün bu düşünceler
er ği ei şöyle bir şimşek gibi aklımdan geçiyor,
yl la Mİ benden uzaklaşıyor. Her ne olur ise
“mi 3 müze va olsun, mektuplarınızı okumak buradaki
e 1 w Me Ml sx yegâne medâr-ı tesellim ve istirahatim
e El bie “5 Olunca artık bunun esirgenmeyeceğine
ve. POLİ ve — 5 kani olduğumdan tekrar bu hususu arza
“çep lew,; ocesaretettim.
FİN | TM Mİ say Biz ikinci bir muharebeye
3 MD A ya hazırlanıyoruz, bakalım Allah ne
gösterecek. Maamafih bu hususu pek
mahrem tutunuz. Bu defa artık inayet-i bâri ile muvaffak olacağımıza hiç
şüphe etmiyorum. Heman, Cenab-ı Hakk hayırlısı ile başlamak için vesileler
icad etsin. Güzel gözlerinizden öper, lütufnamelerinize intizâr ederim ruhum
sultanım. 28 Mayıs 329 (11 Haziran 1913).
Enver'iniz
12
Ruhum,
Kaleminiz nasıl bendenize hıyanet diyebiliyor?
Bugün sabahtan az sonra başlayıp mecburi uzun fasılalarla ancak
akşama doğru bitirdiğim mektubumu Tahsin Ağa'ya vermeden son
lütufnamenizi aldını. Doğrusu düşündüm, yine hak verdim. Hem de nasıl
hak verınem ki, bu mektubunuz baştan aşağı bendenize muhabbetinizi
gayet açık bir lisanla söylüyor. Fakat bilmem hepsine inanayım mı?
Yok, doğrusu korkuyorum. Bu suretle alışır, fakat sonra aks-i hayâle
uğrarsam ne olur? Sultancığım ya bendenize temadi edecek ve beni
ebedi bir hayatla yaşatacak azar azar muhabbet göster, yahut eğer
daima bu şiddetle sevmeyecekseniz bu halde bu acı, ani şedid muhabbet
dalgası altında kalıp mahvolayım da bunun durduğunu görmeyeyim,
duymayayım.
Ruhum; hakkınız var. Bu günkü didinmem arasında ne sabah, ne de
akşam yemeğini vaktinde yiyemedim ve şimdi saat sekiz buçukta giden
misafiri müteakip getirdikleri yemek önümde bekliyor dersem vaziyetimi
anlar, o halde zannımca mazhar-ı afvın olurum.
Sultanım, eminim ki kalbinizi dinlemeden acı bir hisle bendenizi itham
ediyorsunuz. Yoksa onu dinleseniz orada bendenizi müdafaa eden bir
hiss-i merhamet duyacaksınız. Fakat olsun, sizin her serzenişlerinizin
açtığı cerihada bir tatlı acılık duyuyorum, seviniyorum. Anlıyorum, sizin
tarafınızdan düşünüldüğümü ılhıdın edecek, hançer gibi gönlüme saplanan
kelimelerde de kendimi yaşatmak için bir gıda buluyorum. Âh! Ne olur,
gu anda piyanonuzun etrafımda dalgalanacak nağamatıyla gaşyolarak
ağlasam. Naciye! Bana bu bahtiyarlığı bahşedeceksin değil mi?
Bilinem, Naciye! Seni ne kadar sevdiğimi duyuyor musun? Âh,
ben muhabbetimin derinliği önünde ürküyor, bütün bu hissiyatımın,
benliğimin dayandığı sizin muhabbetinizi kaybetmekten pek
korkuyorum. Olmaz mı? Ruhum beni sev, sevmeyeceğin zaman da hiç
olmazsa merhamet et, muhabbetimi tahkir etme. Ne tuhaf değil mi? 5
'Teşrinsani 329 (18 Ekim 1913).
Enver'iniz
Naciye Sultan'ın Enver Paşa'ya
Nişanlılık Döneminde
Yazdığı Bazı Mektuplar
13
Of Enver! Yazık, teessürlerime şiddet veren bu menhus günler için
sürüklediğim hayata yazık. Bunu sizden evvel bana söyledi fakat ben bu
8özünü kabul etmeyeceğimi anladığı için size söylemeye mecbur oldu.
Enver, beni birtakım hissiz insanların insafsız sözlerine kurban
etmek istersen mektup yollama. Eğer bir gün mektubunu tehir edecek
olsan billâhi teverrüm ederim. Bana acımaz isen senin için beslediğim
ümide, istikbalimize acı da bu insafı elden bırakma. Artık düşün ki
bizim bu zincir-i esaretten kurtulmamız için cemiyetimizden başka çare
kalmamıştır. Heman, Allah yardım etsin.
Âh Enver, o herşeyden tedehhüş eden, korkan Naciye'yi görsen belki
pek çok acıyarak kendi ıztıraplarını unutursun. Âh, bu vahşi kalpli
menfur insanlar içinden hiç olmaz ise bir-iki saat kurtulmak için kendimi
bu soğuk bahçenin karanlık ormanları
içine attım. Epey müddet bir sükünet-i e
mahzünânemle dolaştım, sonra içeriye ik
girdim. Âh, herkesin rahatını temin
eden yatak nazarlarıma bir mezar
kadar müthiş görünüyor idi. Mâhufbir OX. .4. 55 asv 'öe
helecanla kalbim çarpmaya başladı. ke EE EM PER İŞ
Birçok tereddütler, düşüncelerden i SM
sonra yatağıma girdim. Uyuyacağımı
kz ne mümkün? Vücudum bir elektrik
cereyanıyla zangır zangır titriyor idi. GELİ amı
Ne ise, birçok vakitler sonra çi çö GE lk Aİ
üzüntüleriniz yetişmiyormuş gibi * Lİ
bu acı sergüzeştlerimle sizi sıkmak ji e”
için kalemi elime aldım. Enver, a er ir İk
diğerlerinin bi-meal sözlerinden niçin ,
/ b eli -
İF e EN eN ŞE İİ eş
MU ai! Cap pa
NE
N
Ca MELİ
be ira A ME e VE
kalblerimizde muhabbet gibi tükenmez bir define-i saadet var iken niçin
müteellim olalım? Şimdi ellerimi saçlarımın arasına sokmak ister iken
parmaklarımı birşey temas etti. Baktım, bir tane mini mini menekşe.
Âh, bilsen Enver, bu ufak çiçek kalbimde öyle büyük bir his uyandırdı
ki buna bakmak, bunu koklamak ve bunu okşamakla mütelezziz olarak
bitâb bir halde uyuyakalınışım.
Sabah uyandığım zaman ateşin ellerim içinde mahbus olarak solmuş,
harap bir halde buldum.
Bilseniz ne kadar acıdım. Gecedeki hüzünlerime iştirak eden bu
küçük çiçeği en nihayet kitaplarım arasına gizlemeye mecbur oldum
Enverciğim. 7 Teşrinsani 1329 (20 Ekim 1913).
Naciye
Enverciğim!
Dün gece pek büyük bir ulüvv-i cenâb ile beni sevindirdin. Ona
edeceğiniz bir insaniyetin içinde bana da taallük eden bir meserret var.
Bu ise sevgili arkadaşımı bahtiyar görmekle iftihar etmektir. Şimdi
açıkça bunun sergüzeştini yazacağım.
Bunun bir validesi, bir hemşiresi ve bir de hepsinin fevkinde
yegâne medârı olarak ben varım. Validesi de elinde doğduğum
gayet emekdarım bir hanımdır. Daima buradadır. Tabiidir ki
evlâtları izdivaç ettiği gibi bazen birinde ve bazen diğerinin yanında
oturacak. Valideleri pederimin eski kalfalarındandı, fakat çocukları
cariye değildir. Hür olarak buraya gelmişler. Pederleri askeriye
doktorlarından imiş, vefat etmiş. Valideleri de kızlarını da alıp yine
buraya gelmiş. Pederim de çocuklar burada büyüsün ben bakarım
diyerek burada alıkoymuş. Diğerlerine karışmam fakat küçüğü benim
sabâvet yadigarım olduğu gibi daima benim yanımdadır ve hem pek
fazla severim. Onu ebedi mesut bir hayat içinde görmek isterim. Fakat
benim elimde birşey olmadığından bu lütfu sizden istirham etmeye
mecbur oldum. Siz de muvafakat ederek beni sevindiriniz. Binlerce
teşekkür ederim.
Enverciğim! Bakınız, bunun dahili sergüzeştinden bahsedeceğim.
Bunu dört seneden beri Halimi Efendi takip ediyor. Birçok defalar
bir lâtife tarzıyla benden istedi, ben de mazeret beyan ederek
göndermedim. Benim sizden geldiğim akşam beni mütefekkir, me'yus
bir halde bahçede karşıladı. Ne olduğunu sordum. “Halimi Efendi
ağa göndermiş, mutlak bayramda beni istiyormuş” dedi. Beynimden
vurulmuş gibidurduğum yerde kaldım. Işte söylemek istemiyorum,
fakat acele ettiğimin sebebi bu idi. Bu sefer de gitmez ise pek ayıp
olacak. Elim bir mecburiyetle gidecek. Çünki pek fazla insaniyeti vardır.
Birşeye meydan vermeden rahatsızım bahanesiyle adam gönderip bir
iki gün sonra serian aldıracağım. Öyle bir fikri katiyyen yoktur. “Böyle
hissiz insanlarla yaşamaktan ise ölmeyi tercih ederim” diyor.
Knverciğim güzel değildir, kara kaşlı, kara gözlü, zayıf bir kızdır.
Fakat Edibe sevimli, hassas, bütün mânfsıylu bir erkeği bahtiyar
edecek meziyeti vardır. Bu husustan kat'iyyen utanmayacağıma
eminim. Artık bütün hakikati size anlattım, iş sizin gayretinize kaldı.
Abdülhak Bey'in pek çok ailesi var mı? Diğeri erkân-ı harp midir?
Herne hâl ise bana bildiriniz. Ben şaşkınlıktan birşey soramadım.
Kendisine sordum, “Sizin ve beyefendinin intihab ettiği birşeyi
kemal-i memnuniyetle kabul ederim. Bu mes'eleye şimdiye kadar ben
karışımıyor idim. Şimdiden sonra büsbütün müsterih olarak karışmam”
dıyor. Abdülhak Bey bunu benim arzum gibi rahat bir hayatta
yaşatacak ise peki diyebilirim. Rica ederim Abdülhak Bey'i iyice tahkik
edıp bana bildiriniz. Ben sizin bulduğunuzu kimseye söylemeyeceğim.
Size bir adres yazacağım. Bu iş o vasıta ile olacak. Bu kâğıdımın
karşılığını Tahsin Ağa'ya verip elime vermesi için tenbih ediniz.
Enverciğim! Pandantifim boynumda olduğu halde teşekkürâtımı
yazdığımdan ne kadar bahtiyarım. Dün gece takdim ettiğiniz
yüreğinizi gönlümün yegâne saadeti olarak bir nişâne-i iftiharla
sinemde taşıyacağım. Kalbimde hayal ve muhabbetinizi gizlediğim
gibi o mini mini yüreğin içine de tasvir-i mukaddesinizi saklayacağım.
Istiyorum ki Enverciğim bütün vücudum senin varlığın senin hayalin,
senin muhabbetinle örtülsün.
Enverciğim, “Sizi üzdüm, beni hapsedin” diyorsunuz.
Evet, o gece beni biraz üzdünüz. Yalnız sizi hapsetmekle kifayet
etmeyip iki ellerinizi bağlayacağım. Bilmem bu cezaya razı olacak
mısınız? Validem size gelecek. Buraya geleceğiniz bir günü söyleyiniz,
ben daima sizi istikbal etmeye hazırım.
Enverciğim, Avrupa prensesleri bizi pek hakir gördüklerini söylemiş
idin. Hayır onların zanlarını kendime karşı bir hakikat diyebilirim.
Fakat diğer Istanbul prenseslerini câli bir haksızlıkla itham ediyorlar.
Bu da nisvaniyete yakışmaz bir hatadır. Hayır Enverciğim! O gece
biraz asabiyetle yanlış muamele yürütmüşünüz. Derimizi büyük
muâhazelerle hakir etmek isteyen Avrupa prensesleri olmayıp Mısır
prensesleridir. Bunların biri pek haklı olduğu gibi diğeri bir mücrime
kadar haksızdır. Bu sözlerime karşı vatanperver olduklarını isbat
ettirmek isteyeceksiniz. Hayır Enverciğim, hayır. Vatanın saadet ü
selâmeti için yalnız sizi takip etmekle hesap görülmesi lâzım gelmez.
Ne ise, bu gibi sözler ile sizi üzdüğüm için beni affediniz e mi? Artık
sizden son derece mahcubum fakat beni affetmenizi tekrar rica ederim.
Validemin söylediği Hamdi Bey'e kırk gün müsaade etmişler.
Bu kırk beş gün zarfında bir yere yerleştirir iseniz birkaç zaman
burada kalacak. Dört senedir Yemen'de olduğundan birkaç zaman
burada kalması için tâifesi pek ziyade rica ediyorlar ve kendisi Ikbal
annemin akrabasındandır. Bir evvelde bundan sizin haberiniz olduğu
için yazmaya cesaret ediyorum. Yoksa size karşı yüzüm yok, çünki
ricalarım pekçok. 26 Teşrinevvel 1329 (8 Kasım 1913).
Naciye
Mücessem vefa Enverciğim!
Daima, daima o geceki ân-ı saadetin hâtırat-ı mesudânesinden
bahsediyoruz. Of, o bir ruya mı idi geçirdik, yoksa bir hülya mı idi
kaçırdık.
Enverciğim, gözlerimi kapama diyorsun, hayır! Evet oh ne acayip.
Kalem de benim gibi şaşırmış, kapamayacağım. Senin nazariyatın (?)
karşısında yaşamak istiyorum. Of, bu muzlim odamın penceresinde
temaşa ettiğim çoşkun denizin iniltisi kalbimin bir aynını isbat ediyor.
Dinleyiniz, işitiyor iseniz o itimatsız kalbinizden bir hakk-ı muhabbet
kazanmış olayım.
Âh, hıyanet Enverim, hâlâ seni seviyor muyum buna emin değilsin,
bunu anlamaklığın için hissiyâtım, lerzelerim, nazarlarım kâfi değil,
öyle mi?
Mümkün olsa sizi temin etmek için muhafaza-i muhabbetin
olan kalbimi parçalayacağım. Fakat orada senin için kurulan bir
binayı yıkmış olacağım. Hangi elbise giyeceğinizi soruyorsunuz.
Hangisinde rahat ediyorsanız onu giymenizi arzu ederim. Bence daima
kıymettarsın. Enverciğim, seni âfiyette görmek bana kifayet eder,
başka birşey lâzım değil.
Oh, devre-i hayatıma bir tarih-i saadet bırakacak olan bu bayram
takarrüb ettikçe hakikat olduğuna kanaat kesbedemiyorum. âh
Enver, kalbimin cerihalarını kanatmak için bir de medhediyorsun.
Ne büyük bir hıyanet, artık ne yazsam boş. Bir kere tamamıyla senin
teveccühünü kazanmış aduvv-ı ekberim olan bir kadın senin takdis
etmekliğin ne acı! Zâhir, hayatının bu derecesi de varmış... Susayım,
fazla yazar isem hem sizi sıkacağım ve hem ıztırablarımı uyandırmış
olacağım.
Artık arkadaşıma edeceğimiz bir iyilik benim ve benim olan bir
meserret de sizin değil midir? Onun için teşekkür değil, yalnız bunun
için hâsıl olan sevincimi yazmakla kifayet edeceğim. Enverciğim, bunu
ve böyle şeyleri benden ziyade siz bilirsiniz. Fakat madem kendisini
çağırdınız, büyük, ağır bir hizmet yapamayacağını söylemenizi rica
ederim. Onun çekeceği zahmet, meşakkat, düşün ki Enverciğim, benim
demektir. 27 Teşrinevvel 1329 (9 Kasım 1913).
Naciye
Enverciğim!
Biliyorsunuz ki ben de sizin gibi sizi biraz üzmekle asabi bir lezzet
duyuyorum. onunla beraber dün ipliklerin çözüleceği için bu pejmürde
kağıtla sizi yormak, tasdiât vermek istemedim.
Enverciğim! Tarihi okuyor muyum,soruyorsunuz. Rasim'in tarihine
geçen Kfinunuevvel 4 tarihinden beri terkettiğim derslerimi ikmâl
ettikten sonra kemâl-i memnumyetle başlayacağım. Ne yapayım,
perişan fikrim bundan evvel senin acılarınla meşhürı olan kalbimle
meşgul olduğu için ecdâdımın tarih-i hayatını bile görmek, anlamak
istemiyor idi.
Güzel cezalıml! Madem artık âkıbetiniz berkemâl, şimdiden sonra
bıraz da kalbimden sizi çıkararak fikrimi başka şeylerle meşgul
edeceğim.
Of Enver! Kendin hastahanede iken havanın güzelliğinden
bahsediyorsun. Bu kadar azâm duygularım arasında havadan ne
ıstifade edebilirim?
Enver! Ben bu kadar mı kalpsizim? Konağa bile gitmeyecektim,
tukat sizin selâmlıktaki odalarınızın tertibatından birşey sormak lâzım
geldiği için mecburiyetle ve bin müşkilatla gittim.
Enver, bu kadar hissiz tanıdığın zavallı kalbimin sadakatine vâkıf
olsan eminim ki lâkayıt bir tarzda yürüyen bu kalbim bile insaf eder.
Eyvâh ki, bunu anlatmak için mahzun ömrüm kâfi değil.
Ne ise, susayım. Serzenişlerimin acılığı belki size ıztırap verir. Oh!
Enver, müsaade et de bana herşeyi, herşeyi tebşir eden o mukaddes
ellerinden öpeyim. 12 Kânunevvel 329 (25 Aralık 1913).
Naciye
17
13 Kânunevvel 1329
(26 Aralık 1913)
Of, Enver!
Beni pek korkuttun. O kadar acı bir intikama tahammül edecek
mecâlim olmadığı için bâri ben de bu cezanıza karşı kendimi müdafaa
etmeye bir tedbir bulayım. Hah! Şimdi buldum. Fakat siz bundan
müessir olacaksınız, olunuz. Siz erkeksiniz, tabii sizin mukavemetiniz
benimkinden fazladır. Bu pek yakın olan mülâkatımıza birçok uzun
günler ilâve edeyim ki hiç olmazsa bu suretle vereceğiniz ağır cezaya
razı olayım. Yoksa öyle ufak süküt için koca bir hakk-ı intikamı üzerimde
görmeniz pek büyük bir haksızlık olur. Çünki hepimiz hakkaniyete
merbütuz değil mi?
Enverciğim, hem bundan siz bir haz duyuyorsunuz. Öyle ise birkaç
gün süküti bir hayat geçirelim. Belki bu sakin zamanlardan müstefid
olursunuz. “Of Naciye, bu ne haksız muamele böyle, acı satırlarınla
ümitlerimi kırıp ıztıraplarımı canlandırıyorsun...”. Fakat, Enver, hakikat
tatlı, bazen acıdır. Aman hava da ne kadar karanlık. Bütün kesâfetiyle
üzerine çöken zamanlardan kurtulmak için ağlıyor, ağlıyor. Inşaallah o
da benim gibi halâsı bulsun ki bu siyah anlar o penbe günlerle şâd olsun.
Gönlüm derecesiz bir mağınumiyyet içinde zebün olduğu için
büsbütün kalbime hüzün bahşeden bu giryân-ı baharı hiç sevmem,
Enverciğim, ilkbaharı pek severim. Evet, fikrimle tezattır fakat yine
severim. Âh, bu münevver baharın sebkül eden günleri bile bence
bir kıymete hâizdir. Ne ise, ilkbaharın hülyalarıyla şimdiden sizi
sıkmayayım.
Enverciğim, sizi istediğime hükmetmeyiniz fakat Pazartesi günü
çıktığınızı bana kalırsa istemem. Tabii, doktorların tayin ettiği bir gün daha
münasiptir ve hem havalar şiddetli surette soğuk. Iki günün ne farkı var
diyeceksiniz, fakat olsun. Yirmi dört saatin bile bir faydası vardır.
Aman, artık susayım. Siz sükütu seviyorsunuz. Âh, fakat yine
uzun yazmışım. Bundan böyle size bir haz duyurmak için bu yaramaz
satırlarıma birkaç gün fasıla veririm. Bu defa beni affet güzel cezalım.
Naciye
18
TALÂT PAŞA'DAN ENVER PAŞA'YA
TEHCİR TALEBİ YAZISI
(24 Nisan 1915)
Dahiliye Nâzırı Talât Paşa, şiddeti gittikçe artan Er-
meni başkaldırısının önlenebilmesi maksadıyla bazı vilâ-
yetlere ve mutasarrıflıklara 24 Nisan 1915'te bir talimat
gönderdi.?
Bu talimatla Ermeniler'in siyasi faaliyetleri durduru-
luyor, başta Hınçak ve Daşnak olmak üzere Ermeniler'e
ait partilerin ve komitelerin
NAZ, büroları kapatılacak, bulunan
Lar Halağı,
A >. a
# Sİ ve
Erel
1 ed ; :
“yi NK
ğ z b 2 ZYE
p< a KN
> Te a A
ai Ge
ir
Si £
oi
—m,
——-e
aa a İk yi
SM ören
: ig
pe
NA
2'Talimatın orijinalinin görüntüsü ve metni için benim “Talât Paşa'nın Evrak-ı
Metrükesi”ne bakınız. sah: 22-25.
bütün evraka elkonacak, parti
ve komite liderleri ile tehlikeli
görülen Ermeniler yargılanınak
üzere tevkif edilecek, tutuklan-
dıkları yerlerde kalmaları uy-
gun görülmediği takdirde baş-
ka vilâyetlere gönderilecek ve
oralardaki askeri mahkemelere
çıkartılacaklardı.
Talimat hemen uygulandı,
önde gelen Ermeni entellektü-
elleri ile cemaatin bazı önemli
isimleri hemen o gün tutuklan-
dılar ve çoğundan bir daha maa-
lesef haber alınamadı.
Diasporanın soykırım günü
kabul ettiği tarih, bu talimatın
gönderildiği gündür.
24 Nisan kararlarını yine o
senenin 27 Mayısında kabul
edilen “Vahdi seferde teradtca hükümete karşı gelenler
için cihebi askeriyece itihâz olunacak tedâbir hakkında
kanun-ı muvakkat", yani tehcir kanunu takip etti. O za-
manın resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de 31 Mayıs
1915'te yayınlanan kanun metninin altında Said Halim
Paşa ile Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Enver Pa-
şa'nın imzaları ile Sultan Reşad'ın tasdiki vardı.
Talât Paşa, 24 numaralı belgede Enver Paşa'dan ka-
rarların yerine getirilebilmesi için uygun bulduğu takdir-
de ilgililerin bilgilendirilmesini rica ediyor, 25 numaralı
belgede de mülki memurlara gerekli yardımların yapıl-
ması konusunda Enver Paşa'nın bazı ordu ve kolordu
kumandanlıkları ile askeri makamlara gönderdiği emri
yeralıyor.
Dahiliye Nezâreti
Emniyet-i Umumiye Müdiriyeti
Kalem-i Mahsus
3052
Ordu-yı Humâyun Başkumandanlık
Vekâlet-i Celilesi'ne
Ermeni Komiteleri'nin Memâlik-i Osmaniye'deki teşkilât-ı ihtilâliye
ve siyasiyeleri ile ötedenberi kendilerine muhtariyet-i idare teminine
mâtuf olan teşebbüsleri ve ilân-ı harbi müteakip Taşnak Komitesi'nin
Rusya'da bulunan Ermeniler'in derhal aleyhimize hareketine
ve Memalik-i Osmaniye'deki Ermeniler'in dahi ordunun düçâr-ı
zaaf olmasına intizar ederek o zaman bütün kuvvetleri ile ihtilâl
eylemelerine dâir ittihaz etdikleri mukarreratı ve her fırsattan istifade
etmek suretiile memleketin hayat ve istikbaline tesir edecek harekât-ı
hâinâneye cür'etleri, bilhassa devletin hâl-i harpte bulunduğu şu sırada
Zeytun ile Bitlis, Sivas ve Van'da vuku bulan hâdisât-i âhıre-i isyaniye
ile bir kerredaha teeyyüd etmiş ve esasen merkezleri memâlik-i
ecnebiyede bulunan ve elyevm unvanlarında bile ihtilâcilik sıfatını
muhafaza eden bütün bu komiteler mesaisinin Hükümet-i Osmaniye
aleyhine olarak her türlü esbâb ve vesâite müracaat sureti ile nuhbe-i
emelleri olan muhtariyeti istihsâl maksadı etrafında toplandığı ve
Kayseri ve Sivasile mahall-i sâirede meydana çıkarılan bombalarla
ve Rus Ordusu'nda gönüllü alayları teşkil ederek Ruslar ile birlikte
memlekete saldıran ve an-asl Osmanlı memleketi ahâlisinden olan
Ermeni komite rüesâsının harekâtı ve Ordu-yı Osmani'yi arkadan
tehdit etmek suretiyle ve pek büyük bir mikyasta alınan tertibat ve
neşriyatları ile tahakkuk eylemiştir.
Binaenaleyh hükümet kendisi için bir mes'ele-i hayatiye teşkil eden
bu kabil tertibat ve teşebbüsatın temadisine hiçbir zaman nazar-ı iğmâz
ve müsamaha ile bakamıyacağı ve menba-i mefsedet olan komitelerin
hâl-i mevcudiyetini meşru telâkki edemiyeceği cihetle şifâhen de
görüşüldüğü veçhile bilümum teşkilât-ı siyasiyenin ilgasına lüzum-ı âcil
hissetmiş ve icap eden tedâbiri ittihaz etmiştir.
Benâberin Hınçak, Taşnak ve emsâli komitelerin gerek pâyitahtta
ve gerek vilâyâtta bulunan şuabâtının derhal sedleri ile evrak ve
vesâikin kat'iyyen ziya ve imhasına imkân bırakılmamak süretiyle
müsaderesi ve komiteler rüesâ ve erkânından müteşebbis eşhas ile
hükümetçe tanınan mühim ve muzırr Ermeniler'in hemen tevkifi ve
bulundukları mahallerde devam-ı ikametlerinde mahzur görülenlerin
vilâyât dâhilinde münasip görülecek mevâkide toplattırılarak
firarlarına meydan bırakılmaması ve icab eden mahallerde silâh
taharrisine başlanarak her türlü hal ve ihtimale karşı kumandanlarla
bi'l-muhabere kuvvetli bulunulması ve icraâtın hüsn-i tatbiki
esbâbının temin ve istikmâli ile zuhur edecek evrak ve vesâikin tedkiki
neticesinde tevkif olunan eşhâsın divan-ı harplere tevdii münasip
görülmüş olmağla mazhar-ı tensib-i devletleri(?) buyurulduğu takdirde
iktizâsına tevessül olunmak üzere keyfiyetin iş'ârına müsaade
buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men lehü”l-emrindir. 11
Nisan 1331 (24 Nisan 1915).
Dahiliye Nâzırı
Talât
(ATASE,A.42,D.50,F 1-3)
19
ENVER PAŞA'NIN HARBİYE NEZARETİ'NE
TEHCİRLE İLGİLİ EMRİ
(24 Nisan 1915)
Osmanlı Ordu-yı Humayünu
Başkumandanlık Vekâleti
Şube: 1
Numara: 1711
Gayet mahremdir
13.2.331 (26 Nisan 1915)
Harbiye Nezâreti Müsteşarlığı'na
Hınçak, Taşnak ve emsâli komitelerin gerek pâyitahtta ve gerek
vilâyâtta bulunan şuâbâtının derhal sedleri ile evrak ve vesâikin
kat'iyyen ziyâıa mahal bırakmamak suretiyle müsaderesi ve
komiteler rüesâ ve erkânından hükümetçe tanınan müteşebbis eşhâs
ile mühim ve muzırr Ermeniler'in hemen tevkifi ve bulundukları
mahallerde devam-ı ikametlerinde mahzur görülenlerin münasip
görülecek mevâkide toplattırılarak firarlarına meydan bırakılmaması
ve iktiza eden mahallerde silâh taharrisine başlanılması ve icap
edenlerin derhal divân-ı harplere tevdii hükümetçe takarrur etmiş
olduğundan, bu hususta memurins mülkiye ile temasta bulunulması
ve onlar tarafından talep olunucak her gürlü muavenetin derhal ifası
ahetmiyetle matlüptur.
Başkumandan Vekili
Enver
Bü emir Birinci Ordu Kumandanlığı'na, Bahr-i Sefid Boğazı
Kumandanlığı'na, İkinci Ordu Kumandanlığı'na, Dersaadet Merkez
IKumandanlığı'na, Üçüncü Ordu Kumandanlığı'na, Musul'da Onikinci
Kolordu Kumandan Vekâletine, Dördüncü Ordu Kumandanlığı'na,
Beşinci Ordu Kumandanlığı'na, Harbiye Nezâreti Müsteşarlığı'na,
Irak ve Havalisi Kumandanlığı Vekâletine, Ordu Dairesi'ne, Dördüncü
Ordu Kumandanlığı'na, Harbiye Dairesi'ne, Bahr-i Siyah Boğazı
Kumandanlığı'na, Muhakemat Müdiriyeti'ne tebliğ edilmiştir.
3
20
DOKTOR NÂZIM BEY'DEN
ENVER PAŞA'YA
27 Mart 1921 Pazar
Muhterem Paşam,
Başımıza gelen felâketi size bilvasıta telgrafla bildirmiş idik.
Vak'anın suret-i cereyanını arzetmek üzere bu mektubu takdim
ediyorum.
Merhum, malümunuz olduğu veçhile takayyüd prensibini kabul
etmediği için pek kolaylıkla bir katil kurşunun kurbanı olmuştur.
Katil, Paşa'nın evinin tam karşısında tuttuğu bir odanın panjurları
indirilmiş penceresinin arkasından Paşa'yı tarassut altına alır. Mart'ın
on beşine tesadüf eden salı günü sabahı on bir raddelerinde evinden
yalnız çıkan Paşa'yı takip eder. Hardberg caddesinin 17 numarasına
tesadüf eden evin önünde Paşa'ya yanaşır, üç dört parmak kadar yakın
bir mesafeden arkadan Paşa'nın kafatasına bir kurşun sıkar ve derhal
Paşa'yı şehit eder. Katil elindeki Parabellum rövolverini yere atar,
kaçmaya başlar. Vak'ayı görenler arkasından koşar, katili yakalarlar.
Güzelce dövdükten, başını yardıktan sonra polise teslim ederler.
Paşa'nın hüviyeti malüm olmadığı için şehid olduğu yerde bırakılır,
üzerine beyaz bir örtü örtülür.
Bu sıralarda oradan 200-300 metre kadar uzakta bulunan Gümrük
Muhafaza Müdir-i Esbakı Salim Bey mahall-i vak'aya yanaşırsa da
lisan bilmediğinden veya naaşı da teşahhus edemediğinden birşey
anlamadan ve sormadan büroya gelir. Büroya geldiği zaman bana
birinin intihar ettiğini veya öldürüldüğünü söyledi. Ama ne one ben,
3Tam metnini verdiğim mektup, Yamauchi'de (sah: 169) eksiktir.
bu vak'aya ehemmiyet vermeden geçtik. Biraz sonra Rüsuhi Bey büroya
geldi. Paşa'nın büroya gelip gelmiyeceğini sordum. “X/diven almaya gitti,
şimdi gelecek” dedi. Salim Bey, Paşa'nın elbisesini, pabuçlarının rengini
sordu. Aldığı cevaplar üzerine “Hadi şu mahall-i vak'aya gidelim, bana şüphe
geldi” dedi. Telâşla hepimiz mahall-i vak'aya gittik. Örtüyü kaldırınca biz
de beynimizden vurulmuşa döndük. Muhafız bulunan polislere merhumun
hüviyetini bildirdik ve ağlaya ağlaya evine gittik. Müddeiumumilik
tarafından memur-ı mahsus geldikten sonra merhum bir otomobil ile morga
nakledildi. Dört gün morgda kaldıktan ve tahnit edildikten sonra çinko
içinde mahfuzen cumartesi sabahı evine getirildi. Cumartesi günü evinde
merasim-i diniyesi ifâ edildi. Dört-beş bin kişilik bir cemaat huzuru ile
muvakkaten tevdi edileceği mahalle tevdi edildi. Burada tabut huzurunda
bütün şark akvâmı nâmına müteaddid mektuplar irad edildi. Almanlar
nâmına da Mösyö Kunz ile Doktor Bey merhumun medâihte bulunup gerek
Türkiye için ve gerekse Almanya için büyük bir ziyâ olduğundan bahsettiler.
Şarklıların söyledikleri nutukların hülâsası: “Bu cinayet bir Ermeni
tarafından yapılmış. Fakat katilin dediği gibi intikam için icra edilmemiştir.
Emperyalistlerin mağdur milletleri ezmek için Şark'ta oynadıkları facianın
bir sahifesini teşkil eden bu katl, mazlum milletleri uyandırmak istidadını
gösteren eâzımı ortadan kaldırmak için tertip edilmiş bir ihanettir. Biz
bunun intikamını alacağız. Fakat böyle hunharcasına kan akıtarak değil,
milletlerimizi uyandırmak, boğazlarına sarılan zincirleri kırmak sayesinde
alacağız. Bunun için merhumun eserine tebaiyet edeceğiz ve bu suretle onun
ruhunu şâdedeceğiz...” p
Hintliler, Mısırlılar bu cinayette Ingiliz parmağı olduğunu ortaya attılar.
Azerbaycanlı bir talebe de birkaç ay evvel Azerbaycan'ın en muktedir
erkânından iki zâtın Ermeniler tarafından şehit edildiğini ihtar etti. Şekib
Arslan Beyi Fransızca irâd ettiği âteşin nutkunda düvel-i itilâfiye ne kadar
çalışsa Araplar'ı Türkler'den ayıramıyacağı ve bu gibi cinayetlerin iki millet-i
Islâmiye'yi birbirine daha ziyade yaklaştırmaya hizmet edeceğini söyledi.
Şark milletlerinin herbiri tarafından iki hatip söz aldığı için nutuklar tam iki
saat devam etti. Bizce bu cinayette Ermenilik exploite* edilmiştir. Sâik yalnız
intikam hissi olsaydı, iki buçuk seneden beri bâhusus Almanya gibi bu kadar
ihtilâllere maruz kalan bir memlekette Paşa'yı vurmak işten bile değildi.
Bu son aylarda Itilâf hükümetleri nezdinde bazılarının, bilhassa Sforza'nın,
Paşa'nın kabine teşkil etmesine müsaade edilmesi için müttefikleri nezdinde
fazla ısrarı, merhumun şehadetinde Ermeni intikamından başka âmillerin
icra-yı nüfuz ettiğine inanmak lâzımgelir. Bence bu cinayette Yunan
parasının mühim bir hissesi vardır. Bakalım, Alman polisinin zekâsı neler
keşfedecektir?
Katıl, ilk istintakında Selmaslı olduğunu ebeveyninin umumi Ermeni
muhacereti zamanında öldüklerini, o vakitten beri Talât ve Enver
Paşalar'dan intikam almak için mütemadiyen takipte bulunduğunu
söylemiş. Bu ifadenin sakatlıkları meydanda. Kendisi son aylarda Paris
tarikiyle Cenevre'den Berlin'e gelmiş olduğundan ve cebinde 12 bin mark
“exploit: Fransızca gaza, savaş başarısı, büyük başarı. Doktor Nâzım Bey,
“Ermeniler, bu cinayeti başarılarını duyurmak için işlemişlerdir” demek istiyor.
gıbı külliyetli bir meblağ bulunduğundan, tertibatın Cenevre'deki Daşnak...
“in merkezinde alındığında şüphe bırakmıyor. Vak'adan evvel Berlin Ermeni
Belureti kâtiplerinden bir Ermeni boşboğazlık etmiş, bir Alman kadına
yukında Talat ve Enver Paşalar ile diğerlerinin öldürüleceğini söylemiş.
Bu adamı polis ya tevkif etmiş, yahut da taht-ı tarrasuta almış. Neticeden
malimatımız yoktur.
Bu ifade de gösteriyor ki, milletimize rehberlik edecek zevâta karşı büyük
bır komplo hazırlanıyor. Ihtiyatla hareket etmenizi rica ederiz.
Hayriye Hanım şimdilik Berlin'de oturdukları evde kalmakta musırrdır.
Doktor Rüsuhi, kemâfissabık kendilerine refakat edecektir. Midhat'ın zevcesi
Hatice Hanım beraber oturmak istemezse (Hayriye) Hanım'ın kardeşi
Hayreti'ye yazılacak, buraya getirilecektir. Merhum Paşa'nın kudret-i
müliyesi malüm. Son zamanlarda sattıkları Hayriye Hanım'ın elmas parası
bakiyesi olarak bankada 25 bin mark kadar bir para çıktı. Istanbul'da
validesi ile iki hemşiresi de parasızdır. Merhumun dostlarının muaveneti
olmazsa bu aile pek çok sefalet görecektir.
Bize gelince: Biz dâhile gitmekliğimiz arzu edilmiyorsa burada kalmaya,
büro işini biraz daha tevsie ve istikbale intizâra karar verdik. Buraca
yapılacak emirleriniz varsa, icraya maalmemnuniye âmâdeyiz. Merhumun
boşluğunu unutturmak mümkün olmamakla beraber daha müttehit hareket
etmek sayesinde az-çok hizmet edilebileceği itikadındayız. .....5 vaziyetinde
değil iseniz bizleri unutmayacağınıza ve irşad lütfunda bulunacağınıza
eminiz. Cümle arkadaşlar arz-ı hürmet ederiz paşacığım.
Rüstem
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından)
Kâmil Bey'in, ağabeyi
Enver Paşa'ya mektupları
21
İstanbul, 10 Haziran 335 (1919)
Efendim:
Bu mektubumu muhakkak alacağınızdan eminim. Diğer yazdığım
müteaddit mektuplarda yazdıklarımı tafsilâtıyla tekrarlamak istemem.
Son gelen 20 Mart tarihli mektubunuzdan Bükreş'ten yazdığım mektubu
almış olduğunuzu anlıyorum. Ben o mektubu yazdıktan iki hafta sonra,
yani 20 Şubat'ta buraya vâsıl oldum.
Buradaki vaziyet o zaman şöyle idi:
Sultan Efendi Hazretleri'ni, Padişah, Fransızlar'ın tazyiki üzerine
saraylarından çıkartmış oldukları için ikametlerine tahsis edilen Sadaret
“Burada yine eski harflerle Fransızca bir kelime yazılmış, okuyamadım.
Konağı'nda ikamet ediyorlardı.
Yanlarında müdür -eski Çekmece
Çiftliği müdürü- Ibrahim Bey vardı.
ğe : ça Çünki, Derviş Bey'le Selâhaddin
.l
e
ae Uz! 2) li
— ; gi Wei vi vij Bey sarayın tesliminden sonra
EE MARA e e tevkif olunmuşlardı. Saray Fransız
a e z Lr ğe karargâh-ı umumisi oldu. Franchet
Re v ri iğ bei İK eye gn d'Esperey oturuyor.
1a, vE yara 5 eği Dabıu 1 Abraham Paşa Çiftliği hakkında
İİ gili a ğ in Si ve, haremi dava ediyordu. Menekşe
gö sizi Öyle o. 4 ya Çiftliği ne ise çeteler ei
al İK Si vim Aş ediyorlardı. Sultan Efendi'yi ve
VE. 08, ri, ade e ğe küçük sultanı tamamen sıhhatte
Np e © bulmuştum. Sultan Efendi,
Yİ ZE zevci gideli beri kat'iyen sokağa
Crgezt. a ;; çıkmaz olmuşlar. Kendisi hamile
7.25. sx. o bulunuyorlar. Bumektubumu sen
—» m, okurken inşaallah vaz-ı haml etmiş
bulunacaklardır. Valide ile Hasene
ablam ve yengem Safiye Hanım da evlerinden çıkarılarak yerlerine
Fransızlar oturtulmuştu. Ben gelmezden birkaç gün evvel Nuri ağabeyim
İngilizler'e teslim olunmuş ve amcam da taharri olunmakta idi. Eniştem
Kâzım Bey tamamen serbest bulunuyordu. Mart ayı nihayetlerine
doğru bir gün amcamı Kızıltoprak'taki ihtifâgâhında Ingilizler büyük
ağabeyimi tevkif ediyoruz zannıyla tevkif ettiler. Kendisi elan Bekirağa
Bölüğü'nde mahbus bulunuyor. Kâzım Bey'i ise bundan bir ay evvel bir
defa tevkif ve sonra yine tahliye ettilerse de bugün yine tevkif etmek
üzere şiddetle taharri ediyorlar. Benim burada bulunduğum esnada
pederi de taht-ı tevkife aldılar. Maksat, oğlunun izini öğrenmekti.
Beş hafta Bekirağa Bölüğü'nde tuttuktan sonra geçenlerde elbette
gazetelerde isimlerini okuduğun yetmiş kadar sâbık ricâl ile birlikte
Malta'ya sevkedildi. Tüccardan Bâki Hakkı Beyler ile Mümtaz Bey de
mevkufin meyanındadırlar.
Hâl-i hâzırdaki vaziyete gelince:
Bir hafta mukaddem benim teşvikim üzerine Sultan Efendi
Hazretleri, Feriye Sarayı'na naklettiler. Burada tarassut memurları
tarafından o kadar rahatsız edilmiyoruz. Fakat pek ihtiyatlı hareket
etmek lâzım geliyor. Eski evde kat'iyyen rahatsız bulunuyorduk e zaten
ikide bir de Fransızlar gelip bizi sıkıyorlardı. Ziyaretlerinden birinde
Sultan Efendi'nin otomobilini de aldılar.
Nuri ağabeyim el'an Batum'dadır. Amcam Bekirağa'da, Kâzım Bey ise
hâl-i firarda. Benim dahi tevkifim söylendiği için kapıdan dışarı çıktığım yok.
Yengem tamamıyla değişmiştir. Ayda bir kerre ancak sokağa çıkıyor.
O da ben rica edersem. Zevcini pek düşünüyor. Burada zevcini bulurlarsa
muhakkak diş ile parçalarlar. Mahzâ birçok kimseler gelip memleketi
kurtarmasını bekliyorlar. Her gün rivayetler çıkıyor. Resmi mahâfilde
bile İstanbul'da olduğu kaviyyen biliniyor. Hattâ, birçok yerler taharri
olumüuyor. Yengemin Seher Hanım'ı esli mevkiini kaybetmiştir. Şimdi
nwvtak misafir gibi gelip gidiyor. Mautteessüf, Seher Hanım da bu seferki
büyük yağmaya iştirak etmiştir. Ben gelince hakikat meydana çıktı ve
bınaenaleyh kendisi mevkiden düştü. |
Çiftliklere gelince: Menekşe, Aleko tarafından Ingilizler'in emri
üzerine zabtolundu. Bunu örnek tutan Abraham Paşa haremi kalktı, o
da Ingilizler'e müracaat etti. Buna dâvâyı mahkemede bizim kazanmış
olmamız üzerine daha sağlam bir çare olmak üzere karar verdiler.
Hükümet tamamiyle âciz, Ingilizler ise ağabeyime darbe vurulmak için
ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Binaenaleyh, Büyükdere Çiftliği'ni de
teslim etmeye mecburuz. Maamafıh yarın İngilizler bizi davet ettiler.
Bakalım, bizim hakkımızı dinleyecekler mi? Fakat hiç ümit yok gibi!
Şimdi, Sultan Efendi'nin elinde pederinden kalan maldan başka
birşey kalmadı. Biz kat'iyyen hüsn-i rızaınızla malları terketmiyoruz.
Jandarmalar gelip zorla teslim alıyorlar. Biz de lâzım gelen yerlere
protesto ediyoruz. Elbette bir gün bu memlekete hak avdet edecektir!
Havadisler bu kadar. Ikinci vasıta ile yeni hâdisâtı arzederim.
Az daha bu mektubum yerine bizzat ben gelip sizi görecektim,
fakat düşündüm, yengemi bu halde yalnız bırakmayı doğru bulmadım.
Mamafih ben iki ay sonra yengemle Isviçre'ye gelebileceğim. Bu husüs
tamamıyla temin edilıniştir. Baki büyükler gözlerinizden, küçükler
ellerinizden öperler.
Oğlunuz
Mehmed Kâmil
Eğer sizce bir mahzur varsa İsviçre'de Şerafeddin Efendi vasıtasıyla
telgrafçekerek “sıhhatim iyidir” veya “iyi değildir” diye bana yazınız. Biz
efendi ile muntazaman görüşebiliyoruz.
Adres, Seefeld Str. 88, Zürich'dir.
Iyidir: “gel”, iyi değil: “gelme” demek olsun.
22
Ortaköy, Feriye Sarayı, 20 Teşrinevvel 335
(20 Ekim 1919)
Efendim!
Benden sonra, bir defa elden müteaddit mektuplarınızı, onu müteakip
birkaç defa da posta ile malüm imza tahtında ablam vasıtasıyla üç kadar
mektubunuzu aldık. Elden gelenler içerisinde yengeme ve Mahipeyker'e
birer küçük gerdanlık vardı. Son gelen kâğıdınızın tarihi 1 Haziran idi.
Ondan sonra eniştemden iki mektuptan başka bir haber alamadık. Bu
sırada ben size Viyana'daki Mösyö Lavfer (?) vasıtasıyla hemen her hafta
mektuplar gönderiyordum. Son mektubunuzu bundan iki gün evvel elden
gönderdim. Bu hesapça dört aya yakın bir zamandan beri merak içinde
bulunuyoruz. Bu müddet zarfında bulunduğunuz yerlere, yaptığınız
harekâta dair birbirine tamamen zıt bırtalaımı rivayetler deverân edip
duruyordu ve hâlen de öyledir. Bizi de mektaıpsuz bıraktığınızdan
mezkür rivâyâtın hangisine inanmak lâzım geleceğini bilemiyor ve
merak içinde bulunuyoruz. Bizi her halde mektupsuz bırakmayacağınıza
emin olduğum için, gönderdiğiniz mektupların yollarda kaybolduğunu
muhakkak addediyorum.
Burada bulunduğum bir seneye karib zamandan beri hiçbir gün
bile müstesna olmamak üzere yengemin ve çocuklarının yakınından
ayrılmadım. Kendilerine hariçten ve dâhilden gelebilecek bütün
fenalıkları nazar-ı itibara alarak herşeyden masun bulunmaları için
ne yapmak lâzım gelirse yaptım ve yengem —eksik olmasınlar- benim
kendilerine nazaran daha bir çocuk demek olduğumu hiç nazar-ı
itibara bile almadan beni her hususta himaye ettiler. Bu esnada beni
asıl işgal eden mes'ele, Sultan Efendi Hazretleri'ni, kendilerini üzen,
ezen bu dedikoducu muhitten kurtarıp Avrupa'ya, faraza Isviçre'ye
geçirebilmekti. Esasen kendileri tedaviye de muhtaç idiler. Şu suretle
iki kuş birden vurulmuş olacaktı. Hedefime vâsıl olabilmek için ne gibi
yollar takip ettiğimi ve nihayet muvaffakiyetle neticeleneceğinden pek
ümidvâr olduğum son teşebbüsümün bütün safahâtını mektubumu size
getiren adam ayrı ayrı hepsini nakledecektir.
10 Teşrinsani 335
(10 Kasım 1919)
Birkaç gün evvel 2 ve 3 Teşrinevvel tarihli mektuplarınızı aldık.
Ondan evvel de 23 Eylül tarihli bir mektubunuzu da almıştık.
Yerinizi değiştireceğinizi haber veren bu mektuplardan sonra evvelce
gönderlilldiğini düşündüğümüz yukarıda bahsettiğim zâtı yollamaktan
sarf-ı nazar etmeye mecbur olduk. (Bu zat Hasan değildir). O sizi
tekrar bulmak için çok çalışmış fakat muvaffak olamamış. Şimdilik
Istanbul'dadır. Birkaç güne kadar Kırım'a gidecek. Şimdi herhalde
istikameti bizce malüm olan yerlere vâsıl olmuşsunuzdur. Cenab-ı Hakk
muvaffak etsin, âmin.
Şu son vaziyet karşısında yengemi Isviçre'ye göndermekten sarf-ı
nazar etmek sizce doğru gibi görünürse de, burada kendilerinin görmekte
oldukları tahkirat ve esasen kum hastalığından muztarip bulunmaları
bütün ailemiz efrâdının hem tedavi edilmek hem de dedikodudan uzak
bulunmalarını temin etmek için her halde Isviçre'ye gitmelerini elzem
görüyoruz. Doktorlar da bu fikre tamamen müşterektirler.
Annem, ablalarım, Kâzım Bey, velhâsıl hepimiz öyle düşünüyoruz ki
Sultan Efendi Hazretleri her halde sizin Istanbul'a avdetinize kadar
Isviçre'de kalmalıdırlar. Zât-ı şâhâneye takdim olunan doktorların
raporu üzerine hükümetçe Sultan Efendi Hazretleri'ne izin verildi. Itilâf
Devletleri de müsaade ettiler. Yalnız, Ingilizler itiraz ediyorlar. Onlar
da inşaallah muvafakat edeceklerdir. Maiyetlerinde valideleri Tarzıter
Hanımefendi ile kerimeleri (son doğan için sizden isim istemiştik,
elan gelmedi. Şimdilik ismine Hamide diyoruz. Fakat annesi bu ismi
beğenmiyor) ve ben ile diğer iki kız bulunacaktır. Oraya vâsıl olunca
Mölimed Ali'yi de getirmek kabil olacağını zannediyorum.
Birçok gürültü-patırtıdan sonra buradaki irat menbâlarını da yola
getirmek kabil oldu: Şimdi mahiyye bin lira muntazam bir gelir temin
edilebildi. Bu para bize tamamen kâfi gelecektir. Giderken de köşkten
yalıdan çıkabilen eşyayı satıp dört beş bin liralık bir fon göndereceğiz.
Simdiye kadar yardımları dokunacağını yengeme yazdığınız yerlerin
hiçbirisinden en ufak bir yardım bile görmek kabil olamadı. En
sıkıldığım bir zamanda, yengeme muhakkak-surette-yardım-edeceğini-
yazdığınız son mahall-i müracaat olarak tavsiye ettiğiniz tüccardan B....
Bey'e haber göndermiştim. Ilk geldiğim ayda sattırmaya mecburiyet
hâsıl olan eşya parasında kendi adamlarından biri tarafından kasten
ulıkonulup iade olunmayan üç bin lira kadar bir parayı ki -bizim kendi
hakkımızdı- istediğim zaman “Ben taraf değilim!” diye cevab-ı red verdi.
Ikinci ve üçüncü defa müracaatlarımda birkaç yüz lira ile bile büyük bir
yardımda bulunacağını hissettirdiğim halde bile yine cevab-ı red aldım.
Büt.ün bu ahval bana öğretti ki, elimizde olan ile geçinmeye mecburuz.
Bugün herkes bizden yüz çevirmiş bulunuyor. Siz zannediyor musunuz
ki ben Viyana'da ziyaret ettiğim zâta derdimi anlatamadım. Her halde o
beni anlamak istemedi. Şimdi Avrupa'ya gidileceği takdirde göreceksiniz
ki bu adam bize Bâki Bey'in ettiği muameleyi edecektir. Eğer sizden daha
menfaat ümit ediyorlarsa, o zaman belki!..
Bu suretle mütalâa dermiyan etmemde beni mazur görmenizi
rica ederim. Bilseniz, çok sıkıldım. Geldiğimden beri hep bu para
mes'eleleriyle uğraşıyorum. Ilk zamanları eski debdebeli hayatı idâme
edebilmek için borç ediliyor, satılıyor ve hiç hissedilmeden bitiyordu.
Bu yolun çıkar yol olmadığını anlamış ve yengemi iknaya çalışmıştım.
Benim bu bütün sa'yim Seher Hanım'ın bir işaretiyle hemen hiçe
münkalip oluyordu. Evin içinde ona Sultan Efendi'den daha ziyade
itimat ve hürmet ediliyordu. Yengeme bu kadının aleyhimizde çalıştığını
anlatıncaya kadar ak ile karayı seçtim. Altı ay mücadeleden sonra evvelâ
teker teker tuttuğu uşak ve haremağalarını ve nihayette kendisini
saraydan atmaya yengemi razı ettim. Buna muvaffak olabilmek için
mateessüf Derviş Bey'i feda etmek lâzım geliyordu. Çünki Seher, Derviş'i
fena halde elde etmiş, ona her istediğini yaptırıyordu ve binaenaleyh
Derviş Bey hapishaneden çıkınca kendisine pek çürük yapmış olduğu
birtakım işleri ileri sürerek onun için gayr-ı kabil-i kabul birtakım şerâit
dermiyan ettim. O tabii kabul etmedi. Ben de Ibrahim Bey'i müdürlükte
ibka ettim. Hakikaten de Ibrahim Bey, Derviş Bey'den çok ehliyetli çıktı.
Yalnız şunu da arzedeyim: Siz de Seher hakkındaki fikrinizde
yanılıyordunuz. Çünki, Seher Hanım beni tehdit maksadıyla yengeme
sizden ayrılmayı, sizin mücrim olduğunuzu, aksi takdirde firar
etmemeniz lâzım geleceğini alenen telkin etmeye çalışıyordu. Bundan
maada kendisi doğrudan doğruya, kadınlar meyânında güzelliği ile
iştihar etmiş ve bizim saraydaki kızların hepsini başta Seher olmak
üzere sevdiğini ileri sürenlerin elde etmiş olan Yüzbaşı Lütfi Efendi
isminde bir habisin âmâl-i hâinânesine hizmet etmiştir. Bu adamın sizin
şahsınıza karşı olan muvaffakiyetsiz bir suikasti bana ihbar etmişlerdi.
Daha siz burada iken bu adam bir dükkându Sultan Efendi'nin yüzünü
görebilmek için bütün dükkân eşyasını almaya hazır bulunduğunu,
yengeme kızlardan Sazkâr Hanım vasıtasıyla haber gönderdiğini,
yengem bizzat bana söyledi. Sonra bu aynı adamın Seher'e o kadar aşkı
varmış ki, Seher bundan ayrıldıktan sonra gider hep oturduğu yerleri
öpermiş. Bunu da Seher bizzat yengeme anlatınış!
Daha birçok delâil elde ettim ki Seher'i itham ediyor. Yalnız, Seher'in
son günlerinde yengeme bir garip teklifi vâki olmuş, yengem bana Seher
gittikten sonra anlattı:
Güya, Sultan Efendi'ye karşı bir suikast hazırlanıyormuş. Evvelâ
çocuklarını kaçırıp sonra kendisini gizlice istedikleri bir yere
götüreceklermiş. Onun için yalnız bir çare varmış: Seher'den başka
kimse Sultan'ı bu felâketten kurtaramazmış. Seher de o çareyi bulmuş.
Sultan'ı iki çocuğu ile kimsenin haberi olmadan bir Italyan evine
götürecekmiş. Fakat ben beraber gelmeyecekmişim. Çünki ben daha
çocukmuşum, sonra iş meydana çıkarmış. Hattâ bana neresi olduğu
bile söylenmeyecekmiş. Sonra, Sultan o evde kimsenin haberi olmadan
aylarca değil, senelerce bile yaşayabilecekmiş. Kendisine karşı yapılacak
suikasti de Seher'e haber veren o mel'un, habis Lütfi Efendi imiş. Sultan
onu tanımazmış ama o bizim en büyük düşmanımız imiş.
Yengemin zaten son zamanlarda Seher'e karşı hiç itimadı kalmamıştı.
Bununla beraber kendisine inanıyor gibi gözükmek mecburiyetinde
bulunuyormuş. Bu teklif üzerine kendisinden büsbütün soğumuş. Tabii,
reddetmiş. Benim hiçbirşeyden haberim yok. Nihayet bir gün haber
aldım ki, yengem mücevheratından mühim bir kısmını Seher'e para
bulmak için rehin vermiş. Ben yüz lira bulabilmek için günlerce sıkıntı
çektim, onun için Sultan Efendi on binlerce lira kıymetindeki eşyasını
feda ederek istediği birkaç bin lirayı bulsun! Tabii, pek müteessir oldum.
Esasen son zamanlarda benim haberim olmadan Sultan'ın pek çok
mücevheratını sattırtmış ve bol bol sarfetmiş. Son parçaların da böyle
gitmek üzere olduğunu görünce artık benim hiddetimi düşününüz!
Yengeme ne kadar acı söylemek kabilse o kadar söyledim ve ilâve ettim
ki, bir daha Seher Hanım karşıma çıkacak olursa kendisini muhakkak
tokatlayacağım, olmazsa öldüreceğimi de ilâve ettim. Bu kâr etti, yirmi
dört saat zarfında Seher mücevheratı rehinden kurtardı ve bize teslim
etti. Sultan Efendi zaten böyle bir fırsat bekliyormuş. “Kat'iyyen Kâmil'in
gözüne görünmeyesin” demiş. Bu vak'a olalı dört ay oluyor.
Sultan Efendi ile Seher'in arası daima açılmakta. Asıl enteresan
ciheti Seher'in eski sırdaşları olan birtakım kızlarla da arasının açılmış
olmasıdır ki, bu sayede biz sizin zamanınızda ve siz gittikten sonra
dönen öyle maceralara muttali oluyoruz ki, insan hayretinden donakalır!
Biçâre yengemin sâfiyetiyle adeta istihza ederlermiş. Yengeme onu
söyledim: “Hep yuvanızın bu mülevves mikropları sizin saadetinizi
kemirmişler. Onlar artık defolup gittiler. Bundan böyle dünyanın en
mes'udu olabilirsiniz”.
Seher gidince oldukça geniş bir tensikat yaptım. Idareyi küçülterek
yoluna koyduk. Bize irad getiren ev ve dükkânlarla motorlu mavna ve
Sultan Efendi'nin maaşıdır. Çiltikler bilâkis masrafteşkil ediyorlar.
Amele gündelikleri çoğalınış, hâsılat kıymetten düşmüştür. Sebze sarfiyatı
ordu mevcut olmadığı için pek azdır. Ecnebi ordular doğrudan doğruya
memleketlerinden gelen şeylerle geçiniyorlar. Ziyan, ziyan üstüne.
Koşu hayvanâtı nâmıyla son zaıanlda) beslemekte olduğumuz
oluz küsur hayvanâtın iâşesi için iki bin liraya yakın açıktan bir
para sarfedildi. Artık dışarıdan arpa alıp (Menekşe Çiftliği hasılatı
Aleko yüzünden mahvoldu) beslemek ve şu kadar seyis tutup maaş
vermek doğru olamayacağını ve buna razı olsak bile yine hayvanlara
bakılmayıp ölmekte oldukları görüldüğünden satmaya karar verdik.
Baytar Ilyas Bey, aynı fikirde idi. Kendisi üç tane kısrak (Necmiye,
Fındık, Güzel) ayırdıktan sonra diğerlerini hep satmamızı, aksi takdirde
kışı çıkaramayacaklarını söyledi. Avusturya Imparatoru'nun verdiği
hayvanlardan birini Ahmed Izzet Paşa bakmak üzere istemişti, ona
gönderdik. Diğerine ise Abdülhalim Efendi Hazretleri bakıyor. Velhâsıl
yok balıâsına hepsini elden çıkardık. Bizde şimdi cem'an yalnız beş
hayvan kalmıştır. Bunlardan biri Abdülhalim Efendi Hazretleri'nde,
diğeri Ahmed Izzet Paşa'da, bâki üçü de bizde bakılmaktadır. Kıyınettar
taylarınız Ilyas Bey'in ifadesine nazaran hepsi kavrulmuş, küçük
kalmıştır. Ilyas Bey, Tango ismindeki al tay kısrağı gördüğü zaman
teessüründen ağlamak derecesine geldi. Onun ifadesine nazaran son
sene zarfında iki santimetre bile büyümemiş.
12 Kânunevvel 335
(12 Aralık 1919)
İki ay evvel başladığım bu mektubu gönderebilecek emin adresi
ancak bugün bulabildim. Bu müddet zarfında size birçok mektuplar
gönderdiğim gibi sizden de üç mektup ile iki telgraf almış ve telgrafın
birine de hemen cevap göndermiştim. Son olarak Lavfer (?) vasıtasıyla
gönderdiğim mektupta izah ettiğim gibi bizim gitmek mes'elesi Ingilizler
tarafından teehhüre uğradı. Herşey olmuş bitmiş, hattâ elimize düvel-i
itilâfiye mümessillerinin imzalarını hâvi bir de vesika vermişlerken
sarf-ı nazar etmişler. Çürıki, Ingilizler'in itikadınca yengemin hastalığı
Avrupa'da tedaviye ihtiyaç gösterecek derecede değil imiş. Maamafih, bu
hafta zarfında bir Ingiliz doktoru gelip kendisini muayene edecek, sonra
da ya raporu tasdik edecek veya kabul etmeyecek. «
Birinci halde, gelmemize başka mâni yok demektir. Ikinci halde
daha ziyade çalışmak icap edecek. Bize en ziyade yardımda bulunan
İtalyanlardır. Bizi İngilizler'in göndermek istemediklerinin asıl sebebi bu
birkaç haftadır ağabeyim için burada şâyi olan havadislerdir ki, bunların
en mühimi Times Gazetesi'nde okunduğu üzere kendisinin beş yüz kişilik
bir Islâm Kongresi tarafından Taşkent'te kendisine taç giydirildiğidir.
Gayet vâsi bir teşkilat yapıyormuş. Ingilizler'i mahvedebilecek, ancak bu
teşkilat imiş. Bu havadisleri birkaç gün evvel tanınmış bir zat burada
mühim bir vazife başında olan bir Ingiliz zâbitinden işitmiş. Buna
rağmen bizi buradan götürmek isteyenler var. Onun için elan ümidimizi
kesmedik. Yalnız sizce orada bizim gelmemiz için bir teşebbüste
bulunmak kabil ise çok iyi olur. Mahzâ, bizim müuliye cıhetiyle de
sıkıntımız büyüktür. Bugün bize “Haydi gidin,” deseler bile parasızlıktan
birkaç zamanlar beklemeye mecbur kalacağız. Sizin zannettiğiniz gibi
şimdiye kadar bize burada kimse yardım etmedi ve bundan sonra da
etmeyecektir. Bu, yüzde iki yüz böyle. En sağlam gösterdiğiniz tüccardan
Kayab (!) Bey bize on para bile vermeye mecbur olmadığını Kâzım Bey ile
haber gönderdi.
Biz ne ise ne, ya o biçare Mediha ve yeni doğmuş çocuğu ile bütün
mânâsıyla sefalet çekiyorlar. Mediha'nın bütün mücevheratını bitirdiler.
Şimdi bekliyorlar ki, Nâzım Bey paralarını lütfen iade edecek. Hiç kimse
kendilerine beş para ödünç vermek istemiyor. Enişteme kaç keredir
yazıyorunı, paralarını göndersin. Sekiz bin lira ile Kâzım Bey hem
borçlarını ödeyebilir, hem de ailesinin maişetini temin eder.
Gelelim yine bize:
Buradan bizim ayrılabilmemiz için en aşağıdan on bin liraya
ihtiyacımız vardır ki bunun yedi bin beş yüz lirası yalnız borçlara
verilecek, mütebâkisi yol masrafı ve ihtiyat paralsı| olacaktır. (Bunlar
hepsi kâfi gelmiyormuş gibi, dört haftadan beri muvaffakiyetsiz avdet
eden Hasan'ın üç bin liralık borcu da ayrı).
Şimdi bu parayı temin edebilmek için evvelâ eşyaları satınayı
düşünmüştük ki, bu eşyalar Fransızlar'ın elinden kurtulan köşkün ve
biraz da yalının eşyasındandır. Hiç bahâsına gideceği tahakkuk ettiği
için ve çok zamana muhtaç olduğu için bundan sarf-ı nazar edildi. Şimdi
yalnız bir çare var, oda yengemin emvâlini Emniyet Sandığı'na terhin
etmek, bilâhare Avrupa'da mücevheratın bir kısmını satıp emvâli tekrar
rehinden kurtarmak. Terhinin muamelesi hem kolay, hem de seri olduğu
için daha müreccah.
21 Teşrinsani'de yazdığınız mektupları bugün aldık. Sıhhat haberinizi
almakla sevindik ve müteselli olduk. Orada bilmek istediğiniz şeylerin
bir kısmını yukarılarda izah edilmiş bulacaksınızdır. Mütebâkisini sıra
numarasıyla aşağıya yazıyorum:
1. Çiftliğin kiraya verilirse harap olacağını yazıyorsunuz. Çiftliğin
mâhiyye geliri beş yüz ve sarfiyatı ise bin iki yüz liradır. Her ay açıktan
yedi yüz lira temini kabil olamadığından kiraya vermeye karar verdik.
Şerâitimiz odun kat'iyatını menettiği için almak isteyen yoktur. Elyevm,
Hayri Bey'in teşkil ettiği bir şirkete vermek için çalışıyorum. Inşaallah
muvaffak oluruz. Menekşe Çiftliği senevi dokuz yüz liraya mer'ası dâhil
olduğu halde icara verilmiştir.
2. Derviş Bey'in idaresizliğinden maada hiçbir entrikası mevcut
değildir. En büyük kabahati Seher'e âşık olup yengemin menfaatini
gözetmeyişidir.
3. Kâzım Bey el'an orduda bulunuyor, fakat açıktadır.
4. Iki ay evvel teşebbüsünüz üzerine bize verilmesi taahhüt edilen
para için -herkes sıkıntımızı bildiği halde- hiç kimse müracaat etmedi.
Inşaallah bundan sonra. ,
5. Pederden mektup alıyoruz. Iyidir. Bu sefer gelen bir esir ile
fotoğrafını yolladı. Kendisine hürmet ediyorlarmış. Ben de buradan yüz
ğgiliz birası gönderdim
6. Ağabeyimin selâmını Hayrı Bey'e söyledim. Amcam burada değildir.
Sivas'tan Azerbaycan'a hareket ettiğini haber aldık. Mustafa Kemal Paşa
kendisini tevkif etmek suretiyle Istanbul Hükümeti'ne yaranmasını çok
istemiş fakat muvaffak olamamış. Nurullah Bey'in yanına gidiyormuş.
Guz işleri için Bakü'de epey kâr varmış. Allah muvaffak etsin.
Geçenlerde Istanbul gazeteleriyle Kemal Paşa, bizim Paşa ile
hiçbir münasebetli| olmadığını resmen bildirdi. Onun üzerine ileride
neşrolunan diğer bir makalede böyle bir münasebetin tesisi gayr-ı kabil
olduğu ve eğer Mustafa Kemal Paşa, hasm-ı cânı addettiği Paşa'yı
tutarsa, Istanbul'a sormaya lüzum görmeden asacağı muhakkak olduğu
söyleniyordu. Vaziyet-i hakikiye de bu merkezde imiş!
14 Kânunevvel 335
(14 Aralık 1919)
Mahzâ, eniştem bu hususlarldla size daha sâlim malümat vereceği
gibi vaziyet-i siyasiye ve içtimaiye hakkında da arzu ettiğiniz tafsilâtı
verecektir.
Mektubunuzda bahsettiğiniz bize beş bin, enişteme beş bin lira verecek
olan vekilinizi bulabilmek için Abdullah Paşa'ya bugün müracaat ettik.
Kendisinin böyle bir paradan hiç malümatı yoktur. Hem eniştem, hem
de yengem nâmına çok rica ederim, bizim için pek ehemmiyetli olan para
mes'elesinden müphem cümlelerle bahsetmeyiniz. Vekiliniz olan zât kimdir?
Italya'ya çağırılan zât kimdir? Bize muayyen yazınız ki, biz de elimizde
mektubunuz olduğu halde kendilerine bilâmüşkilat müracaat edelim.
Vaziyet-i maliyemiz gittikçe bozulmadadır. Bir-iki ay sonra
gerek Mediha, gerek Kâzım Bey tramvaya binecek kadar para
bulamayacaklardır. Kendilerinin hem paraları olması, hem de bu derece
sefalet çekmeleri kendilerini pek meyus ediyor. Hasta ablamın vaziyeti
bize nisbeten çok iyidir. Yalnız kendisi hasta ve fevkalâde sinirlidir. En
ziyade hücumuna mâruz olan şahıs benim. Bütün felâketlerine sebep
ben imişim gibi hareket ediyor. Bu tarzda düşüncesine de sebep, benim
Nâzım Bey'e karşı olan muhabbetimdir. Mahzâ eski hayatlara mesudâne
başladığı zaman beni ihtimal mazur görüp takdir edecektir. Fakat şimdilik
dünyada Nâzım Bey'den sonra en fena adam benim. Allah insaf versin.
Annem gayet iyidir. Duanızla ve bir de Çekmece'deki arazisi ile
meşguldür. Içimizde en sevdiği Ertuğrul, en sevmediği de benim.
Büyükannem Safiye Hanım ve diğer ailemiz erkânı hep iyidirler.
Ağabeyimden haber aldık, Azerbaycanlılar kendisine çok ikram
ediyorlarmış. Burada ne kadar eşyası varsa istetti, gönderdik.
Yengem sıhhattedir. Kendisini teselli etmekteyim. Mahipeyker
ile Hamide maşallah kırmızı yanakları, sevimli cıvıltıları ile sarayın
bülbülüdürler.
Dört gözle buradan hareket edeceğimiz günü bekliyoruz. Tabii, sizi
telgrafla haberdar edeceğim. Maamafih gelmek kabil olamadığı takdirde
ben artık derslerime avdet etmek istiyorum. Hasta ablamı sarayda
ikamet etmeye bir türlü ikna edemedim. Yengemi yalnız bırakınayı
kat'iyyen doğru bulmam. Ben gidecek olursan ablam belki on beş
günde bir bile yengeme uğramayacağını bana söyledi. Mediha ise zaten
bayramdan bayrama uğrar. Sonra yalnız kalacak, canı sıkılacak, belki de
etrafını muzırr eşhas alacaktır. Eğer şu mahzurları kaldırabilmek kabil
olursa Berlin'e dönmeyi pek istiyorum.
Baki hürmetle ellerinizden öper, muvaffakiyetinizi temenni ederim.
Kayınbiraderiniz
Mehmed Kâmil
Annemin para cihetiyle hiçbir sıkıntısı yoktur. Nuri ağabeyimden,
bizden, pederimden cem'an yekün yüz liradan fazla mâhiyye maaş alıyor.
23
İstanbul, 15 Şubat 336 (1920)
Efendim!
Bundan evvel takdim ettiğim mektup 10 Kânunsâni tarihli ve ....'dan
yazdığınız karta cevap idi ve 28 Kânunsani'de Italyan postasına mâlüm
adres ile verdim. Ondan sonra tarihini koymayı unuttuğunuz Luçern'den
yazdığınız Türkçe mektubunuzu ve onunla beraber 28 Kânunevvel tarihli
bana hitaben Fransızca bir mektubunuzu aldık. Sizi yollarda zannediyor
ve merak ediyorduk. Bu mektuplarla geniş bir nefes aldık. Asıl büyük
havadisi, kalplerimize kuvvet veren havadisleri bundan on gün evvel Sâi
Bey'in yanından avdet eden zât verdi. Ben işittiklerimi evde anlatırken
yengemin, annemin, ablamın heyecandan nefesleri kesildi. Artık kemal-i
sükünetle şarktan doğacak güneşi bekleyeceğiz.
Vaziyet-i maliyemiz lehülhamd, düzeldi. Yeni sene ile irad ile masraf
tevazün etmeye başladı. Esasen bizim belimizi büken masârifat-ı
fevkalâde idi. Bunu leffen takdim ettiğim geçen senenin irad ve masraf
bilânçosundan anlayacaksınızdır. Faraza bu ay yine masârif-i fevkalâde
olarak Nişantaşı'nda eski konak civarında kiraladığımız yeni konağın
kirası var ki, bin sekiz yüz lira birden verdik ve geri kalan yedi yüz
lirasını da önümüzdeki altı ay zarfında vermeye mecburuz. Konağın
kirası senevi iki bin beş yüz liradır. Avrupa'ya gitmek imkânı kalmayınca
Sultan Efendi Hazretleri artık Feriye'de kalmak istemediler. Burada
biraz fazlaca yapılan dedikodulara da üzülüyorlardı. Şu suretle şimdi
kulakları dinlenecek demektir.
Inşaallah yirıni güne kadar yeni eve taşınmış bulunacağız.
Adres: Nişantaşı'nda esbak Mekteb-i Harbiye Tedrisat-ı Askeriye
Nâzırı Ali Rıza Paşa'nın konağı
di harz kg Eski Para cihetiyle
A
İZİ
wii / a g 9 Abdullah Paşa, Kâzım
/ a Bey'e her ay iki yüz lira
/
ama,
ile yardım ediyor. Sizin
| / teşebbüsünüz üzerine
bundan dört ay evvel alacağımızı yazdığınız beşer bin liradan on bin
livn yerine Yuşa fendi yalnız bin beş yüz lira verdi ve bunu da ben
yengemin muvafakatiyle doğrudan doğruya bizden daha ziyade muhtaç
alan I€âzun Bey'e bıraktım. Şu suretle yengem vaktiyle verdiği paraya
mahsuben hiçbirşey almamıştır. Kayab (?) Efendi ise son zamanda
vaziyetin tebeddülünü hissetmiş olmalı ki, bize iki seferde bin beş yüz
lr gönderdi. Maamafih biraderi nâmına bizden alınan üç bin lirayı
henuz geri almak kabil olmadı. Para alabilmek için bizzat gitmem lâzım
geleceğini yazıyorsunuz. Esasen şimdiye kadar Kayab (?) Efendi'den
manda kimseden para istemedim ve ona da bizzat yengem söylediği
halde ozaman “Başüstüne efendim!” deyip başından savdı ve arzettiğim
gibi biz kendisinden tamamen ümidimizi kestiğimiz zaman 1500
lira gönderdi. Müracaatım için tavsiye ettiğiniz diğer zevât burada
değillerdir.
Evvelki mektubumda arzettiğim gibi bizce yengemi tedavi için
Avrupa'ya götürmenin imkânı kalmadı. Amcası9 muarızdır. Fakat kendisi
konsültasyon neticesi anlaşıldığı vechile üç hastalıkla mâlüldür. Tedavisi
için sanatoryum hayatına ihtiyacı vardır. Hastalıkları olmasa bile bir
#eneden ziyade zamandan beri çekmekte olduğu maddi ve manevi
meşakkatler kendisini pek üzdü. Kendisinin buradan uzaklaştırılması
çok doğru olur fikrindeyim. Çocuklar lehülhamd kemâl-i sıhhatle
büyümektedirler. Hattâ Mahipeyker'e son zamanda Viyanalı bir dadı
Luttuk. Türkçe'nin yanında şimdi tek tek Fransızca da söylemeye mecbur
oluyor. Küçüğünün bir fotoğrafını posta ile takdim ediyorum.
Annem için hiç merak etmeyiniz. Biz kendisinin her istediğini
yapıyoruz. Her ihtiyacı temin ediliyor. Çekmece Çiftliği ile Cendere
Bahçeleri'ni idare edebilecek sâdık, bizim menfaatimize çalışır adam
bulamadığımız için kiraya vermeye mecbur kaldık. Hem de bugün en
ufak bir amelenin bile aylığı otuz lira-kırk liradır. Başında bulunup
bizzat idare etmedikten sonra bizim için ziyandan başka birşey yok.
Hazır burada sözü geçmişken, Derviş Bey'in saçma bir vaadi yüzünden
geçen sene Cendere Bahçeleri'nin bizi büyük ziyana uğrattığını
söyleyeyim. Derviş Bey ortak Hıristaki'ye hâsılat-ı umumiyenin yüzde
yirmisi vaadetmiş. Bu para çıktıktan sonra geri kalan kısmı bahçelerin
masrafını bile kapatmadı. Biz üzerine bin küsür lira koymaya mecbur
olduk. Bu sene hiç olmazsa altı yüz küsür lira irad getirecektir. Derviş'in
bize yaptığı ikinci bir ziyan da iradımızın mühim bir kısmını teşkil
eden takayı bilâmüddet Seher Hanım'ın kayınbiraderi Recai Bey'e
vermiştir. Ben geldim, Ibrahim Bey yengemin haberi olmadan böyle bir
iş yapıldığını söyledi. Seher Hanım beni tamam bir ay aldattı. Recai
bey ortadan kayboldu. Nihayet beş ay ellerinde kaldıktan sonra Mart'ta
taka elimize geçtiği zaman Recai Bey verdiği hesapta bize bir hisse
çıkarmaktan sarf-ı nazar beş yüz lira masraf gösterdi.
Derviş Bey hapisten çıkıp serbest kaldıktan sonra ancak Recai Bey
hesabı temizledi ve bize hiçbir para vermedi. Hemen o ay biz takayı
“Sultan Vahideddin'i kastediyor.
Sivastapol'a navluna gönderdik. Bir ayda tamam yedi bin lira getirdi.
Bunun mateessüf iki bin lirası bizim elimize, diğeri (de bize son oyununu
oynayan Recai Bey'e geçti. Demek oluyor ki taka yüzünden her ay
asgari -o zaman kâfi derecede vapur yoktu- beş bin lira kazanmak kabil
olacaktı. Recai Bey'de kaldığı beş ay zarfında demek ki yirmi beş bin lira
zarar etmiş olduk ki, o zaman bununla bütün borçlarımızı ferah ferah
ödemek kabil olacaktı. Bu zarar yalnız Derviş Bey'in, Seher'in yüzünden!
Sonra da yengemin ifadesine nazaran yalıdan çıkarken Derviş Bey'in
şaşkınlığı yüzünden birçok kıymetli eşya yağmaya uğramış.
Seher'in yaptığı maddi zararların ne derecede olduğunu tayin
etmekten acizim, çünki hesaplar pek karışıktı. Yalnız, yengemin birçok
mücevheratını hiç bahasına satmış veya pahalıya satıp hiçe satmış gibi
göstermiştir. O derecede ki, yengemin mücevheratı şimdi birkaç kıymetli
parçaya münhasır kalmıştır ki buradan defolup gitmeden evvel onları
bile rehine koymak suretiyle mahvetmesine ramak kalmıştı.
Hasan Efendi başımızda belâ-yı azim. On günde bir yirmilira,
on lira vermekten canımız çıkıyor. Buradan üç bin lira alınadıktan
sonra bir yere gitmek istemiyor. Ne Kâzım Bey, ne de ben bu adamın
hakikaten söylediklerinin doğru olduğuna inanamıyoruz. Bu adamcağızı
başımızdan alsanız çok iyi olacak. Herhalde nasıl hareket etmemiz lâzım
geleceğine dair talimat gönderiniz.
Yalnız, Itibar-ı Milli Bankası'nın Deutsche Bank'da merhun bulunan
bin beş yüz hisse senedi (yengem ile kızının) sekiz bin lira verilerek
kurtarıldı. Diğerleri nasılsa öylece duruyor.
1 Mart 336 (1920)
Feriye Sarayı
Bundan birkaç gün evvel İtalyalı bir mimar vasıtasıyla yengeme iki,
Kâzım Bey'e de uzun iki bana da yine iki ki cem'an altı mektubunuzu
aldık. Şark'a hareket etseniz de etmeseniz de bana telgrafla malümat
vereceğinizi yazdığınız halde henüz bir haber alamadık. Yalnız
geçende Isviçre'den gelen Türk efendinin haber aldığına nazaran
mahall-i maksuda vâsıl olmuşunuz. Mahzâ, bizi bütün bütün meraktan
kurtaracak haberlerinizi bekliyoruz.
Nurullah'a bildirmemni emrettiğiniz şeyleri kendisine yazdım. Eniştem
de ayrıca yazdı. Takip edilecek yolu bildiren umumi mektubun kopyasını
da kendisine gönderdim. Buraya göndereceği evrakı Berlin'deki adrese
vakit zayi etmeden göndereceğim.
Evvelki mektubumda da yazdığım vechile lehülhamd para
sıkıntısından kurtulduk. Idaremizi tamamen yoluna koyduk. Bunda
müdür İbrahim Bey'in büyük hizmeti vardır. Kendisi Derviş Bey'den
daha pek çok fazla iş âdemidir. Yengem de bunu birçok işlerinde bizzat
gördüler ve takdir ettiler. Bu felâketler içinde Allah bize hakikaten acıdı
da bu adamı yanımıza verdi. Ihtimal ondan daha iyi çalışacak kimseler
vardır, fakat öyle birini bulmak bugün imkân haricindedir.
Herhalde, Ismail Talât Bey gibi açıkgöz, fakat namussuz, yalancı bir
adamla iş görmekten ise öyleleriyle çalışmamak daha evlâdır. Geçen
mekbuplarımızın birinde kendisine hosap sormamı emrediyordunuz. Ben o işi
onlan evvel yapmıştım. Iki bin lira küğut. paradan başka birşey alınmadığını
söyledi. Yengeni ise “Aldığı paranın miktarı dört ile altı bin lira arasındadır”
dıyordu. Bunun üzerine elinden yengeme hitaben bir kâğıt aldım ki, onda
«ski fikrinde sebat ederek yengemin yanlış olmasından bahsediyor. O iki bin
lira ile Marmara sahilinde bir yerde arazi almış, fakat kendi nâmına. Güya,
kendi de birkaç bin lira masraf etmiş. Velhâsıl, kurnaz Yahudi her hususta
bizi aldatmaya bakıyor. Bizim avukat Faruki Bey ile görüşüp elinden sağlam
bır senet almaktan başka çare yok.
Sözü geçmiş iken, avukatımızın gayet iyi ve namuslu bir adam
olduğunu arzedeyim. Binaenaleyh, şimdilik tavsiye ettiğiniz zattan
anvf-ı nazar ediyorum. Asıl, Büyükdere davasında bize vekâlet eden
avukat da Istanbul'un en iyi tanınmış Javukatı| olan Mahir Efendi'dir.
Şimdiye kadar fevkalâde iyi idare etti. Malüm olduğu veçhile, Bidayet
Mahkemesi'nde kazandık. Bu hafta zarfında da Istinaf Mahkemesi'nde
de kazanacağımız muhakkaktır. Ondan sonra da temyizi kalıyor ki, Allah
kerimdir. O zamana kadar işler de tamamen düzelmiş olur, biter.
Seher'in gittiğine sevinmekle beraber yengemin Hayrettin Ağa
taraftarları eline düşeceğinden endişe ediyorsunuz. Vâkıa, Seher
gittikten sonra beş ay kadar sonra beni saraydan uzaklaştırmak için
birtakım hazmı güç dedikodular yapıldı ise de zannettikleri gibi ben
ürküp kaçmadım. Size ve ailenize burada bulunmakla hizmet etmekte
olduğumu hissediyorum. Işler tamamen düzelmeden ve sizin de
malümatınız olmadan yengemi hiçbir suretle yalnız bırakmayacağım ve
inşaallah da yakında sulh aktedilince kendisini tedavi ettirmek üzere
Almanya'ya götürmek bana nasip olacaktır. Şimdilik hedefim budur.
Mektubumda bahsettiğim yüzbaşı, istihkâm zâbitidir fakat kimin oğlu
olduğunu bilmiyorum.
Yengemin Italya'ya gelmesi için Italya Hükümeti nezdinde teşebbüste
bulunduğunuzu yazıyorsunuz. Mesele pek ehemmiyetlidir. Hastanın
Avrupa'ya gelmesi için muhakkak bir yol bulunması elzemdir. Bu
hususta -benim de menfaatim olmakla beraber- asıl yengemin menfaatini
düşünüyorum. Sulh olursa yalnız buradaki çalışma ile muvaffak olunur
zannediyorum. Aksi takdirde bize yardım ediniz.
Satmamızı tavsiye ettiğiniz yengemin motorbotunu Derviş Bey yalı ile
beraber Fransızlar'a teslim etmiş.
Çiftliğin idaresi yoluna girdi. Şimdi irad ve masraf tekabül ediyor.
Yalnız çalı kat'iyatı yapılmadığından iradı pek fazla değildir. Onun da
size gelecek mektupta bir aylık bilânçosunu göndereceğim.
Menekşe Çiftliği'nin kirasını ben yanlış yazmıştım. Mer'asız 900
lira, mer'a ile beraber 1500 liradır. Koyunların geçen sene satıldığını
yazmıştım. Sebep de, o zamanlar o taraflara ârız olan Rum çetelerinin
bir kısmını kaldırdıktan sonra diğer kısmını da kaldırmak ihtimali
idi. O zaman ise hükümet Menekşe Çiftliği üzerine muvakkat haciz
koymuş olduğundan Istanbul'a nakletmek kabil değildi. Oradaki
kurutma ameliyatı siz gider gitmez durdu. Şimdi ise bu amele yevmiyesi
pahalılığında işi devam ettirmek için binlerce liraya ihtiyaç vardır.
Binaenaleyh hiçbirşey yapılamıyor.
Eniştemin gelmesi kabil olamayacağını son gelen mektubunuzda
yazıyorsunuz. Kendisi de zaten bana hitaben yazdığı bir mektupta
gelemeyeceğinden, sizin mâni olduğunuzdan bahsediyor. Mektubu bugün
ablam bana verdi. Nihayetine doğru aynen şöyle yazılıdır:
“Ablan ne halde? Hâlâ burnundan soluyor mu?”
Bu cümleleri okuduğu zaman ablamın ne derecede müteessir
olduğunu tasavvur edemezsiniz. Tamam araları düzelmekte iken Nâzım
Bey'in bu acı sözleri pek saçma oldu.
Bu mes'elede her halde kabahatin büyüğü Nâzım Bey'e aittir.
Ablam bu hakaretlere mâruz kaldığı, terkedildiği iki seneden beri
günden güne daha hastalanmış, sinirlenmiştir. Vaziyet tasavvurun
fevkinde vahimdir. Ablam öyle bir raddeye gelmiştir ki, bugün-yarın
aklını oynatması kabildir. Hele o üvey çocuklarının nispet yapar gibi
envai eğlence vaziyetlerinde çıkarıp gönderdikleri resimler kendisini
büsbütün hasta ediyor. Nâzım Bey biraz insaf etsin, artık bu biçare
kadını muazzeb etmesin. Ara yerde asıl ezilen biçare Iffet ile Faruk'tur.
Iffet annesiyle beraber üzülmekten, bu hallere sıkılmaktan arkasında
“şirpençe” çıkarttı. Babasının geleceğini haber aldığı günden beri her
kapı çalınışında “Babam geldi!” diye hasta yatağından sıçrıyor. Bu kızın
hâli ne olacak? Ablam tamamen Nuri ağabeyimin yanına gitmeyi kurdu.
Iffet'i de tabii beraber götürecek. Siz de bir defa Nâzım Bey'e artık
inadından vazgeçmesini yazınız. Ablam için acı sözler yazınaktan ne
lezzet buluyor? Iffet'e acısın, kız verem olacak.
Nâzım Bey'in orada beş evlâdı var ama, Iffet burada bir baba
bulamıyor. Korkuyorum ki, bu işin sonu felâket olacak. Ben size
hissettiğimi yazıyorum. Ablamın felâketine mani olmak lâzım. Bu
mes'ele için öyle zannediyorum ki yalnız bir türlü çare-i hâl vardır, oda
Nâzım Bey'in buraya gelmesi ve ablamdan af dilemesidir. Yoksa ablam
öleceğini bilse Viyana'ya gelmez.
Bâki hürmetle ellerinizi öper muvaffakiyetinizi temenni ederim
efendim.
Kâmil
24
Roma, 7 Haziran 336 (1920)
Sevgili ağabeyciğim,
En sonra Istanbul'u da terke mecbur olduk. Bir haftadan beri yengem,
Mahipeyker, Türkân ve bir de Çerkes kızı ile Roma'da bulunuyoruz.
Selâmetteyiz. Sıhhatlerimiz de yerindedir. Mektubumu size getirecek olan
adama şifahen de anlattım, tahriren de izahat veriyorum.
5 Nisan tarihinde Königsberg'den yazdığınız kartı aldıktan sonra başka
haber gelmeyince sâlimen Şark'a geçtiğinize emniyet kesbettim. 28 Nisan'da
"Burada tam metnini verdiğim mektup, Yamauchi'de (sah: 92) eksiktir.
Haku'mun sukülu bize Bizin öralarda bulunduğunuza bir işaret oluyor. Hep
müsterih idik, derken Mayıs'ın ilk günlerinde idi, bir gün yengemin annesi
karidil tebriki dönüşü Yıldız'dan doğru bize geldi. Ferid Paşa güya Meclis-i
Vükelâ'da cereyan eden bir müzakere neticesinde yengemin yanından
ayrılmadığım takdirde tevkifime karar verdiklerini zât-ı şâhâneye söylemiş.
0 da pek müteessir olmuş ve demiş ki, “Siz birşey yapmayın, ben kızıma
haber gönderirim, Kâmil'i annesinin evine yollar”. Bunun üzerine annesini
çağırmış, yukarıda yazdıklarımı anlattıktan sonra demiş ki, “Kâmil bigünahtır,
oduha çocuktur. Katiyyen ona fena muamele edildiğini istemem. Yalnız
gimdilik annesinin evine gitsin. Kızımın işlerini orada idare etsin. Sakın, kızım
kalmasına ısrar etmesin. Sonra çocuğu tevkif ederler. Belki beni de kızımı
Yıldız'a almaya icbar ederler”.
'Vevkif edileceğimi zannetmemekle beraber hemen ertesi günü ben çiftliğe
gittim. Yalnız muhakkak olan birşey varsa, o da padişahın yengemi Yıldız'a
kapayacağı ve orada sizden ayrılmasını temin için lâzımgelen herşeyi yapacağı
ıdi. Bunu temin maksadı ile evvelâ beni uzaklaştırıyorlardı. Padişahın bu
urzusunu akim bırakmak için en iyi çare Istanbul'u terketmekti. Hemen vakit
kaybetmeden Italya Mümessil-i Askerisi Miralay Kont Kaprini'ye bilvasıta
müracaat ettim. Bu zât sizi Selânik'ten tanır ve çok severmiş. Maalmemnuniye
kabul etti, hükümetine yazdı, oradan da cevab-ı muvafakat aldı. Arasından
bir ay geçmeden fakat birçok helecanlı saatler geçirdikten sonra yengem,
Mahipeyker, Türkân ve Enise kalfa, Donari'nin ailesi ile 29 Mayıs 336 (1920)
cumartesi günü öğleden sonra ve ben de iki gün sonra Italyanlar tarafından
hapsedilerek (!) tahtelhıfz iki gün sonra, yani 31 Mayıs pazartesi günü
Italya'ya hareket ettim. Yengemi dört gün kadar yalnız bıraktığımdan yolda
üzüldüm. Eksik olmasın, Donari pek büyük nezaket gösterdi. Yengemin dediği
gibi “Kocası uşaklık etmiş, zevcesi hizmetçisi olmuşlar” ve hiç bir sıkıntı
çektirmeden Roma'ya kadar getirdiler.
Istanbul da saklanmaya mecbur olduğum 20 gün zarfında şiddetle taharri
olundum. Üç defa yakalanınama ramak kalmışken kaçabildim. Hele, son
defasında Demirci köyünde saklı bulunuyordum. Akşam üzeri güneş batarken
sadık Katina bir zâbit kumandasında 12 kadar jandarmanın beni tevkif etmek
üzere köye geldiklerini haber verdi. Terliklerimi çıkarıp fotinlerimi giymeye
ancak vakit bulabildim. O sırada zâbit muhtarı almış, eve doğru geliyordu,
bir saniye bile vakit zâyi etmeden fistık ağaçlarının altından bahçeyi Kilyos
istikâmetinden aştım, fundalıklara dâhil oldum. Bütün sür'atimle Kilyos
Deresi'nin vâdisine doğru inmeye başladım. Dereboyuna gelince biraz
durdum, arkamdan kimse gelmiyordu, hava henüz kararmaya başlamıştı.
Ramazan olduğu için ortalıkta kimseler yoktu. O anda ne kadar büyük bir
tehlike atlatmış olduğumu hissettim. Düşününüz ki, üç gün sonra yengem
hareket edecekti. Iki saat yürüdükten sonra Uskumru köyünden geçmiş,
Zekeriya Köyü eteklerine dâhil olınuştum. Orada yolu şaşırdım, velhâsıl
birçok sıkıntılar geçirdikten sonra, Bilezikçi'ye vâsıl oldum. Vakit geceyarısını
bulmuştu. Orada durmadan Hacı Osman Bayırı'na giden dağ yolundan
Ayazağa köyünden Cendere ye, oradan da sabaha karşı Hafız'ın evine geldim.
Bereket, ramazan olduğu için nazar-ı dikkati celbetmedim. Ertesi günü orada
geçirdim. Gece olunca Mösyö Donari'nin evine gittim ve hareketime kadar
orada kaldım. Ilareketimden iki gün evvel haber aldım ki, iki kişiyi ben
zannıyle tevkif etmişler ve beni aradıklarının sebebi de, Ferid Paşa'ya karşı
yapılan suikastte dahlim olduğu için imiş. Ben zannediyorum ki, o bir vesile
idi. Asıl maksat yukarıda arzettiğim padişahın arzusunu yerine getirmektir.
Çünki, ben Ferid Paşa'ya bed-rüy etmekten başka birşey yapmadım. Ne ise,
şimdilik kurtulmuş bulunuyoruz.
Şimdi de, Istanbul'daki vaziyet hakkında malünat vereyim:
Gideceğimiz takarrür eder etmez, köşkten çıkan ve bir kısmı saraydan
Abdülhalim Efendi'nin uşakları tarafından aşırılan eşyanın kalan kısmını
sattırdım. Yalnız, Nişantaşı'ndaki döşediğimiz evin içindeki eşya olduğu gibi
kaldı ki, bu eşyada köşkten gelmişti. Otomobil alacağız bahanesi ile arabaları
ve elimizde kalan diğer hayvanları da sattık. Çekmece çiftliği Aleko'nun elinde
idi, öyle kaldı. Büyükdere Çiftliği'ni Manastırlı Yakup Ağa'ya odun kesmemek,
kontrol hakkı bizde kalmak üzere seneliği beş bin liraya kiraya verdik ve
peşinen 2.500 lira aldık. Iki ay sonra bâki 2.500 lirayı da verecek. Müdür
Ibrahim Bey maaşı 100 liraya iblâğ edilerek vâsi bir vekâletname ile vekil
tayin olundu. Kendisini, Kont Kaprini Italyan himayesine aldı ki, bizim polis
tarafından hiç bir rahatsızlığı maruz kalamaz. Kendisine 3000 lira bıraktım,
taka ile ticaret yapacak. Evler de irad getiriyor. Inşaallah bize her ay 500
lira gönderebilecektir. Şimdilik bizim yanımızda 56.000 Isviçre frangı, 20.000
Italyan frangı ve 20.000 mark vardır. Diğer paraları da marka tahvil edersek
tahminen 400.000 mark edecektir.
Bundan sonra ne yapacağımıza gelince:
Bugün pazar, perşembe günü Allah kısmet ederse Berlin'e hareket edeceğiz.
Orada ilk işim yengemi tanınmış doktorlardan birkaçına konsülte ettirip
usul-i tedavisi hakkında malüıat almak olacak. Ondan sonra Berlin'de mi
kalınacak, yoksa bir sanatoryuma mı gidilecek o zaman takarrür edecek.
Mahipeyker için bir kindergardenin bulunması için daha buradan Madam
Zara'ya telgraf çektim. Oraya gidince herşey düzelecektir. Eniştemin villâsı
olmadığı takdirde, Grünewald'de bir villa tutacağız, yahut Münih'e gideceğiz.
Bu hususta size bunu takip edecek mektubumla malüınat veririm.
Ablam, yengemin hareketinden bir hafta evvel çocukları ile Trieste'ye
gitmişti. Nâzım Bey'le buluştular. Ben buraya gelmeleri için telgraf çekmiştim,
fakat gelmediler ve cevap olarak da sizin iki aydan beri Rusya'da olduğunuzu
ve kendilerinin de Viyana'ya hareket edeceklerini yazıyorlardı. Aynı evde
olmasa bile hep beraber aynı şehirde oturmamız ne kadar iyi olacaktı. Şimdi
Istanbul'da annemle Mediha'dan ve bir de büyükannemden başka kimse yok.
Efendimiz, Müdür Bey'e anneme her hususta yardım etmesi için emir verdiler.
Burada çıkardığımız fotoğraflardan da mektubu getiren bey ile gönderiyorum.
Bâki, Cenab-ı Hakk'tan muvaffakiyetinizi temenni eder, hürmetle
ellerinizden öperim efendim.
Kardeşiniz
Ali Mustafa
Hâmiş: Yengen bu birkaç gün dadı bulununcaya kadar çocuklara bizzat
nezaret ediyor. Fakat o kadar müşteki ki, doğurduğuna doğuracağına pişman
oldu.
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından).
25
Berlin, 20 Mart 337 (1921)
Ağabeyciğim,
Dün merhum Talât Paşa'yı şimdilik Mathaikirchhof'un mahzenine
merasim-i mahsusa ile götürüp koyduk. Ziya Bey merasimi yazan
guzeteleri gönderecektir. Ondan evvel gönderilen gazetelerde Ermeni
katliâmının hükümet-i askeriye marifetiyle yapıldığına ve merhumun
#ize karşı koyamadığına dair olan fıkrayı elbet okumuşsunuzdur. Bununla
beraber Ali Bey gelse de, bizi toparlasa diyorlar.
Bronzar Paşa'dan bir mektup aldım, size beyân-ı taziyet ediyor.
Cemiyet işleri ilerlemededir. Gazete, lehülhamd çıkmaya başladı.
Abdülaziz Çâviş evvelâ ayrıca Arapça bir gazetenin çıkmasında ısrar
ediyordu, şimdi Türkçe gazeteye Arapça makaleler vermeye razı oldu. Çâviş
Efendi, Moskova'ya gelmeyi de kabul etti gibi görünüyor fakat iki gündür
fena bir kalp hastalığı ile yatıyormuş. Sebebi de kendisinden tanıdıkları
birinin 300 bin mark isteyerek dava etmeye kalkması imiş. Şekib Arslan
leffen gönderdiğim kâğıdı getirdiği dünkü gün bunları anlattı. Şeyh
Efendi'nin bu vaziyet karşısında Berlin'i terkedemiyeceğini zannediyormuş.
Evvelki mektubunda Münih'e gittiğimizi, iki villa gördüğümüzü
yazmıştım. Villa sahipleri asgari beş sene müddetle kontrat yapmak
istedikleri için uyuşulamadı. Nihayet şimdilik gidip otelde oturmaya
karar verdik. Nisan 15'te villayı terkediyoruz. Mahmud Paşa ailesi de
bizimle beraber geliyor. Otelde bulunduğumuz müddetçe münasip bir villa
aramakta devam edeceğiz.
Ibrahim Tâli Bey'e Istanbul vasıtasıyla mektup göndermiştim.
Kerimelerine geçenlerde hem dört bin mark göndermiş ve hem de mektup
yazmıştım, henüz cevap alamadım.
Sultan Efendi Hazretleri, Ziya Bey'in çocuğuna güzel bir hediye aldılar.
Arzu edilen mektup kâğıtları bu posta ile takdim olundu.
Doktor Dessavr'ın (2) eczahane takımına gelince; bir çok eczahanelere
sordum, artık o takımların yapılmadığını söylediler. Daha da arayacağım.
Baytar İlyas Bey'e de söyledim, o da arayacak. Bulunamadığı takdirde İlyas
Bey'in münasip göreceği ona benzer bir ecza takımını nümune olmak üzere
göndereceğiz.
Ruslar'dan Ziya Bey emaneti tamamen alıp bana teslim etti. 50.000
mark bura merkezi nâmına geçirdim ve ondan da 20.000 Istanbul'a havale
verdim.
Afganistan fevkalâde murahhası Vezir Muhtar Veli Muhammed Han
henüz gelmemişlerdir. Gelince kendilerine lâzım gelen ihtirâmâtta kusur
edilmeyecektir. Esasen bugün 28 Şubat 337 tarihli Merkez-i Umumi'nin bura
merkezine hitaben 3 numaralı mektubunu aldım. Onda, müşarünileyhin
geleceği te'kiden yazılıyor. Önümüzdeki cuma içtimâıda Merkez'de mektup
okunacak ve ittihaz edilecek kararlar hemen bu posta ile arzedilecektir.
Burada Almanlar'ın ayrı iki kuryeleri var, her ayın 15 ve 30'undadır.
“Tam metnini verdiğim mektup, Yamauchi'de (sah: 161) eksiktir.
Nuri Ağaheyimin geleceğine cümleten sevindik. Allah vere de, uzamasa.
Pederin kaçırılması için bir kaç gün için burada bulunan Vehib Paşa ile
görüştüm. Sforaa vasıtasıyla bunun kabil olduğunu söyledim. Mahzâ para
almak adetiymiş. Önümüzdeki cuma Roma'ya avdet edecek ve oradan tafsilât
gönderecektir.
Şekib Arslan Bey'in iki mektubu melfuftur.
Mahmud Paşa ailesinin efendimize pek büyük yardımları oluyor ve
hakikaten ciddi ve asil bir aile olduğunu günden güne daha ziyade teslim
ediyorum. Hem bu aileyi efendimizin yakınında daima bulundurmak ve
hem de Hüseyin Bey'in doğruluk ve iktidarından istifade etmek maksadıyla
2.000 mark maaşla Hüseyin Bey'i aramıza alalım. Arkadaşlardan buna itiraz
edecekler olursa bile, ben Hüseyin Bey'in aramızda bulunan neş'esiz çalışan
bir-iki arkadaştan herhalde daha ciddi iş göreceğine eminim.
Istanbul'daki hususi işler de yoluna giriyor. Bu sene efendimizin çiftliğinden
mâda olan iradlarının yeni yapılan kontratları mucibince elimize mâhiyye
38.380 kuruş para geliyor. Taka, buna dâhil değildir. Ibrahim Bey, Büyükdere
Çiftliği'ni icâra vermek üzere görüşüyormuş. Seneliği 10.000 lira vermişler.
Müdür Bey 12.000 istemiş. Icâra alacaklar her nasılsa davanın henüz
bitmediğini haber alınışlar ve bitmesini beklemeye karar vermişler.
Dâvânın ise yalnız temyizi kalmış, o arada da kısa bir müddet zarfında
kazanacağımız muhakkak olduğu için Mahir Bey (avukat) yapılan kontrat
mucibince çiftliğin kıymetinin yüzde onunu alacaktır. Bu para ise çiftlik 16.000
liraya alındığına nazaran 1600 liradır. Bu hususta bir fikriniz varsa bildiriniz.
22 Mart337(1921)
Ağabey,
Şimdi müdür beyden 16 Mart tarihli mektup aldım. Şevki Bey 11 Mart'ta
vâsıl olmuş.
Şifahi talimatı almışlar. Gelecek zatın muvaffakiyeti yüzde elli me'müldür
diyor, teşkilâtımız pek bati gidiyor, korku herkesi sarmıştır diyor. Vahdet
Gazetesi'nin 11 Mart nüshasında okuyacağınız veçhile sizin vefatınızı ilân
etmişler epey telâşlar olmuş.
Şu saatte Hariciye'den telefon ettiler, sizden mektup varmış.
27 Mart337 (U1921)
İki büyük zarf dolusu mektubunuzu aldık. Efendimiz'e ait olan kısmı
taş ile beraber kendileri bizzat açıp aldılar. Diğer mektupları yerli yerine
teslim ettim. Kısmen cevaplarını da Nisan'ın birinde hareket edecek
kuryeye bu mektubumla beraber teslim edeceğim.
Buraların vaziyeti birkaç günden beri değişti. Komünistler hertarafta
ayaklandılar. Vustâ Almanya'nın bir kısmı ellerinde bulunuyor. Yolları
talırip, köprüleri dinamit ile atmak, şimendiferlere suikast etmek gibi
vasıtalara da müracaat ediyorlar. Bu yüzden Almanya dâhiline seyahat
etmek tehlikeli bir şekil aldı. Biz, Nisan ibtidasında Münih'e nakletmek
tasavvurunda idik. Komünistliğin ne şekil alacağı belli olmadığından
şimdilik daha burada kalmaya mecbur olacağız. Efendimiz'in buna fazlaca
canı sıkılıyor ve ben gitmek istemediğimden bu zamana kadar salladım
vö gimdi de bu mes'eleyi vesile ittihaz ediyorum zannediyorlar. Ben
katiyyen kendilerinin üzülmemeler: için ne yapmak lâzımsa yapmaya
Karar verdim, Şu sırada rahatsızlıkları münasebetiyle tabiaten fazlaca
ginirli bulunuyorlar. Bebek maaşallah günden güne büyümededir. Artık
kendisini tamamen belli ediyor. Hattâ, daha şimdiden arasıra Efendimiz'i
tekmeliyormuş bile. Ebe bunu da erkek olduğuna alâmet gösteriyorlar.
Allah hepsine uzun ömürler ihsan buyursun, âmin.
Bizim ve diğer merkezlere ait olan kâğıtları Vehib Paşa da beraber
ulduğu halde hep birden gözden geçirdik. Roma Merkezi'ne ait olan
emirlerin hepsini kemâl-i sühületle yapabileceğini Vehib Paşa Hazretleri
vaad ettiler. Hattâ, Şeyh Sünusi Hazretleri'ne gönderilecek zât ile
kayınbiraderleri Irak Kumandan-ı Hâzırı Nihad Paşa'ya bir mektup yazıp
cemiyete âzâ yapacaklarını ve orada bir merkez tesisine sebep olacaklarını
söylediler. Sonra Istanbul'da bulunan biraderlerinin de hemen cemiyete
alınmaları için gerek biraderlerine ve gerekse biz ora merkezine yazdık.
Şimdiki halde en çok faaliyet gösteren Vehib Paşa'dır. Buna karşı Cemal
Azmi Bey biraz gayr-ı memnun olduğunu hissettiriyor. Ziya Bey, Bekir
Sami Bey ile görüşmek üzere bu sabah Roma'ya azimet etti. Hey'et ise dün
akşam Roma'ya dâhil olmuş bulunacaklardı. Avdetinde Roma Merkezi'nin
ne dereceye kadar muvaffak olduğunu bize anlatacaktır ve size de
yazacaktır.
Ziya Bey buradan giderse burası pek boş kalacaktır. Onun için
arkadaşlar burada kalmasında ısrar ediyorlar. Bu sefer yine Roma'ya 15
kiloluk bir kapsül paketi gönderildi.
Şükrü Bey'e mektubunuzu gönderdim ve emriniz vechile 50 lira da
nâmına orada muhtâcin için yolladım. 20 gün evvel 900 lira mukabili
olan 150 Ingiliz lirası Istanbul'dan bana gelmiş ve ben de hemen Malta'ya
göndermiştim. “Cep (21 eczahanesi” mes'elesini halletmek için Ilyas Bey'e
müracaat ettim. Eczalardan anlamadığım için onun münasip göreceği ecza
takımından göndereceğim.
Dr.Baha Şakir Bey el'ân sırası geldikçe ufak ufak taarruzlarda
bulunmaktan kendini alamıyor. Bilhassa gazete mes'elesi kendisini pek
sinirletmiş olacak ki,“Türkçe bir gazete çıkacak, Almanlar'dan Talât Paşa
hakkında güzel bir 'nachruf” aldım. Onu tercüme ettirip koyduracağım”
dediğim zaman da daha “Türkçe gazete” kelimesini işitir işitmez, “Bizim
böyle bir gazeteden haberimiz yoki böyle saçmalıklara müsaade edemeyiz”
dedi. “Paşa yakında gelecekmiş! Ne vakit geliyor?” diye bir sual sordu.
Biraz konuştuktan sonra “Bizim büro için sana para gelmiş diye işittik,
doğru mu” diye de sordu. Cemal Azmi Bey -eğer aldanmıyorsanı-
merhumun yalnız kendi nâmına 400 bin mark kadar bir parası varmış.
O da vasiyetnamesi mevcut olmadığından veresesine kalacakmış.
Bunun için üç doktorlar fena bir vaziyette imişler. Nâzım Bey'in zengin
akrabaları varmış, fakat Bahâ Bey pek fena bir vaziyette imiş. Nâzım
Bey bana bir gün evvel size burada olan vekayi hakkında malümat
vermek ve muhafazanız için ne gibi tedâbir ittihaz etmeniz lâzım
geleceğine dair bir mektup yazdıklarını söyledi. Yarın mektubu bana
gönderecekler, ben de takdim edeceğim.
Fişer Bey'e Talât Paşa'nın vefatından birkaç gün sonra uğramıştım,
size çok çok selâm söyledi. Ben yine vaktiyle Türkiye'de çalışmış
zâbitânın birbirleriyle râbıtalarını muhafaza etmelerini ve ileride yine
eskisi gibi beraber çalışmak kabil olacağını arzu ettiğiniz gibi söyledim
ve oda bunu kaviyyen ümid ettiğini ve bugün ellerinden geldiği kadar
her suretle yardım etmek istediklerini söyledi ve fiilen de faraza 15
kiloluk bir paket kapsül parasını temin etmek suretiyle gösterdi.
Bugünlerde Efendimiz ..... ile beraber çaya çağıracaktır.
30 Mart 337 (1921)
Bugün mektupları kuryeye teslim ediyorum. Dün, Salim Bey'in
müzakere etmek için Moskova'ya gelmesi hakkındaki telgrafınızı aldım.
Maateessüf, Salim Bey geldiğinin haftasında Talât Paşa'nın verdiği bir
vazife ile Anadolu'ya avdet etmişti. Şimdi Ilyas Bey, Münih'ten Doktor
Fuad Bey'in resmi ve gayrıresmi yazılan mektuplara cevap olarak
gönderdiği mektubu getirdi. Yorgunluğunu aldıktan sonra Berlin'e gelip
arkadaşları ile müzakere ettikten sonra Moskova'ya azimet edebileceğini
yazıyor. Biz kendisine tâcil etmesini ve beraberinde Arapça bilen bir iki
kişi de getirmesini tekrar yazacağız.
Efendimiz yazmakta oldukları mektuplarını henüz
bitiremediklerinden bu postaya veremediler.
Istanbul'dan aldığım mektupları leffettim. Yalnız okuyabilmek için
soğuk suda epeyce ıslatıp ziyaya tutmak lâzımdır. Bu sabah Efendimiz'e
validelerinden gelen mektupta havadis olarak Abdürrahim Efendi
Hazretleri'nin, Ömer Hilıni Efendi Hazretleri ile beraber Roma'ya
muvasalat ettikleri muharrerdir.
Yukarıda arzettiğim gibi şimdilik daha Berlin'deyiz. Hürmetle
ellerinizden öper, muvaffakiyetinizi temenni ederim. Ibrahim Tâli Bey'e
ve Seyfi Bey'e çok çok selam ederim.
26
Berlin, 8 Nisan 337 (1921)
Sevgili ağabeyciğim,
Son gelen mektuplarınızı -ki, içinde doktorlara ve hanımefendiye
mektuplar vardı- yerlerine teslim ettim ve cevap olarak da Bolşevikler
vasıtasıyla bir mektup ile gazeteler gönderdim.
Doktor Nâzım Bey burada olmadığı için henüz bir cevap vermediler.
Bu mektubumu elden götürmek zahmetinde bulunan Mahmud Han'ın
damadına veriyorum. Efendimiz de bir mektup verecektir. Burada
lehülhamd cümle sıhhatteyiz. Miniminiler büyümektedirler. Mahipeyker
size bu sefer yine bir kart yazdı. Efendimiz, Münih'e gitmekten vazgeçti.
Harp öğrenmesini istiyorlar, hocalarını savdılar. Bahçeyi düzeltiyoruz.
9Tam metnini verdiğim mektup, Yamauchi'de (sah: 181) eksiktir.
Wfendimizl'in| sevdiği çiçekleri dikecopiz.
Sürü Rey, Hayreti Bey'le beraber iki giin evvel buraya geldiler, size
meletup gönderdiler. Burada bir ay kadir kalacaklarmış.
Babam henüz gelmedi. Şükrü Bey'den mektup aldım. Istanbul'dan
gıden 150 İngiliz lirasını almış, hele bu sırada pek işlerine yaramış.
Ondan maadâ son emriniz üzerine 50 lira daha gönderdim, henüz
uldığına dair bir cevap gelmedi. Istanbul'dan gazeteler gayrımuntazam
geliyor. Onun için son nüshaları henüz göndermedim.
Bâki hürmetle ellerinizden öper, muvaffakiyetinizi temenni ederim
efendim.
Kardeşiniz Kâmil
21
Berlin, 10 Ağustos 337 (1921)
Sevgili ağabeyciğim!
Ekrem Bey'den sonra yeni bir haberinizi alamadık. Gelen emanetlerin
kıymetleri hakkındaki tahkikat henüz bitmedi. Gelecek sefere malümat
vereceğiz. Dolar kâğıtları için de keza. Hakkı Bey'le görüşeceğim. Müdür
Bey henüz para göndermedi. Şimdilik bendeki emanet otuz bin markı
sarfettikten sonra yeniden on bin mark borç aldım.
Müdür Bey Şevki Bey'in Istanbul'a döndüğünü yazıyor ve kendisine
ne gibi muamele yapılacağını soruyor. Bugünkü içtimamızda bu
da mevzubahis oldu. Arkadaşlar kendisinin sizce Moskova'da olup
olmadığını sormayı bana yazmamı söylediler. Ilyas Bey birkaç gün için
istirahat etmeye gitti. Arkadaşlar bir ikinci mes'ele hakkında da fikrinizi
sormak istiyorlar:
Melfuf raporda da anlaşılacağı veçhile burada sefalet çeken birçok
şark gençleri var. Bunların içinden fazla sefalet çeken ve sefalet
dolayısıyla memleketlerine avdet mecburiyetinde kalan birkaç kişiye
şimdilik biz biraz yardım etmeye karar verdik. Bu talebe içinde
hakikaten ciddi ve ileride büyük işler görebilecek birkaçı vardır. Bunları
seçip himayemize alalım mı? Merkez-i Umumi para verir mi? Bunları
sormamı bana söylediler. Talebe parasızlık yüzünden dağılmak üzere
olduğundan seri bir karar verilmesi için arkadaşlar çok rica ediyorlar.
Evi intizama koyduk. Ayda otuz bin mark ile idare edebileceğimi
zannediyorum. Müdür de bu parayı göndermeye gayret edecek.
Sultan Efendi, çocuklar iyidirler. Babam, elan Münih'tedir. Annem de
Berlin'e gelmekten sarf-ı nazar etmiştir.
Ertuğrul sünnet oldu. Üç hafta kadar hastahanede yatmaya mecbur
oldu. Bugün hastahaneden çıktı.
Istediğiniz fotoğraf levazımını gönderiyorum. Baki hürmetle
ellerinizden öper muvaffakiyetinize dualar ederim ağabeyciğim.
Kardeşiniz
Kâmil
28
Grünewald, 7 Eylül 337 (1921)
Efendim, sayenizde pek rahatım. Yeni bebeği bekliyo-
rum. Inşaallah geldiği zaman kardeşiniz hemen size ha-
ber verecek. Artık beni ve çocukları düşünerek kendinizi
üzmemenizi rica ederim.
Naciye
Sevgili ağabeyciğim!
Batum'dan 10-16 Ağustos tarihiyle gönderdiğiniz mektupları aldık.
Cevaben yukarı yoldan bir mektup ile gazeteler gönderdim. Arzu edilen
mühürler henüz bitmediği için gönderemedim. On gün sonra biter dediler.
Para mes'elesinin yoluna girdiğilni| evvelki mektuplarımda da yazmıştım.
Bundan sonra sıkıya gireceğimizi zannetmem. Yalnız sizi üzmüş olduğuma
canım sıkıldı. Hasan Efendi'ye verilen paraya mukabil (iki yüz beş bin
dokuz yüz yetmiş mark) Sultan Efendi'ye eski cemiyet hesabından iade
ettim. Şu suretle o hesap da kapanmış oluyor. Esasen eski hesap matlübu
da hemen o kadar birşeydi.
Dün, İlyas Bey geldi. Üç bin markla idare olamayacağı için İstanbul'daki
ufak tefek vâridatına mukabil benden her ay iki bin mark borç istedi. Ben
de Eylül için verdim. Tabii, Sultan Efendi'nin parasından.
Fakat, bana öyle geliyor ki, içimizde hakikaten var kuvvetiyle sabahtan
akşama kadar çalışan bu arkadaşa resmen olmazsa bile şu suretle hususi
olarak yardım etmek lâzımdır. Şimdiye kadar zevcesinin servetiyle kısmen
idare olmuş, o da bitmek üzere imiş. Ev kirası yalnız iki bin beş yüz mark
veriyorlar (Hannover'de iken beş yüz mark veriyormuş). Sonra da önümüz
kış. Kendisine istediği 2000 markı her ay vereyim mi?
Nuri Ağabeyim gelmedi. Sizden başka bir haber de almadık.
Efendimiz sıhıhaten iyidirler. Her gün gezip yürüyoruz. Frayh (?) evvelsi
gün gelmişti. Bu hafta nihayetinde yolcu geliyor. Herşeyi hazırladık. Allah
hayırlısı ile göndersin.
Küçük sultanlar da çok iyidirler. Ablam da vaktinde burada bulunmak
üzere babam ile beraber Münih'ten avdet edeceklerdir.
Menekşe Çiftliği'ni on bir bin liraya satmak üzere Müdür Ibrahim Bey'e
Sultan Efendi vekâlet gönderdi. Para müdürde kalacak ve işletebilecektir.
Bâki hürmetle ellerinizden öper, muvaffakiyetinizi temenni ederim
efendim. Yengemin ve amcanın hürmetle ellerinden öperim. Efendimiz
mahsus selâmlar eder, Mahipeyker, Türkân, Ertuğrul ellerinizden öperler.
Kardeşiniz
Kâmil
Türkân'ı görseniz, pek şirin oldu. Her güneline telefonu alıp sizinle
görüşüyor.
“Anneciğim nicht schön! A cici nicht schön. Baba, kom?” diyor.
29
Grünewald, 20 Eylül 337 (1921)
Sevgili ağabeyciğim!
28 Ağuslos tarihine kadar yazdıklarınızı aldık. Çok sevinmekle beraber
orada geçirmekte olduğunuz acı hayat dolayısıyla pek mükedder olduk.
Biz burada refah-ı hâl ile -hiç olmazsa maddi sefalet çekmeden- yaşamakta
vicdan azabı duyuyoruz. Inşaallah mesut günler uzak değildir.
Efendimiz henüz vaz'-ı haml etmediler. Bundan tahminen beş gün evvel
biraz fazlaca rahatsız olup bizi ümide düşürdüler. Herşeyi hazırladık,
hattâ sabaha yakın bekledik. Fakat ümidimiz boşa çıktı. Son hesap üzerine
yolcumuzun Eylülün nihayetine doğru gelmesi lâzım. Evin içi -Allah eksik
elmesin- düğün evi gibi oldu. Babam ile ablam da bu ayın on beşinde
geldiler. Nuri ağabeyimden henüz hiçbir haber yok.
Geçen mektubumda vaziyet-i maliyemizin düzeldiğini yazmıştım. Müdür
Bey bu sefer yine otuz bin mark gönderdi. Şu sırada tabiatıyla masraf biraz
fazlaca kalıyor. Fakat paramız da var.
Menekşe Çiftliği'nin on iki bin beş yüz liraya satıldığını biliyorsunuz.
Bu para tamamen Müdür Bey'de kalacaktır. Eğer bu paranın bir kısmıyla
Büyükdere Çiftliği irad getirebilecek bir hâle ifrağ edilirse, çok iyi olacaktır.
Yusuf Caferof Bey'in bana bir mektubunu leffen takdim ediyorum.
Efendimiz, ablama Tâli Bey'den alınan küçük kürkü ve babama da
Ziya Bey ile gelen sarı kürkü hediye ettiler. Bunun için babama kürk
göndermeseniz de olur.
Parayı elimden geldiği kadar hüsn-i suretle idare ediyorum. Herşeyden
evvel, Sultan Efendi'yi üzmemeye gayret ediyorum ve zannediyorum ki
kendileri de benden şikâyet etmezler.
Ziya Bey'in bugün kayınvalidesi öldü. Biçare, felâket içinde, maaşı
da kesildiği için parasızdır. Size yazmış, henüz bir cevap alamamış.
Ne yapacağını şaşırmıştır. Şimdilik kendisine buradaki arkadaşlarınız
kararıyla -emsali misillü- ayda üç bin vermeye başladık.
Bu sefer yine Malta'dan on altı kişi firar etmiştir. Bunlar içinde Kara
Kemal Bey ile Mustafa Kâmil Paşa da dâhildir. Mustafa Kâmil Paşa evvelsi
gün burada idi, Münih'e avdet etti. Ismail Hakkı Paşa da buradadır. Bu
on altı kişiden birçoğu Münihvtedirler. Rusya'ya geçip sizinle çalışmak
istiyorlar. Sizi Berlin'de zannıyla babam ile haber dahi göndermişler.
21 Eylül 337 (1921)
Bugün hava pek güzel olduğu için efendimizle şöyle Grünewald içinde
bir gezinti yaptık. Ablam, babam ve Ertuğrul ile şehre indiler. Sultan
efendimiz lehülhamd sıhhatçe iyi ve neşelidir. Bu akşam yemeğine Ismail
Hakkı Paşa'yı patlıcan dolması yemeğe davet ettiler. Çocuklar da çok iyidir.
Mahipeyker günden güne büyüyor, zekâsı artıyor. Bu sabah yazı defterini
getirip gösterdi. Şaştım. O kadar okunaklı yazıyor ki, taaccüp olunur.
Almancası da günden güne daha iyileşiyor. Konuştuğunu doğru ve
tamam söylüyor. Yeni aldığımız mürebbiye ile araları pek iyi, mürebbiye
ona kitaplardan hikâyeler okuyor, o da dinliyor ve icabında öğrendiklerini
tekrar anlatıyor. Türkân'a gelince, v da zeküvette Mahipeyker'den
geri kalmıyor. Bazen inadı tutunca evi birbirine Iatıyor. Son gelen
resimlerinizde Mahipeyker sizi zayıf gördüğü için ağlamaya başlamış.
Hakikaten pek hassastır. “Anneciğim” diyormuş, “Ben daha ağlayacağım
amma sen darılma bana”. Türkân da sizi dilinden düşürmüyor. Telefona
gidiyor: “Baba kom, kom” diye bağırıyor. O kadar da kibirli ki, yanında bu
hâline birisi güldü mü hemen ağlamaya başlıyor.
Cenab-ı Hakk hemen yakında tekrar kavuşmanızı nasib eylesin, âmin!
Hürmetle ellerinizden öperim efendim.
Kardeşiniz
Mahpeker Kâmil
(Paşa'nın o sırada dört yaşında olan büyük kızı Mahipeyker, mektubun altına
Mahpeker diye ismini yazmış).
30
BAHAEDDİN ŞAKİR BEY'İN
ENVER PAŞA'YA MEKTUBU”
Muhterem Ali Bey,
Büyük Talât'ın şehadetinden bir gün evvel mektubunuzu aldım.
Rusya'ya avdet mes'elesine esasen hem mali imkân kalmamıştır, hem
de lüzum ve faide yoktur. Çünki hangi refik-i şefi ve vefakârla teşrik-i
mesai edeceğim. Biz seninle 15 senelik mücahid ve arkadaşlık ettik
ve bilhassa son senelerde defaatle aynı maksada ve aynı talie tevdi-i
mukadderat eyledik. Bir vücut gibi hareket ettik. Tarafınıdan size ve
vazife-i vataniyeme ve vicdanıma karşı hiçbir kusur ve noksanlığım
yoktur. Maateessüf görüşmeksizin gidecek kadar bu dostluğu ve
arkadaşlığı kıymetsiz telakki buyurdunuz ve burada işleri gizli bir
surette başkalarına tevdi buyurdunuz ve bize karşı adem-i emniyet
gösterdiniz. Müessisi ve Merkez-i Umumisinden bulunan bir zata karşı
yapılan bu muamelenin mânâ-yı şerifi nedir? Bunun cevabını siz veriniz.
Benim abdestimden şüphem yoktur. Maruz olduğum bu muamelenin
vicdanımda bırakacağı teessür insanları ne kadar hodperest ve vefasız
olduğunu görmekten mütevellid hüzündür. Ben Rusya'ya gidişim kısmet
aramaya değil, belki eski arkadaşlarımla beraber hizmet-i vataniyede
bulunmak idi. Bu imkânı siz reddedmiş olmaklığınızla imkân kalmıyor.
Binaenaleyh Hafız Hehmed'in mektubunun netayicini tetkike dahi
lüzum kalmıyor.
Mamafih bir hususta nazar-ı dikkatinize tekrar vaz'e mecburum.
O da benim Rusya'dan avdet masrafımdır. Insaf buyurunuz da
çaresizlik içinde bulunduğum bir zamanda benim teşkilâta aidiyeti
bedihi bulunan bu masrafı üzerimden ağır bir yük olarak bırakacak
“Tam metnini verdiğim mektup, Yamauchi'de (sah: 171) eksiktir.
kadar bir haksızlık yapmayınız. Bu borç benim değil, teşkilâtındır. Ben
başkaları gibi teşkilâla ail parayı zevke veya hususat-ı şahsiyeye sarfı
mubah görenlerden değilim. Esasen ben teşkilâttan ben Rusya'da iken
aileme verdiğim meblağdan başka hiçbir para almadım. Bu parayı
tediyeye bence imkân olsa idi sizi vazifenizi ifaya davet hususunu dahi
küle almazdım. Buraya gelmek için Ibrahim Tâli Bey'den 100 liralık
bır banknot ile 2000 mark borç aldım. 2000 mark sırf şahsi ve zati
masrafımdır. Bu bana aittir. Fakat 100 lira benim avdet masrafın ve iki
ay Moskova'da avdeti beklediğim zaman edilen masariftir. Işte o vakit
mark hesabı ile 4.5500 mark ediyor. Filhakika şimdi 100 lira ancak 4.000
mark kadar tutabiliyor ise de ben o vakit ki valör üzerinden buradaki
kızlarına bu meblağı göndermeye mecburum.
Ben esasen özü sözü bir olmayı arkadaşlarıma karşı bir vazife
namusu telâkki ettiğim için düşündüklerimi velev muhatabım hüsn-i
telakki etmese dahi açık söyler ve açık görüşürüm. Size karşı kalbimde
duyduklarımı açık bir lisanla beyan eden eski arkadaş vatani mesâilde
şahsi teessürünü asla hatırına getirmiyecek bir vatan hâdimidir. Yalnız
bu hususu böyle bilmenizi rica eylerim. Nâzım'ın hepimiz namına yazdığı
mektupta hat ve hareketimi hakikaten malümatı olduğu için tekrarından
sarf-ı nazar eyler, vatanın saadet ve selâmetine ve Islâm'ın halasına ait
kâffe-i teşebbüslerinizde Hüda'nın size ve bizlere tevfikını refik etmesini
tazarru eyler ve sizi Cenab-ı Hak'kın siyanet buyurmasını niyaz eylerim.
Rabbime emanet olunuz kardeşim.
Bahaeddin (Şakir)
Orada bulunan dostlara ve Nazmi Efendiye çok selam ve mevedded.
27 Mart 921, Berlin.
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından. Zarfın üzerinde “Sultan
Efendi açmışlardır” kaydı var.)
Cemal Paşa'nın
Enver Paşa'ya mektupları
31
Münih, 25 Teşrinsani 919
İki gözüm kardaşım Aliciğim!
Dün aldığım mektubun beni hayretlere garketti. Dünyada aklıma
gelmeyecek birşey varsa sana darılmak, sana kızmaktır. O senin mel'un
hane sahibesi karı telefon başından ayrılmamak illetinden dolayı senin
bir haftadan ziyade üzülmeni mucip olduğu için elimden gelse saçlarını
yolmak isterim.
Bak, o gün seninle neden görüşemedik: Sana telefonla haber verir
vermez hemen sokağa çıktım. Sizin semte is'al eden mel'un 62 numaralı
tramvay arabası tam beş çeyrek saat gelmedi. Kar üzerinde soğuk rüzgâr
Ti ANL ye karşısında canım çıktı, Tam sizin
— o... z # di . .
YE e İ. 2 Taki “XX. evegeldim, saat beşe yirmi vardı.
Tim rı gale A ş
Sİ Sy la. “© Bıraktığın tezkireyi okudum.
Bir buçuk saat sizin evde yalnız
beklemek münasip olmayacağını
düşündüm, döndüm. Bu sefer de
bizim pansiyona gidebilmek için
Kurfürstendamm'da üç çeyrek
saat yine tramvay bekledim.
Saat üç buçuktan beş buçuk-
altıya kadar hiçbir fayda istihsal
etmeksizin sokaklarda alık alık
beklemek muktezâ-yı talihimiz
imiş dedim. Bittabii saat yedide
istasyona gitmek lâzım geliyordu.
Tam altı buçukta sana bir daha
telefon ettim. Lâkin bir çeyrek saat
uğraştığım halde mel'un ihtiyarınız
makine başından ayrılmadığı için
ittisal peydâsına imkân kalmadı.
İşte iki gözüm, hal ve keyfiyet
böyle. Seni bütün samimiyetimle
temin ederim ki bu hadiseden
dolayı sana gücenmek aklıma
bile gelmedi. Yalnız seni bir daha
görmüş ve koklayıp öpmüş olsa idim
bittabii daha büyük meserretlerle
ayrılacaktım. Talih bunu çok gördü,
tramvayların tekerleklerine emir
verdi. Mel'unlar dönmez oldular.
Artık bundan bahsetmeyelim
kardaşçığım.
Bizim hanım 20 Teşrinsani
Perşembe günü iki çocuğumla
beraber elhamdülillâh sâlimen
buraya geldiler. Istanbul ahvâline
dair verdikleri havadisler de
bittabii bildiğimizden fazla birşeyler
yok. Sizin aileniz hakkında verdiği
malümat şudur:
Refikanızın âfiyeti yerinde imiş.
zeihil dan İM koma bir gün evvel beray-ı vedâ hemşireniz gitmiş.
Hemşirenizle refikanız İstanbul'dan buralara seyahat için her türlü
tedâbire tevessül etmişler. Muvaffak olabileceklerini pek ziyade ümit
ediyorlarınış, fakat ne zamana kadar istihsâl-i mezuniyet kabil olacağı
hakkında hiçbir malümatları yok. Işte, aile hakkında aldığı malümat
şunlardır.
Istanbul'un ahvâl-i rühiyesi şudür;
İngilizler, Türkiye'de kendi mandalarını kabul ettirmek için Türkler
arasında azim propaganda yapıyorlar. Fransızlar buna mâni olmak
için çalışıyorlar. Sizin Sâi Bey'e atfen dermiyan ettiğiniz mütalâat
ile hanımın verdiği malümat bu suretle tevafuk etmiş oldu. Bakalım,
Cenâb-ı Hakk neler gösterecek.
Ben şimdilik aile ile beraber Bavyera'da oturmayı münasip gördüm.
Münih'te bir ev arıyorum. Eğer yakında bulamayacak olursam bu kışı
Partenkirchen'de geçirmek ve ilkbaharda Münih'te civarında bir köşk
tutmak fikrindeyim.
Sâi Bey ile görüşmediğimden dolayı ben de pek ziyade müteessifim.
Kendisine hakikaten söylemek istediğim pek mühim sözlerim var.
Bu yakın zamanda ne benim Berlin'e gelmekliğim, ne de onun
Bavyera'ya gelmesi ihtimali mevcud olmadığı için bittabii bu sözleri
söyleyemeyeceğim.
Doktor Recep, Sâi Bey'in benim hâtıratımı okumak istediğini söyledi.
Hâtıratımı ne posta ile, ne de bir vasıta-i mahsusa ile göndermek
imkânı yoktur. Çünki o kadar karışık yazılmıştır ki, benden başka
kimsenin okuyabilmesi imkânı yoktur. Zaten, Sâi Bey'i bu sefer görmek
istediğim esbâptan biri de hâtıratımı okumaktı, maateessüf mümkün
olmadı. Lâkin hâtıratıının baş taraflarını ta Arap vukuatına kadar
Doktor Nâzım'a okudum. Aşağı taraflarını da size okudum. Binaenaleyh
arkadaşlardan iki zât hâtırat hakkındaki mütalâalarını söylemiş oldular.
Doktor Nâzım bilhassa Harb-i Umumi'ye dâhil olmak için merkez-i
umuminin bir âmil-i mahsüsu olduğu hakkında bir fikrin husülüne badi
olacak mütalâatımın hazfını rica etmişti. Sâi Bey dahi aynı ricayı Doktor
Recep vasıtasıyla tekrar etmişler. O noktaları o yolda tâdil edeceğimi
vaat ederim. Fakat ben de Sâi Bey'den bir ricada bulunacağım. Almanya
ile ittifak müzakeratı ne zaman başladı? Bu müzakerattan en evvel
Sâi Bey ne suretle haber aldı? Arkadaşlardan kaç kişi bu işe vâkıftı?
Bu müzakerat benden niçin gizlendi? Bu müzakeratın benden gizli
tutulmasını kim teklif etti? Sebep olarak ne gibi mütalâat dermiyan
etti? İttifak muahedenamesi ne zaman kesb-i kat'iyet etti? Ben Paris'e
giderken ittifak muahedenamesi imza edilmiş mi idi?
Bunlara dair bana malürnat versinler ki ben de hâtıratımda yanlış
malümata müstenit mütalâat derıniyanından tevakki edebileyim.
Zannediyorum ki artık bunların saklanmasına lüzum kalmadı.
Belki hatırlarına gelmez diye bazı tarihleri ben ona zikredeyiın:
Meselâ, Almanya ile ittifakımıza Almanlar, Imparator'un Korfu
seyahatinde karar verdiler. Korfu seyahati 1914 senesi Nisan'ında vuku
bulmuştu. Ilk müzakerat Wangenheim'in Korfu'dan Müsteşar Muçyus'a
yazdığı telgrafname üzerine başladı. Said Halim Paşa'nın bu işi o zaman
Sâi Bey'den gizlemesine imkân yoktu. Binaenaleyh, mes'eleyi açıktan
açığa bana karşı itiraf etmelerinin zamanı gelinmiştir zannediyorum. Bu
hususta Sâi Bey'in yazacağı birkaç satır yazıya pek müstacel surette
intizar etmekte olduğuma emin olunuz, zira hakikaten hâtıratımın
arkasını ona göre tâdil etmek isterim. Tâdilâttan sonra tekrar Doktor
Receb'e muaddel aksâmı okuyacağım için bittabii Garz-ı umumisinden
Sâi Bey malünattar olur.
Kardaşım Aliciğim!
Seni bu bana ait mes'ele ile meşgul ettiğimden dolayı pek ziyade
müteessirim, kusurumu affet. Bütün ruhumla gözlerini öper ve her
zaman sıhhat haberlerine intizar ederim kardaşım.
Refikam hürmetlerini takdim eder. Evlâtlarım ellerinizi öper. Nâzım
Bey'e çok selâm.
Madam Sarre..... ile kumandan Humann'ı görürseniz selâm söyleyiniz.
Kardaşın
Hâlid
32
Münih, 4 Kânunevvel 919
Pek sevgili kardaşım!
Kalbime ferahlar, fikrime küşayişler, bütün mevcudiyetime metanetler
bahşeden mektubunu okudum. Seninle konuşmak bilsen bana büyük
tesirler icra etti. Adeta on sene daha gençleşmiş, bütün cihana karşı
ilân-ı harp edecek kadar kuvvetlenmiş olurum. Eğer semt-i matlüba
azimetin takarrür ederse ve benim de başka mâniim olmazsa her halde
bir kerre oraya kadar gelip seni kana kana bir daha öpmek ve belki
gözyaşlarımla yanaklarını yıkamak isterim. Şayet görüşemezsek sana ve
cümlemize muvaffakiyetler, selâmetler temenni ederim. Selâmet-i vatan
uğruna mâtufmesaimizin her halde muvaffakiyetle tetevvüç edeceğine
imanım var.
-. Azmi, Anadolu ahvali
Ye ge : , âsi
da ve oradakilerle müzakeratı
KN Ay hakkında bana da mufassalan
.“ Va ye İd ”
yazmıştı. Kendisinin
Italyanlar'la idare-i müzakereye
muktedir olamayacağına ben
pi
Mal yi
e sap geç de kani olduğum için herhalde
—İŞPE yi ek z :
VE Et bu müzakerat ve teması bizzat
Eş 55 ” gr . e T
Vi AR ; e idare etmek üzere Italya'ya
vakayı; 75<—. ..,. gitmeyi öteden beri arzu
ee e ediyorum. Bunu kariben temin
e ML edebilirsem Isviçre tarikiyle
Şİ “ru Ri e e
Eğ a A - Oraya geçeceğim. Fakat
, RA a) ” > k : ç A ez
ve, ç Ag Çal , “e benim en ziyade belimi büken
mz ei kemi mes'ele, para mes'elesidir.
Ke yeme
ed e iş “ Elyevm Istanbul'dan gelen
li e mi Ze z ” oi
iye T Ml e AE refikam ancak elli bin mark
VAN > ' ği » para ile geldi. Bu para bizim
Gİ Yak ka burada ancak bir sene kadar
geçinmemize kâfidir. Bundan
wlrik ederek kendimin İsviçre ve İtalya'da ikametim için para sarfetmek
küt'iyyen gayrı mümkündür. Eğer bugün yirmi beş bin İsviçre frangına
diâlik olsam burada bir dakika bile kalmayarak hemen lsviçre'ye geçeceğim,
çocukları Münih'te bırakacağım. Çünki, Münih'te onların geçinmeleri
daha ucuz olacak. Lâkin ben yirmi beş bin İsviçre frangını temin etmeden
İsviçre'de ihtiyar-ı ikamete cesaret edemiyorum. Halbuki benim İsviçre'de
bulunmaklığım fevkalâde faydalı olacak. Bir yandan Anadolu'dakilerle,
bır taraftan Italyanlar'la ve bir taraftan da Fransa'daki dostlarımla gayet
büyük bir suhületle temas ve muhaberede bulunabileceğim için bundan pek
mühim faydalar istihsâli mümkün olacaktır. Bu kadar bir parayı tedarik
ıçın kime müracaat edebileceğimi tahmin ediyorsanız bana yazınız da, ben
de kendisinden bu parayı isteyeyim.
Talât'la ayrı çalışıyormuş gibi bir vaziyet göstermemek, harice karşı
kuvvetli görünmek nokta-i nazarından muvafık olacağı hakkındaki
mütalâanıza iştirak ediyorum.
Fakat bu nasihati bana değil, Talât'a veriniz; daha münasip olur
kanaatindeyim. Zira ben buraya geldiğimiz günden beri vahdet-i mesai
nâmına ne yapmış isem kâffesi Talât tarafından unf ile mukabele
gördü. Yaptıkları, düşündükleri şeyleri benden gizlemek için her türlü
tedâbire müracaat etti. Aç mısın, susuz musun, bir kere sormadı. Beş
parasız kalmak tehlikesinde olduğumu hissettiği halde istihzâ-âmiz bir
tavırla “Ay! Cemal'in de parası yokmuş!” dedi. Gerçi bugün kalplerimiz
yekdiğerimize karşı kat'iyyen tamir kabul etmeyecek derecede kırık
ise de, bu kırıklığı zâhiren göstermemek icab ederken dost ve düşman
demeyerek herkesin yanında benim hakkımda mühmilâne idare-i
lisandan çekinmedi.
Mahzâ ben yine memlekete gidinceye kadar beraber çalışmaya
hazırım. Fikri, düşüncesi, âmâli, plânları ne ise mufasalan bana yazsın.
Ben de kendisine bundan tasavvurâtımı kemâl-i nush ile yazarım.
Birlikte bir mesai-i hariciye programı tertip ederiz ve ondan sonra hep
birlikte çalışmaya başlarız.
Şurasını dailâveedeyim ki, Istanbul'da Doktor Akil Muhtar gibi,
Nuriye Hanım gibi ne kadar Talât taraftarları var ise, elyevm benim
aleyhimde atıp tutmaktan vazgeçmiyorlarmış. Bunlara alçaklık ve
namussuzluk derler. Talât bu kâselizlerine edepsizliklerinden sarf-ı
nazar etmelerini yazacak olursa pek isabet eder. Sadaretten altı ay
sonraya kadar dost gibi çalıştık. Bundan sonra düşman gibi çarpışmaya
mecbur olmayalım. Kendisi pekalâ bilir ki, benim aleyhimdeki
entrikalarına vesaireye karşı ben çok tahammül gösterdim. Bu
tahammülün sâiki hayr-ı vatandı. Fakat artık zannediyorum ki sabrım
tükenmek üzeredir. Gerçi memlekete gittikten sonra birlikte çalışmamıza
artıkimkân kalmamış ise de hiç olmazsa dost kalalım. Bu mektubu rica
ederim kendisine oku.
Seni bütün kalbimin muhabbetleri ile öper ve Cenab-ı Hakk'ın
birliğine emanet ederim. Refikam arz-ı hürmet eder, çocuklarım ellerini
öper. Nâzım Bey'e çok selâm. Bana çabuk cevap yaz.
Hâlid
33”
Kâbil, | Kânunevvel (Aralık) 920
Pek sevgili kardeşim,
Bu mektubumla size teşebbüsün birinci hatvesinde yahut daha doğrusu
birinci kısmında muvaffak olduğumu tebşir edeceğim. Eğer Bedri Bey
vasıtası ile Kamarad Çiçerin'e gönderdiğim rapor münderecatı Ruslar
tarafından kabul edilecek olursa maksat-ı mahsusumuzun istihsal-i karibi
artık daire-i imkâna girmiş olur.
Cenab-ı Hakk'ın âlem-i Islâm için mahz-ı hayr olmak üzere bu karar
günlerde mevki-i iktidara getirdiğine hiç şüphe etmediğim Emir-i Cedid-i
Afgan Hazretleri beni büyük bir samimiyet ve muhabbetle kabul ve bütün
izahatımı kemâl-i dikkat ve itina ile dinledi ve nukat-ı nazarımızda ve
gayelerimizde bulunan vahdet ve iştirak icabınca uzun uzadıya teaiti-i
efkârdan sonra tamamen mutabık kaldık. Kendilerine vuku bulan
teklifimizi büyük bir celâdet ve teslimiyet-i dindarâne ile kabul buyurdular.
Binaenaleyh size şu kadar söyliyebilirim ki, cihan-ı vâsi-i Islâm'ın bu
cihetlerinden artık tamamiyle emin olarak bütün himmet ve gayretinizi
diğer sâhalara hasredebilirsiniz.
Ben, kendi hisseme Hindistan, Türkistan, Fergana ve Afganistan'ı aldım.
Buhara, Hıyve ile Iran'ı da aşağıda izah edeceğim şekilde düşündüm.
Benim teşebbüsatım âtideki şeylerdir:
1. Evvelâ, Emir Hazretleri bana ordu-yı hümayunlarının tensik ve tâlim
ve terbiyesi ve memâlik-i şâhânelerinin her bir ihtimale karşı esbâb-ı
müdafaasının istikmali vazifesini tevdi buyurdular.
2. Fergana'da Bolşevikler aleyhine iki seneden beri isyan etmiş ve hâlâ
mücadelelerinde devam etmekte bulunmuş olan kahraman Ferganalılar
ile Bolşevikler arasında tavassut ederek bunları barıştırmaya çalışıyorum.
Buna muvaffak olduktan sonra Fergana'da Hindistan ihtilâl kıtaâtını
teşkil ederek oradan, yani meşhur Pamir Yaylasından Hindistan aleyhine
şiddetli akınlar yapmaya başlayacağım.
3. Türkistan ve Türkmenistan ahalisinin Bolşevik tarz-ı idaresinin
bahşettiği imkân ve suhületten istifade ederek irfânen ve ilmen ve sanayi
nokta-i nazarınca temin-i terakkiyâtı ve medeni milletler arasında pek az
bir zaman zarfında lâyk olduğu mevki-i bülendi ihraz etmesi imkânının
istihsali için mekteplerin tezyid ve tenevviine ve Avrupa'ya bera-yi tahsil
talebe izâmına çalışacağım. Bu halka anlatmak istiyorum ki, eğer Bolşevik
" Hüseyin Cahid Yalçın, bu mektubun Talât Paşa'ya gönderilmiş yakın ama eksik bir
versiyonunu yayınlamış ve metnin sonuna “Cemal Paşa'nın bu müsveddesi de tamam
olmuş değildir. Evrakı arasında Talât Paşa'ya hitap eden başka bir yazısı mevcut
değildir” notunu koymuştır (Yalçın, 258-262).
Talât Paşa'ya yazdıklarının sonunda “Bunları Enver Paşa'ya yazacağım mektupta
söylemek lâzım gelirken sevk-i kelâm ile sizin mektubunuza yazıyorum. O halde bu
mektubun bir suretini Enver Paşa'ya gönderecek olursam onun mektubunu pek kısa
olarak ikmâl etmek mümkün olacaktır” diyen Cemal Paşa, anlaşıldığı kadarıyla bu
mektubu üzerinde bazı değişiklikler yaptıktan sonra Enver Paşa'ya da göndermiştir.
satmanından bilistifade pek
az bir zaman zarfında irfanen
yükselmeye çalışmayacak
olurlarsa esaret-i ebediyeye
lâyık olduklarını ispat etmiş
olacaklardır. Ben bu yerler ahalisi
için en büyük ve hunrizane
mücadele ve muharebeyi celle
karşı ilân etmek mecburiyetini
muvafık görüyorum; bütün âmâl-i
sâireyi muzırr ve tehlikeli telâkki
ediyorum.
4. Buhara ve Hıyve için
düşündüklerime gelince:
Bu iki memlekette inkılâp
yapıldı. Kara cahil softalar
hükümetleri yıkıldı. Tarz-ı icrayı
pek de muvafık bulmamakla
beraber her inkılâpta görülmüş
ve binlerce defa tecrübe edilmiş
e
çü elem
SALİ 4 İM DI vb Çipli a e ye li
e ie Lu S4 ŞB Akm böke
Me € 224
DİN ra
> ai, pr ae. içide sün
AL 7 inan si! ei Ça 2g 8
Moralin 3 005 bn yes As ça EMS 7.1 gi TEM sa
UN ASRD önde Bİ İk arsa.
İS. vom aki ei
EN aş
emdi a!
5 - EE e 7 DR e emi
- Siber! Filesi > vie Lİ vii
3 em A a YA
m Gi 10 eee LALA Zİ ed'a! Şemle
pe a
dai içi Fr
eviye İY LARA e en
LİSE e mi Epe NEDE
a
çor sim ek esimi açi pe şeri > £
iinde
MADHU Eİ AĞA a peer
şeyler olduğu için bunları izâmda pek ileri gitmeyeceğim. İşte şimdi
Buhara ve Hıyve halkı kendi iddiaları veçhile kendi mukadderatlarına
sahip bulunuyorlar. Fakat bunlara da tıpkı Türkistan ve Türkmenistan
ahalisine söylediğim şeyleri söylemek lâzımdır. Bunlara demeli ki: “Mâfâtı
telâfi ediniz. İrfanı memleketinize koşar adımla celbediniz. Bolşevikler'den
Türkler'den, vesaireden âzami istifade ederek mekteplerinizi pek az bir
zamanda pek mükemmel bir hale koyunuz”.
Ben bunlara Osmanlı zâbitanından beşer onar kişi gönderdim. Herhalde
kıyınetli bir muallim hey'etine ihtiyaçları var.
Fakat, Buhara ve Hıyve'nin birer de milli orduya ihtiyaçları var. Öyle ki,
bu ordu artık kara cahilin, yani softalar hükümetinin Buhara ve Hıyve'ye
avdet edebilmesi imkânını ref” etsin ve aynı zamanda kendi milli istiklâl
ve hudutlarının hârisi bulunsun. Bu iş için bunların bir yedd-i muktedir ve
emine ihtiyaçları var. Bu faslın mâbâdını aşağıki maddeyi yazdıktan sonra
ilâve edeceğim.
5.Iran'ı Ingilizler'in yed-i zulm ve kahırından kurtarmak ve Iran ile diğer
Müslüman kardaşları arasındaki râbıta-i muhadenet ve uhuvveti iadeye
imkân bulabilmek için bundan himmetimizi sarfetmek mecburiyetindeyiz.
Bugün Hindistan halâsı ile ne derecelerde meşgul oluyorsak, Iran halâsı
için de o derecelerde çalışmak mecburiyetindeyiz. O halde ben Hindistan
halâsı vazifesini deruhte ettiğim gibi sen de Iran halâsı vazifesini deruhte
etmeli ve İran'ın ne kadar namuskâr, faal ve fedakâr inkılâpçı teşkilâtı ve
inkılâpçı adamları varsa etrafına toplamalısın.
Benim fikrimce Iran istihlâsı teşebbüsü dahi tıpkı Hindistan
istihlası gibi milli bir rengi haiz olmalı ve İran ihtilâlinin bayrağı “İran,
İranilerindir!” dövizi olmalıdır. Bolşevizm tarzında İran'da sarf-ı mesai
etmek, fayda yerine zarar verir, Bugun milliyetçi şark inkilâpçilarından
“Enver Paşa” bu Iran istihlâsı teşebbüsünün başına geçecek olursa bütün
Iraniler böyle bir teşebbüse şerik ve zahir olmaya şitâb ederler. Bolşevikler
eğer hakikaten Iran'dan Ingiliz nüfuzunu tardetmeyi kendileri için faydalı
telâkki ediyorlar ve Şark milletlerinin istihlâsı mücadelâtına yardım
edeceklerine dair söyledikleri sözleri namuskâr bir hulus-i niyetin sevkiyle
irad eyliyorlar ise o halde senin bu karar ve teklif ve teşebbüsünü büyük
bir samimiyet ve teveccühle kabul ederler.
Şimdi, bu Iran teşebbüsü için merkez-i istihzârât neresi olabileceğini
düşünelim. Bunun için iki nokta gözümüze çarpıyor:
1. Kafkasya,
2. Buhara ve Türkmenistan.
Kafkasya'yı ben birçok nukat-ı nazardan senin için bir merkez-i muvafık
telakki etmiyorum.
Herhalde, benim güzel paşam, sen o ma'şer-i milel-si günagündan uzak
bulunmalı ve tesebbüsât-ı âtiye-i istihlâsiyen için gayet sakin ve âsude bir
cây-i hücrâ ve tenha intihap etmelisin. O mevki bence Türkmenistan, yani
Aşkabad ve havâlisidir. Fakat bu havali Iran hududuna pek yakın olduğu
için İngilizler bütün teşebbüsâtına pek çabuk ıttıla peydâ edebilirler. O
sebeple Buhara senin için en münasip sâha-i mesai telâkki olunabilir.
Sen, Iran inkılâpçılarının reisi sıfatıyla Buhara'ya gelmeli, oraya bütün
milliyetperver Iran inkılâpçılarını cem” ederek umumi bir kongre akdetineli
ve “İran İnkılâpçıları İttihadı Merkez-i Umumisi” nâmıyle bir teşkilât
yapmalı ve bu merkez-i umuminin başına geçip işe girişmelisin. Bu maksat
için Buhara dâhilinde “İran İnkılâp Ordusu” nâmıyle bir ordu vücude
getirmelisin.
Işte, şimdi dördüncü maddenin mâbâdına geliyorum:
Aynı zamanda Buhara Ordusu'nu da tensik ve talim ve terbiye
etmelisin. Bu ordu hem Buhara ordusu olur, hem de Iran ordusunun
âtiyyen Iran harekât-ı inkılâbiyesi, yani Ingilizler'i tard için sarfedeceği
mesai esnasında kuvvetu'z-zahrı makamına geçer.
Mahzâ, bu Buhara ordusunun tensiki işiyle meşgul olduğun sırada
Buhara umür-ı dâhiliye ve mülkiyesine zerre kadar müdahaleyi imâ eder
bir harekette bulunmamalı, münhasıran ordu işleri ile alâkadar gözükerek
bütün himmetini Iran Inkılâp Ordusu'nun ikmâline hasretmelisin, Gerek
Buhara ve gerek Iran İnkılâp Orduları'nın kâffe-i vesâiti ve eslihası
vesairesi ve yalnız Iran Ordusu'nun tekmil masârifi Ruslar tarafından
temin ve itâ edilmeli ve hesâbât vesairenin tutulması için senin erkân-ı
harbiyene Ruslar tarafından başkaca memurin-i mahsusa konulmalıdır.
Bir taraftan Iran Inkılâp Ordusu ihzâr olunurken diğer taraftan birçok
çeteler Iran dâhiline girmeli ve Ingilizler'in müteferrik ve münferid
kuvvetlerini tepelemeye hasr-ı cehd eylemelidir. Çünki, Iran'ın Meşhed
havalisi Afganistan'a civar olduğu gibi Türkmenistan ve Buhara dahi
Afganistan ile hem-hudud olduklarından bu taraflardaki icraat bittabii
bizi de müteessir eder. O halde o icraattan bizim de peyderpey malümattar
edilmemiz şarttır. Nitekim biz de Hindistan ve Belucistan aleyhine
sevkedecek teşebbüsatımızdan seni muntazaman malümattar ederiz.
Beü bu mektubumda burada yapmakta olduğum işlerden bahsederken
gevksi kelüm bana senin için en münasip telâkki etiğim tarz-ı mesaiyi
hikâye ettirdi. Buna mecburiyetim dün buraya gelen Azmi Bey'in verdiği
ınalümal ve o malümatı takviye eden Talât Paşa'ya yazdığın mektup
#uretidir, Sen, şimdiki halde merkezi Moskova'da olmak üzere bir “İslâm
İnkılâpçıları İttihadı” teşkil etmek ve onun riyasetine geçmek istiyor
imişsin. Ben böyle bir hareketi son derecelerde muzırr ve tehlikeli telâkki
ederim. Biliyorsunuz ki, bizde bir “İttihad-ı İslâmcı” damgası vardır. Bizim
en ufak bir hareket ve teşebbüsümüzden derakap bu mânâyı istihrâc
ederler. Bugün bize dost olan Bolşevikler'e dahi bir kerre bu kanaati
verecek olursak artık bizim için mesai sahası kalmaz. “İslâm İnkılâpçıları
İttihadı” nâmı verilecek olan cemiyet damgası üzerinde bir “İttihad-ı
İslâm” Cemiyeti addolunabilir ve Islâm âleminin pek çok olan düşmanları
Bolşevikler'i bizler muâvenet etmemeye mecbur kılmak için bundan
iblisâne bir surette müstefid olurlar. N
Benim kanaatimce, esasen Rusya dâhilinde böyle bir Ittihad merkezi
vücuda getirmeye hiç de lüzum yoktur. Bu merkezin Berlin'de veyahut
Isviçre'de bulunması ve muhtelif icra merkezlerinden gelecek malürnat
ve havadisi aktar-ı cihâna neşretmek ve muhtelif Islâm memleketlerinde
cereyan etmekte bulunan vekayii ve teşebbüs olunan hususâtı diğerlerine
bildirmek ve bu sayede harekât-ı umunıiyeyi tevhide tavassut etmek
vazifesi ile meşgul olmalıdır.
Bence sen böyle bir tesisin başına geçerek “bürokrat” iş görecek bir
zât değilsin. “Enver Paşa” Islâm'ın seyf-i meslülü telâkki olunduğu için
onun eline kalemden ziyade kılıç yakışır. O halde sen arzettiğim gibi
Iran inkılâpçılarının başına geçmeli ve benim Hindistan hakkındaki
teşebbüsâtımın aynen Iran'da tatbik etmelisin.
Işte, benim fikrimce Şark âleminin halâsı için büyük plan şudur:
Hindistan istihlâsı: Bununla Cemal Paşa iştigal edecek ve saha-yi
faaliyeti Hindistan, Afganistan, Fergana ve Türkistan'a münhasır olacaktır;
, lranistihlâsı: Bununla Enver Paşa iştigal edecek ve saha-yi faaliyeti
Iran, Buhara, Hıyve ve Türkmenistan'ı ihtiva eyleyecektir.
Türkiye istihlâsı: Bununla Mustafa Kemal Paşa meşguldür.
Buna son zamanda senin Ruslarla mutabık kalarak tevessül eylediğin
Türkistan-ı Çini, yani Kaşgar teşebbüsünü ilâve etmek lâzımdır ki,
bununla da Halil Paşa meşgul olacak. Bunlardan hiçbiri diğerine ait
olan mıntıkaya hiçbir vesile ve bahane ile tecavüz etmez ve orada
hiçbir işe tevessül eylemez ve o mahallerin halkı ile doğrudan doğruya
temasa gelmez. Ancak yekdiğerini mukarrerat-ı mühimme ve icraat- 1
cesimelerinden haberdar ederler.
Her birisi (derken), yalnız Enver ve Cemal ve Halil Paşalardan
bahsediyorum. Moskova'daki hükümet-i merkeziye ile ve onun
bulundukları mahallerdeki sefirleriyle ve Taşkent'teki Türk komiseriyle
ile temas ve muamelede bulunurlar. Her türlü icraatlarında onların
muvaffakatlerini istihsal ederler ve tekmil vesâiti ve parayı onlardan
ahzederler. Aynı zamanda Almanya veya Isviçre'deki merkezi tenvir edecek
malümatı da itâ ederler.
İşte ben böyle düşünüyorum ve Moskovi'du bir merkez bürosu teşkilini
ve oraya Muhammed Başhampa gibi, Abdülâziz Çâviş gibi, Şekib Arslan
gibi ve bâhusus Vehip Paşa gibi zevâtın getirilmesini hiç münasip
görmüyorum.
Maruzatımı küstahlığıma hamletmeyeceğinize ve lâyık olduğu
derecelerde ehemmiyetle tedkik edeceğinize eminim. Ben yine tekrar
ediyorum ki, senin Bakü taraflarına gitmen gerek Anadoludakiler
tarafından ve gerek Ruslar cânibinden hiç de hoş görünmez. Artık bu
hakikati, biz olduğu gibi kabule mecburuz. Bana kalırsa bu yazdığım
şeyleri kabul ederseniz keyfiyeti açıktan açığa Radek'e ve Çicerin'e
söyler ve benim gösterdiğim delâili de zikrederek senin Buhara'da Iran
inkılâpçısı süretinde çalışınana müsaade etmelerini temin eylersek, bence
bizim cemiyete vesaireye hiç ihtiyacımız yoktur. Şahıslarımız hakkında
Bolşevikler'e ihsâs-ı emniyet etmek ve bu emniyeti takviye edecek surette
gayet dürüst harekette bulunmak gayeye vasıl olmak için kâfidir. Bizim
için yegâne gaye, Ingilizler'e Şark'ta en mühlik darbeyi indirmek ve
Şark'ta Ingiliz saltanat ve hâkimiyetine nihayet vermektir. Ben bu gayeyi
istihsal edeyim de, isterse benden sonraki insanlar bütün dünyayı cennet
haline veya cehennem şekline koysunlar. Ben bu gayeyi Islâm için mahz-ı
hayr telâkki ediyorum. Buna vâsıl olayım, sonra artık öleyim. Pek rica
ederim kardaşım. Muhitin tesirâtına kapılma, gayeyi gözönünden ayırma.
Çiçerin'e yazdığım raporun bir suretini Bedri Bey size okuyacaktır.
Bu rapor yalnız senin malümatına münhasırdır. Bundan hiçbir ferde
ve fakat bilâistisna hiç kimseye zerre kadar bahsetmemenizi çok rica
ederim.
Bedri Bey, Çiçerin ile bu rapor muhteviyatı hakkında münakaşa ve
müzakereye girişecektir. Bu münakaşa ve müzakerenin neticesi istihsal
olununcaya kadar rapor hakkında bizim oradaki Türklerden hiçbir ferdin
malümat istihsal etmemesini pek ziyade arzu ediyorum. Eğer bu raporu
kabul ettirmeye muvaffak olursak senin Iran ihtilâli teşebbüsünü de,
behemahal kabul ederler.
Ben, Türkistan'da en mühim zevât ile temastayım. Orası için yapılacak
işleri tamamiyle nazar-ı dikkate alıyorum. Binaenaleyh oraya sizin
tarafınızdan başkaca insanlar gönderilmesine hâcet yoktur. Istihbaratıma
nazaran bazı zevât oraya gitmiş, bunları derakap geri aldırmanızı çok rica
ederim. Yaptığım şeyleri Bedri Bey gayet vâzılı bir surette size hikâye eder.
Azmi Bey bana dedi ki, siz Afgan Emiri'nden para istemişsiniz. Çok rica
ederim, Afganistan'dan para istemeyiniz. Zira, bunların fakr halleri pek
ziyadedir ve bizim onlardan para istememiz suitesiri mucip olur.
Artık başka birşey yazacak değilim. Suret-i mahsusada seni öperim
benim melek kardaşım. Allah muinimiz olsun. Ziya Bey'in gözlerinden
öperim. Bana yazacağın mektupları bundan sonra kendi elinle yazmazsan
sana darılırım. Allahaısmarladık kardaşım.
Kardaşın
Ahmed Cemal
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından)
04
Kâbil, 23 Kânunevvel (Aralık) 1920
Kardaşım Enver,
Bedri ile gönderdiğim mektubu alınışsındır. Bu mektubumu da Azmi
Bey'le beraber yola çıkardığım Taşkentli Abdülvahab ismindeki bir genç ile
gönderiyorum.
Birinci mektubumdan beri burada şâyân-ı iş'âr bir hadise vâki olmadı.
Onun için bu mektubum pek kısa olacaktır. Ben şimdiki halde kat'i işe
başlamak için Bedri vasıtasıyla gönderdiğim mufassal raporun Ruslar
tarafından kabul olunmasına intizâr ediyorum. Fakat pek ziyade teessüf
ederim ki, bu Ruslar da işi sürüncemede bırakmaktan lezzet alıyorlar. Bu
hareketleriyle bütün tasavvuratımıza muzırr darbeler indiriyorlar. Meselâ,
on güne kadar buraya bir Ingiliz hey'et-i sefareti geliyor. Bunların maksadı
Afganistan ile bir müsâlâha-i i kat'iyye yapmaktır. Eğer Afganlılar bundan
evvel Ruslarla akdettikleri mukavelenamenin suret-i musaddakasını
ellerinde tutacak olurlarsa Ingilizler'e karşı istimal edecekleri lisan daha
ziyade muayyen olabilir. Çok teessüf olunur ki, üç ay evvel parafe edilmiş
olan bu muahedename Moskova'ca henüz tasdik olunmamıştır. Buradan bu
işiçin seksen bin tane telgraf yazdırdım. Hiçbir tesiri görülmedi. Bundan
mütevellid hiddet ve gazabım son dereceye vardı. Bakalım, iş ne olacak?
Anadolu hakkında dün aldığımız malüınat cidden mücib-i memnuniyettir.
Evvelâ, Ermeniler'in elinde ne kadar esliha varsa kâffesini Mustafa Kemal
Paşa almış. Saniyen, Mustafa Kemal Paşa ordusu Izmir aleyhine harekât-ı
tecavüziyeye geçmiş. İzmir'in pek yakınlarında muharebat cereyan
ediyormuş. Eğer münhasıran kendi kuvvetimizle Yunanlılar'ın Anadolu'dan
define muktedir olabilirsek bundan lezzetli birşey tasavvur olunamaz.
Sana leffen bir şifre miftahı gönderiyorum. Miftahı bizzat Emir
Hazretleri tertip buyurdular. Tarz-ı istimâlini yarın veya öbür gün bana
izah edecekler, ben de sana yazacağım. Eğer yazı ile izah olunamıyacak
birşey ise Abdülvahab Efendi'ye şifahen anlatırım, o da size izah eder.
Abdülvahab Efendi, Taşkentli bir gençtir. Lâkin biz onu Osmanlı teb'asından
olmak üzere takdim ediyoruz. Kendisi gayet zeki ve pek namuskâr bir genç
olduğu için tahsilini ikmal etmek üzere Almanya'ya göndermeyi münasip
gördüm. Ruslar tarafından suhületle ihtihsal-i me'zuniyet edebilmek için
tarafımdan Talât Paşa nezdine kurye olarak gönderileceğini buradaki sefire
söyledim. Moskova'dan Almanya'ya kadar hareket için kendisine suhület
ibraz etmenizi rica ederim. Kendisine her suretle itimat edebilirsiniz.
Sultan Efendi Hazretleri'ne mektup vs. göndermek isterseniz onunla
gönderebileceğiniz gibi, Almanya'da her kimin nâmına bir varaka göndermek
isterseniz gönderebilirsiniz. Fakat kurye olarak hareket ettiğini ve eşyanın
aranılınaması icap edeceğini izah eden bir varaka-i resmiyenin elinde
bulunması elzemdir.
Sultan Efendi Hazretleri'nin yavrularınızla beraber Almanya'ya gelmiş
olmasına pek ziyade sevindim. Biçarenin Istanbul'da ne büyük bir azap
içinde bulunduğunu düşündükçe cidden müteessir oluyordum. Cenab-ı Hakk
bize kariben muvaffakiyet ihsan etsin de inşaallah hidemâ yekdiğerinizden
hiç ayrılmayarak mesüdâne imrâr-ı hayat edersiniz. Kimbilir benim güzel
gelinim ne kadar büyümüştür. Hiç iki-bir istemem, küçük sultan herhalde
benim gelinim olacaktır. Behçet ona lâyık bir zevc olabilmek için bütün
himmetiyle çalışıyor. Mektup yazarsanız Sultan Efendi Hazretleri'nin
hâkipâyine yüz sürdüğümün lütfen arzedilmesini rica ederim.
Ben şimdilik burada üç tabur piyade, bir batarya top, bir bölük
süvariden mürekkep bir numüne kıt'ası teşkili ile meşgulüm. Bu kıt'anın
bir makineli tüfek bölüğü, bir istihkâm bölüğü, bir sıhhiye bölüğü, bir de
seyyar hastahanesi olacak. Fakat bütün bunlar Ruslar tarafından verilecek.
Malzemenin verilmesini müteakip teşkil olunabilir. Şimdilik yalnız
bâlâdakı üç sınıftan mürekkep bir kıt'a yapıyorum. Küçük zâbit mektebi
de numüne kıt'asına merbut olacak. Aynı zamanda bir ümerâ ve zâbitan
talimgâhı da tesis edilecektir. Bugünkü mesâimi bunlar teşkil ediyor. Ruslar
raporumu kabul eder etmez bundan Afgan Ordusu'nun tensiki ile de iştigale
başlayacağım.
Burada bir havadis çıktı. Güya, Mustafa Kemal Paşa'nın talebi üzerine
arkadaş Lenin sana Kuvâ-yı Şarkiyye'nin başkumandanlığını tevfiz etmiş.
Eğer bu haber sahi ise cidden şâyân-ı ehemmiyettir. Eğer Ruslar'ın aklı
varsa ve Şark'tan tamamen emin olmak isterlerse böyle bir tevcih-i vecihi
icraya zerre kadar tereddüt etmemelidirler.
Sana bir hediye göndermek istiyorum, ama ne göndereceğimi bir türlü
bilemiyorum. Bakalım, eğer bizim Abdülvahab'ın hareket edeceği güne kadar
münasip birşey elime geçerse hemen takdim ederim. !
Ziya Beyefendi'nin suret-i mahsüsada gözlerini öperim. Ibrâz ettikleri
fedakârlık cidden şâyetse-i takdirdir. Onun gibi namuskâr, ketum, halük,
velhasıl meziyât-ı müteaddide-i ahlâkiyeye sahip bir arkadaşın kâtib-i
umumilik vazifesinde bulunmasını tamamiyle tasvip ederim.
Yalnız birşeyi unutmuşsunuz, Moskova'da bize tahsis olunan
dairenin adresini bildirmemişsiniz. Onu da bildirecek olursanız buradan
göndereceğim kuryeleri doğruca oraya gönderirim.
Üçüncü Şube Müdürü Seyfi Bey'in İbrahim Tâli Bey'in ve daha sâir bazı
arkadaşların orada senin maiyetinde olduklarını haber aldım. Namuslarına
evvelden beri iman hâsıl ettiğim bu zevâtın senin maiyetine geçmelerini fa'l-i
hayr addediyorum. Eğer Mustafa Kemal Paşa ile aradaki burüdeti izâleye de
muvaffak olursan vatan için pek hayırlı bir iş görmüş olursun.
Artık başka birşey yazmayacağım, suret-i mahsusada güzel gözlerini
öperek cümlemiz için Cenâb-ı Hakk'tan muvaffakiyet temenni ederim
kardaşım.
Ahmed Cemal
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından)
Halil Paşa'nın
Enver Paşa'ya mektupları
30
Moskova, 4 Kânünusâni (Ocak) 921
Muhterem Paşam,
Moskova vasıtasiyle aldığım emirname-i telgrafileri üzerine 22
Kânunevvel'de Taşkent'ten Moskova'ya vasıl oldum. Burada bulduğum
4-5 tarihli her iki mektubu okudum. 29 Kânunevvel'de Karahan ile
konuştum. Teklifâtı söyledim. Birkaç süvari fırkasının itâsı hayli mühim
siyasi ve askeri bir mes'ele olduğundan arkadaşları ile görüştükten sonra
cevab-ı kat'i verebileceğini söyledi.
Ben bu kuvvetin itâsı pek muvafık olacağını ve bu yardımın bizlerce
kat'iyyen unutulmayacağını, sizin bu suretle memnun edilmeniz de
muvafık-ı siyaset olacağını, kendilerine karşı suret-i kat'iyyede dost
kalınacağını, bilhassa bizlere karşı âzami metâlibe ve dâhilde âzami
muvaffakiyete nâiliyetiniz memül olduğu cihetle şimdi size gösterilecek
itimadın hâiz olduğunuz mertlik sıfatıyla âti için pek mühim olacağını
suret-i hususiyede ilave ettim. Sizin kuvvetsiz de dâhile gitmeniz düçâr-ı
halel olmaz. Nüfuzunuzla hükümeti ârâ-yı ekseriye ile size devredeceğini
tahmin ettiğimi de söyledim. Binnetice, Mustafa Kemal Paşa'nın ikilik
yapmaya taraftar olmayacağını, size itaate alışık bulunduğunu da
ilâvede fayda gördüm.
Karahan, Türkiye'deki
vaziyet-i müstakbelenize dair
olan bu hasbihali dinledikten
sonra işe daha alâkadar göründü.
Şayet rüfekası kuvvet terfikine
muvafakat etmese dahi emniyet
ve sür'atle Türkiye'ye geçebilmek
için Rusya yollarının açık
olduğunu, Karadeniz'de abluka
kalmadığını, karadan da kurye
diplomatik vesaiki ile seyahat
emin olduğunu söyledi.
Ben şahsen -gerek
İngilizler'den ve gerek
Menşevikler'den çekinerek-
size kuvvet vereceklerini pek
tahmin etmiyorum. Maamafih
üç-dört gün sonra verebileceğini
zannettiğim kat'i cevap ile iş
anlaşılacaktır. Kuvvet mes'elesi
menfi olursa ve oradan daha
seri ve daha emin yol yok ise, bura yollarını intiliâbınız zaruri olur. Ben
şahsen ne Kafkas, ne de Moskova üzerinden deniz yollarını pek muvafık
görmem. Karahan'dan muvafık cevap aldığım anda teminat-ı kâfiyeyi
istihsâl için sırasiyle ziyaretler kabilinden bu işlerin sonuna kadar
burada kalmaklığım zaruridir. Vaziyet-i umumiye sebepleri icabı olacak
ki, son zamana kadar sallantıda kaldı ve neticede Sami, Türkiye'ye avdet
etti. Italya tarikiyle nezdinize gelecektir. ..... ileride muvafık bir zamanda
tekrar edilebilmek üzere şimdilik mevcut değil demektir. Esasen bu
iş için zâbit celbine tahsisen Bakü'den itâsı mutasavver 1500 altın
verilmemiştir, maamafıh Türkistan seyahati istifadeli olmuştur.
Sizin karar ve vaziyetinize tevfik-i hareket edecek isem de, şayet sizce
de muvafık görülür ve tensib edilirse, Hindistan'ın kabâil-i müstakilesi
içerisine geçerek doğrudan doğruya İngilizler aleyhinde çalışmak üzere
Afganistan'a gitmeyi de düşünüyorum. Fakat bu hususta sizden emir
bekleyeceğim.
Türkistan seyahatinde arkadaşların masrafı benim cüzi olan ihtiyat
akçasını bitirdi. Bolşevikler'den birşey almayı da muvafık bulmuyorum.
Ibrahim Tâli Bey yokluğu hissederek 100 Osmanlı evrak-ı nakdiyesi
verdi ki, bunun oradaki kerimelerine tesviyesini rica ederim. Mark
gönderebilirseniz ben de burada kimseye muhtaç olmayarak gelip geçen
Türkler'e ve işimiz için çalışan Bolşevik dostlara arkadaşça paşalık
yaparım.
Ellerinizden öper, Sultan Efendi Hazretleri'ne arz-ı ihtiram ederim.
Kâmilin Hasene orada ise, Hasene'nin gözlerinden öperim.
Halil
Hamiş: Karahan, Talât Paşa'nın İngilizler'le anlaşmak üzere
görüşmekte olduğunu söyledi. Ben bunun işe tesir edemeyeceğini, Talât
Paşa'nın zekâsından bahisle Moskova'da bulunması çok fayda temin
edeceğini söyledim.
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından)
36
Moskova, 16 Kânunsani 337
(16 Ocak 1921)
Enver Paşa Hazretleri'ne,
16 Kânunsani öğleden sonra Karahan benden bir mülâkat talep
ederek, bunda: Iki numaralı mektubumda arzeylediğim hususata
ilâveten söylediği bervech-i zir mevâddın da zât-ı samilerine
arzedilmesini rica etmiştir.
1. Taraf -ı sâmilerinden evvelce gönderilmiş olan dört mektup gecikmiş
olduğundan cümlesi birden şimdi vâsıl olmuştur. Bunların cevabının
vaktiyle verilememiş olması bu tehirden münbaistir.
2. Almanya ve ltalya'daki mübayaat mes'elesini tanzim etmek ve
oradaki memurlara icabeden talimatı vermek üzere Vorofski nâmında
bir zât Berlin'e gönderiliyor. Bir buçuksiki aya kadar Berlin'e muvasalat
edecektir. Şayet bu tarihe kadar zât-ı devletleri bir tarafa hareket
elimemiş bulunursa, zât-ı samileriyle de mülâkat için talimat almıştır.
3. Nâme-ı âlinide bir kurye ile dün (15 Kânunsani 921) 500 bin mark
gönderilmiştir. Karahan bu paranın suret-i sarfı emrinize tâbi olduğunu
iinde etti. Bunun bir mübayaat parası olup olmadığı hakkındaki
#unlime karşı bunun az bir para olduğunu ve bununla esliha ve teçhizat
muübayaa edilemeyeceğini ve şahsi ihtiyâcâtı için sarfedileceğini ve
yuyet mümkün olur da bir miktar dipçikle mavzer tabancası ve fişeği
gönderilirse pek memnun olacaklarını ifade etti. Şayet Karahan'ın vâsıl
olduğunu bildirdiği dört mektubunuzun birisinde bir iş için böyle bir
para talep edilmemiş ise, bunun iki numaralı mektubumda arzettiğim
veçhile Anadolu'ya geçtiğiniz takdirde belki de bi'l-intihap Anadolu
ilükümeti'nin elinize geçmesi muhtemel olduğu hakkındaki beyânatımın
tesiri olacak ki, şimdiden bu husustaki işlerinize ait sarfiyata karşılık
olmak üzere maddi muavenette bulunarak fazla bir dostluk âsârı
göstermek istemiş olmaları da vârid-i hatır olabilir
4. İki numaralı mektubuma leffen Trabzon'dan Şükrü Bey'den
gelmiş olan mektubu da takdim etmiş idim. Mümaileyhin mektubunda
bahsettiği teşkilâtın derecesi de bu hususta zât-ı sâmilerinden verilen
talimat hakkında lâzımı kadar malümatım yoktur. Bu husus evvelce
zât-ı sâmilerince tensip buyurulan talimat dairesinde cereyân ediyorsa,
bunlara talep ettiği muavenet-i nakdiye ne ise, kısmen yapılması
lâzımdır. (Nitekim, 5 Kânunevvel tarihli mektubunuz üzerine bu
teşkilâtın tevsii hususunda gerek Şükrü Bey'e ve gerekse Anadolu'ya
geçmiş bulunan Sami Bey'e yazmıştım).
Diğer cihetten yine evvelce arzettiğim veçhile burası merkez olacak
ve ben de burada kalacaksam, buradaki bazı Türk ve gayr-ı Türkler'e ve
işlerimiz için elzem bazı yerlere sarfedilmek ve kezâ kurye teşkilâtını
temin ve idare etmek üzere de paraya ihtiyaç vardır. Bu gibi işler için
kıymeti az ve miktarı çok görünen bir parayı burada Sovyetler'den talep
etmeyi şimdilik muvafık görmüyorum. Gerek teşkilâta ve gerekse diğer
hususâta sarfedilmek üzere gönderilen bu beş yüz bin marktan münasip
miktarının buraya nâmıma gönderilmesini istirham ederim. Şayet bu
beş yüz bin mark tasavvur buyurulan işler için gayrıkâfi görünürse, bu
maksatla mühimce ve toptan bir para benim için talep etmek her zaman
mümkündür.
5. Karahan, vaktiyle Alınanlar'ın Şark'ta iyi teşkilâta malik
olduklarından İngilizler'in bütün Şark'taki âmâlini vakit ve zamaniyle
anlayabildiklerini ve el'an bu suretle çalışmakta olduklarına nazaran
da Şark'ta ne yapmak istediklerini bittabii anlamışlardır. Bu hususta
malümat itâ edilirse, buna nazaran Sovyet Hükümeti de Ingilizler'in bu
husustaki projelerinin men'-i tatbikine ait tedâbiri ittihaz etmek istiyor.
6. Karahan, Merkez-i Umumi'nin buraya niçin daha gelmemiş
olduğunu soruyor.
7. Ankara'nın Londra'da vekilleri olduğu hakkında bura hariciyesine
malümat gelıniştir. Bu hususta zât-ı sâmilerin|dle de malürnat mevcutsa,
işar buyurulması.
8. Zât-ı sâmilerine Ankara'dan gelen iki mektupla Doktor Nâzım Bey'e
ait bir mektup leffen takdim kılınmıştır.
Halil
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından)
31
ENVER PAŞA'DAN
MOSKOVA'DAKİ TEŞKİLÂTA
24 Teşrinevvel (Ekim) 1920
Bugün Edib Bey geldi, görüştüm.
1. Ingilizler artık Rumlar'a paraca muavenet etmemeye karar
verdiklerinden -zira, Venizelos 15 gün zarfında Anadolu isyanını
dağıtacağını vaadettiği halde bunu icra edemedi- Rumlar harekât-ı
askeriyeye devam etmeyerek kendilerine tayin edilmiş müsâlehâ
hududuna çekilmeye karar vermişler ve bunu da icraya başlamışlardır.
Yunan askerleri pek gayrımuntazam çekilmekte ve zayiata
uğramaktadır.
2. Italya tarikiyle geçmek üzere 50.000 bin tüfek, 200 milyon fişek,
500 makineli tüfek almak ciheti temin edilmiştir. Emre verilen bir
milyon lira ve Anadolu'nun gönderdiği 800.000 bin frank ile şimdilik
200 makineli tüfek, 1000 tüfek ve 7 milyon fişek alınacaktır. Tüfeklerin
tanesi Anadolu sahilinde teslim olununcaya kadar 800 marka, fişeklerin
tanesi 70 fenike ve hafif makineli tüfekler 1600 marka, ağır makineli
tüfekler 4600 marka mâlolacaktır. Arhanel (?) tarikiyle Rusya'ya naklini
de teklif ederek bildirecektir. Mermi ve tüfekler ve makinelileri almak
MEP —— çantadadır. Mecmuu bir milyon tüfek
a y Z > 3.000 makineli tüfek ve 4.000.000.000
PE pa #P8 fişekti
an eek Dim Şı Ir.
4 aş! PE . Le Buna nazaran yalnız bizim asgari
Lİ ML. ihtiyacımız olan 50.000 tüfek 225
me Ça wv e e
m 0 AN ilyon fişek 500 makineli tüfek için
isi Vaz milyon fişe ç
AR 72 öagi © 180 milyon marka ihtiyaç vardır.
..! -. ..Z » > eN,
Mim Yağ 2'i, e e Binaenaleyh oradan İtalya için
ÖL, 0 NŞ kredinin tezyidi lâzımdır. İlk sipariş
Lop GPŞANei 77-#5te, o ânındanitibaren birbuçuk ay sonra
MAS h silâhlar Anadolu'ya varacaktır. Tabii
; bütün siparişi birden sevketmiyeceğiz,
II —s< fakat herhalde büyük fasılalar yerine
e 5 ği Me, e, kısa fasılalarla sevkıyat yapmak
ya TE li -,. istiyoruz.
ii b 7 #9) 3. Almanya'dan alınacak telsiz-
“& telgraf makinesinin parasının da
nini,
4, Keza alınabilecektir, onun da keza.
b, Ruslar mübayaa edecekleri 150 bin kat elbise, ayakkabı vesairenin
yuzde 10 rüşvet verilmek şartıyla ihracını da temin ettim.
6. Talât Paşa'dan maadâ arkadaşlar geliyor.
7. Buradan 16 sayfalık kitap bastıracak kadar hurufat aldık. Bir de
mürettip beraber gelecektir.
8. Ben bir haftaya kadar işleri yoluna koyacağımı ümit ediyorum. Bu
halde hemen hareket edeceğim.
9. Bahaeddin Şakir Bey'in ailesi sıkıntıda olduğundan burada
kendisine iki çocuğu ile beraber olduğundan dört ay için 7 bin mark
verdim.
10. Kup henüz beş para vermediğinden bütün tediyatı yanımdaki
paradan yaptım. Istanbul'a da gönderdim. Binaenaleyh Karahan'a para
mes'elesinde Kup'un teshilat göstermesini söyleyiniz.
11. Karahan'ın bildiği Ingiliz risaleleri kâğıdı ve makinaları için
bir milyon mark kadar masraf olacaktır. Bunun hakkında da emir
verdirilmesi lâzımdır, yoksa beyhude işlere girmeyeyim.
12. Almanya'dan daha iki yerden silâh hakkında teklif var. Onları da
tetkik ettirdikten sonra bildireceğim.
Sizden muntazam havadis beklerim. Arkadaşlara mahsus selâmlar.
Ali
Peşaverli Hoşhal Han isminde birisi çalışmak üzere oraya gelmek
istiyor. Balkan Muharebesi'nde bize gelmişti. Kendisi Amerika'da
bulunmuş, Ingilizce yazıp okuyor. Sami Bey bunu biliyor mu? Afgan
Hariciye Nâzırı Mahmud Tarzi bunu biliyormuş. 1915'te de onunla
muhabere etmiş. Hakkında Afgan Sefıri'nden de tahkikat yaparak
telgrafla bildirirsiniz.
(Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakından).
38
ENVER PAŞA'NIN BATUM'DA YAPILAN
İTTİHAD VE TERAKKİ KONGRESİ'NDEN
SONRA TEŞKİLÂTA VE ANKARA MECLİSİNE
GÖNDERDİĞİ YAZILAR VE KARARLAR
Numara 574 ,
Istanbul Hey'et-i Merkeziyesi'ne
Batum, 25 Eylül 1921
Ahvâl-i hâzıranın gösterdiği lüzuma ve işlerin son derece nezaket ve
ehemmiyet kesbetmiş bulunmasına mebni Ittihad ve Terakki Cemiyeti'nin
tarib-i teşekkülü olan 5 Eylül'de fevkalâde içtima eden Kongre'de ittihaz
edilen mukarrerat suretleri leffen gönderiliyor. Merkez-i Umumi'nin
mufassal raporu ve merbutu layihalar tab etlirildiklen sonra irsal
edilecektir.
1. Mukarrerat, suret-i umumiyede üç kısmı ihtiva etmektedir:
a) Cemiyetin hatt-ı hareketine ve kabul ettiği prensiplere dair.
b) Büyük Millet Meclisi'ne tebliğ edilecek mevad.
c) Tarz-ı umumiyeye ve muamelâta dair.
Rapor, bervech-i ati mevâddan bâhistir:
a) Mütarekeden beri tahaddüs eden memleket ahvâline umumi bir
nazar. (
b) Anadolu mücadelesi ve Ittihad ve Terakki'nin bu mücadeleye niyeti.
c) Vatan haricindeki mesai ve Islâm Ihtilâl Cemiyetleri Ittihadı ve
Sovyet Rusya ve bilhassa Üçüncü Enternasyonal ile münesabat.
d) Ittihad ve Terakki'nin tekrar faaliyet-i siyasiyeye geçmesine sâik
olan esbâb ve İttihad ve Terakki'nin İslâm İhtilâl Cemiyetleri'nde
vaziyeti.
h) Garbte sınıfı mübareze, siyasi ve iktisadi buhran.
v) Düvel-i mw'telife siyasetine ve ahvâl-i dâhiliyesine bir nazar ve
buna nazaran Türkiye'nin vaziyeti.
z) Sovyet Rusya ve Şark memleketlerinin ahvâli hâzırası.
h) Islâm memleketlerindeki mücadele ve buna nazaran Ittihad ve
Terakki'nin tarz-ı hareketi.
t) Asri teceddüd ve ıslahat-i siyasiyenin lüzum ve ehemmiyeti.
y) Ittihad ve Terakki'nin memleketteki anâsır ve sınıflara karşı
vaziyeti.
k) Ittihad ve Terakki'nin memleketteki furük-ı muhtelifeye karşı
tarz-ı hareketi.
I) Umumi teşkilât ve program mes'eleleri.
* m)Anadolu hükümetinin İttihad ve
“ Terakki” ye karşı vaziyeti ve cemiyetin
—VİE sie şimdiye kadar ittihaz ettiği tarz-ı
hareket ve Milli Mücadele'ye yaptığı
muavenet.
n) Maksada vusul için cemiyetin
bundan sonra intihap edeceği vesâit
vetarz-ı hareket.
s) Şühedaya fatiha ve Talât Paşa
merhumu tebcil.
2 - Büyük Millet Meclisi'ne ait
olan mevadd, bir nüshası Şark
Cephesi Kumandanlığı, bir nüshası
Trabzon Vilâyeti, bir nüshası da
meclis âzâsından olup Moskova'dan
Ankara'ya giden Tevfik Rüştü ve Fuad
id Beyler vasıtasıyla tebliğ edilmiştir.
Muvaffakiyetinizi temenni eder ve
inevoddetlerimizi ithaf ederiz n217 kardeşler.
İttihad ve Terakki Cemiyeti
Merkez-i Umumi
Şadi - Ali
(Şadi, Küçük Tâlat'ın; Ali, Enver Paşa'nın müstear ismidir).
A. İTTİHAD VE TERAKKİ KONGRESİ MUKARRERÂTI
5 Eylül 1921'de fevkalâde içtima eden İttihad ve Terakki Kongresi
Merkez-i Umumi tarafından memleketi ve cemiyeti sıkı bir surette alâkadar
eden muhtelif mesâil-i mühimmeye ve mütarekeden beri tekevvün ve
tahaddüs eden vekayi ve hadisâta ve son zamanlardaki icraata dair tanzim
edilen raporu dinledikten sonra bervech-i âti mukarreratı ittihaz etmiştir.
Vatan ve milletin bugünkü mücadelesinde muvaffakiyet-i tâmmeye
mazhariyetini temenni ve harbin memleket nef'ine en muvafık bir tarzda
neticeleneceği hakkındaki iman ve kanaatini izhar ile 8 Eylül'de dağılmıştır.
1. Cemiyet, kendisini İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın Türkiye'deki
mümessili add ve mezkür ittihad nizamname-i esasâsinin “a” maddesindeki
maksadı kendisine hedef ittihaz ile Türkiye'deki hatt-ı hareketini buna
nazaran tanzim eder.
dslâm Ihtilâl Cemiyetleri Nizamnamesi, “a” - Cemiyetin maksadı:
Emperyalist ve kapitalistler tarafından taht-ı tahakküm ve esarete alınarak
köle gibi kullanılmakta olan Islâmlar'ı başta Türkiye olduğu halde esaretten
tahlis ile kendi hudud-ı coğrafiyeleri ve milli meziyetleri dâhilinde hür ve
müstakil olarak teşekküllerini temin etmek ve mukadderatlarına sahip
kılmaktır. Bu maksadın temini için Islâmlar'ı ruhen ve maddeten yükseltip
birleştirerek istihsâl-i maksat için teşkilât-ı lâzıme vücude getirmek
cemiyetin gayesidir. Islâmlar'ın ekalliyette bulundukları mahallerde hukuk-ı
medeniyelerinin teminine çalışılır.)
. 2.İslâm İhtilâl Cemiyetleri
Ittihadı ile Sovyet Rusya'sı ve
hasseten komünist partileri arasında
emperyalizme karşı müşterek
hareket hususunda teessüs etmiş
bulunan samimi hüsn-i münesabât
tasvip edilmiştir. Cemiyet, içtimai ve
iktisadi akide ve mefküreleri itibariyle
komünist olmamakla beraber kat'i
surette halk hakimiyetinin tesisini
ve birinci derecede Türkiye'nin halâsı
nokta-i nazarından emperyalizmle fiili
mücadeleyi ve bu meyanda dini ve milli
an'anelere tevfikan saltanat ve hilafet
makamını muhafaza etmeyi esas
meslek olarak kabul eder.
3. Tarihin ve icâbât-ı hayatiyenin
idare-i umumiyede icrasını istilzam ettiği ıslahantsı esasiye zaruretlerine
rağmen elan tanzimatçı ruh ve zihniyet ile hareket eden idare-i mevcudenin
sistem itibariyle kat'iyyen iflâs ettiğine ve sınıf-ı müdârânın, halk
tabakalarının hayati menfaatleri zararına taazzuv etmiş “fuzuli bir hey'et-i
müteneffia” mahiyetinde tecelli etmekte bulunmuş olduğuna kani olan
cemiyet, çalışan halk tabakalarının bilhassa iktisaden ve irfânen serbest
ve ameli bir surette inkişafını temin, hürriyet-i hakikiyeyi tesis ve refah-ı
âmmeyi tahsil edecek yegâne idare vesâitinin en tabii ve rehakâr bir idare
sistemi olan halkçılık idaresi tarzında mevcut bulunduğunu teemmül ile
geniş halk tabakalarının fiili ve hakiki iştirakine müstenit bir idarenin
memlekette tatbikini bir umde-i esasiye ittihaz eder.
4. 1920 senesi içtimaında takarrür eden “meslek ve gaye” mukaddimesi
ile yazılan ve muvakkaten “Mesâi” unvanını alan program ile daha sonra
tanzim ve kabul edilen “Halk Şüralar Fırkası” programı tedkik edilmiş ve
bunların bazı nokta-i nazar farkları ile aynı esasları ihtiva etmesine mebn
son programın cemiyetin esas programı addedilınesi, mamafih Türkiye'nin
içinde bulunduğu hal ve ilcâât-ı siyasiye nazar-ı dikkate alınarak umde
ittihaz olunan esaslar dâhilinde yapılması icap eden tadilâtın ilk fırsatta
memlekette in'ikad edecek umumi kongrede teemmül ve tezekkür olunması
musib görülmüştür.
5. Tedricen kavânin-i mevcude ihlâl edilerek şahsi diktatörlüğe ve bu
sebeple halkın ve memleketin menafi-i hakikiye ve siyasiyesi ile gayrıkabil-i
te'lif mühlik harekâta yol açan idare-i hâzıraya karşı münhasıran hâl-i
harp dolayısiyle şimdiye kadar süküti bir vaziyet almış olan cemiyet, 10
Temmuz'la başlayan tarihi ve milli vazifesini ifa için kıymetli ve samimi
evlâtlarını hür ve namuskâr bayrağı altına davet ederek âtideki esbâptan
nâşi artık faaliyete geçmeye karar vermiştir.
a) Eniyive müsait şerâit dâhilinde bir sulh aktedebilmek için
halkın maddi ve manevi mücadele kuvvet ve kabiliyetini tezyid
maksadı etrafında tevhid eyliyerek en müessir ve emniyet-bahş
bir tarz-ı idare ve mesâi vücuda getirebilmek ve bu suretle cephe
gerisini her an için kuvvetli bulundurmak.
b) Şimdiye kadar idari ve siyasi müstakarr ve muayyen
bir mesleği olınadığı muhtelif vesilelerle tezahür eden ve aynı
zamanda bir taraftan münhasıran kuvve-i müsellehaya istinad
ederek fikr-i hürriyeti ve ruh-ı meşrutiyeti darbelemek suretiyle
maksattan inhiraf eyleyen ve diğer taraftan lüzumsuz bir
kudret-i cebbârâne ihsas edilmek zu'miyle Meclis-i Milli'nin
dahi hüsniniyetini ve hissiyat-ı vatanperveranesini suistimal
ile kuvve-i milliyeyi israf eden hükümeti suret-i ciddiyede
murakaba-i milliyeye tabi bulundurmak.
c) Çalışan halk tabakalarında kendi menâfii ve inkişaf ve
halâsı zararına ika edilen yolsuzluklara mani olmak ve harbin
daha uzun müddet devam etmesinden tahassül edebilmesi
melhuz olan âni ve mücasi! hadiselere karşı kuvâ-yı memleketi
inhilâlden vikaye etmek.
6, Kongre, mütarckeden beri muhtelif sevâik altında cemiyet içinden
zuhur etmiş olan gruplar arasındaki ufak tefek nokta-i nazar farklarının
rel'i suretiyle cemiyetin vahdetini temin ve aynı zamanda teşkilâtı tevsi
hususunda Merkez-i Umumi'nin ikdâmâtını takdir etmekle beraber şimdiye
kadar gerek memlekete karşı, gerek hariçte takip etmiş olduğu siyaseti
tnsvip ederek kendisine beyân-ı itimat ve gelecek kongreye kadar salâhiyet-i
kâmile itâ eder.
7. Yağmager fütuhatçılara karşı açılan milli mücadelede halkın
mukaddes davayı bir galebe-i kâmile ile tetviç edebilmesi imkânını ihzar ve
temin maksadı ile memleketten gelen yardım nidalarına hasr-ı nefs ederek
bugün netâyic-i meşküresi cephelerin muvaffakiyetleri üzerinde mahsus
olan maddi muavenetlerin teminine fiili surette delâlet eden Halil Paşa ile
Talât Bey vesair cemiyet âzâları hakkında yapılan hodserâne muameleye
şiddetle beyan-ı teessüf eden Kongre, bu gibi hak ve hürriyeti tahdit eden
muamelâta nihayet verdirınek üzere teşebbüsat-ı lâzımede bulunulmasını
Icra Bürosu'ndan talep eder. Bununla beraber Kongre ümid eder ki, halkın
arzusuna tebâiyet ve hürriyet ve meşrutiyete mürâhatın esas muvaffakiyete
bir zamân teşkil edeceğini nazar-ı dikkate alması lâzımgelen Anadolu
Hükümeti bu örfi ve gayr-ı kanuni harekâta nihayet vermek suretiyle
vatanın en muhtaç olduğu bir zamanda prensip ve mefküreye müstenit
teşkilâtların meşrü ve kanuni bir tarzda çalışmalarına muvafakat eder
ve buna nazaran Kongre, Büyük Millet Meclisi'ndeki cemiyet âzâlarının
kavânin-i hâzıraya tevfikan “İttihad ve Terakki Fırkası” nâmı altında
serbest bir surette faaliyet-i siyasiyeye geçebilmelerine intizâr eyler.
8. Kongre, Merkez-i Umumi
hesâbâtını tedkik ettiği sırada gerek
Malta'da ve gerek hariçte maksad-ı
cemiyet uğrundaki fedakârlıkları
sebebiyle elim bir vaziyette bulunan
cemiyet erkân ve âzâsına yapılan
muavenetleri kemal-i memnuniyetle
kabul eder ve hattâ fazlasıyla
devanıını muvafık görür.
9. Kongre, gerek Anadolu'da ve
gerek Fas, Hindistan vesair Islâm
memleketlerinde hürriyet için
fedâ-yı nefs eden şühedâyı tebcil
ve takdis ve emperyalistlere karşı
nihayetsiz husumet ve nefretlerini
beyan eder ve bu meyanda Kongre,
gerek Meşrutiyet'in istihsâlinde
ve gerek vatanın halâsı emrinde
gösterdiği fevkalâde ikdâmât, zekâ
ve liyakat, azim ve fedakârlık gibi şahsında birçok hasâil-i âliyeyi cem'etmiş
olması itibariyle cemiyetin en mühim ve en kıymettar bir rüknü olan Talât
Paşa merhumun büyük nâmını kemal-i hürmet ve sitayişle yâd ve tezkâr
ile ruh-ı mübareğine fatihalar ithaf ve Alman hey'et-i hâkimesinin bu
hususta ibrâz etmek küçüklüğünde bulunduğu kayıtsızlık ve nankörlüğe
aynen izhar-i telehhüf eyler ve aynı zamanda Merkez-i Umumi'den bu gibi
caniyâne hareketlere mâni olacak en müessir tedbirleri ittihaz olunmasını
talep eder.
10. Emperyalizmin vaziyet-i hâzırasına göre İslâm camiasına dâhil
bulunan mazlum milletlerin istiklâlini ancak bir taraftan kendilerinin
ilm ü irfan ile teçhiz edilmesi, diğer taraftan bu mukkaddes maksat
uğrunda rühen fedakârlığa alıştırılması suretiyle ve aynı zamanda hakiki
menfaatlerini tesanütte ve yekdigerini sıkı bir surette alâkadar eden maddi
ve manevi rabıtalara sarılmakta olduğunu idrak ederek müttehiden hareket
etmeleri ile istihsal edebilecekleri hakkında Islâm Ihtilâl Cemiyetleri
Ittihadı'nın nokta-i nazarına tamamiyle iştirak eden Kongre Esas Nizam-
namesi'ne tevfikan bütün ittihada dâhil teşkilâtlar gibi Ittihad ve Terakki
Cemiyeti tarafından da mezkür Ittihad Merkez-i Umumisi'ne Türkiye vekili
olarak Doktor Nâzım Bey'i intihap eder.
8 Eylül 1921.
Kongre İcra Bürosu
Talât - Nâzım - Halil
İttihad ve Terakki Cemiyeti
Merkez-i Umumi
Şadi - Ali
B.ANKARA BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NE TEBLİĞ
EDİLMEK ÜZERE İTTİHAD VE TERAKKİ KONGRESİ
TARAFINDAN ITTIHAZ EDILEN MUKARRERAT
1. Sakarya'da Yunanlılar'ın adem-i muvaffakiyetlerini kemâl-i şükranla
zikrederek tahaddüs eylediği vaziyetin merdud düşmanın ve mahmisi
Ingilizler'in derhal sulha yanaşacaklarını ihtimal dâhilinde görmeyen ve
bu suretle harbin daha uzun müddet devam edebileceğine kail olan Kongre,
memleket kuvâ-yi umumiyesinin galebe ve istiklâlin istihsaline kadar
müttehiden bu maksada tevcihi ve lâzımgeldiği ve buna nazaran da elbirliği
ile en müessir tedâbirin ittihazı icap ettiğini teemmül etmiştir.
2. Kapitalist ve emperyalist düşmanların takip etmekte oldukları imha
ve istismar politikası karşısında herhangi bir endişe ve tereddüt sâikası ile
dâhili ve harici siyaset üzerine irâs edeceği mazarratlardan bahs ile Ittihad
ve Terakki “Halk Şüralar” Fırkası âzâlarına karşı memleketten “ihraç,
tevkif ve men'-i duhül” gibi ittihaz edilen mukarrerâta ve bu bâbda yapılan
neşriyat, mücadele-i milliyenin takviyesi, selâmet-i cereyanı ve Ankara
Hükümeti'nin düşmanlar muvacehesinde hâiz-i itibar olması gibi ameli
ve siyasi hiçbir menfaat temin etmedikten başka gerek dâhilde ve gerek
hariçte memlekette bir ikilik mevcut olduğunu ihsas etmiş olduğu kemâl-i
(wesgülle görülmüştür. Mahzâ bu tarzdakı mukarrerat, hürriyeti tahdit
ve vatandaşlardan mukaddes haklıırını nez'etmiş olması itibariyle ruh-ı
meşruliyete ve kanuna tamamiyle muhalif bir hal ihdâs etmiştir.
3. Memleketi sevk ve idare eden ricâl-i hâzıranın, mübarezede galebeyi
temin için her türlü kuvvet menbâ ve unsurlarından istifade etmek
cihetini iltizam etmesini hayati ve siyasi vacibü'l-ittiba bir lâzıme gören
Kongre, artık mebhus kuyüd-ı gayrıtabiiyenin refiyle bütün ihtimalât
düşünülerek muayyen ve müsbet prensibler etrafında toplanacak ve suret-i
meşrüada siyasi ve milli vazifelerini ifâ edebilecek olan fırkaların inkişaf
ve taazzuvlarına mâni olmamayı hükümet-i hâzıranın ve halkın menğfi-i
asliyesi icâbâtından addetmektedir.
4. Buna binâen bir taraftan harbin uzun zaman devam edeceğini,
diğer taraftan fırkanın asla tefrika demek olamıyacağına ve esasen gayr-i
mütecanis ve siyasi, iktisadi ve içtimai esâsâtı kendine şiar edinmeyen bir
zümreye veya kuvve-i müsellehaya istinad ile icra-yı hükümette mazide
yapılan hatalara nazaran asla müsbet ve müessir bir netice vermiyeceğini
nazar-ı dikkate alan Kongre, vücutları taht-ı elzemiyette bulunan muavin ve
murakıp fırkalar gibi Ittihad ve Terakki (Halk Şüralar) Fırkası teşkilâtlarının
bu mücadele-i milliyeye müessir surette iştirakine ve bu mücadelede Anadolu
Hükümeti ile beraber bulunduğunun izhârını temin için serbest bir surette
çalışmalarına müsaade edilmesi lüzumuna kani olmuştur.
5. Şu hâle göre, İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın Türkiye'deki
muhtar teşkilâtı olan Ittihad ve Terakki (Halk Şüraları) Fırkası âzâlarının
her türlü gayrıtabii ve gayrıkanuni bahane ve kayıtlardan âzâde
bulundurulması ve meşrü surette çalışabilmek için kanunun kendilerine
temin ettiği serbestiyetten tamamen istifade ettirilmesi taht-ı vücübda
görülmüştür.
6. Anadolu halkının deruhte ettiği Milli Mücadele'de cepheyi takviye
suretiyle yağmager fütuhatçılara karşı galebeyi temin için -hiçbir husus
nazar-ı dikkate alınmaksızın- yardımda bulunmayı bundan evvelki
içtimâlarında milli ve siyasi bir vecibe olarak kabul eden Kongre, hükümete
takip edilmekte olan şâyân-ı teessüf harekâta nihayet verilerek bugünkü
müşkil ve tehlikeli anlarda düşmanlara karşı kuvvetli görünmek ve
aynı zamanda hariçteki teşebbüsâtımızı Anadolu nef'ine daha müessir
bir surette tevcih edebilmek için marrülbeyân teklifatın Büyük Millet
Meclisi'nin nazar-ı ıttılaına iblâğ edilmesini bir vazife-i vataniye addeder.
8 Eylül 1921.
Kongre İcra Bürosu
Talât - Nâzım - Halil
İttihad ve Terakki Cemiyeti
Merkez-i Umumi
Şadi - Ali
(Enver Paşa'nın Türk Torih Kurumu'ndaki evrakından).
39
ENVER PAŞA'NIN BAKÜ'DEKİ
DOĞU HALKLARI KURULTAYI'NA
VERDİĞİ METNİN YAYINLANMIŞ HÂLİ
Yoldaşlar!
Cihangirler ve sermayeperestlerle mübârezeye giren bizlerin Bakü'de
böyle büyük ve tantanalı bir meclis halinde toplaşmamıza imkân
hazırladığından dolayı, Üçüncü Beynelmilel'e ve onun reisine teşekkür
ediyorum.
Yoldaşlar! Biz cihangirlik ve sermâyedarlık âlemiyle münasebette
bulunduk. Bunlar bizi yağma etmek ve çıplak kalıncaya kadar
soyınakla kanaat etmediler, kanımızı içmeye ve bizi dünyadan
kaldırmaya çabaladılar. Bizim münasebette bulunduğumuz Avrupa
siyasetçilerinin özleri-sözleri yalandır, hiledir. Halbuki bugün bu türlü
kirli münasebetlerin aksine sözü doğru ve hakkı tanır öyle bir müttefikle
yanyana bulunuyoruz ki, adına Üçüncü Beynelmilel derler.
Yoldaşlar! Türkiye muharebeye girdiği zaman, cihan iki ordu ka-
rargâhına bölünmüştü. Birinde bulunanlar sermayeperestler ve in-
kılâpçı eski Çar Rusyası ile onun müttefikleri idi. Ikincisinde bulunanlar
Almanya ile müttefikleri idi ki, hem istilâcı hem de sermayeperest
idiler. Biz bu iki zümreden Çar Rusyası ile Ingiltere'den ve bunların
dostlarından ibaret olanlara karşı muharebe ettik. Çünki, bunların
meramları bizi tamamıyla boğup vücudumuzu yeryüzünden kaldırmaktı.
Biz Almanya tarafına geçtik, çünki Almanya hiç olmazsa varlığımızı bize
bağışlamaya razı olmuştu.
Almanlar..... maksatlarına erişmek için bizden istifade ettiler, fakat
biz bu türlü mesâilere ortaklık etmiyorduk. Bizim gayret ve sebatımızın
en birinci hedefi istiklâlimizi saklamaktı.
Yoldaşlar! Beni, Berlin'in rahat hayatından Trablus'un kızgın
cehennemi çöllerine ve Bedeviler'in yoksul çadırlarına götürüp ömrümün
en sıkıntılı günlerini geçirmeye zorlayan duygu, istilâcılık duygusu da
değildi. Trablus'u, Trabluslular için kurtarmaya çalıştık ve biz bunun
için seviniyoruz ki Trabluslular dokuz yıllık muharebenin neticesi olarak
istilâcılarını kovmaya muvaffak oldular. Azerbaycan hakkında da başka
maksatlarımız yoktu. Biz “Azerbaycan, Azerbaycanlılar'ın” akidesini bes-
liyorduk. Biz yanlış yola düşüyor idiysek, bu bizim felâketimizden ileri
geliyordu.
Yoldaşlar! Muharebe zamanında ben ehemmiyetli bir mevkide idim.
Sizi inandırırım ki, Alman istilâcılığı sınıfında harbetmeye mecbur
oluşumuza acıyorduk. Ben Alman istilâcılığı kadar da Ingiliz istilâcılığını
ve Ingiliz istilâcılarını iğrenç görür ve lânetle karşılarım.
Bence, çalışmayanları zenginleşl|tirlmek fikrinde bulunanların hepsi
mahvedilmeye lâyıktırlar. Istilâcılığa (emperyalizme) dair benim nazarım
budur.
Yoldaşlar! Şimdiki Rusya o zaman mevcut olsa idi, bugünkü maksatlar
uğrunda muharebe etseydi, biz sgımdi yaptığımız gibi- o zaman da
bütün kuvvetimizle onun safında bulunurduk. Buna sizi inandırırım
ve sözümün hakikate uygun olduğunu da şöyle ispat ederim: Biz, Şürâ
Rusyası ile birlikte iş görmeye karar verdiğimiz ve işe başladığımız vakit
Yudeniç'in Ordusu Petrograd'ın yakınında bulunuyordu. Kolçak orayı
tutmuştu. Denikin, cenuptan Moskova'ya yaklaşıyordu. Bu kuvvetleri
harekete getiren Antanta -Müttefik Avrupa Devletleri- ise oyunu kendi
menfaatine bitmiş sayıyor ve yırtıcı dişlerini gösterip sevinç ile ellerini
ovuşturuyordu. Biz Rusya'ya dost olmaya çalıştığımız zaman hal
böyle idi. Karadeniz'de fırtınalar gemimin direklerini kırıp beni geriye
sürmeseydi, Kovno ve Riga hapishanelerinin duvarları ve bindiğim
tayyarelerin yere düşmesi yoluma sedler çekmeseydi, ben size Rusya'nın
en müşkil ve felâketli zamanında gelirdim ve bazı arkadaşlara izahat
vermek lüzumu beni burada böyle şeyleri söylemeye mecbur etmezdi.
Yoldaşlar! Cihan Muharebesi'nin ilk istilâ çarpışmalarında
bizim yenildiğimizi siz biliyorsunuz, fakat mağdurlar ve mazlumlar
muharebesi nazarıyla ben bizi yenilmemiş sayıyorum. Çünki, Tür-
kiye istilâya doymaz Çar Rusyası'nın yıkılıp savrulmasını hazırlayan
âmillerden biri olduysa bu vazifesini ancak Boğazlar'ı kapamakla ifa etti
ve işte o sebepledir ki, o zalim kara hükümetin yerine şimdi mazlumların
tabii müttefiki olan Şürâ Rusyası kuruldu. Bu sebeple Türkiye, dünyayı
kurtarmak için yeni yolu açanların ortağı oldu. Hakikaten mazlum
gözüyle bakarak, ben bu hâli Türkiye için gaye ve zafer sayıyorum...
Yoldaşlar! Bugün istilâcılara karşı kahramanca dövüşen Türk ordusu
-ki kuvvetlerini rençberlerden alıyor-, söylediğim gibi mağlup olmamıştı,
ancak bir zaman için tüfeklerini aşağı indirmişti. Bu ordu aynı düşmanla
on beş sene savaştıktan sonra, şimdi de iki yıldır nihayetsiz ihtiyaç ve
sıkıntı içinde muharebeye sebatla devam ediyor. Şimdiki muharebeyi
evvelkine benzetmek olmaz. Türk ordusu kat'i imanıyla yürüyor, zafer
çünki Şark âlerninin Üçüncü Beynelmilel ile müttefik olduğunu ve
kendinin haklı dâvâlarına bütün dünya mazlum ve sefillerinin arka
çıktığını görüyor.
Yoldaşlar! Transvaal Muharebesi ile başlayan Cihan Muharebesi'nin
hararetli devresi 1914 yılında istilâcılar arasında başladı ve 1917 yılına
kadar sürdü; şimdi ise kat'i devreye girdi ve şüphesiz bizim zaferimizle,
yani mazlurıların zaferiyle bitecek ve yalnız istilâcı sermayeperestlerin
silâhı elden bırakmalarıyla değil, büsbütün yıkılmalarıyla
neticelenecektir.
Bu kurultay mazlumları müdafaa için kanını döken Kırmızı Ordu'ya
ve Türk mücahitlerine yeni bir kuvvet verecektir. Bu kurultay, bu
muharebenin bizim zaferimizle, yani hakkın zaferiyle bitmesine
çalışacaktır.
Bizi Üçüncü Beynelmilele yaklaştıran sebep, yaptığımız şimdiki
muharebede kendimize yardım ve arka bulmak arzusu değildir. Siyasi
ve içtimai akidelerimizin esasta birbirine yakın bulunması da, ben
sanıyorum ki büyük sebeptir. Biz inkılâbı kuvvetimizi daima halktan,
halkın da mağdur ve yoksul kısmı olan rençber sınıfından alıyorduk.
Eğer bizim çokça fabrikamız ve işçilerimiz olsa idi, önce onları
yâdederdim. Rençberlerimiz inkılâpçılarla birlikte idiler, cisim ve ruhla
bizimle çalışıyordular. Bu, şimdi de böyledir. Bunun için biz halkımızın
mağdur kısmına dayanıyoruz. Biz bu kısmın ağrısını ve dertlerini
duyuyoruz. Onunla birlikte öleceğiz...
Yoldaşlar! Biz halkın arzularına riayet ettiğimiz için mukadderatının
kendi eline verilmesi taraftarıyız. Onlar ki bizimle yaşamak istiyorlar,
biz hayatımızı kendilerine bağlı biliyoruz. Onlar ki bizimle yaşamak
istemiyorlar; biz kendi mukadderatlarını kendilerine bırakmak istiyoruz.
Milliyet mes'elesinde bizim nazarımız budur.
Yoldaşlar! Biz muharebe aleyhindeyiz. Iktidar ve istilâ için insanların
birbirini boğmalarına aleyhdarız ve daimi sulhü vücuda getirmek için
Üçüncü Beynelmilel ile birlikte yürüyoruz ve ancak bunun içindir ki,
bütün mâniâları geçerek kanlı muharebeye şimdiye kadar devam ettik
ve edeceğiz.
Yoldaşlar! Biz çalışan sınıfın bahtiyarlığını istiyoruz. Ister yerli, ister
yabancı olsun, başkalarının kazancından hile ile, zorla istifade etmenin
ve edenlerin aleyhindeyiz. Onlara karşı pervasız ve merhametsiz
davranmalıdır. Biz halkımızın san'atı ve ekinciliğini büyük hesap ileri
götürüp işin meyvelerinden herkesin faydalanmasını istiyoruz.
Yoldaşlar! Âzatlık ve bahtiyarlık denen şeyleri ancak azimli ve
irfanlı milletin elde edeceği itikadındayız. Çalışmayla birlikte hakiki
hürriyeti temin edecek esaslı bilgi ve maarif ziyasıyla memleketimizin
aydınlanmasını istiyoruz. Bu maksatta erkekle kadın arasına fark
koyınuyoruz. İçtimai siyasete dair düşüncemiz budur.
Yoldaşlar! Size beyan ediyorum ki, Fas'ın, Cezayir'in, Tunus'un,
Trablus'un, Mısır'ın, Arabistan'ın, Hindistan'ın inkılâpçı teşkilâtlarının
beni buraya vekil gönderen kurultayı, bizimle bir .....dadır. (fikirdedir
mânâsında) Inkılâpçı tedbirlerin hepsi tatbik edilerek istilâcı ve
sermayeperest yırtıcıların dişleri kırılacağına ve kuvvetlerinin
yokolacağına vekili olduğum kurultayın imanı tamdır.
Yoldaşlar! Bu imanın harekete getirdiği eller birbirine uzanıyor. Bu
muharebenin sonuna kadar birlikte çalışanların ellerini sıkıyorum.
Bu muharebe uzun sürecektir, lâkin bizim galebemizle bitecektir.
Muvaffakiyetler diliyorum.
Mağdur ve mazlumların ittifakı yaşasın! Bu ittifakın karşısında
titreyen gaddarlar ve zalimler kahrolsun!
(“Şark İli. Bütün Dünya İşçileri ve Mazlum Şark Milletleri Birleşiniz?”, No: 1, 53-64)
Wnver Paşa'nın Livâyü'l-Islâm
Dergisi'ne yazdığı bazı makaleler
Enver Paşa, Berlin'de yayınlattığı Livâyü'l-Islâm Der-
gisi'ne bazılarının altına imza yerine Enver'in E'si mânâ-
sına gelen elif harfini koyduğu ve bazıları da imzasız ma-
kaleler yazmıştır.
Aşağıda, bu makalelerden ikisi yeralıyor.
40
BOLŞEVİKLER'İN KAFKASYA VE
TÜRKİSTAN'I İSTİLÂSI VE
ENVER PAŞA
Mütarekeden sonra İstanbul ve Boğazlar gibi mühim mevkilere
yerleşen lItilâf kuvvetleri Islâm ahaliye pek çok zulmettiler. Düşmanın
gayriadilâne idaresi Wilson prensiplerine bel bağlayanların, hattâ
selâmet-i vatanı galiplerden birisinin taht-ı himayesine girmekte
arayan safdillerin bile kâfi derecede gözünü açmıştı. Osmanlılar'ın
kuvve-i maneviyesini tamamıyle mahvetmek isteyen düşman tedhiş
siyasetini gitgide arttırdı, bu kabilden olarak Yunanlılar Izmir'e taslit
olundu, emsali görülmedik cinayetler, fecaatler irtikab ettirildi. Yunan
vahşetinin Aydın vilâyetinde husule getirdiği galeyan kısa bir zamanda
bütün Anadolu'ya sirayet eyledi. Millet çarpışarak ölmeyi düşman
süngüleri altında miskinane telef olmaya tercih eyledi ve silâlıına sarıldı.
Bizzat halktan doğan mücahedeye gayret-i diniye ve milliye sahibi
birçok münevverler iltihak eyledi. Milli mücahede başlangıçta yalnız
Yunaniler'e karşı idi. Fakat Sevres suikasti adaveti tabiatıyla bu hükme-i
idamı tanzim eden daha büyük düşmanlara da tevcih eyledi. Şerait-i
sulhiyeyi umum millete kabul ettirmek için düşmanların müracaat
eyledikleri vesait-i cebriye ve nâmeşrua netice itibariyle vahdet ve azm-ı
milliyi takviye eyledi.
Milletin pek kuvvetli düşmanlara karşı giriştiği bu mevcudiyet
mücadelesinde muvaffak olabilmesi için harici bir yardıma ihtiyaç vardı.
Bu yardımın da ancak Bolşevikler tarafından gelebileceğine umumi
bir kanaat hasıl olmuştu. Bir taraftan Türk münevverleri bu hususta
Bolşevikler ile anlaşmaya çalışırken, diğer taraftan Lenin'in ajanları da
Istanbul'da, Anadolu'da ve bilhassa Azerbaycan'da Türklerin hissiyat ve
temayülâtından pek güzel istifade etmesini bildiler. Mahirane yalanlarla,
bol vaadlerle hakiki maksatlarını gizleyen Bolşevikler, bilâtedkik
kendilerine temayül eden birçok Osmanlılar'ı husül-i maksatlarına
vasıta kıldılar.
Kırmızı Ordu'nun, hattâ sırf Müslümanlar'dan mürekkep Yeşil
PN
Liwa-el-Islam
İRİ YES gl 8 yy
Ci
hi alize eek
Ağa ül He gas İş İnç gal
Me)gie 3 eze kA aş Aİ vel
Aİ Rİ 3 Dir 3 el
vE ph e ip ai
Gİ ORİ ksiği $ pearl ye
“iğ sp öleli DA 2
ir Yİ zall e 3
meye pidimdığsk ba siişi
Bry Ta le TİR zl
EŞİ vaka ga yl AZ
ŞA ENİ a yk A
A ye
eki a hi GİY EE yaly yl ge)
diz lin ir İma e
GM ie e sl giri hi
gk sa, sller b Sp
LR e YDİ ny
A AY
opp yazl aym ilin. hal
SAİYA, giz se m İADE pa ale
he İM Nİ AF ar vb aş
İP AMMA işi gö$ op
REYİZ Yşl Kg le ğin
yy! Dal pd SES ik
Sie Hala Şİ kle
SAN yal elle iy, çalan İŞ
GİBİ ği ez 2 vi Şİ ŞE ya
MİS ze vale ille Se akilli
SY EİN zi ii EK ça
<İ> UZ ml il ge yal GAR ral
e emekle Gl İren a ee ie >
e e
el ÇE yla alar ye Se yeyin?
Ordu'nun Anadolu'ya yardıma
gidebilmesi için yol açılması
lüzumunu öne sürerek şimali
Kafkasya ve Azerbaycan'ın bilâ-
harp işgali zeminini hazırladılar.
Anadolu kıyamını idare eden zevât
da, Kafkasya'da bulunan Osmanlı
zâbitanına verdikleri talimat ile
Ruslar'ın arzusunun husulünü
teshil ve tecil eylediler. Pekçok
Osmanlı kanı ve yarası pahasına
1918 Eylül'ünde Bolşevikler'den
zaptolunan Bakü şehri, Azerbaycan
ve Dağıstan kıtaları, tedricen
bütün Kafkasya ve Türkistan,
Osmanlı zâbitlerinin yardımlarıyla
tekrar Bolşevik idaresine geçti.
Bu veçhe ile Bolşevikler 1917
ihtilâlinde ellerinden çıkan Islâm
memleketlerini ve Kafkasya'nın
zengin gaz menbalarını tekrar elde etmek suretiyle maksatlarına nâil
oldular.
Bu vaziyetin temininden sonra Bolşevikler, ihtilâlin başlangıcında
Ruslar aleyhine hareket etmiş olan Islâmlar'dan ahz-ı intikama
koyuldular. Idam, katl, garet, bütün şiddetiyle devam etti. Memleketin
bütün serveti ve iaşe vesâiti Moskova'ya nakledildi. Sakene-i asliye aç
ve sefil bırakıldı. Katliamlardan kurtulanlar açlık ve hastalık yüzünden
müthiş zaiyata düçar oldular, iki milyondan fazla nüfus kaybettiler.
Bolşevikler'in bu şedit icraatı esnasında idi ki, Enver Paşa birçok
müşkilâtı iktihâmla Rusya'ya geçmeye muvaffak oldu. Gerek memleketi
ve gerekse diğer Islâm memleketleri için müsmir ve maddi menafi
teminine çalıştı. Bolşevikler müşarünileyhin âlem-i Islâm üzerindeki
nüfuzundan istifadeyi nazar-ı dikkate alarak kendisine karşı müsait
davrandılar. Malüm olan Bakü Islâm Kongresi'ne Enver Paşa vasıtasıyla
Memalik-i Islâmiye'nin her tarafından murahhaslar topladılar.
Bolşevikler'in kongreden maksatları ittihaz olunan kararları tatbik
değil, âlem-i İslâm'la hâli itilâfta olduklarını İngilizler'e ihsasla kendi
vaziyet-i siyasiyelerini takviye etmek idi. Nitekim bu maksada nail
oldular. Krasin Londra'da anlaşma esaslarını bu sayede kurdu. Aynı
zamanda Bolşevikler, Rusya haricinde bulunan âlem-i Islâm'ın da
teveccühünü celbe muvaffak oldular.
İslâm-Bolşevik münasebetinden Ruslar daha ziyade müstefid
oldukları halde bile Bolşevikler zir-i idarelerinde bulunan Islâmlar'a
tatbik eyledikleri ifna siyasetinden vazgeçmediler. Hergün halkın
şikâyetini dinleyen Enver Paşa, Islâmlar'a reva görülen facialara
nihayet verilmesi hususunda Bolşevik rüesâsı nezdinde mütemadiyen
teşebbüsatta bulundu. Ruslar'ın vaadleri hiçbir zaman müsmir ve
lili bir netice vermedi. Nihayet Enver Paşa ilk fırsatta çoktan beri
urzuladığı Türkistan seyahatine çıktı. Geçtiği yerlerde Ruslar'ın yaptığı
tahribatı, ahali-i İslâmiye'nin maruz bulunduğu mezalimi yakından
gördü. Ahalinin müracaatı üzerine mezalime nihayet verilmesi hakkında
tekrur Ruslar nezdinde dostane teşebbüsatta bulundu. Bütün mesaisine
rağmen Bolşevikler'e söz geçirmekte muvaffak olamadı. Bunun üzerine
Bolşevikler aleyhine harekete karar verdi. 8 Teşrinsani 1921'de hâl-i
kıyımda bulunan Şarki Buhara ahalisine iltihak eylemek üzere Buhara
şehrini terkeyledi. Yirmi gün sonra Düşenbe haricinde toplanmış olan
Basmacılar'a vasıl oldu.
Bu zamanlarda Düşenbe'yi elinde tutan Bolşevik kuvveti sunuf-ı
selâseden mürekkep bin kişilik Rus müfrezesi ile altı yüz kişilik milisten
ibaretti. Şehir haricinde toplanan Basınacılar ise 500-2000 arasında
tehalüf ediyordu. Mücahidin arasındaki ihtilâftan dolayı Enver Paşa ilk
haftalarda hayli müşkilât çekti. Miktarı 70 binden fazla olan Fergana
Basmacıları ile Kırgız ve Türkmenler'den birçok kabâilin iltihakıyla
vaziyet günden güne iyileşti. Mart ortalarında idi ki, Enver Paşa'nın
vürüdunu işiten bütün Türkistan kıyamcıları müşarünileyhi reis olarak
tanıdılar. Mayıs'da halk vekillerinin intihabı ve Buhara Emiri'nin
rızasıyla Emir-i Buhara ve Leşker-i İslâm unvanı verildi. Bundan
sonra idare-i dâhiliye tanzim edildi. Genç mücahidlerin harb-i umumi
esnasında Ruslar'a esir düşmüş olan Osmanlı zâbit ve küçük zâbitlerinin
kumandası altında yeni usülde askeri talim ve terbiyelerine itina olundu.
Muntazam kıtalar teşkil olundu.
Şarki Buhara'da cereyan eden vekayii yakından takip eden
muhabirimiz safahat-i harbiyeyi -bizzarure biraz geç olmakla
beraber muntazaman mecmuamıza iş'ar etmektedir. Bu senenin
Kânunsani'sinden, Nisan gayesine kadar vukua gelen vekayi-i harbiyeye
dair muhabirimizden aldığımız malümatı kısm-ı mahsusumuzda
mücmelen derceyledik.
(Livayü'L-İslâm, 2. sene, no:11-12, 1 Ağustos 1922)
4l
ŞARKİ BUHARA
VEKAYII
Şarki Buhara'daki kıyam oldukça vâsi idi. Fakat kıyamcıların münferid
ufak müfrezeler halinde bulunması, bu dağınık kuvvetleri birleştirecek
demir bir elin adem-i mevcudiyeti dolayısıyla kıyamlardan Ruslar pek
müteessir olmuyorlardı. Enver Paşa'nın vüruduyla müteferrik kuvvetler
biraraya getirildi, mücâhede müsmir neticeler vermeye başladı.
Enver Paşa'nın muvasalatı şâyi olunca Düşenbe muhafızları meyânında
bulunan 600 milis efrâdı şehir dâhilindeki Rus müfrezesinden iki bölüğe
âni olarak hücum ve mezkür bölüklerin silâhlarını zabt ile şehir haricine
çıktılar ve mücahidine iltihak eylediler.
Mücahidin, Düşenbe'yi tazyik ve iz'acda devam ederken, hayli takviye
kıtaatı almış olan Ruslar 18 Kânunsani 1922'de mühim bir taarruzda
bulundular. Bu müsademede Ruslar elliden fazla maktul verdi. 180 tüfek,
iki mitralyöz ve birçok malzeme-i harbiye terkederek taarruza çıktığı
mevzilerine avdet eylediler. Bu ilk muvaffakiyet mücahidinin şevk ve
kuvve-i maneviyesini tezyid eyledi.
Düşmanın 20, 21, 22 Kânunsani'de icra eylediği taarruzlar
muvaffakiyetle defedildi. Bilhassa 8 Şubat taarruzunda düşman yüzü
mütecaviz telefat verdi. Mücahidler bir mitralyöz ile pek çok tüfek ve
cephane igtinâm eylediler. Ruslar tarafından 82 kişi mücahidlere iltica
eyledi.
Düşenbe'yi muhafaza edemeyeceğini anlayan düşman, 14 Şubat gecesi
havanın karlı ve sisli olmasından bilistifade, ağırlıklarından birçoklarını
terkederek Baysun istikametinde garbe doğru ric'ate başladı. Düşmanı
takip eden mücahidin süvarisi Düşenbe'nin 45 kilometre şarkındaki
Mirtübe köyünde düşmana yetişti, düşman harp ede ede ve pek ağır zayiat
vererek Türe? Kışlağı'na çekildi. Müsademeyi haber alan Hanke ve Yaban
mücahidleri, Hoca mevkiinde düşmanın hatt-ı ric'ati üzerine düştüler.
Burada on saat kadar devam eden şiddetli bir müsademede düşman
200'den fazla maktul verdi. Nakliye hayvanlarını ve ağırlıklarının hemen
cümlesini terk ile ric'at eyledi. Seşenbe civarında yine şedid bir yan taar-
ruzuna uğrayarak ciddi zayiata düçar olduktan sonra Sarı Asya'ya çekildi.
19 Şubat'ta Ruslar'ın Sarı Asya'dan teşebbüs eyledikleri taarruz
hareketleri ağır zayiatla defedildi. Gece hulülünde düşman şehri terkle
garbe doğru çekildi. Ertesi günü Binbaşı Manastırlı Nâfi Efendi'nin
düşmanın ric'at yoluna hâkim olan Anbarsay mevkiinde ihzâr ettirdiği
siperlere mücahidler yerleştirildi. Düşman burada âni olarak üç taraftan
ve pek şedid ataşe maruz kaldı. Fena halde bozuldu, gayrimuntazam
bir surette ve firar tarzında Baysun'a ricat ve oradaki Rus müfrezesine
iltihak eyledi. Bu müsademede düşman yüzlerce telefat verdi. Bütün
ağırlıklarını, cephanesini, beş mitralyöz, iki top ile yüzlerce tüfek terkeyle-
di. Ruslar tarafından birçokları mücahidin hatlarına iltica eylediler. Bu
müsademede Enver Paşa hafif surette yaralandı. Tacik mücahidlerinin
reisi Işan Sultan ile Rahman Binbaşı ve Osmanlılar'dan Binbaşı Nâfi,
Mülâzım Faruk, Halil, Osman Efendiler ile Musa, Murad Hacı Mehmed,
Hüseyin ve Kadir Çavuşlar'ın bilhassa pek büyük fedakârlıkları görüldü.
Mart-Nisan ayları zarfında -ufak keşif kolları müsademâtından sarf-ı
nazar-, mühim harekât-ı askeriye vukua gelmedi. Bu müddet zarfında
ihtilâl kuvvetlerinin tevhidi ve tensiki, mücahidin ordusunun vâsi bir
surette teşkil ve ihzârı ile iştigal olundu. Şarki Buhara'daki bütün
münferid kuvvetler birleştirildi. Fergana mücahidin reisi Şir Muhammed
Bey 80 bin kişilik kuvveti, Garbi Buhara mücahidlerinden Feyzullah Işan
da 2000 kişilik müsellâh maiyeti ile birlikte Paşa'nın emri altına girdi.
(Livayü'Li slâm, 2. sene,no:11-12, 1 Ağustos 1922).
2 Tübe olmalı.
42
FALİH RIFKVNIN
ZAVALLI ENVER PAŞA,
NANKÖR MİLLET” MAKALESİ
“İttihad ve Terakki'nin Diyâr-ı Gurbet Hatıraları”
nâınıyla âhıren neşrolunan hatıralar münasebetiyle
Mütarekeden beri Enver Paşa'dan daima esrarengiz haberler alıyoruz.
Havadan, sudan, karadan sesler geliyor. Dostları eski karargâhının şifre
zâbitlerinden daha ketumdur, bu geştügüzârdan fayda nedir? Bir türlü
öğrenemiyoruz. Ona bütün Asya, Kuruçeşme'deki yalısından daha dar
geliyor ve Afgan, Belüc, Sibirya, Çin ve Harezm'e çıkıyor. Bu devrân gibi
devirden bizim başımız dönüyor, havanın bütün kuşlarını ve denizin
bütün balıklarını bizim gibi hayrete düşüren bu sergüzeştin ibtidâsı
meçhul, intihası meçhuldür.
On üç sene Napolyon oynayan Enver Paşa, Mütareke'den beri
biraz Arsen Lüpen rolünde göründü. Arkadaşımız Tevhid-i Efkâr'ın
tefrikalarını bu merak sâikasıyla okumaya başladık, itiraf ederim ki
Arsen Lüpen, Enver Paşa'ya Napolyon kadar az yaraşıyor. Bu tefrikada
eski başkumandanın serseriliklerini takip edenler, ekseriyetle bir sinema
filmi için diyar diyar sefer eden maceraperest bir artistin macerasını
görür gibi olur. Acaba Enver Paşa on üç senedir bizzat vücuda getirdiği
faciayı mı şeride sokuyor? Bu on üç senelik Türk hâilesini görmeyenler
için meraklı birşeydir, fakat bizim için meraklı değildir. Biz bu oyunun
kanlısını gördük, boyalısından birşey anlamıyoruz.
, Eskiden tanıdığımız Arif Cemil Bey pek iyi bildiği Fransızca veya
Ingilizce veya Almanca'dan bize tüyler ürpertici bir facia tercüme etseydi,
daha ziyade lezzetle okurduk. Katilimizin diyâr-ı gurbetteki maceraları
velev hazin, velev şâyân-ı hayret olsa da, Sarıkamış yetimleriyle meskün
bir memleket halkını eğlendirebilmek hâssasından maltırumdur.
Arif Cemil Bey'in tefrikasında gördüğümüz bazı satırlar bizi belki de
zamansız görünen şu müdahaleye sevk etti: “Memleketini kurtarmak
için aklı yettiği kadar on sene mütemadiyen çalışan Enver Paşa...”yı
birgün bir Bolşevik zindanında görüyoruz. “Hapishanede geçen hayat
tahammülfersâ idi. Sabah, öğle ve akşamüstü verdikleri yemek haşlanmış
fasulye, yine haşlanmış fasulye, yine haşlanmış fasulye idi”. Vah zavallı
Enver Paşa ve nankör millet!
Fakat bu nankör milletin bir milyon askeri tam yedi sene serhadlerde
haşlanmış değil haşlanmamış değil, fasulya değil... ağaç kabuğu, ot
ve at cesedi yedi; bir milyonluk bu nankör Türk Milleti tam yedi sene
duvarının kirecini yedi ve döşemesinin tahtasını kemirdi. Bütün ahali
ve bütün ordu şu tendürüst zâbit efendi memleketi kurtarsın diye
fareler, haşereler, kurtlar gibi tagaddi etti. Binbaşılığında Karadeniz'iyle,
Marmara'sıyla, Akdeniz'iyle beraber eline teslim ettiğimiz bu memleket
vale ele sa a İŞ gal
KE
Baal İEP Vİ ye zlar,
0 Zap ed pi pe
Şehire kb vie
AYAN ARI ie gez ie
Gİ AA e 7 rl e Eş
Si leş arkpı yi
SU ZN e al yle s0
gi bl ikin şte
23 MI Arğyabrr
g0 yek Gİ) bön iie
PA PE YYE e
ağsnmp gigi Gk 0 özal ter İp!
22 0 viği sayek e EUR
“0y3 MİŞ 0 ya eya!
A SEYE İY e yy Ve)
0d iŞ ERİ AM kal eşi
LİR YE EK VE YU şi
iyasyay ya İY 0yi
2 AET yasleziğ
dg Üz ems gi Egz
ie figizupılagiğid
ika Sea Lİ ei hi
Bl GİT sa pa EŞ
| saray Sizi gal Nİ ee
AM AT iş n333 sa
e ve ve
İ 03 yali dal ae
Aİ alg, dei a dağ
vaya bile saf
vlan SiTreza gelek eği
| Faaasl pi sailm e $9
İyi ei ali 8
YİN yle Pİ zle Z nal
ira tea Saad Baal e
sın pas; Al ez giyer
KEL Ye e a MP Jai
vay iğ MİMİ Ge
SF GA Ky ek pe)
YT
apple di Aişe
DP OY YE era yiye e
Gi sal pasa ea öz! ale |
Pa
ye Ti geze ka ei 9
imiz ge edi iy
tarik ga
açi Şe şa yali
yaz ee gele patik ee ağa
iy Pİ vit sapi
DRY TİE e A
vs ie A
SY ba eri ek aa
Pr YP İYELİ
“.000 iyi Ve sy ŞT
simi yek İz akl ze
Oayetadali ai A Çe Ala a İz
GU rd İT 07
İlel sali 3
egea sk iminira era
vd giç a AK EVİ
Matye öğ ağ a, 9 bga
# yayi ime luk özek üalaşek
İŞEME ga
Aİ Bİ e Yaa
saab İk İİ 2 si
Sizeaaı! yüzey liş İ ul
vay ip ela LA Sİ a
ei play iMa peri gi
e! ağir ayi SA ga
Yayenlez Yay AHİT el
Ye
geri slime api İİ
Gele gzl e şe Yl e
Ya 1 a çe a İzini ali
miz gb Seli Br az
iye Şike ye asi in
ZAN aye» Sed
vespa eğil Aş a
e Jae vE a İİ Vi ül
Ya sk İİ İS
E7 b <irrel
grit
İVA YA ele
KN DT YL
Se hasa e yarak
tip e ya ime Aş MAAŞ
Penil SL eye VERY PA
tiaradreriı, kik YE e
a
İRC ES GELİN Saraç eğ
İKİ Ye O
2 Vİ e gala EN
e he darır Basar, orka
Lr İZ öp Alya 43240
tdi Se Bezli öö
BİRE vi ya yla)
49 Gİ ei gl
MA dad sU
BEŞE ağa e İ gaf ala
deki e yele F
AEP öğr içen iğ
Şiiliği BT v8 gi
LİE li BE ee ERE
gele öl bam İİİ
MİSS Aİ ini yeke yel
PAY A EE İY
.. ire Saylam ia
efe Saf eg LA 09 Yagiz
mia emilim di
deri. Melez
MMA ig ez gel
İLİ pas yali
Ve SK e mİ Bg
Sİ EZAN Are
- dağa Gin) lare
inek draariğie
a yn a sokak ğe GİR İğ
Bkm a yk pi Ke e
Mi die
Ela sa Ebe e
VUK le İp yö
kii Sa pe eleği
eyt ya Şi gn Şİ Bi
2 e. şia İp
aram 4 iğa gay adale Gez
Spa EA AE öle ği
A A SAA el >
ŞA e gb EZ al
m Pi aile. gta,
3 eb aşki,
vere Gl ye e
ila sp
ve Sa İpek ie dirilik, YE
vaz di 3 ayl a İyET
dpi ğled 0 Gg rr şte
Asuizaş Saye $ alay» «>
anal üşş gli Nİ ei
Kğ GE Sasi ağ 3
o İsa e İacte ğ
Ya
YE vd ve İŞİ
Kup eyl di ziz be
kpgb e eee gal aç Gİ
pi aki if ap öz ei
EA e Pr e)
se avla see def
geçişe sapi
kazar 2 yare Ae ekiz ©
Vğsp ğa see KY
yayaşla yz sl dei
a vd azal iğ
ağar ikra v bal
sar detail, ŞA İri yin ai
ME e EYE çe
PC Te YY LL
hik aye e ya'ptsmtleliş gala p
A AYY LP
iel ak e yerek yamalar!
pa b İŞ İN pille
A pr ya
VS Şii A ör! ee
ELLİE Vga Eİ, Şa
EY PA AE GER
Enver Paşa'yı (pesine kadar sırmaya,
topuğuna kadar zırha boğdu ve birgün
Enver Paşa memleketini değil, fakat
kendini kurtarmak için ancak en küçük
nehrimiz kadar dar olan Boğaziçi'nin
umkundan kaçtı.
Enver Paşa dağa çıktığı vakit
kahramandı... Şarköy'de bütün
askerini denizde boğdu, kahraman
kaldı, Sarıkamış'ta bir bütün orduyu
kara boğdu, kahraman kaldı, yediği
içtiği kahramanlık, kaçtığı, yüzdüğü
kahramanlık sayıldı. Bir tek bölüğü ile
bir fırkaya esir düşmüş mülâzımları
tekaüde sevkeden, kovalamayanı
tardeden ve kaçanı idam eden bu
Enver Paşa'nın kahramanlığı burun,
ağız, kol ve bacak gibi âzâsından
bir parça mıdır, kahramanlık Enver
Paşa'nın ismi midir? Apolet sökülür,
sırma sökülür, zırh sökülür... Fakat
kemiğine mi yapışmıştır? Tek başına
binlerce vatandaşının kellesini alan
bu yüzbaşı efendiden bütün millet şu
kahramanlığı alamayacak mıyız?
Mağlüp milletler Sezarlarını ve
hanedanlarını kovdular. Bizim gibi
târumâr edilen Avusturya'nın binlerce
kumandanı, tezyif edilen şereflerinin
acısını, harbin bütün yaralarının acısı
gibi çekiyor. Bizim bu kayıtsızlığımız
nedir? Bir memleket kaybettik, bir
yüzbaşıyı feda edemiyoruz. Dertle-
rinden kurtulmak için bir doktor,
bir dost sözüyle kolunu bacağını
kestiren hastalar görürüz, şu Enver
bir uzvumuz da olsa feda edelim, belki
uğur bundadır. On üç sene başımızda
enveriye, sırtımızda enveriye taşıdık,
Türkiye'ye Enverland dediler,
şimendiferler her kilometrede yeni
bir Enveriye Istasyonu'na uğradı. Bu
Enver bahsinden, Enver sergüzeştin-
den, nurdan, münevverden, tenvirden,
bu kelimenin sıfatından mevsufundan,
bu iştikakından gına geldi.
Anlaşılıyor ki Enver dostlarının
bütün kasdı şudur: “Hezimet bir talih eseridir fakat yine odur ki
Anadolu'nun hariçteki itibar ve ittifaklarını vücuda getirdi, Anadolu
onun sayesinde ayakta durdu. Vâkıa o Anadolu'ya girmek istemiyor, fakat
mullet hakkın ve şerefin ona ait olduğunu unutmamalıdır”.
Türk milletinin ıztırabıyla bu kadar eğlenmek günahtır. Eğer harp
olmasaydı Edirne, Izmir, Istanbul ve Bursa âfetleri olmayacaktı, eğer
harp olmasaydı bu âfetlerin hepsinden daha beter bir felâket mânâsına
gelen Mütareke olmayacaktı. O henüz harbin hesabını vermemiştir. O
bu hesabı verinceye kadar milli mücahedenin haricindeki saflarında
bır neferden daha mütevazi, daha silik bir unsur olarak çalışmalıydı.
Enver ismi işitilmemeliydi. Halbuki o Anadolu'nun bütün şeref ve şânını,
Kayzer'in nişanları gibi yalnız kendi göğsüne takıyor. O, Mustafa Kemal
Paşa'yı seyahatlerde Harbiye Nezareti'ne bıraktığı kaymakamlardan biri
sanıyor.
Hakikat şudur ki, memleket Enver zamanında battı; -haydi, Enver
batırdı demeyelim- ve bu memleketi Mustafa Kemal Paşa, Türk
Milleti'nin son kahramanlarıyla beraber kurtarmaya çalışıyor. Bundan
sonra Enver için bir vazife kalmıştır ki, o da kendini kurtarmaktır. O
son halâskârlık tecrübesini bu imtihana saklamalıdır, temenni edelim ki
memleketi kurtarmaya yetmeyen aklı kendini kurtarmaya kifayet etsin!
Ve o zamana kadar, Arif Cemil Bey'in anlattığı üzere, Enver Paşa'yı
Kırım sahillerine atan rüzgâr o şarkta ise sakın garba ve o garpta
ise sakın şarka esmesin; bu rüzgâr onu, onun seslerini ve dostlarını,
tayyaresini ve kervanını, maceralarını ve mâsebaklarını daima önüne
katsın, sürsün, götürsün.
Anadolu'nun bağrında hâlâ onun kabzasına kadar sapladığı hançerin
yarası kanıyor. Yüreğimiz kanda, ellerimiz kandadır o ne sanıyor?
Bugün Anadolu'da onun batırdığı memleketi kurtarmak için mücahede
edenler, yine onun muharebelerinde şehid düşenlerin yetimleridir.
Bu ağaç, sökülür ağaç mı idi? Bu kale yıkılır kale mi idi? Bu adamın
kalbi nişanının madeninden, esvabının paçavrasından yahut yalısının
tahtasından mıdır? Gözleri, kendi yüzünden akan bu gözyaşlarını ne
zaman görecek? Kulakları onun yıktığı enkaz altında böğürleri ezilerek
bağıran bu bedbaht milletin âh u zârını ne zaman işitecek?
Fakat kendini unutturmak istemeyen Enver'e karşı bizim bir
silâhımız var: Enver'i unutmak. Kendinden bahsettirınek isteyen
Enver'in ismini ağzımıza almamak ve onu zaferimizden ve sulhümüzden
sonra hatırlamak...
Ittihad ve Terakki'nin sulha kadar vazifesi ancak hizmet olabilir,
istihdam değil! Ancak istiğfar edebilirler, sitem değil! Bizi bütün ins
ü cinin yardımına muhtaç bırakan Enver Paşa ve yardakçılarıdır, bu
zaafımızı suiistimal etmesinler. Boğulmak üzere olduğumuz denizde
bazen elimiz onlara da dokunursa, “İşte sizi kurtarıyoruz!” demesinler,
zira gemimizin onların idaresinde battığını unutmuyoruz.
(Akşam Gazetesi, 6 Haziran 1922)
Enver Paşa ve
Mustafa Kemal Paşa
mektuplaşması
Aşağıda, Enver Paşa'nın Mustafa Kemal Paşa'ya yaz-
dığı yedi, Mustafa Kemal Paşa'nın da Enver Paşa'ya gön-
derdiği bir adet mektubun tam metinleri yeralmaktadır.
Bazıları daha önce değişik yayınlarda kullanılmış olan
bu mektupları her iki Paşa'nın münasebetinin zamanla
nasıl bozulduğunu mükemmel şekilde aksettirmelerini
göstermek ve metinlerinin ilk defa birarada bulunma-
sını sağlamak maksadıyla aşağıda aynen yayınlıyorum
(bazı mektupların 3. Kafkas Fırkası vasıtasıyla Anka-
ra'ya ulaştırılmaları ile ilgili evrak için: ATASE, A/6-
2865, D/12, F/74 ve aynı seriden F/74-1 ile F/23-4).
43
ENVER PAŞA'DAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
26 Ağustos 1336 (1920)
Kardeşim efendim,
Bundan on gün evvel Moskova'ya vâsıl oldum. Burada tesadüf
ettiğim murahhaslarınızla görüştüm. Memleketin menâfiine müteallik
bazı mesâilin halline muvaffak olduklarını görerek memnun oldum
Ben, Islâm muhitinde teşkilât icrasıyla memleketin halâsı uğrunda
çalışmak maksadıyla buraya geldim. Sovyet Hükümeti'nin erkânıyla
görüşerek kendilerini de fikrime muvafık buldum. Esasen, Ruslar komü-
nizm şeklinde olmasa bile Ingiltere aleyhindeki harekât-ı ihtilâliyeye
muavenet etmeyi prensip olarak kabul etmişlerdir. Buradaki teşebbüsat
ve icraatımdan ve Avrupa alıvâl-i umumiyesinden size malümat verme-
yi faideli görerek arzediyorum. Teşkilât ve teşebbüsatımdan ara sıra sizi
haberdar ederim.
Avrupa ahvâl-i umumiyesi pek karışıktır. Bu husustaki mütalâatımı
yazmadan evvel Avrupa Hükümetlerinin vaziyet-i hâzıralarını
arzedeyim: Almanya, sosyalistler ekseriyet ve nüfuzlarını kaybettikleri
cihetle hükümet nasyonalistlerle demokratlar elinde bulunuyor. Alman-
ya'ya imza ettirilen şerâit-i sulhiye gayrıkabil-i icra olduğu halde
hergün birer suretle düçar-ı tazyik oluyor ve vakit kazanmak için hemen
şeyi kabul ediyorlar. Almanlar'ın beş-altı ay sonra Fransızlar'la harp
etmeleri muhtemeldir. Italyanlar ise harpten pek çok zararlı çıktıkları
ve bugüne kadar hemen her gün Ingiliz tazyikine uğramakta oldukları
gibi buhran-ı iktisadiyeye de bir çare bulunamamasına mebni ahıvâl-i
dâhiliyeleri karışmış ve antant aleyhtarlığı ile iştihar eden Giolitti'yi
ievkisi iktidara getirmeye mecbur eylemişlerdir. Dâhili ve harici buhran
münasebetiyle pek zayıf kalan Halyanlar kendilerine istinad edecek bir
kuvvet arıyorlar ve Ingiltere aleyhinde harp eden sizleri tabii bir muavin
addediyorlar. Bu vaziyetten istifade için Roma'ya bir zat gönderilir ise,
gerek hükümetle ve gerek hükümet haricindeki zevât ile münasebet tesis
edilirse, Anadolu için silâh vesaire tedariki pek sehil olur.
Edip Bey'in çalıştığını biliyorum. Macarlar'ın elyevm müfrit
nasyonalist olan hükümetleri mücadelesine devam için Almanya, Bul-
gnristan, Rusya, Türkiye ile akd-i itilâfa ve bu suretle antant aleyhinde
harekâta mütemayil olduğu aldığım bir mektuptan anlaşılıyor. Hülâsa,
bütün Avrupa'da Ingiliz aleyhtarlığı umumi bir şekil almış ve Fransa bile
İngiltere'ye karşı adem-i memnuniyetini ara sıra bazı vesilelerle izhar
edegelmiş ise de Almanya'dan çekindiği cihetle Ingiltere'den uzaklaşmak
cesaretinde bulunamıyor.
Hakikatte Suriye mes'elesiyle mesâil-i umumiye-i iktisadiye vesairede
Fransızlarla Ingilizler arasında ihtilâf kabil-i ihfâ değildir. Amerika'nın
beş sene sonra İngiltere'den daha kuvvetli bir donanmaya mâlik olacağı
taayyün ettiği cihetle bahri hâkimiyetini dahi kaybedecek olan Ingiltere
bu kadar müşkilât içinde kendisi için mesâil-i hayatiyeden olan Amerika
vaziyeti de başkaca telâş ve endişeye sokmuştur.
Ingiltere'nin vaziyetine gelince: Ingiltere, Irlanda mes'elesiyle pek
ciddi bir surette meşguldür. Irlandalılar Ingiltere için ciddi bir tehlike
şekil ve vaziyetindedirler. Ingiliz amelesinin vaziyet-i hâzırası da, Ingiliz
Hükümeti'ni düşündürecek bir haldedir.
Bundan başka Mısır, Hindistan ve Irak'taki harekât dahi buna in-
zimam edince İngiltere'nin dâhili vaziyeti de pek müşkil bir hale gel-
miştir. Dâhili müşkilâtını izâle için uğraşmaya mecbur olan Ingiltere'nin
harici ve umumi adem-i hoşnudiyi bilâhare alacağı şekil hususunda
düşünmek mecburiyetinde kalması harici mesâilden daha ziyade şiddet
gösterilmesine mâni olacağını zannederim. Rusya'ya gelirken Rus
ordularının muhtelif esliha ile müsellâh olduklarını gördüm ve Sovyet
Hükümeti'nin dahi dâhili ve harici müşkilât içinde olduğunu öğrendim.
Ruslar, antantların tesiriyle daimi muhaberat ile meşgul olduğu cihet-
le bu müşkilât tabiidir. Maamafih, Ruslar dünya emperyalizmine karşı
mücadelede bulundukları için daha bir müddet bu muhaberat ile iştigal
etmeleri zaruridir. Muhaberatı daha muntazam bir şekilde idare maksa-
dıyla, Ruslar Almanlar'dan silâh satın almayı arzu ediyorlar. Buna ben
tavassut ettim ve Almanya'ya bunun için bir adam gönderildi. Sovyet
Hükümeti, Macarlarla da anlaşmaya taraftardır.
Avrupa'nın hülâsaten bildirdiğim şu ahvâlinin bizim için pek müsa-
it olduğunu zât-ı âlileri de takdir buyurursunuz. Lâkin bu vaziyetten
istifade için Avrupa'nın tamamen karışacağı zamana kadar müdafaada
sebat ve mukavemet gösterebilmek zaruridir. Berlin'de iken umum Islâm
âleminde antant aleyhinde mevzii bazı harekâtın başladığını görmüş ve
bir teşkilâta tâbi olmamakla beraber maddi muavenetlerden de mahrum
olan bu Islâm hareketlerinin tevhidini düşünmüş ve arkadaşlarla
görüşerek birleştirilmesine karar verilmiş idi. Bu Islâm memleketlerinin
Avrupa'da bulunan ımurahhaslarıyla ve bilhassn Hindli Mehmed Ali
ile münasebet tesis edildi. Bu görüşmeler neticesi bu hareketlerin
bir merkezden idaresi esasını kendileri de kabul ederek her tarafın
murahhaslarından mürekkep bir cemiyet teşkil edildi. Bilâhare, bu
cemiyetin Rusya dâhilinde çalışması mesâimizi daha müsmir bir hale
getireceğini düşünerek buraya muvasalatımda görüştüğüm Hariciye
Komiseri de bu fikrimi kabul ettiği cihetle Cemiyet âzâsının buraya
gelmesini yazdım. Benden evvel Moskova'ya gelerek Afganistan'a gitmek
üzere hareketle elyevm Taşkent'te bulunan Cemal Paşa'dan aldığım
mektupta kendisinin Taşkent'te hüsnü kabul edildiğini ve orada bulunan
muhtelif memâlik-i Islâmiye murahhaslarıyla görüşerek umumun
fikrimize iştirak etmekte oldukları yazılıyor.
Buraya muvasalatımda görüştüğüm Afgan ve Hive ve Azerbaycan
vesair mahaller murahhasları ve Rusya'da mütemekkin Tatarlar'ın
eşraf ve uleması da bana aynı fikri verdiler. Rusya cenubunda
bulunan Müslüman muhitinde sarfedilecek mesainin muvaffakiyetle
neticeleneceğine eminim. Cemal Paşa mektubunda Afgan ve Buhara
ahvâlinden de bahsediyor. Afganistan'da tüfek ve mühimmat var ise
de topları seri ateşli olmadığı gibi Afgan ordusunun gerek teşkilâtı ve
gerek kıymet-i harbiyesi noksan bulunduğunu yazıyor ki, benim de
buradaki Afganlılar'dan aldığım malümat da bu dairededir. Afganistan
dâhilinde telgraf tesis edilmemiş, bir-iki ehemmiyetsiz yoldan başka
hiç âsâr-ı nâfia vücuda getirilmemiş, hülâsa tamamıyla hâl-i iptidaide
kalmıştır. Afganistan ordusunu tensik ve mesâil-i nâfia vesaire gibi
memleketin diğer esaslı işlerinde bir hayat uyandırmak mümkün olacağı
itikadındayım.
Cemal Paşa'nın mektubunun Buhara'ya ait olan kısmı pek ziyade
garip ve şâyân-ı dikkattir. Buhara'nın şimdiye kadar âsâr-ı medeniyeden
henüz hiçbir vechile nasibedâr olmayı düşünmemiş olduğunu
öğreniyoruz. Buhara elyevm cahil mutaassıp ulema elinde bulunuyor.
Memlekette biraz tenevvür etmiş olanların kesriyetine hamledilerek
birçok suimuamelelere ve bazı sebeplerle idama bile maruz kaldıkları
anlaşılıyor. Büyük bir kitle-i Islâmiye'nin vasatında bulunan Buhara
cidden Islâm için bir leke olmakla beraber, civar içinde Hiveliler'in
buradaki murahhaslarıyla da görüştüm.
Bunların da gerek ilim ve irfan ve gerekse diğer esbâb-ı terakki ve
temeddün için hiçbir teşebbüste bulunmadıkları ve o kadarını hâiz
olmadıkları anlaşıldı. Maamafıh buradaki Islâmlar arasında kendini
gösteren terakki cereyanı ergeç bunları sürükleyecektir. Buradaki
Islâmlar arasında en ziyade müstaid-i terakki olduğu anlaşılan
Azerbaycan komünizm cereyanından kendisini kurtaramayarak
istiklâlini hemen hemen kaybetmiş ise de, Rusya Hükümeti, Kafkasya
ile beraber Azerbaycan'ın istiklâlini tanıyacağını bana vaadettiği cihetle
Azerbaycan'ın az zaman zarfında terakki ve temeddünde ileri gideceğine
ümidvârım. Kırım'da dahi ayrıca Sovyet Tatar Cumhuriyeti teşekkül
edecektir. Troçki'nin muavini olan Skaletsky ile görüştüğüm zaman,
Azerbaycan ordusunun yeniden teşekkülüne ve bu ordunun Anadolu'ya
muavenete baraltar olduğunu anladım
Ben bugün Bükü'ye gidiyorum. Orada ordunun yeniden teşekkü-
lüne ve memleket için faydalı olmaya çalışacağım. Zât-ı âlinize faydalı
oluyor ümidiyle bu malümatı yazdım. Hürmetle gözlerinizden öper ve
ınuvaffakiyetinize her zaman dua ederim kardeşim efendim. 26 Ağustos 1920.
Enver
Haşiye:
Arz-ı hürmet eder ve muvaffakiyâtınıza dua eyleyerek ellerinizden
öperim muhterem Paşam.
Azmi
(Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad Terakki ve Enver Paşa”, sah: 27-30)
2d
ENVER PAŞADAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
26 Eylül 1920
Muhterem kardaşım, 3
Size Moskova'dan yazdığım mektupta Bakü'ye gideceğimi
bildirmiştim. 26 Ağustos 36'da (1920) Komünist Fırkası'nın kuvve-i
icrâiyesi âzâsından Zinovyev ve Radek ve Macar Bela Kun ile beraber
Moskova'dan hareket ettik. Yolda, Zinovyev ve arkadaşlarıyla görüştüm.
Bunlar Şark'ta komünizm için zemin-i mesai olmadığından ve
komünizm prensipleri üzerinde çalışılması şarktaki efkârı aleyhimize
çevireceğinden zâhiren İttihad-ı İslâm esasına istinad etmemek üzere
İngilizler ve kapitalizm aleyhine müteveccih her hareket-i ihtilâliyeyi
himaye ve teşci edeceklerini izah ettiler.
Bakü'ye muvasalatımızın ertesi günü Üçüncü Enternasyonal hey'et-i
icraiyesiyle komünist ve gayrikomünist olarak Şark'ın her tarafından
gelen müslim ve gayrimüslim 2500 kadar âzâdan mürekkep olan kongre
küşâd edildi. Kongrenin netice-i mukarreratı Anadolu'nun mukavemet
hareketini takdir ve bu harekete muavenet hakkında Üçüncü
Enternasyonal'in Moskova'da verdiği kararı tasvip etmekle beraber
halkın daha ziyade refah ve saadetini temin maksadıyla komünizmin
sarf-ı mesai etmesine mütedâir oldu. Kongreye Erzurum'dan ve
Trabzon'dan gelen murahhaslardan bazıları ve hassaten Hafız Mehmed
Bfendi size vaziyeti ve oradaki alıvâli ve benim yazamayacağım
malümatı daha etraflı izah edecekleri için burada tafsilinden sarf-ı nazar
ediyorum.
Yalnız, kongrede komünist olsun olmasın bilcümle Müslüman
murahhaslarla görüştüm ki, bunlar Türkistan, Afganistan, Kırgız ve
3 Mektubun üzerinde kurşun kalemle “Enver Paşa'dan Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne Eylül 26'da yazılmıştır” kaydı var.
Dağıstan ve Kulkas ve Çerkes gibi
bilumum Şark memleketlerine ait
idi. Bunların müttefiken Türkiye'ye
ve Türkler'e karşı tarif edilemeyecek
derecede pek büyük bir muhabbetle
ve kat'i rabıtalarla merbut olduklarını
hissiyat ve bazı tezahürat ile gösterdiler.
Benim anladığıma göre Islâm'da
bir intibâh-ı umumi neticesi olarak,
Türkiye'ye karşı vâki olacak her zararın
neticede kendilerine daha büyük
KERE yali pi ““55' mikyasta teveccüh edeceği kanaati
EM Oran kz, ERME Zi N A
zn EA ei se, o, hâsıl olmuştur. Bu kanaat neticesi
9 1 MON YAN g .. pe — sie .
eni Miiyi M aiş ' vâki olan bazı tezahürat komünistleri
“© Vİ DİŞ a eş e, İİ ği a ce e . “
SA e <> “Sey, o düşündürdü. Her nedense Türkiye'yi
iş 9 4. ez liği Bi . .
yl Eeee, komünist idaresine namzet addeden
d 5” asar > » ia “İ > ?
e. > «süsy, Rus Komünist Hey'et-i Icraiyesi'ne
Vey bu Müslüman birliğinin bir kuvvet ol-
duğu ve bu kuvvetin komünizm ile elde
edilemeyeceği kanaatini verdiğini zannediyorum.
Ben bilumum Müslüman delegelere Bolşevikler'in harekât esnasında
yaptıkları bazı fenalıklara bakmayarak Sovyet idaresiyle birlikte
yürümelerini ve bu suretle örfen ve maddeten yükselerek istiklâllerini
muhafaza eylemelerini her vesileden istifade ederek kendilerine söy-
ledim. Azerbaycan ve Türkistan ve Hive ve Dağıstan'daki Müslümanlar'a
Rusya Sovyet Hükümeti istiklâl vermişse de, bunların hemen
umümunun idare makinesini Ruslar işgal ettikleri ve harbiye ve hariciye
ve maliye gibi nezaretler Moskova tarafından idare edildiği cihetle, şekl-i
hâzıriyle bu istiklâl milletlerin inkişâfına o kadar hizmet edemeyecektir
ve bu tarz-ı idarenin yanlış olduğunu alenen kongrede, Zinovyev ve
rüfekasına karşı söylediler. Bilhassa Azerbaycan'da hükümet kısmen
Komünist Fırkası'na mensup Müslümanlar elinde ise de kudretin Ruslar
ve Ermeniler elinde olduğu görülüyor.
Bakü'ye seyahatim bilumum Müslümanlarca pek büyük şevk ile
karşılandığı halde, Azerbaycan Hükümeti bunun aksi fikirde bulunduğunu
göstermeye çalıştı. Herhalde Azerbaycan resmi adamlarının bu
hareketinin başka taraflardan mülhem olması muhtemeldir.
Azerbaycan'da seferberlik ilân edildi. Bir ordu teşkil etmek istiyorlar.
Fakat, Ruslar bir fırkadan fazlasını teşkil etmelerine müsait değildir (2).
Burada Osmanlılar'dan teşkil edilecek bir kuvvet ile beraber Kafkasya'dan
tedarik edilebilecek bir süvari alayının Anadolu'ya yardım maksadıy-
la gönderileceğini söylüyorlarsa da, bunun ciddi ve seri vuku bulacağına
itimadım yoktur. Anadolu'ya muaveneti vaad eden Sovyet Hükümeti'nin
ciddi ve mühim bir muavenette bulunabilmesine ihtimal vermiyorum.
Rus Sovyet Hükümeti, Küçük Han ile müştereken Kazvin'e doğru
ilerlemekte iken Ruslar'ın yağmaya başlamalarına muhalefet eden Küçük
Han, Ruslar'dan ayrılarak çekilmeye ve vaz'-ı muhalefet almaya mecbur
olması bizim için şâyân-ı dikkattir. Manınalib, Küçük Han'a da yazı-
lan mektupla aradaki su-i tefehhümü kaldırarak menâfi-i umumiye için
çalışmasını bildirdim.
Anadolu'ya farz-ı muhal olarak gelecek Hristiyan Kırmızı Ordu'nun
memlekette su-i tesir yapacağını düşünerek Sovyet Hükümeti'yle
anlaşabildiğim takdirde Dağıstan ve Kafkasya'dan bir-iki fırka
süvari teşkil ederek ilkbaharda size muaveneti temin ve teshil edece-
gim.!* Yalnız o zamana kadar evvelki mektubumda dahi bildirdiğim
veçhile mukavemette sebat gösterileceğinden eminim. Buralara gelen
arkadaşlardan ve bilhassa Moskova'daki murahhaslarınızdan anladığıma
göre, para vesaire hususunda müşkilât içinde olduğunuzu öğrendim. Bunu
esasen tahmin ediyorum. Ruslar'ın size büyük bir yardım yapmalarına
ümidvar olmadığım için memlekette masrafı azaltacak tedbirlere
müracaat etmek ve idareyi ona göre basitleştirerek hem idarede halkın
menfaati temin ve hem de masraf ehemmiyetli bir surette tenkis edilmiş
olur itikadındayım.
Rus Sovyet Hükümeti'nin vaziyet-i askeriyesini emin görüyorum.
Garp'ta Lehistan Ordusu şimdiki vaziyeti muhafaza edebilir. Cenup'taki
Vrangel hadisesi dahi zannedersem yakında bertaraf edilir. Kuban
taraflarında görülen harekât-i isyaniye dahi Vrangel Cephesi'nin alacağı
şekle tâbidir. Rus Sovyet Hükümeti'ne lâzım olan esliha vesair ihtiyâcât-ı
askeriyenin Almanya'dan celbine tavassut ve tevessül ettim. Oradan
gelecek esliha vesaireden Sovyet Hükümeti'nin size vaad ettiği muave-
netin daha seri ifâsı mümkün olacaktır. Bundan başka parası Ruslarca
tesviye olunmak üzere Italya'dan da esliha vesaire mübayaasına teşebbüs
ettim.!6
Kafkasya evvelce de bildirdiğim veçhile, istiklâl istihsaline çalışıyor.
Buna muvaffakiyet husülü de me'müldur. Kafkasya istiklâlini temin
ederse tabii hem kendisi, hem de Rusya için faydalı olur.
Cemal Paşa, Afganistan'a gitmek üzere Taşkent'te idi. Eylül ibtidasında
hareket ettiği ve elyevm Koşk (?) mevkiine vâsıl olduğu anlaşıldı.
Beraberinde ondört kadar zâbit vesaire vardır. Paşa'nın size yazdığı mek-
tubu okudum. Verdiği malümat hakikaten şâyân-ı dikkattir. Buhara'da
Kırmızı Ordu bir inkılâp yaptığı cihetle Emir'in maiyeti ile birlikte
Afganistan'a firar ettiğini Bakü'de öğrenmiştim. Moskova'ya avdetimde bu
inkılâbın Cemal Paşa'nın iş'ârı üzerine yapıldığı resmi menbâdan alınan
malümata müsteniden haber verildi ise de, Afganistan'a hareket etmek
üzere olan Cemal Paşa'nın bu sırada Rusya Hükümeti'ne böyle bir teklifte
bulunacağını zannetmiyorum.
Sami Bey, Hindistan'dan Çin tarikiyle Moskova'ya avdet etti.
Mümaileyhin Hindistan ve Türkistan-ı Çini ahvâlini tasvir eden raporu
suretini size gönderiyorum. Türkistan-ı Çini meselesiyle burada meşgul
“ Enver edeceğim kelimesini kurşun kalemle karalamış, başka bir kelime yazmış.
teshile çalışacağım olabilir.
15 Önce edildi yazılmış, Enver Paşa kurşun kalemle eğtim yapmış.
5 Aynı şekilde önce edildi yazılmış, Enver Paşa kurşun kalemle etğ#im yapmış.
oluyorum.'” Sovyet Hükümeti'yle kararlaştırdıktın sonra Sami Bey
o havalide çalışmak üzere tekrar yola çıkacaktır. Türkistan-ı Rus ile
Afganistan bizlerden bazı hususat için Türkistanlılar'a ınuavenet edecek
kudrette Türk memurları istiyorlar. Anadolu'da fazla kalan memurin
ve bazı zâbitandan veyahut Istanbul'dan dâhili ve askeri ve siyasi ve
maarif hususâtında teşkilât yapmaya muktedir en aşağı dörder kişiden
mürekkep dört grubun bilumum masrafları ve iaşeleri gidecekleri
yerlerde temin olunmak üzere Bakü'ye veyahut Moskova'ya gönderilmesi
mahallerince mucib-i ..... ve şükran olacaktır.
Afganistan dahi ordusunun tensiki için altı erkân-ı harp zâbiti
gönderilmesini rica ediyor. Mümkün ise bu zevâtın dahi Istanbul'dan
gönderilmesine himmet buyurulmasını rica ederim.
Gerek evvelce ve gerekse Istanbul'un işgalinden sonra muh-
telif sebeplerle Malta'ya gönderilen veyahut taraf-ı âlilerine gelmek
üzere Istanbul'dan firar eden bazı zevâtın ailelerine küçük bir yardım
olmak üzere Azerbaycan Hükümeti'nden yirmi bin lira kadar bir para
istikrazına teşebbüs ettim. Birkaç güne kadar tesviye edilecek olan
bu parayı Istanbul'a göndererek emin vasıtalarla tevzi ettireceğimi
arzederim.
Bu vesile ile gözlerinizden öper, Cenâb-ı Hak'tan muvaffakiyetler dile-
rim. Arkadaşlara da mahsus arz-ı ihtiram eylerim."8
Enver
(ATASE;A. 1/4282,D.4,E 4-1)
45
MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN
ENVER PAŞA'YA”
(4 Ekim 1920)
Kardeşim,
Avrupa ahvâl-i umumiyesine ve Şark'ta icrasını tasmim ettiğiniz teşkilât ve
teşebbüsata dair 29. 9. 1336 (29 Eylül 1920) tarih ile Moskova'dan gönderdiğiniz
mektubu aldım.
Garp devletlerinin vaziyet-i dâhiliyeleri ile münasebât-ı mütekabilesine
müteallik verdiğimiz malümat ol bâbdaki istitlââtımızı müeyyid bulunduğu
ve Şark-Islâm memleketlerinde tebarüz eden harekât-ı milliyenin tevhidi
teşebbüsü hakkındaki izahat makasıd-ı esasiyemize tevafuk eylediği cihetle
muhteviyatı pek ziyade mucib-i memnuniyet oldu. Şark âlem-i Islâmı üzerinde
bilâistisna nüfuz-ı mânevisini tesis, muharebe-i umumiye yüzünden memlekette
“ Önce oluyoruz yazılmış, Enver Paşa kurşun kalemle oluyorum yapmış.
8 Mektup bir başkasının elyazısı iledir, sadece satır aralarında yapılan bazı
tashihler, son paragraf ve imza Enver Paşa'ya aittir.
Enver Paşa'nın bir önceki 26 Eylül 1920 tarihli mektubuna cevaptır.
bozulan muvazenesi iktisadiyeyi bu suretle inde ederek Bolşeviki cereyanı Avru-
pasyı Garbi'de imhaya çalışan Ingiltere Hükümeti'nin pek mahirane olan bu
teşebbüs-i azimine fiili ve ciddi bir surette muhalefet ve mukavemet edecek
yeğüne Hükümet-i Islâmiye Türkiye Devleti olduğu için garp emperyalizm ve
kupitalizminin en şiddetli darabât-ı taarruzu bittabii Anadolu üzerine tevcih
edilmiş bulunuyor.
Malüm-ı âlileri olan noksan vesâitiyle şimdiye değin bu taarruzât-ı hâinâneye
muvaffakiyetle mukabele eden Ankara Hükümeti, müsâraanın uzun müddet
devamı halinde husulü muhtemel olan akıbeti teemmül ederek Şarkta bir
nokta-i istinad temini lüzumuna kanaat getirmiş olduğundan Bolşevik Rusya
Cemiyeti ile maksad-ı müşterek teminine âit bir itilâf akdine teşebbüs etmiş
ve mektub-ı âlilerinde lisan-ı memnuniyetle zikredildiği vechile bu teşebbüste
nokta-i muvaffakiyet tekarrüb eylemiş bulunur. Ancak, böyle bir itilâf-ı
ımuhadenetkârinin ebediyen istihlâs ve istiklâli memleket gayesini temin
emrinden müsmir netâyic verebilmesi, taraf-ı digerin bilâhare herhangi bir sebep
hâds ve itiyad-ı kadim tesiriyle tedricen tebdil-i fikir ve maksat edememesine
mütevakkıf ve bu da haiz-i hilâfet olmak hasebiyle bütün Âlem-i İslâm üzerinde
sahib-i nüfüz olan Türkiye Devleti'nin bu asırdide nüfuzunu hemırkı bulunsun,
bulunmasın bilcümle şark akvâm-ı Islâmiyesi üzerinde bilâ-mezâhim idame ve
hattâ tezyid edilebilmesine menuttur.
Binaenaleyh, memalik-i Islâmiye'de tebarüz eden harekât-ı milliyeyi bir
teşkilât-ı mahsusaya raptetmek suretiyle tensik ve tevbid emrindeki tasavvurat
ve teşebbüsat, dâvâ-yı millimizin galebe-i kat'iyyesi nokta-i nazarından ezher
cihet müfid ve şâyân-ı şükrandır. Bu bâbda sarfedilecek mesai ve himematın
muhassala-i ietimâı, düşman-ı biamânımız olan Ingiltere'nin tahrib-i bünyaân-ı
tahakküm ve saltanatına mâtuf olacağından, husul-i muvaffakiyet halinde bütün
cihan-ı medeniyetin (9) ve bilhassa şark âleminin çehre-i hâzırını esasından
tebdil ve tağyir edecek mahiyette olan bu teşebbüs-i muazzamanın idaresi
bilistihkak ve herhalde Türkiye Devleti'nin yed-i tedbir ve siyasetinde bulmak ve
tâbir-i sarihle ileride istiklâl ve belki mevcudiyet-i milliyemize muarız olabilecek
diğer yabancı bir devlet ve milletin eline bâziçe-i âmâl olmamak lâbüddür. Bu
itibarla masdar-ı mesai ve tertibat olacak merkez-i teşkilât-ı Islâmiye'nin beyân
ettiğiniz vechile Rusya'da mı, yoksa diğer bir bitaraf memlekette mi bulunması
münasip olacağı cây-ı teemmül ve mülâhazadır.
Bu esas bu suretle taayyün ettikten sonra nazar-ı dikkatten dür tutulmaması
lâzım gelen diğer mühim bir nokta kalır ki, o dahi Türkistan, Afganistan ve
Acemistan gibi memalik-i Islâmiye'de âsârı şimdilik rüşeym halinde tecelli
eden harekât-ı milliyenin tevhid ve tanzim ve ucu Hind'e masruf olacak
mesai ve icraatın ve bunda rehber ittihaz edilecek âmâl ve makasıdın Ruslar'ı
şüphe ve endişeye sevketmemesi için Panislâmizm şekil ve surette izharından
begayet ictinab edilmesi, hakikat-ı makasıda muvafik olacağı vechile Islâm ve
gayriislâm bütün şark akvâmını çiftlik hayvanâtı menzilesine indirmek isteyen
İngiltere tahakkümüne karşı insanca temin-i mevcudiyet ve istirdad-ı hakk-ı
istiklâliyet maddesi şeklinde gösterilmesine de bilhassa dikkat ve ehemmiyet
atfedilmesi hususudur. Böyle bir maksad üzerinde ve bu şekil ve suret tahtında
tensik ve tanzim edilecek şark harekât-ı milliyesi için hedef-i asli Ingiltere'yi
Hindistan'dan tard ve teb'ide müncer olacak bir hareket-i muazzama-i
müştereke ihdâsı olduğuna ve bu iştirak-i mesai ve harekâtta en büyük
âmil-i müessir Türkiye'nin asırlardan beri bütün Asya ve bilhassa Şark
dillerinde destan olan şeref ve nüfuz-ı mânevisi bulunduğuna göre oradaki
teşkilâtın buradaki mukarrerat ve icraat ile hemâhenk olması lüzumu
muhtâc-ı izah değildir.
Şu halde Ankara Hükümeti tecelli ve temâdisini ez can u dil temenni
ettiği muvaffakiyat-ı devletlerine ait teşebbüsat ve icraat hakkında
muntazam verilecek malümat ve tafsilâta her zaman intizar edeceği gibi,
muhafaza-i mevcudiyeti millet ve muktezâ-yı asra göre temdid-i bünyân-ı
devlet emrinde buraca vâki olacak teşebbüsat ve icraat hakkında da
bilmukabeşe muntazaman itâ-yı malümattan geri durulmamak sureti ile
mârrrüzzikr âheng-i makasid ve mesai temin etmeyi pek münasip görürüm.
Akdeınce Moskova'da iken Cemal Paşa'dan alınıp Taşkent'e hareketi
haberi üzerine cevabı tehir edilmiş olan mektuba bu mealde bir cevapname
gönderilmiş ve fakat Afgan Ordusu'nu tensik için istediği hey'et-i zâbitanın
faaliyet-i mütemadiyede bulunan garp ve cenup cephelerimizdeki lüzum-ı
kat'isine mebni şimdilik tefrik ve #zâmına imkân bulunamadığından bittabii
bu husus hakkında beyan-ı itizar edilmiştir. Teşrihat-ı ânife dairesinde bir
mektup da Almanya'da Talât Paşa'ya gönderilmiştir.
Cenâb-ı Hak cümlemize muvaffakiyetler ihsan eyleye.
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal
(Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad Terakki ve Enver Paşa”, sah: 41-43. Bu
yayında metin sonunda hatalı dizilmiş olan kısım, aynıeserin 2010'daki yayınından
alındı).
46
ENVER PAŞADAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
Moskova, 8/1/921
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Kardeşim efendim, ,
Evvelce Ibrahim Efendiile takdim ettiğim mektupta, Ingilizler
aleyhine vukuu melhuz bir hareketten bahsetmiştim.
Son zamanlarda, Sovyetler Hükümeti vaziyet-i umumiye-i siyasiyeleri
icabından dolayı Ingilizler aleyhine kendi hudutları hâricinde faâlâne bir
harekette bulunmayacaklardır.
Birkaç gün önce hitam bulan Moskova'daki Sekizinci Kongre'de
yoldaş Lenin memleketin Antant'a karşı mütearrizâne hareketten ziyade
dâhilde iktisâden yükselmeye çalışmak lâzım geldiğini açıkça ifade
etmiştir.
Bu ve diğer yoldaşların ifâdeleri, bu yeni sene için yeni bir sistem
takıp edileceğini göstermektedir. İşte bu esas dolayısıyladır ki,
ilkbaharda Hindistan'a karşı Orta Asya'dan vukuu melhuz bir İslâm
hareketi düçar-ı tevakkuf olmuştur.
Moskova'da bulunduğumdan bilistifade, birçokları vaziyetiniz ve
memleketimiz hakkında mülâkatlar yapılıyor. Bu cümleden olarak
Amerikan gazeteleri vekili olup Moskova'da bulunan Luiz Braynt
nâmındaki kadın da son bir mülakat yaptı.
Amerika'ya gönderdiği telsiz telgrafın bir suretini zât-ı devletlerine
takdim ediyorum. Yalnız, Anadolu Büyük Millet Meclisi'nin gayesine dâir
malümatın hakikate mutabık olmadığından tashihini rica ettim. Diğer
aksam hakkında mümkün mertebe hakiki ve arzunuz dâiresinde ifâdâtta
bulunduğumu zannediyorum.
Hâmil-i varaka Hayreti Efendi ihtiyat zâbiti olduğundan münasip bir
mahalde istihdam buyurmanızı rica ederim. Mümaileyh buradan ziyade
memleket dâhilinde hizmet edecektir.
Arz-ı hürmetle gözlerinizden öperim kardeşim.
Enver
Luiz Braynt'ın Amerika'ya göndermiş olduğundan bahsedilen telsiz
meçhulümdür. Ancak, Halil Paşa'nın bu kadını tenvir maksadıyla yazdığı
mektubun Türkçe sureti elime geçmiş bulunduğundan aynen naklini
faydasız bulmadım.
(Sami Sabit Karaman, “İstiklâl Mücadelesi ve Enver Paşa”,sah: 117-119)
47
ENVER PAŞA'DAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
Moskova, 4 Mart 1921
Aziz kardeşim efendim,
Halil'in teverrüme başlamış olduğunu birçok doktorların söylemesi
ve cenup memleketlerinde istirahat etmesini tavsiye üzerine kendisinin
Türkiye'ye gitmesini münasip gördük. Bu vesile ile sizi görerek ne
yapmakta ve ne maksata, ne yolda çalışmakta olduğumuzu izah etmesini
muvafık buldum. Kendisinin ağızdan söyleyeceklerinin hülâsasını şöylece
kaydederim: , n
1. Ben, evvelce yazdığım gibi eğer Islâm kuvvetlerini Ingilizler ve
umumiyetle bu insan yığını hassaten bizi ezenler aleyhine tahrik ve
onları kendilerini kurtarmaya sâi bir teşkilâta müstenit bir ümit vermek
ve bunları harekete getirmezsek ergeç Türkiye'nin de bu Islâm müs-
temlekelerinden biri haline geleceği bedihidir. Halbuki düşmanlarımızın
zaafı veya cihanın politikası icabı bunların bize müsait bulundukları
zamanlardan istifade ederek onlar fırsat verdikçe siyaset yaparak,
maksadıınızı istihsal için kuvvet toplamak üzere onlarla hoş geçiniyor
görünmek lâzım gelecektir. Fakat eğer Türkiye resmi hükümetlerini
Islâmları ihtilâle sâi bir bayrağı bizzat elinde tutar ve onu siyaset aleti
olarak kullanırsa tabii ona atf-ı ümid ve nazar eden cereyanlarda ara sıra
söner ve halbuki daimi körüklenmeyecek bir ihtilâl hissinin belki de bir
daha ateşlenmeyecek surette söneceği birçok misâl ile sabittir.
Binaenaleyh, ben Bekir Sami Bey'in de belki size söylemiş olacağı ve
benim de yazdığım gibi “İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı” cemiyetinin
mahrem olarak bu iş ile devamına ve hükümetin siyasetine tâbi olmaya-
rak Avrupa'daki sınıf mücadelesinden de istifade ederek Islâmları tahrikte
dâim olması kararındayım. Bunun Türkiye'deki vaziyetine gelince:
Türkiye'de de zamanın daha doğrusu memleketin ihtiyâcâtına uyarak
oldukça sol bir programla bir partinin aynı maksatla fakat hükümette gö
zü olmayarak yalnız hükümetin icraatını bu nokta-i nazarından tenkid
veya takviye etmek üzere vücut bulmasını hariç Islâm memleketleri efkârı
nokta-i nazarından lüzumlu görürüm. Ben şahsen bu işlerle uğraşmayı
ideale muvafık gördüğümden bu hususta çalışılabilecek yerlerde devam-ı
faaliyete karar verdim. Bunun için şimdilik bu maksatta açıktan açığa
çalışılabilecek ve başka fikirlere meydan bırakmayacak ve asıl bize
yüklenmiş olan Ingilizler'e de Türkiye halâsı nokta-i nazarından ağır ba-
sabilmek için Rusya'da kalmayı muvafık buluyorum..
2. Türkiye mevcudiyetini muhafaza için açtığınız bayrak altında Avrupa
emperyalistleri aşağı, yukarı kendimizi toplayacak bir vaziyete müsaade
edinceye kadar tabii harbe devam edecektir. Fakat şüphesiz bir millet ile-
lebed harbedemez, çünki o vakit zihni, maddi olan kuvâ-yı istihsâliyesinin
yüzde seksenini bu maksada sarfederek o vakit kendini toplamak için
lüzumlu terakkiyâta sarf-ı kuvvet bulamaz. Âdetâ sermayeden yiyen
mirasyedilere döner. Binaenaleyh eğer antant Türkiye'ye başkalarına karşı,
meselâ Rusya'ya karşı yeni bir mücadeleye sokmamak şartı ile müsait
bulunursa hemen anlaşmalıdır. Fakat arzettiğim gibi bunda herhalde
Türkiye'nin serbest yaşamasını ve inkişafını icap ettirecek mevâdd
bulunmalıdır. Yoksa bir kerre silâh elden bırakılır ve maksat istihsal
edilmemiş kalırsa o vakit biraz tekrar mücadeleye girişmek imkânı kalmaz
ve sarfolunan şu emekler beyhude olur. Önümüzde antantın Yunanlılar'a
olan muamelesini görürsek onların vaadlerine ne kadar itimat câiz olacağı
açıkça anlaşılır.
3. Gelelim, prensip itibarı ile antantın hasm-ı cânı olan şimdiki
Rusya'ya. Bence bizi ezen kuvvetlerle mücadelede hayat ve memâtı ile bize
bağlı olan yegâne kuvveti de burada görüyorum. Çünki, bizi ezen dünya
emperyalistliğini icabeden dünya kapitalistlerinin yegâne barışamayacak
ve onu imha etmedikçe yaşamayacak bir sınıf halk varsa, o da başta
komünistler olmak üzere sosyalistlerdir. Halbuki bugün Rusya'yı idare
eden esasen ekseriyetini Komünist Partisi ve yalnız belki beş-on kişiye
münhasır olan sağ sosyalistlerdir -sosyal revolüsyonerlerdir-.
Birde bu parti Rusya'da zimâm-ı idareyi ellerinden bırakırlarsa
mahvolacakları ve hepsinin kesileceği aşikâr olduğundan dört el ile
ıktadarı ellerinde tutmaya çalığıyorlur ve hakikaten Troçki gibi kat'i
düşünür ve hareket eder adanıları çok olan bu parti şimdi hele bu kış mek-
teplerinde orduda bulunmuş ve kendilerine tamamiyle sadık gençlerden
bırçoklarını harbiye mekteplerinde kısa bir talimden sonra orduya zâbit
olarak verdiklerinden ordu zâbitanı hemen yüzde seksen bir ekseriyetle
kendi ellerindedir. Binaenaleyh, ordu kendi ellerinde olunca bunları
yıkacak başka bir kuvvetin Rusya'ya hulülünü müstab'ad görürüm.
Yalnız, Rusya'da komünizm idaresinin Islâm kıt'alarına zarar verdiğini
görüyoruz. Bence bu zarar en ziyade âdetâ Rusya'nın yahudileri menzilesi-
ne indirilmiş olan ve bu suretle hissiyatını, parasını arttırmaktan ibaret
bulunan zenginlere teveccüh etmiştir. Kanaatimce eğer Buhara ve Hive
eski hallerinde kalsalardı matbü bir kitabı okumayı küfreden lüzumsuz
fazla bir taassubun kurbanı olarak Ruslar'ın elinde esirlikte daim olup
gideceklerdi. Halbuki şimdi bazı Panislâvist memurların tazyikine rağmen
mektepler açılıyor. Zâbitleri yetişiyor, kıt'alar teşkil olunuyor. Binaenaleyh,
bence bu şimdiki idare herhalde sırfmilli nokta-i nazarından da en müsait
bir idaredir. Komünistler gidip de menşevikler veya daha sağ bir idare
gelirse herhalde Islâmlar'ın daha ziyade nâil-i serbesti olabilmeleri ihtimali
yoktur. Sonra, bu idare Avrupa ve dünya kapitalistleri mücadelesinde
Islâm kuvvetlerini ve Türkiye'yi herhalde idareye mecbur olduğundan
Türkiye için de bu noktadan bir tehlike görmüyorum. Zira, bütün dünyanın
komünist olması için herhalde daha nice seneler geçecektir. Ben doğrusu
bizim mevcudiyetimiz nokta-i nazarından bu komünist ve kapitalist
mücadelesini aynı bir mevhibe-i ilâhiye addederim. Bütün dünya komünist
olarak Üçüncü Enternasyonal etrafında toplanırsa o vakit biz de herhalde
kendimize o kütlede muvafık bir şekil verecek surette kuvvetlenmiş oluruz
ki, bu da pek basit bir istikbaldir.
Işte, Rusya ve Rusya'daki komünizmin bize bu kadar büyük bir
faidesi âşikâr iken bence eğer Rusya'da komünistlik sönmek üzere
olduğunu görürsek onu da ihyâ edecek yardımlardan geri durmamalıyız
kanaatindeyim. Komünizm yüzünden fedâ olan zengin Islâmlar'ın
miktarı belki son zamanda Anadolu'nun istiklâli için ötede-beride zu-
hür eden isyanların verdiği zayiat kadar bile değildir. Binaenaleyh, ben
vaziyeti olduğu gibi söyledim. Artık buna nazaran İngilizler hesabına
Rusya aleyhine söz söyleyeceklerin vaziyeti tahrife umarım ki mahal
kalmayacaktır.
Şu uzun satırları bir daha hülâsa etmek lâzım gelirse şöyle olur;
Ben, “İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı” başında İngiltere olmak üzere
Avrupa emperyalizm ve bizi doğrudan doğruya ezmek isteyecek olan
kapitalizmi aleyhinde mücadeleye devam edeceğim. Tabii, bundan Türkiye
mukadderatı da müteessir olmayacaktır. Çünki, icabında Türkiye hükümeti
de aleyhimde bulunabilir ve benimle alacağı-vereceği olmadığını söyler.
Bu hususta Türkiye'de çalışmak, yani dediğim gibi bir sol fırkanın
vücudu lâzımdır. Bunu da oradaki arkadaşlardan münasiplerinin teşkili
lâzımdır.
3. “İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı” komünist olmayarak fakat takip
edecekleri hedefin müşterek olması dolayısı iledünya komünistleri ile
tevhid-i mesai edecektir ve her İslâm memleketinde hiçbir emperyalist si-
yasetine alet olmayarak mücadelesine devam edecektir.
Şimdilik bu fırsatla iyiliğe mâtüf mesainizde Allah'ın yardımcınız
olmasını diler, gözlerinizden öperim.
(Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad Terakki ve Enver Paşa”, sah: 134-138)
48
ENVER PAŞADAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
(16 Temmuz 1921)
Moskova, 16 Temmuz 921
Anadolu Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal Paşa'ya
Muhterem Paşam,
Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beyler Moskova'da iken Berlin'den
avdetimde, gerek bunlara ve gerekse Fuad Paşa biraderimize hariçteki
tarz-ı mesâimizi ve size yazdığım mektupta ve gönderdiğim nizamname
ve programlarda da izah ettiğim vechile hariçteki tarz-ı mesâinin
memlekette bir fırkaya istinad etmesi lüzumunu bildirmiştim. Bu sıra-
da ise, gerek Rus doktorları ve gerek bizim doktorların muayenesi ne-
ticesinde kendisinde veremin başlamış olduğu Halil Paşa'nın memlekete
gitmesi ve havası mutedil bir yerde oturması cümlece muvafık görülmüş
ve bu suretle Tuapse'ye hareket etmişti.
Kendisinin hareketinden sonra gelen mektuplar ailesinin de Taş-
kent'e gitmek üzere Trabzon'a geldiğini, maamafih kendisini oraya ça-
gırdığını, Fuad Paşa bir akşam Afgan Sefareti'nde Halil Paşa'nın Ana-
dolu'dan gelecek izni Tuapse'de beklemesini söylemiş olduğunu anlat-
ması üzerine anlamadığım tuhaf bir vaziyet karşısında bulunduğunu
hissettim. Halbuki Tuapse'ye giden Halil Paşa, hareminin gelmiş
olduğunu anladığından ve Fuad Paşa'nın izin gelip gelmediğini anlatan
telgrafı zannımca iki hafta kadar uzadığından, Trabzon'a hareket etmiş.
Size yazdığı telgrafa rağınen, Avrupalılar “İttihad ve Terakki manevrası
başladı” diye üzerimize yüklenirler buyurarak ve sonra da, “Siz
Bolşevikler'le münasebette bulundunuz” diyerek memleketten çıkmasında
ısrar edilmiş, o da ailesi geldikten sonra çıkmıştır.
Sonra, bunu müteakip, Küçük Talât Bey tevkif ettirilerek çıkarılmış
olduğunu buraya gelince anladım. Biraderim Nuri'nin de Erzurum'da
kalebend edildiğini öğrendim. Size malümat vermek üzere Fuad Paşa'ya
bildirdiğim Istanbul ve Trakya işi için Naim Cevad Bey'i Istanbul'a
göndermiş iken, kendisinin Erzurum'dan vaktiyle izinsiz gitmiş olduğu
vesilesiyle, Armasra'ya uğrayan motörden aldırılarak Istanbul'a gitmesine
mümânant edilip Ankara'da mevkuf
bulunduğunu da haber aldım.
Herşeyi size açık bildirdiğim halde,
akraba ve hele arkadaşlarımın bu
imameleye maruz olmalarını doğru
bulmuyorum. Binaenaleyh, size bir
kere daha vaziyeti bervech-i âti izah
emeyi muvafık buldum:
Is Memleketten çıkınca, ben
Kafkasya'da kalınalarını Izzet Paşa
Kubinesi vasıtasıyla temin etmiş
olduğum kuvvetlerin yanına gitmek
ve diğer arkadaşların da hariçte
bulunarak siyaseten çalışmak
ve dâhildeki arkadaşlar üzerine
düşmanlarımızın hücumunu kısmen
tahfif etmek için meclis-i umumi
karariyle çıktıklarını biliyorsunuz.
2- Ben Kırım'da kalıp Kafkasya'ya
geçmeye çalıştım. Birçok tehlikelere v
rağmen muvaffak olamadım. Sonra, Berlin'de Bölme arkadaşlarla
görüşmek üzere, Talât Paşa merhumun arzusu üzerine, oraya gittim
ve müzakeremiz neticesi, o anda Anadolu'ya imdadın ancak Rusya'dan
geleceğini anlıyarak Bahaeddin Şakir Bey'le Rusya'ya hareket ettimdi.
Halbuki, bir sene zarfında iki defa tutularak, beş ay hapis olmak ve
altı defa tayyareden düşmek suretiyle nihayet Moskova'ya geldim.
Halbuki son mahbusiyetim zamanında kararlaştırdığımız vech üzere,
Moskova'ya başka tarikle gelen Cemal Paşa ve arkadaşları, bu sırada
Moskova'ya gelmiş olan Halil Paşa ile birlikte Anadolu'ya yapılacak
yardımı temine çalışmışlardır. Verilen karar vechile, bir taraftan bunu
temin ile beraber, Ingiltere'ye karşı hareket etmek üzere, Halil'in Iran'a
ve Cemal Paşa'nın Afganistan'a geçmesi kararlaştırılmış ve bu suretle
hareket olunmuştur.
Bu sırada, Cemal Paşa tarafından zât-ı âlinize yazılan mektuba,
Mülâzım Ibrahim Efendi'nin vürüdu ile gerek Halil'in, gerekse Cemal
Paşa'nın Anadolu hesabına birşey yapmamalarını emretmişler, bunun
üzerine tabii onlar belki vakitsiz olmakla beraber bu arzunuza tevfik-i
R 1 muvafık görmüşler ve Anadolu'ya resmen merbut olmayarak
yardım ve maksada hizmete devam etmişlerdir. ;
3- Ben geldiğim zaman, Bekir Sami Bey ve rüfekasını buldum. Iki
aydan beri Moskova'da bulunuyorlardı. Ben bu arzunuzu haber alınca,
Çiçerin'in sualine karşı resmen bir vazifem olmadığını, yalnız bugün
her suretle Anadolu'ya yardım edilmesine taraftar olduğumu söyledim
ve Bekir Sami Bey'in arzusu üzerine yalnız bir kere, Çiçerin'e Anadolu
hükümeti taraftarı olduğumu göstermek için, beraberce gittim ve
2Bir kelime okunamadı. Terkip, devfik-i hareket olabilir.
sonra da, aynı arzu üzerine, yalnız arkadaşların hususi müzakeresinde
bulundum. Ruslar henüz müzakereye bile başlamamışlardı. Çünki
Yusuf Kemal Bey biraderimiz “Bunlar Anadolu'nun komünist olmasını
isteyecekler; biz de olmaya karar verdik. Binaenaleyh, yine neden
müzakere olunmuyor” diyorlar, sabırsızlanıyorlardı.
Ben, hususi olarak, Berlin'de hapishanede tanıştığımız Radek ve diğer
rüesâ ile işin biran evvel halline çalıştım ve nihayet müzakere başladı ve
Yusuf Kemal Bey biraderimizin zannı gibi Bolşeviklik de teklif edilmedi.
Maddi yardıma gelince, bunu da ne verirlerse alınması prensibinin
takip edilmesi muvafık olacağını, böylece Anadolu'nun Rusya'dan birşey
geliyor diye kuvve-i maneviyesinin artacağını ve Avrupa'da “Anadolu
Bolşevikler'le anlaştı” diye bizi daha kuvvetli ve mehib göreceğini ileri
sürerek bildiğiniz ilk maddi anlaşmaya çalıştım. Fakat bunda hiçbir
vakit resmen Anadolu nâmına hareket etmedim.
Sonra, Bakü'ye geldiğimde değil yalnız Türkiye'de fakat bütün Islâm
memleketlerinde derhal aksi tesiri görüleceğine ve böylece Ingilizler'e
yardım edileceğine kani olduğumdan, Türkiye ve Şark'ta komünizm
taraftarı olmadığımı alenen kongrede söylediğim gibi, Anadolu halkının
menfaatine daha muvafık ve cidden ezilen halkı düşünür idare esasına
müstenit bir programla Talât Bey ve diğer bir iki arkadaşın Anadolu'ya
gitmesine karar verdik. O zaman, Kâzım Karabekir Paşa ve zât-ı
sâmileri komünist esasını kabul eder gibi görünmüş olduğunuzdan, tabii,
bu hususta yaptığımızı değil yalnız size fikriımi yazmakla iktifa etmiştim.
Bilâhare, Ankara'dan aldığım mektuptan ve buraya Üçüncü En-
ternasyonal'e gelen delegelerden, zât-ı âliniz diktatörleri olmak üzere,
Çerkes Edhem ve diğer bazı arkadaşların Ankara Komünist Fırkası'nı
teşkil buyurduğunuzu anladım. Burada Rüştü Bey kardeşimize ben ko-
münistliğin memleketimiz vaziyet-i içtimaiye ve iktisadiyesi için doğru
ve mümkün olmadığını bilmekle beraber, âleme karşı gülünç bir vaziyete
girilmemek üzere hiç olınazsa komünist görünmüş arkadaşların bir
kısmının bu fikirde sebat etmesi lâzım geleceği mütalâasında bulun-
dum. Hattâ, zât-ı âlinizin Sovyet idaresi ilânıyla diktatörlüğünüze karar
verdiğinizi ve buna muhalefet edildiğini, mümanaat ederek memlekete
muzır olabilecek bu teşebbüsün vücut bulmamasına muvaffak oldukla-
rını, diktatörlüğünüze muhalefet ettikleri iddia edilenlerden işittim.
4- Bakü'den avdette, Bekir Sami ve Yusuf Kemal Beyler
bulunmadığından, Ibrahim Tâli ve Seyfi Beyler'le birlikte Çiçerin ve
Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Kamenef ile olan müzakerede de, Seyfi
Bey iki yüz bin tüfek vesaire isteyince, bence bunu o günkü ihtiyaçlarını
Polonya cephesinden geçerken gördüğüm Ruslar'ın veremiyerek
yine işin sürüncemede kalması mütalâasıyla Ruslar'a ne verirlerse
kabul edeceğimizi söyleyerek işi maddiyata dökmeye çalıştım ve bu
suretle bir miktar altın para ile on beş bin tüfek vesairenin teminine
muvaffak olundu. Yalnız Ruslar bu sırada Almanya'ya giderek oradan
silâh vesaire almaya muvaffak olursam o vakit Anadolu'ya daha
fazla vereceklerini söylediklerinden, seyahatteki tehlike ve müşkilât
hususunda arkadaşların evhamına bakmıyarak Berlin'e gittim idi. Fakat
v Sırada Lehistan sulhu olduğundan, Ruslar oradan silâh alınaya hacet
kalmadığını söylemeleri üzerine avdet ettim.
Bükü'de iken, Kâzım Paşa biraderimize yazdığım mektupta,
kendisinin ve sizin o kadar arzu ettiğiniz vechile, Ruslar'ın Ermenistan'a
bı hareket yapmayacaklarını muhakkak bildiğimi, halbuki Şark Cephesi
beklerse Ermeniler kuvvetleneceklerinden, Harb-i Umuminin sonundaki
gibi beklemeden elde bulunan kuvvetle taarruz etmekten başka çare
olmadığını, aksi halde onlar hücum ederek bizi ezeceklerini izah etmiş
ve böyle bir harekete Sovyet Hükümeti'nin şimdi ses çıkarmayacağını da
anlatınış idim.
5- Berlin'den avdette, burada Fuad Paşa ve diğer arkadaşları buldum.
Ben Anadolu'nun iktisap ettiği muvaffakiyât şerefini mâledinmek
mulâhazasıyla hiçbir yerde ve hiçbir vakit resmen Anadolu hükümeti
nümına bir işe girişmediğimiz halde Moskova'ya gelmekte olan
Anadolu hey'eti âzâlarının, daha yolda gelirken “Enver Paşa'nın ve
diğer arkadaşların bizimle münasebeti yoktur? diye her önlerine gelen
Ruslar'a söylemelerini yine birşeye hamledemedim. Bununla beraber
Ruslar'ın vaziyetini gördüğümden ve Londra'dan da birşey çıkmayacağını
anladığımdan, arkadaşlara Londra mukarreratını beklemeden
Ruslar'dan azâmi istifadenin teminine çalışılmasını tavsiye ettim ve
Karahan, Çiçerin üzerine Halil ile hususi surette tazyik ederek üç
sancağın, fazla olarak Iğdır kazasının bize bırakılmasına çalıştıksa da bu
mesaimiz de hiçbir vakit resmen sizin nâmınıza değil, ancak memleketin
bir ferdi olmak itibariyle hususi olmuştur.
Hattâ, sonra arkadaşların sineması alınırken Ruslar benim de bu-
lunmamı ısrar ettikleri halde ben bütün şerefin bunu resmen yapanlara
mahsus olması lâzım geldiğini ileri sürerek kabul etmedim. Yalnız,
Rusya ile artık mes'ele halledilmediğinden, arkadaşlar giderken harici
teşkilâtımızın memlekete faydalı olabilmesi için size de yazdığım gibi ve
ileride in'ikad edecek Ittihad ve Terakki Kongresi'nde kat'i şekli taayyün
edecek bir program ile, fırka şeklinde arkadaşların bir kısmının bizim
antiemperyalist programımıza memlekette vasıta olmasını ve böylece
İngiliz ve Fransızlar'a karşı daha müsait bir vasıta-i tesir bulacağınızı
düşünmüştük. Bu suretle Anadolu'ya şimdi âzami faydayı vermekle
beraber sulhten sonra da bugün ihtilâle sevk ettiğimiz Islâmlar'la
çalışmakta devam imkânı olacağını bildirmiş ve hatırıma bir başka
ihtimal gelmediğinden, herşeyi açık olarak, arkadaşların isimlerini de
ilâve ederek yazmış ve giden Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beyler'le Fuad
Paşa'ya anlatmıştım.
Şimdi, bütün bu açıklıklara rağmen, siz karşınızda bir hasmınız var-
mış gibi hareket ediyorsunuz. Evvelce de dediğim gibi, ben ve arkadaş-
larım iki seneden beri takip ettiğimiz memleketin ve Islâm'ın halâsı
emelini güdüyoruz. Bununla beraber, memlekette halka müstenid ve
cidden onun menfaatini düşünür bir fikirle çalışmak taraftarıyız. Eğer
zât-ı âliniz bizi rakip telâkki ediyorsanız yanılıyorsunuz. Bu, aklımızdan
geçmemiştir. Bizce memleketin kurtulması esastır. Değil bunu, sizin
gibi uzun seneler beraber çalıştığımız bir arkadaş, belki Ferid Paşa gibi
bir haris ihtiyar yapabilseydi ona karşı da bürmet besler ve muvaf-
fakiyetine yardım ederdik. Cenâb-ı Hakk'ın şimdiye kadar size yaver
kıldığı taliinize biz de hürmet ederiz. Iktidarınızı ise bundan evvel
takdir ettiğimden, Harbiye Nezaretim ve ondan evvelki hareketimle belli
olduğundan buna dair fazla birşey söylemem.
Yalnız bir ricam var: Lüzumsuz vehim ve tecebbüre kapılmayınız.
Sizden cidden sizi seven bir kardaş gibi rica ediyorum. Şimdi mevkiinize
bakarak sizi iğvâ edenlere uyup memlekette bir şahsın veya yalnız bir
kısmının tahakkümüne doğru gitmeyiniz. Yoksa yine lüzumsuz tazyikler
ve bunlar neticesi feveranlar zuhur edebilir. Bugün, emin ol ki, bütün
vatanını seven herkes, olan biten herşeye rağmen sizin muvaffakiyetinize
çalışıyor. Çünki senin muvaffakiyetin Anadolu'nun muvaffakiyeti
demektir.
Fakat, eğer siz şimdiden kanunsuz hareketlere ve lüzumsuz şid-
detlere giderseniz korkarım ki hayırlı netice vermez. Millet, Sultan
Hamid idaresi zamanındaki millet değildir. Artık tahakküm ve tecebbüre
çok dayanamaz. Bak, seni bütün arkadaşlarım nâmına te'min ederim:
Bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yoktur. Bana gelince, ben
yalnız bir ideal takip edeceğim. O da Islâm'ı ezen Avrupa canavarları ile
pençeleşmek için Müslümanlar'ı harekete getirmek. Bunun için benden
çekinmeyin. Vehme düşerek, böylece düşmanlarımıza memlekette yeni
bir mücadele çıkacak ümitlerini verdirmeyin. Lüzumsuz şiddeti bırakın.
Bekir Sami Bey ve diğer arkadaşlarla gönderdiğiniz haberlerden,
memlekete gelmemizi istemediğinizi anlıyorum. Eğer bunun Halile de
şumülü olduğunu bilseydim, memleketin hatırı için onun da veremden
ölmesine katlanır, göndertmezdim.
Şimdi sen, ben başta olmak üzere, arkadaşların memlekete gel-
memesini istiyorsun, değil mi? Sebep de güya bizim gelmemizle mem-
lekette bir ikilik çıkacak diyorsun, öyle mi? Halbuki ben ve arkadaşlarım
o kanaatteyiz ki, eğer biz memlekette bulunsaydık belki de bugün devam
eden lüzumsuz tazyiklere hiç hacet kalmıyacaktı. Çünki herkes göre-
cekti ki, biz tazyik edilenleri aleyhinize teşvik değil teskin edecek ve
daha kolaylıkla, birlikte yürüyecektik. Maamafıh, şimdilik Moskova'da
bulunarak, hariçten yine memlekete yardım etmekte devam ettiği-
mizden, gelmiyoruz. Fakat bunu da itiraf etmemiz lâzım gelir ki hiçbir
sebeb-i kanuni olmayarak memleket haricine nefy şeklindeki arzunuza
ilelebet tahammül bize hakikaten pek ağır ve sefilâne gelir. Maamafih,
vatan için buna da şimdilik katlanıyoruz. Binaenaleyh, hariçte kalma-
nın maksad-ı umumiyemiz olan başta Türkiye olmak üzere kurtarmaya
çalıştığımız Islâm âlemi için faydasız ve belki de tehlikeli olduğunu
hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz. Işte bu kadar.
Şimdi yine kemâl-i hürmetle gözlerinden öper, Cenâb-ı Hakk'tan senin
için yücelikler ve Islâm ve vatana nâfi büyük büyük muvaffakiyetler
dilerim kardaşım efendim.
Enver
(Maliye Nâzırı Cavid Bey'in evrakından çıkan şapirografla basılmış bendeki nüshadan)
49
ENVER PAŞA'DAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
Moskova, 17 Temmuz 1921
Halil, vesaireye yapılan haksız muâmeleler üzerine bir defa daha
vaziyeti tavzih etmek, benim ve bütün arkadaşların fikir ve niyetini
anlatmak için Moskova'da sefiriniz Fuad Paşa kardaşımız vasıtası ile bir
mektup göndermiştim. Halbuki bugün Hâkimiyet-i Milliye gazetenizde
emrinizle intişâr eden makaleyi Istanbul gazetelerinden okudum.
Bunun ne maksatla yazıldığını anlamadım değil. Ben geçen sene
Moskova'da iken Bekir Sami Bey'in tarafınızdan yürüttüğü mütalâayı
makul bulmuştum. Zira, Konya te'dibi, Yozgat vesaire vekâyii ile aley-
himize dönen efkâr-ı umumiye, belki de benim gelmemle yanlış bir fikir
neticesi çok galeyana gelir diyerek o zaman da muzırr olan böyle bir hâli
vatanın menâflii ile muvafık bulmayarak ricanıza âmenna demiştim.
Şimdi, muvaffakiyet belirince tabii maksadınızı gösterdiniz. Beni
ve arkadaşlarımı şahsi emellerinize engel sayıyorsunuz. Pekalâ! Fakat
bunun için yalan söylemeye veya söyletıneye neden kendinizi mecbur
görüyorsunuz?
Paşa Hazretleri, ben Bolşevikler'den şahsi bir menfaat temine
çalışsaydım, sizlerin Bolşevik olduğunuz zaman ben Bakü'de hakikati
ve ne olduğumu âleme ilân ederek, hattâ orada bazılarının mânâsız
taarruzuna uğramayı da göze aldırmazdım. Halk Şüralar Fırkası prog-
ramı esâsının ise o zaman Bakü'de halkı tenvir etmek üzere yazılmış
olduğunu pekalâ biliyorsunuz. Halil Paşa ve Talât Bey'e yazılan mek-
tuplar herhalde hâriçteki maksatlar ve Anadolu hakkında da size yaz-
mış ve burada Fuad Paşa ile anlaşmış olduğumuz şekilden başka bir
tarzı imâ eder bir şekilde olamıyacağıdır. Benim mütârekeden sonraki
hayâtımı sanki biliyormuş gibi Hâkimiyet-i Milliye'ye yalan söyleti-
yorsunuz. Sonra, benim Almanlar'ın veya başkalarının maksadına hiz-
met etmediğimi ve etmeyeceğimi pekalâ bildiğiniz halde niye halkımı
emelinize göre zehirlemek için yalan söyletiyorsunuz? Evet, Harb-i
Umumi'de ben Ingiliz ve Rus kuvvetlerini Anadolu'ya çektim, fakat
bunun da harbin asıl netice-i kat'iye istihsâl olunacak noktasından
bunları uzaklaştırmak ve harbi kazanmak için olduğunu pekalâ takdir
edersiniz. Fakat, halktan hakikat saklamak için onun kanacağı şekilde
söylemek lâzım.
Propagandacılarınız, eğer meselâ bizim Rusya'dan gelerek altı
vilâyette büyük bir Ermenistan teşkil edeceğimizi işâa gibi mantıksız
yalanlarda bulunurlarsa, umduğunuz muvaffakiyet hâsıl olmaz. Fakat
olsun...
Bununla maateessüf Trablus'tan beri bildiğim ahlâk-ı şahsiyenizin
bugün vardığınız mevkide bile tebeddül edemediğini görüyorum.
Ve benim yalnız iktidarınıza bakarak görmek istemediğim diğer
noksanlarınızı artık göze sokacak surette belli ettiniz. Ben yine sükü-
netle, arkadaşlarla birlikte başta Türkiye olmuk üzere Islâm'ın rehâsı
için olan sâyimizde ilerleyeceğiz.
Bütün bu şahsi hırslarınıza rağmen Cenâb-ı Hakk'ın şimdiye kadar
yâver olan tâlihinizi yine vatanın selâmetine hâdim kılmasını dilerim.
Fakat sizi şahsi hırsınıza mağlüp olarak bu kadar küçülmüş gördü-
gümden dolayı teessüf ederim.
Allah hepimizi doğruluktan ve iyilikten ayırmasın, hepimize bah-
şetsin. Âmin.
Enver
(TTK'daki Enver Paşa evrakından Masayuki Yamauchi, “Hoşnut Olamamış Adam...”,
sah:233)
90
CEMAL PAŞA'DAN
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
16 Teşrinsani (Kasım) 921
Kardaşım Mustafa Kemal Paşa,
10 Temmuz tarihli mektubunuzu kemâl-i sürür ve ibtihâc ile okudum.
Mesai-i âcizânemin hey'et-i vekile nezdinde şâyeste-i takdir görülmüş
olması, mesai-i müstakbelem için bana pek büyük bir cür'et ve kanaat
bahşetti. ;
İtimad edebilirsiniz ki, Vusta Asya muhit-i İslâmı'nda pek karib bir
âtide şâyân-ı takdir ve hürmet bir teyakkuz-ı umumi husüle gelecek ve
Anadolu'nun vücuda getireceği azametli saltanat-ı milliyenin kıyınetdar
peykleri halinde dünkü düşmanlarını mecbur-ı ta'zim ve tekrim edeceklerdir.
Refakatimde benim ile beraber çalışan
arkadaşlar hakkındaki lütuf ve inayetinize de
bilhassa arz-ı şükran eylerim. Yani, uzatmış
olmamak için gayet kısa bir cümle ile sözü
söyleyeyim ki, 10 Temmuz tarihli mektubunuzla
beni hakikaten pek müteşekkir bıraktınız. İşte
şimdi kalbimde âti-i teşebbüsatım hakkında
büyük bir cesaret hissediyorum.
Moskova'ya gelmek üzere olduğumu ve
geldiğimi şimdiye kadar almış olacağınız
müteaddit mektuplarım ve telgraflarımla
anlamışsınızdır. İşte, şu mektubumu da
Moskova'dan hareket etmek üzere olduğum
sırada yazıyorum. Moskova'da tam beş hafta
kaldım. Bu müddet zarfında neler yapmış,
nelere teşebbüs etmiş ve muvaffak olmuş
bulunduğuma dair Afgan Emiri Hazretleri'ne
yazdığım mufassal bir mektup pek güzel izalı eder.
Ruslar'a karşı ne suretle istimâl-i lisan etmekte olduğumu da yine bir
suretini leffen takdim ettiğim memorandum pek güzel izah eder.
ünver Paşa'nın teşebbüsât-ı âhıresi hakkındaki mütalâatım da
kendisine son yazdığım mektup ile Emir'e yazdığım mektuptan
anlaşılıyor. Eğer hakikaten Enver Paşa'yı Buhara'dan geri alamazsam,
bütün bir buçuk senelik mesâimi mahvetmiş olacağım. Buna muvaffak
olmak için olanca şiddetimle çalışıyorum.
Halil, Küçük Talât'ı, velhasıl bütün Enver teşebbüsâtının erkânını
Kafkasya'dan uzaklaştırmak üzereyim. Işte bu sayede siz, sizi rahatsız
eden ve işleri ihlâl etmiş kaviyyen melhüz olan bir teşebbüsten
kurtulmuş olacaksınız. Buhara teşebbüsünün alacağı son şekilden sizi
ancak Berlin'den haberdar edebilirim. Bu arizam size ne zaman vâsıl
olacaktır, bilemiyorum. Binâenaleyh bunun cevabını doğruca Moskova'ya
yazar iseniz müteşekkir kalırım. Istediğim mütehassıslarla zâbitânın
miktar ve esâmisi hakkında Süreyya Bey'den malümat-ı lâzime almış
olacaksınız. Bunları lâtfederseniz işlerin kesb-i suhület etmiş olur.
Fethi'nin ve diğer rüfekanın hürmetle gözlerini öperim. Bâki kemâl-i
hasret ve iştiyak ile gözlerinizi öperim kardeşim.
Ahmed Cemal
(2014'te yapılan bir mezatın kataloğundan. Metin, Ali Fuad Cebesoy'un “Moskova
Hatıraları”nda da -sah: 282- vardır).
Ankara'nın Enver Paşa
konusundaki yazışmaları
ol
MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN
KÂZIM KARABEKİR PAŞA'YA
30 Mayıs 336 (1920) | www — 5
| v5
Vita? be) e
Erzurum, 15. Kolordu Kumandanı
Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri'ne
Şifre
C. 29 Mayıs 336 şifreye:
Memleketin mukadderatı hakkındaki
mes'uliyet üzerimizde bulundukça,
Enver Paşa ve rüfekasının müstakilen
ve kendiliklerinden memleket ve millet
işlerine müdahalesine müsaade edilemez. yn Ni
Bu zevâta haricen tarafımızdan re /
tayin olunacak vezâif verilebilir ve
salâhiyetleri tahdid olunur. Kendilerinden
> Se
İmar: iz
ERA ei üz | P
ancak bu şerâit dairesinde istifade edebiliriz. Bolşevik kuvvetleri
başında gelirlerse kendilerinden tarz-ı istifadenin tayini yine hâle göre
tarafımızdan tayin olunur.
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal
(ATASE; A. 4282, D 34, F18-1)
02
MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN
KÂZIM KARABEKİR PAŞA'YA
30 Haziran 36 (1920)
Erzurum'da Şark Cephesi Kumandanı
Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri'ne
.. ai Âtideki mevaddın alâkadârâna
Yep İN ZE gi V$ vesâit-i mümkine ve seria ile tebliğini
; rica ederim:
1.Talât, Cemal, Enver Paşalar'ın
Büyük Millet Meclisi nâmına hiçbir
teşebbüs-i siyasiyeye girişmeye
ve salâhiyetleri olmadığının ve bizim ile
a li hiçbir muhabere ve münasebetleri
> bulunmadığının kendilerine tebliği
Hey'et-i Vekile kararı iktizâsındandır.
2. Halil ve Nuri Paşalar'a yeni vazâif
tevdii nazar-ı mütalâaya alınmak
üzere bugüne kadar ifâ ettikleri vazâif
hakkında birer raporun vesâtet-i devletleri ile Büyük Millet Meclisi
Riyaseti'ne sür'atllel| irsâli lâzımdır.
Fe
KN
“lie,
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal
(ATASE;A. 4282,D. 34, F56)
03
FEVZİ PAŞA'NIN
HALK ŞÜRÂLAR FIRKASI'NI
TAKİP TALİMATI
15.5.27 (1921)
Dahiliye Vekâleti'ne
Müdafaa-yı Milliye Vekâleti'ne
Tezkere
Moskova'da Halk Şüralar Fırkası
nâmiyle tamamen Bolşevizm ve
Komünizm esaslarını ihtivâ eden seksen
beş maddelik programın Enver, Bedri
ve Naim Cevad tarafından bastırılarak
Anadolu'ya gönderilmeye başlandığı ve
Trabzon'da küçük Talât ve Ankara'da
Nâil vesaire gibi zevâtın bu işe vasıta 2 YA
olduğu Şark Cephesi Kumandanlığı'ndan *-..... sizi
alınan 8/5/37 (8 Mayıs 1921)2' tarihli 7
şifreden anlaşılmıştır.
Orduyu inhilâle uğratmak ve halkçılık
maskesi altında dâhilde bir inkılâp
vücuda getirerek hükümeti devirmek
gayretini istihdâf eden bu propagandanın
memleket dâhiline girmemesinin
te'mini kurbiyyeti hasebiyle ve bilhassa Şark Cephesi Kumandanlığı'na
yazılmıştır.
Vekâlet-i celilerince de bu bâbda tedâbir-i mânia ittihâz ve vasıta olan
eşhâs hakkında takibât-ı lâzime buyurulmasını rica ederim.
Fevzi
(ATASE; A. 1-4283, D. 44-13(2), F:12-3)
2 Karabekir, gönderdiği şifrenin tarihini 5 Mayıs olarak veriyor. Tarih burada
yanlış yazılmış veya 8 Mayıs, Karabekir'in şifreli telgrafinın varış tarihi olabilir.
od
BATUM'DAKİ İTTİHADÇILAR'IN
ENVER PAŞA'NIN ANADOLU'YA
GEÇMESİ KONUSUNDA TRABZON
TEŞKİLÂTINA GÖNDERDİKLERİ MEKTUP
Batum, 31 Ağustos 1921
Muhterem kardaşlar,
Hafız Mehmed Efendi geldi. Kendisi memlekette hiçbir şey yapılmasın,
teşkilât da olmasın, çünki kendisinin tarifi veçhiyle dünyada fenaların fe-
nası olan Sarı Paşa kuşkulanır, sonra Yunanlıları bırakarak uğraşmaya ve
böylece vatana fenalık getirmeye başlar dedi ve Ankara'daki ahvâli anlattı.
Bunun üzerine olan münakaşamız neticesi teşkilâtın fakat derhal bir
hareket yapmamak üzere, icabında işi görmek üzere vücut bulmasına kani
oldu. Fakat anladığımız biraz Küçük Talât Bey'i kıskanmış, birçok aleyhin-
de bulundu ve teşkilât olarak sizleri aşağı gördü. Sonra diğer bir teklifte
bulundu ki, şimdilik sizinle görüşünceye kadar bu teklifine yalnız “Evet!”
dedik.
, Teklifi şudur: Ali Bey'in, Hafız'ın Sürmeneli akrabasından Mustafa mı,
Ismail Ağa mı, bunların etrafında toplanacak ve kendisinin cephe-i harbe
sevkedeceği gönüllülerin arasına karışarak gitmesi ve orada bu suretle
hem harpte vazife yapmış, hem de bu vazifeyi Sarı Paşa'nın dediği gibi
hırs için değil, vatan için sadece bir gönüllü gibi yapmış olacak; hem de bu
gönüllüler Trabzon fırkasına gideceklerinden bu fırka da en iyi arkadaşı-
mız Halit Bey'in kumandasında olduğun-
dan icabında en emin bir kıt'aya yakın
bulunmuş olur.
Işte, fikir budur. Bunu fena bulma-
dık. Fakat fikrimizce sizinle görüştükten
sonra ve kendi emin arkadaşlarımızdan
bir gönüllü grubu beraber göndermek
kabil olursa böylece iş yapmaktır. Meselâ,
Trabzon'da böyle bir grup kendi emin
arkadaşlarımızdan birisi emrinde olursa
biz Ali Bey'in böyle gönüllü olarak nefer
gibi gitmesini pek muvafık buluruz. Hem
de böylece millet de bizim mevki için
değil, fakat din ve vatan için çalıştığımızı
anlamış olur ki feria düşünenlere en bü-
yük bir darbedir. Bununla beraber diğer
taraftan beşkilitınıza germi verir, böylece hazırlanmış oluruz ve vatıını da
her tehlikeden koruruz.
Kardeşler! Binaenaleyh sizinle orada mı olur, burada mı, bir kere
görüşmemiz lâzım gelecektir. Heman cenâb-ı hakk hepimizi muvaffak etsin
kardeşler.
Kendisi ne sivil ve ne de askeri memurlardan hiç kimseye teşkilâte ve
ne de Batum'a gelmesi hakkında Trabzon'da bir şey söylemediğini ve hattâ
tezkeresini Zekeriya Bey'in elden yaptırdığını söyledi. Biz de yüzüne vrma-
dık. Mamafih avdette Seyfi Bey'le görüşecek ve Batum'da yalnız Rüstem
Bey ve Halil Paşa ile görüştüğünü söyleyerek onları bizim bir harekette
bulunmayacağımıza ikna edecektir. Burada komünistler kendisini tevkif
ettirmeye ve seyahatine mâni olmaya çalıştılarsa da Halil Paşa'nın tavas-
sutuyla zarar görmeden hareket etti. Şimdilik bu kadar kardeşler.
(ATASE, A/1-4283, D/44-13, F/24-9)
00
ENVER PAŞA'NIN BATUM'DAKİ
FAALİYETLERİ HAKKINDA
MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA
GÖNDERİLEN BİR RAPOR VE
MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN TALİMATI
Mustafa Kemal'e Trabzon'dan telgrafla gönderilmiş olan met-
nin altında imza yoktur ve Enver Paşa ile arkadaşlarının memle-
kete dönme çalışmalarını vatana ihanet şeklinde ifade eden göre-
bildiğim tek belge, budur.
ATASE Arşivi'ndeki sıralamada bir sonraki belge Mustafa
Kemal Paşa'ya aittir ve Trabzon'dan gönderilen telgrafa önem
veren Paşa, tedbir alınmasını istemektedir.
Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Trabzon, 1-2/9/37
(1-2 Eylül 1921)
Batum'dan avdet ettim. Enver Paşa, Bakrof nâm-ı müsteârıyle Rus
konsolosunun misafiridir. Konsolos dahi Enver Paşa olduğunu bilmediği
zannındayım. Enver ve Halil Paşalar ve Doktor Nâzım ile aynen ve
münferiden cereyan eden münakaşa neticesinde hükümet-i hâzıranın
kendileri ile beşriksi mesai etmeyeceği
cihetle memlekete girmeleri ve memleket
civarında dolaşmaları bir maksad-ı
mahsusa müstenid olmasa bile hükümet
vaz”-ı ihtiyat almak mecburiyetinde
kalacağından kuvâ-yı mevcüdesini
düşman-ı mevcut aleyhinde isti'mâline
mâni olacak herhangi hareketlerinin
ihanet-i vataniye olacağını ifhâma
çalıştım. Esnâ-yı münakaşada en muarız
vaziyet alan Doktor Nâzım, vaziyet-i
sâbıkasıyla iskât edilerek Ermeniler'in
takibâtından vâreste kalabilmeleri için
Enver ve Nâzım'ın Türkistan'a gitmeleri
ve bugünlerde hareketleri kararlaştırıldı.
Halil Paşa'nın ise yanındaki ailesi dolayısiyle “Lakoba”da vesair Abazalar'a
mensubiyetinden dolayı Batum ve civarından başka rahat yerde rahat
etmeyeceğinden ısrar eyledi. Kayserili Ismail Hakkı le birlikte Rize
cihetinden firar ederek Batum'a iltica den eşkiya ve asker firarileri
ile temas etmekte olduğunu Halil Paşa inkâr etti ise de vâfi olduğu
kanaatindeyim.
Binâenaleyh, asker firarı için başka bir tedbir ittihâzı münasip alacağı
mâruzdur.
(ATASE, İSH, Sıra no: 13386, Kutu: 1110, Gömlek: 53)
*
3/9/37 (1921)
sağ G3 sez Ni Müdafaa-i Milliye Vekili Refet Paşa
Hazretleri'ne
Suret-i mahsusada Batum'a seyahat
ÜRE Km a eden bir zâtın verdiği telgrafnâmeyi
Pe aynen takdim ediyorum. Bu hususta
e ittihâz-ı tedâbir buyurulmasını rica
ii ederim.
Bilir Hariciye Vekâlet-i Celilesi'ne ve Şark
Cephesi K. (Kumandanlığı'na) yazılmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Mustafa Kemal
(ATASE, A/1-4297,D:171-A, F:53/1)
96
ENVER VE HALİL PAŞA İLE
ARKADAŞLARININ TÜRKİYE'YE
GİRİŞLERİNİ YASAKLAMA KARARI
(12 Mart 1921)
Kararname
385 731
as
Enver ve Halil Paşalar ve emsâli me
zevâtın Anadolu'nun herhangi bir MS
mahalline gelmesi siyaset-i dâhiliye
ve hariciyemize nâfT görülmediğinden,
geldikleri takdirde derhal memleketten
ihraçları Icra Vekilleri Hey'eti'nin ' Rİ ;
12.3.3827 tarihindeki içtimâıda feni > iğ
takarrur etmiştir. 12 Mart 337 (1921).
ri, pe iç a
Hariciye Vekâleti Vekili gi
Dahiliye Vekili nâmına
Adliye Vekâleti Vekili
Şer'iye Vekili
İcra Vekilleri Hey'eti Reisi, Müdafaa-i Milliye Vekili
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti Vekili
Sıtıhiye Vekili
Iktisad Vekili
Nafia Vekili
Maarif Vekili
Maliye Vekili
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
M. Kemal
(Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi; Sayı: 731, Fon No:30.18.1.1, Kutu No:2, Dosya No: 28, Sıra
No: 18)
07
ANKARA'NIN ENVER PAŞA VE
ARKADAŞLARI HAKKINDA
ÇIKARDIĞI TUTUKLAMA EMRİ
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye
29/15/37 (29 Mayıs 1921)
(26 tarihinde karışık geldiğinden
anlaşılmadı, tekrarını rica ettim. 29 tarihiyle
geldi -Kâzım Karabekir'in notu-)
EZA VEN
w Ze) <a
ENLİ ev) Sd e
Ki e e akli > 4
İREN pk
4
Lir — ve se
“e ALA A ie;
: eleme akira bali
İngilizler'in bu defa da
komünistliğin tamimi gibi
bir maske altında Anadolu'ya
bilhassa taraf taraf isyanlar
AA dp MELE ye 728 ŞİLE OL
z zem ÇET ir OEM Pe AN
Ye a â N “ i
ta UYE anes» İNE Vİ EN EE
k PA A ma NE Mm
3 YAPI e e
2 ; Z , MAZ A Yİ Ba, #1
Yerine melek dep gla ile lale ur
A YE
vücuda getirmeye çalışacak bazı
kimseleri idhâl edecekleri haber
alınmıştır. Aynı zamanda Enver
Paşa'nın da komünistlik lehine
bazı teşebbüsâtta bulunduğu ve
kendisinin elyevm Moskova'dan
: ii
Mİ
be 72 yi
© EK? EN
—.
gaybubet ettiği tahakkuk etmiştir.
Gerek kendi nâmına sahillerimize ve kara hudutlarına gelecek
eşhâsın ve gerekse vürüdu halinde bizzat Enver'in tevkif olunarak
sıkı bir inzibat altında doğruca mahfüzen Ankara'ya izâmı lüzumunun
alâkadar memurine suret-i mahremânede kat'iyyen emniyetle tebliği ve
işbu şifrenin bâ-telgraf vusülünün iş'ârını rica ederim.
Cephelere ve kolordulara, merkez ordusuna ve havali kumandanlarına
yazılmıştır.
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi
Fevzi
(Kâzım Karabekir Vakfi Arşivi'nden)
08
ENVER PAŞA VE ARKADAŞLARININ
TUTUKLANMASI İÇİN BİRLİKLERE
GÖNDERİLEN EMİRLERDEN BİRİ
Mahrem ve zâta mahsustur.
İnebolu Tedkik Hey'eti'ne:
Enver'in” gizli bir komünist
maskesi altında bilhassa taraf
taraf isyanlar vücuda getirmesine
çalışarak bazı teşebüsâtta bulunduğu
ve kendinin elyevm Moskova'dan
gaybubet ettiği tahakkuk eylemiştir.
Gerek kendi nâmına sahillerimize
ve kara hudutlarına gelecek eşhâsın
ve gerekse vürüdu halinde bizzat
Enver Paşa'nın tevkifolunarak sıkı
bir inzibat altında doğruca Ankara'ya
izâmı, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye
Riyaseti'nden emir buyurulmuştur. Bu
meselenin mahremiyetine son derece
itina ile beraber ifâ-yı muktezâsı için
takayyüdât-ı seria icrasını ve tamimin
vürüdunun iş'ârını ehemmiyetle talep
ederim.
(ATASE, İSH, Sıra No: 1524, Kutu: 143, Gömlek: 134).
>Bir önceki belgenin girişinde geçen İngilizler kelimesi, bu belgenin girişinde de
yeralıyor. Şifre çözülürken hata yapıldığı ve Enver'in olınası gereken kelimenin
yanlışlıkla böyle yazıldığını tahmin ettiğim ve cümlenin siyakı da gerektirdiği için
metnin girişindeki İngilizler'in ifadesini Enver'in kelimesi ile değiştirdim.
o9
ENVER PAŞA'NIN BABASI
AHMED PAŞA'NIN
BAŞBAKANLIĞA DİLEKÇESİ
(1930'ların sonu)
Yüksek Başvekâlet'e,
Oğlum merhum Enver Paşa'nın
iki kızı ve bir oğlu, analarının
sâkıt hanedana mensup buluması
apar
yüzünden vatan haricinde, Fransa'da
pe e Mr SE
aki emeğe Yi Ge yaşamaktadırlar.
gile Ni El i
Ye my rc e Yüksek tahsillerini muvaffakiyetle
kimiz Gi Ağ 4 bitiren ve büyüğü yirmi, küçüğü on
rm ENE OE NN
zn ye re lv ve el e dokuz yaşına giren merhumun çok
iel iri sevdiği kızlarının yabancı topraklarda
eee daha ziyade kalmalarına ve Türk'ten
Mg gayrısı ile evlenmelerine yüksek
/ vicdanınızın da razı olmayacağından
eminim.
Ne ör Ta p3LIĞİ
il
Vi
Lu
Torunlarıının karındaşlarından
biri ile evlenmelerini ve on beş yaşına
giren oğlanın da talim ve terbiyesini milli mekteplerde ikmal etmesi için,
anavatana dönmelerine müsaadelerini yürekten gelen saygılarla dilerim.
Merhum Enver'in babası
Ahmed
(Başbakanlık CumhuriyetArşivi; Dosya: 244335, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No :203.391..29).
60
ENVER PAŞA AİLESİNİN
VERASET İLÂMI
DG
Istanbul
Asliye (4)
Hukuk
Hakimliği
Sayı:
Esas No : 969/96
Karar No : 969/62
Hakim : Saim Ünsev 7751
Kâtip : Hayrinnüsa Günak
Davacı : Mahipeyker Enver
Etiler, Nisbetiye Caddesi Seyran apt.D B7
Vekili : Avukat Ayten Suskun
Dava : Veraset
Tafsilâtı duruşma tutanağında yazılı olduğu üzere davacı vekilinin
yüzüne karşı yapılan açık duruşma sonunda:
Karar :lIstanbul- Beşiktaş in
. ie, z do) amm
Cihannüma Mah. Hasan Paşa Deresi, >
hane 12, cilt 23 ve sahife 85'te nüfus iman. ve 3 SY
.. e. . .. EN Bez ve 1969/2
kütüğüne kayıtlı Ali Enver ve Türkân in vi mma TSE
- . tip Bayrinmüz Günak
ve Mahipeyker Enver'in babaları mr ayak ir e
a Etiler Sişbetiye ösddonl Seyran x51. 78
Ahmet Bey oğlu Ismail Enver'in umumi e ir
ie: .. abı Mrngma tutana, azla olduğu li
harp sıralarında 1922 yılında ölümü rae vala Şiki BN TARZA TA Di
ile mirasçı olarak karısı Süleyman Mn eli araci MN RE pi
kızı Emine Naciye ile evlâtları Ali dir e KE af eti ll sini e İkğe
Enver ve Türkân Enver (evlenmekle ayara aram ii pic a çek y
soyadı Mayatepek) ve Mahipeyker Mr eler ee e e
Enver'i terkeylediği, bunlardan Şe ma ya meme beye
ği A 5 662 de ölümü ite dai olunmak Himenile Ükünci kocamı Mehmet Ke) -
karısı Süleyman kızı Emine Naciye b inli içi yi e ln
(evlenmekle KilligilYin de 4/12/957 Mrküylediği bapkson zizmaçıları olsadığı ilgililerin esb Ve tete
EN RA iğ $ : kik olunan basiikli mufun kayıt özneklerinden ve dinlenen gaki din
tarihinde ölümü ile Istanbul Beşiktaş geninli ifadesinden ve donyu Möndersmtımdan slapılnakda verasa-
: . j Bi m mi iç reza YE Gri 2
Cihannüma Hasanpaşa Deresi hane 12, dart nem va Fi apt kaman Mkmrüme yö Elemeler
P , > 5 : gelen mizmeneselaleri metinstem 32 şey sayılarak 15 payının swris
cilt 23, sahife 83'de kayıtlı ikinci kocası anat ver ve vie vactya oğla At4 Reve ve özüm 76 payın
Mehmet Kâmil Killigil'in kendisinden
evvel 6/8/962'de ölümü ile dul olarak ölmesiyle ikinci kocası Mehmet
Kâmil Killigil'den olma kızı olma kızı Rana Killigil ile ilk kocası Ismail
Enver'den olma çocukları Ali Enver ve Türkân Mayatepek ve Mahipeyker
Enver'i terkeylediği, başkaca mirasçıları olmadığı ilgililerin celp ve tetkik
olunan tasdikli nüfus kayıt örneklerinden ve dinlenen şahidin yeminli
ifadesinden ve dosya münderecatından anlaşılınukla verasetin olsuretle
sübut ve hasrına, ölenlerin ölüm tarihlerinde mer'i ferâiz ahkâmı
ve Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre ölenlerden gelen miras
meseleleri neticeten 32 pay sayılarak 15 payının müris Ismail Enver ve
Emine Naciye oğlu Ali Enver'e ve sekizerden 16 payının da Ismail Enver
ve mine Naciye kızları Türkân Mayatepek ve Mahipeyker Enver'e ve 1
payının da Emine Naciye'nin Mehkem Kâmil Killigil'den olma kızı Rana
Killigile aidiyetine dair aksi sabit oluncaya kadar muteber olmak üzere
mirasçılık vesikası verilmesine, 1500 kuruş harcın alınmasına, peşin
harçtan icra-i mahsubuna, temyizi kabil olmak üzere 10/2/969 tarihinde
karar verildi.
Hakim
1500 İlâm harcı
1500 Peşin harç
0000
NOTLAR
(”
(2)
(3)
(4)
(6)
(6)
(7)
(8)
(9
(10)
(0501
(12)
(13)
(14)
(15)
(16)
an
(18)
Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam”, 281. Aydemir'in, aynı ki-
tabın 281, ile 284. sayfaları arasında yeralan Ittihad ve Terakki yorumu
son derece önemlidir.
Bu ifade Kutsal Roma İmparatoru 5. Şarl'a, yani Şarlken'e 25 Şubat
1525'teki Pavie Muharebesi'nde esir düşen ve bizde Kanuni Sultan Sü-
leyman'dan yardım istemesi ile bilinen Fransa Kralı François'nın hapiste
bulunduğu sırada annesi Kraliçe Louise'e yazdığı mektupta geçer. Aslı
“Madame, pour vous avertir comme se porte le reste de mon infortune, de
toute chose ne m'est demeurö gue Ühonneur et la vie gui m'est sauve” şek-
lindedir, daha sonra “Tout est perdu, saufl'honneur” olmuştur.
Mektubun tam metni, bu kitabın Belgeler bölümünde, 49 numaradadır.
Benim “Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü”ne bakınız. Sah: 56,
61, 62, 63.
Benim “Şahbaba”ya bakınız: Sah: 434.
Bu kitabın Belgeler bölümündeki 48 numaralı belgelere bakınız.
“Şahbaba”, 520.
Hikmet Bayur, 3/367.
“Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları”, 252.
Konuşmanın tam metni için: Yamauchi, 301.
Meselâ, ATASE A/1-4282, D/44-13, F/6.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi; Sayı: 731,Fon No:30.18.1.1, Kutu No:2,
Dosya No: 28, Sıra No: 18. Kararnamenin tam metni bu kitabın Belgeler
bölümünde 57 numaradadır.
Bu kitabın Belgeler bölümündeki 58 numaralı belgeye bakınız.
Cemal, Enver ve Talât Paşalar'ın mektuplarının orijinal dili ile tam me-
tinleri, 28 numaralı dipnottadır.
Metnin orijinal diliyle ve tamamı için: “Sarıkamış”, 89-90 ve 198-200.
İsmet İnönü, “Hatıralar”, 1/44, V84, 1/142-143.
Louise Bryant, 153.
Bespokoiny sınıfı bir torpido olan R-01, daha önce Rus imparatorluk do-
nanmasına aitti. St. Petersburg'da inşa edilip 29 Mart 1914'te denize indi-
rilen ve Schastlivy ismi verilen torpido Karadeniz'de Osmanlı donanma-
sına karşı savaşırken 1 Mayıs 1918'de Almanlar'ın eline geçti, adı R-Ol
yapıldı, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra müttefikler tarafından elkondu
ve 1919'da Ege'de bir fırtınada battı.
“9 Yakın zamana kadar, İttihadçı liderlerin Türlaye'den bir Alman denizaltı
sı ile ayrıldıkları zannedilirdi ve bu konuda şimdiye kadar yapılan yayın-
lar genellikle denizaltı yolculuğu üzerine kurulmuştu.
Hatâ, Birinci Dünya Savaşı araştırmacısı Dr. Mete Soytürk'ün Alman
askeri demiryolları kurmay başkanlığına ait yatta o gece görevli olan ve
yolcuları tek tek toplayarak R-Ol torpidosuna götüren Yüzbaşı Hermann
Baltzer'in hatıralarının 1933'te bir Alman dergisinde yayınlandığını (Ka-
pitânleutnant a. D. (Hermann) Baltzer, “Das romantische Ende der Drei
GroBen Türken der Kriegszeit, Talaat, Enver und Dschemal Pascha. Eine
Erinnerung an den 1. November 1918”, Orient Rundschau, November
1933, no: 121-122) farketmesi sayesinde düzeltildi. Ittihadçılar'ın gidişi
konusundaki ilk doğru yayını da, Baltzer'in hatıralarının bir bölümünü
23 Nisan 2005'te Milliyet Gazetesi'nin Almanya baskısında neşreden Dr.
Soytürk yaptı.
Hatırat metninin Almanca orijinalini edinmemi sağlayan Dr. Mete
Soytürk'e teşekkür ederim.
29 Yolcuların yatla alınarak torpidoya götürülmeleri işini organize eden
Yüzbaşı Hermann Baltzer, o gece başka bir güzergâh takip edildiğini ya-
zıyor:
Baltzer, Karaköy rıhtımından Moda'ya gittiklerini, buradan yedi kişi-
yi, Kuzguncuk'un ilerisinden geçtikleri karşı sahildeki Arnavutköy'den de
Enver Paşa'yı aldıklarını, sonra yine karşı sahile döndüklerini ama Ana-
doluhisarı taraflarında balıkçı ağlarına takıldıklarını, pervaneyi kurtarıp
Cemal Paşa için Boyacıköy'e gittiklerini ve Tarabya'da bekleyen R-01 tor-
pidosuna yanaştıklarını söylüyor.
Yüzbaşı Baltzer güzergâhı yazarken bir hata yapmış olmalı; zira evi
İstanbul'un Rumeli yakasında, Sultanahmet'te olan ve İstanbul'daki son
gecesini arkadaşlarıyla beraber İhsan Namık Bey'in Arnavutköy'deki ya-
lısında geçirdiğini bildiğimiz Talât Paşa'nın Alman yatına binmek için
şehrin karşı sahilindeki Moda'ya gitmesi gereksiz gibi görünüyor.
Sadrazam Talât Paşa'nın hanımı Hayriye Talât Bafralı ile Ittihad ve
Terakki'nin uzun seneler kâtib-i umumiliğini yapan Midhat Şükrü Bleda
da, Almanlar'ın başında Talât Paşa'nın bulunduğu grubu Arnavutköy'de
Ihsan Namık Bey'e ait yalının rıhtımından aldıklarını söylüyorlar.
Hayriye Talât Bafralı, o tarihten tam 64 sene sonra, 1982 sonbaharın-
da, eşinin Türkiye'den I Kasım 1918 gecesindeki ayrılış ânını bana şöyle
anlatmıştı:
“(Sultanahmet'teki evde) kendi katımızda kapıları kapa-
dım, kendim yaptım çantalarını... Gayet tabü şekilde gitti.
Evvelâ çantalar gitti. Kardeşim Şefkati, çantalarla Arnavut-
köy'egitti,Ihsan Bey bekliyordu, ona götürdü.
Çantalar gittikten sonra indim, kayınvalideme “Anneci-
ğim sıkılma, oğlunun gitmesi lâzım. Ortalık çok karışıyor,
maazallah bir felâkete mâruz kalmayalım? dedim. “Bilmem,
sen bilirsin' dedi. Ben “Ben gitmesine taraftarım, gitsin” de-
yince “Gitsin öyleyse” dedi. Görümcelerim de 'Aman, başımı-
za bu felâket gelınesin, gitsin. Zararı yok, zamanla elbette
anlaşılır, düzelir, gene Allah kavuşturur bizi” dediler: Yani
gitmesini böyle kabul ettiler.
Sonra Paşa geldi, annesinin elini öptü, kızkardeşlerini
öptü, beş-on dakika onlarla oturduktan sonra aşağıya indik.
Bana 'Bu gece Ihsan'da kalacağım, karanlık bastıktan son-
ra gideceğiz. Denizden bir sandalla gemiye giderim. Enver
(20)
Paşa ile Cemal Paşa da Alman tahtelbahirine (denizaltısı-
na) gelecekler? dedi. En küçük kardeşim Hayreti'yi de yanına
aldı, “Yalnız başıma yapamayacağım. O da benimle gelsin,
hiç olmazsa yanımda senden bir insan olur” deyip onu da
götürdü.
Sonra “Dikkat et. Sen akıllısın, hesabını bilirsin' dedi, ve-
dalaştık ve gitti. Bizler, Ittihadçıyız. Bizde veda ederken öyle
romantizm falan olmaz. İşte bu şekilde ayrıldık...”
Hayriye Talât Hanım'ın anlattıklarında ismi geçen ve lttihad ve Te-
rakkönin merkez ilçe teşkilâtına mensup olan Arnavutköylü Ihsan Bey,
"Talât Paşa'nın yakın dostlarından olan, sonraki senelerde Istanbul Bele-
diye Meclisi üyeliği yapan, bazı şirketlerin de yönetim kurullarında bulu-
nan Ihsan Namık Poroy'dur (1880- 6 Kasım 1948) ve Ittihadçı liderlerin
memleketten ayrılışlarını Midhat Şükrü Bleda da bu şekilde yazmıştır
(Umparatorluğun Çöküşü, 125).
Ben, güzergâhı Hayriye Talât Hanım'ın anlattıklarına ve gidiş ânına
bizzat şahit olan Midhat Şükrü Bey'in yazdıklarına dayanarak naklettim.
Dikkat edilirse,Talât Paşa'nın hanımının da, kocası ile kader arkadaş-
larının Türkiye'den torpido ile değil, denizaltı ile ayrıldıklarını söylediği
görülür...
Karışıklık, İttihadçı liderlerin Almanlar ile seyahatin ayrıntıları konu-
sunda yaptıkları ilk görüşmelerde önce denizaltı ile gidilmesi konusunda
karar verilmiş olmasından kaynaklanabilir. Almanlar'ın plânda son anda
değişiklik yaparak denizaltı yerine torpido ile gidilmesine karar vermiş
olmaları ve yolcuların bu değişiklikten haberdar edilmemeleri de muh-
temeldir.
, Talât Paşa'nın rıhtımdan yata binmeden hemen önce, yalının sahibi
Ihsan Namık Bey'e hatıra olarak verdiği ve üzerinde isminin yazılı oldu-
ğu gümüş sigara tabakası, hâlen Ihsan Namık Bey'in ailesi tarafından
muhafaza edilmektedir.
Midhat Şükrü Bey, ilerki senelerde kaleme aldığı, oğlu Turgut Bleda ta-
rafından dili sadeleştirilerek yayınlanan ama orijinali maalesef kaybolan
hatıralarının “İstanbul'da Son Gece” başlıklı bölümünde, Ittihadçı şefle-
rin memleketten ayrılmalarını şöyle anlatır:
“Hayallerimiz yıkılmış, ümitlerimiz yıpranmıştı. Böylesine
karamsar bir halet-i ruhiye içinde yaşarken bir de memleketten
ayrılma zorunluğu çıkmıştı ortaya. Talât ile rahmetli Ihsan Na-
mık Poroy'un Aravutköy'deki evinde geçirdiğimiz geceyi unuta-
mam.
Son olaylar hepimizi kahretmişti. Ne birşey düşünebiliyor, ne
de bir karar alabiliyorduk. Daha doğrusu şaşırmıştık ve bu şaş-
kınlık hepimizi âdeta mateme garketmişti. Bizim bu durumu
muzu gayet iyi anlayan sayın Ihsan Namık Poroy, Almanya'ya
hareket etmeden bir gece evvel hepimizi evine yemeğe davet et-
miş, böylece belki de son defa topluca bir yemek yemek ve memle-
ket hakkında konuşmak fırsatını hazırlamak istemişti.
O geceki yemekte Ittihad ve Terakki'nin son başbakanı ile
umumi kâtibi, ben, Cemal Paşa, Bahaddin Şakir, bazı Merkez-i
Umumi üyeleri vardı. Burada toplanan bizler o gece yarısından
sonra İhsan Namık Poroy'un yalısı önüne gelecek bir motorla
açıkta bekleyen Alman kruvazörüne binecek ve memleketten
ayrılacaktık. Hepimiz efkârlı idik. İçkiyi biraz fazla kaçırmış
olacağız ki konuşmalar hararetlenmiş, zaman zaman kısa tar-
tışmalara bile yer verilmeye başlanmıştı. Talât hepimizden
fazla kaçırmış olacak, çenesi açılmış anlatıyor, anlatıyordu. Ye-
mek bittikten sonra kahvelerimizi içmek için çekildiğimizde re-
fikamın Talât'ı salonun bir köşesine çekip birşeyler konuştuğunu
farkettim. Sonradan öğrendiğime göre şöyle bir konuşma geçmiş
aralarında:
- Talât Bey, Midhat'ın Ermeni tehcir işleriyle alâkası var mı?
- Hayır, o hiçbir şeye karışmadı.
Refikam bu cevabı alınca şöyle bir teklifte bulunmuş:
- Madem ki Midhat'ın yapılan icraatta mesuliyet hissesi yok-
tur, o halde sizinle birlikte gidişinin sebebi nedir? Anladığıma
göre onun gitmesinde bir fayda mülâhaza edilmeyecek. Siz bilir-
siniz ama Istanbul'da kalsa...
Bunun üzerine Talât gülmüş ve:
- Anladım hanımefendi, anladım, demiş. Midhat'tan ay-
rılmaya tahammülünüz yok...
Bunun üzerine refikam birazda malıcup şöyle demiş:
- Hayır, yanlış anlamayın, sadece hiç yoktan bir suç işlemiş
vaziyete düşmüş olmasını istemiyorum da... Müsaade ederseniz
o burada kalsın...
Talât, derhal refikamı teselli edip:
- Hayhay, kalsın efendim kalsın, zaten sadece bizimle beraber
olsun diye onu yanımıza alıyorduk...
Bu konuşmadan benim haberim yoktu, tabü, alınan karar-
dan da. Daha doğrusu değiştirilen karardan... Ben zaman za-
man Boğaza bakıp içimi çekiyor ve biraz sonra motor gelecek,
bizleri alıp götürecek ve “elveda Istanbul” diye mırıldanıyordum.
Böyle bir dalgınlığım sırasında hanım yanıma geldi ve:
- Midhat sen Istanbul'da kalıyorsun, dedi.
Ben şaşırmıştım., herşeyim hazırdı, karar verilmişti, ben de
gidecektim Almanya'ya... Birdenbire bu değişiklik beni hayli şa-
şırttı. ,
- Nasıl, Istanbul'da mı kalıyorum?
- Evet, Talât Bey ile görüştüm, senin gitmene lüzum yok-
muş...
Doğrusunu söylemek gerekirse inanamamıştım refikamın
söylediklerine. Onun yanından ayrılıp Talât'a sokuldum ve he-
yecanımı saklayarak sordum:
- Ben sizlerle gelmiyor muyum?Talât bir elini omuzuma koy-
du ve sakin bir ifade ile;
- Hayır gelmiyorsun, dedi. Sen burada kal, seni hanımından
ayırmaya hakkımız yok...
Açık söylemek gerekirse, sevinmemeye imkân yoktu. Evimi,
barkımı, sevgili Istanbul'u bırakıp meçhul bir âkıbete göçetmek,
benim gibi hayatta bütün yaşama zevkini kendi yuvasında bul-
maya alışmış bir insan için kolay katlanılacak bir fedakârlık
değildi. Esasen Talât'ın peşine takılıp gitmek meselesi can kor-
kusundan değil, o candan adama olan bağlılığımdan ileri ge-
liyordu... Madem ki onu gücendirmeden, onun isteği ile Istan-
bul'da kalıyordum, buna sevinmek hakkımdı.
Nevar ki bütün bu sevinç arasında içim üzgündü, her şeyden
evvel memleketin durumu, uğradığı korkunç akıbet her türlü se-
vıncı önleyecek kadar güçlü tedi.
Dünya harbini kaybedenler arasında yeralan memleketim,
şundi galip devletlerin orduları tarafından işgal ediliyordu. Bir-
kaç güne kadar İstanbul'da olacaklardı. Sadece bu üzücü man-
zaraya şahit olamayacakları için Talât ve arkadaşlara gıpta
ediyordum. :
Sabahın alacakaranlığında motor geldi. Ihsan Namık Poroy
Bey'in yalısına yanaşmadan önce Enver'in Kuruçeşme'deki evine
uğramışlar ve oradan bizi almaya gelmişlerdi.
Insanların, kaderin elinde bir oyuncaktan başka bir şey olma-
dıklarını, bütün fenerlerini söndürmüş olan Alman motorunun
Ihsan Namık Bey'in yalısı rıhtımından ayrılışını yaşlı gözlerle
takip ederken bir kere daha anladım. Refikam, Talât ile konu-
şup benim hakkımda karar değiştirilmesini sağlamamış olsa,
şu anda ben de bu motorda bulunacak ve onlarla beraber mem-
leketten ayrılacaktım. Birkaç saat önceye kadar böyle bir sonuç
aklımın ucundan bile geçmemişti. Sözün kısası onlar gitti ben
kaldım ve her şeye rağmen yıllardan beri kader birliği yaptığım,
beraber mücadele ettiğim sevgili dostlarımdan ayrılmak bana
derin bir hüzün verdi. Motor uzaklaşırken onları bir daha gör-
meyecekmişim gibi bir his hâkim olmuştu benliğime ve bunun
etkisi ile olacak, gözyaşlarımı tutamadım. Motor alacakaranlık-
ta kayboluncaya kadar rıhtımda kaldım. Sonra içeri girdim ve
bir koltuğa oturup düşünceye daldım.
İsviçre'ye gidişim, Cenevre'deki hayatım, babamın hastalığı,
dönüşüm, Selânik... Istanbul... Abdülhamid... Vahdettin... Sonra
Dünya Savaşı, bu savaşa girişimiz ve yenilmemiz... hepsi hepsi
gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçti... Ne düşünceler-
le mücadeleye atılmış, nasıl bir akıbetin kucağına düşmüştük...”
(mparatorluğun Çöküşü, 123-126).
(22) Selâmi İzzet Sedes: “İhsan Namığın tabutu arkasında...”, Son Posta, 8
Kasım 1948.
© Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye'de Siyasal Partiler”, 3/553.
Refik Hâlid'in “Efendiler Nereye?” başlıklı makalesinin tamamı:
“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de
acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?...
Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız
birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar,
derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı,
iri yarı şuraya buraya kaçarlar.. Galiba şafak attı, güneş doğuyor;
tahtakuruları nereye?
Ücrâ dağbaşlarında gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik
aç kurtlar vardır? Köpeksiz sürülere dalarlar, boyunları kaparlar,
etrafa kan, kemik saçıp mideleri dolu inlerine kaçarlar. Galiba
çoban göründü, köpekler hırlıyor; tok kurtlar nereye?
Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler,
şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir
pıtırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku aldınız, kedi geliyor;
koca fareler nereye?
Dul annelerin haylâz çocukları vardır; sandıkları kırarlar,
paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudiye satarlar ve sonra
korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı,
yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?
Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar,
kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererekyılan gibi kaçtılar;
memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar...
Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?
*
O zamanlar kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğili, ağızlar
kilitliydi. “Gel!” diyordunuz, halk karnını yerde sürüyerek ezile-
büzüle koşuyor, ayaklarınızın altına sokulup tir tir titriyordu. “Git?”
diyordunuz, kapıya kendini zor atıyor, merdivenleri dörder dörder
atlayarak canını güç kurtarıyordu. Siz nâzır değildiniz, derebeyliği
yaptınız... Siz âmir olmadınız, sergerdelik ettiniz... Siz valilik
yapmadınız, asesbaşılık ettiniz... Efelere taş çıkardınız; zorbalara
parmak ısırttınız; Çakıcı'ya rahmet okuttunuz. Kabakçı'yı gölgede
bıraktınız... Biraz daha geçseydi evliya diye “Patrona”lara türbe
kurup başlarında kandil yakacaktık; “Musli”leri kahraman bilip
nâmlarına heykel dikecektik, “Sakallı"lara can verip mevkilere
geçirecektik.
“As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “Yak!” deyince alev
alev meşaleler tutuşur, “Bas!” deyince tabur tabur jandarmalar
üşüşürdü... Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri,
sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız; Aliye çattınız,
Veliye bastınız, Ahmed'i kastınız, Mehmed'i kavurdunuz; beş
senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler
çektiniz; akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık adam
etinden tiksindirdiniz...
Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü?
Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını...
Arap mı? Çek ipe... Kadın mı? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun
köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini...
Kalan kimseye atsopayı... Paraları koy cebine, işte sizin programınız
bu!
Hani Karagöz'de “Kanlı Nigâr” oyunu vardır, “Urun kızlar kol
demirini!” derler de kapılar kapanır, avane üşüşüp anadan doğma
soyarak misafıri çırılçıplak dışarıya fırlatır... Işte siz böyle yaptınız,
boğazları kapatıp içeride keyfinize gideni işlediniz, kimimizi
soydunuz, kimimizi vurdunuz.
“Açılır besmeleyle her sabah dükkânımız / Cellâdbaşı Kara
Ali pirimiz üstâdımız” levhasını başınızın ucuna asıp palalarla
sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp
satırlardan geçirdiniz, babaları, evlâtları yoktan yere harcayarak
Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını
bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar
akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık?
Dünyayı mı alacak, Mısıra sultan mı olacak, Hind'e şah mı
gidecektik?
Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle nâzırlıkla gözleriniz
doymamıştı, a padişah heveslileri... Şam'da, Halep'te az daha
nâmınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz... Yiğitlik
sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi
sizdeydi... Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?..
*
Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda
sadârete, meyhane peykesinden bir basışta nezarete, tulumbacı
koğuşundan bir hamlede vlâyete eren bu türediler nereyegidiyorlar?
Kendileri kürhere büründüler milletin derisini soydular.
Kasalarına altın doldurdular, bizim cebimize kâğıt tıktılar; halk
seril-sefil cami avlularında yatarken çiftlikler aldılar, kâşâneler
yaptırdılar. Açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak
haspalara ziyafet çektiler; susuzluktan bunalanların destisini
aşırıp havuzlarını doldurdular, içinde kayık yüzdürdüler.. Han,
hamam yıktılar, darağaçları kurdular; hânümanlar söndürüp
memleketler yaktılar; yağ aldılar, bal sattılar, yün çaldılar, pamuk
attılar... Ne çocuk dediler ne ihtiyar; ne padişah tanıdılar ne
nizam; ne merhamet bildiler ne insaf... Halk açlıktan sokaklarda
pösteki kemirirken onlar konaklarında bülbül beyni yediler, kuş
sütü içtiler... Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, tırnaklarımızı
söktüler, hülâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere
vurdular, paçavraya çevirdiler.
Işte milleti büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar; zira
damarlarımızda bir damla kan, kollarımızda bir zerre kuvvet
kalmış olsaydı yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Halbuki
kollarını sallaya sallaya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler...
Aşkolsun! At da size yaraşır, meydan da... Bizde bu ölü kan,
sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz.
Eteklerinizi öptürüp ciğerlerimizi söndürürsünüz. Biz size: “Kırk
katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:
- “Ölümlerden ölüm beğen!” demek artık hakkınızdır. Lâyıkımız
olan paşalar! Topumuzun kafasını bir kılıçta çıkarmadan nereye?”
(Zaman, 5 Kasım 1918).
& Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi'nde bulunan bu konu ile ilgili belgelerden
nakleden: Mustafa Çolak, “Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Türkçü...” 127.
20 Bilgiyi, birkaç sene önce bu konuda karşılıklı mesajlaştığım Dr. Mete Soy-
türk'ten aldım. Dr. Soytürk, von Seeckt'in hatıralarında Enver Paşa ile 20
Ekim 1918'de, yani lIttihadçı liderlerin Türkiye'den ayrılmalarından iki
hafta önce görüştüğünü, Enver'e Almanya'ya gitmek istemeleri halinde
Boğaz'da bekleyen Alman gemilerinden birinin verilebileceğini ve teklifin o
sırada Almanya'ya dönmüş olan General Friedrich Bronsart von Schellen-
dorf'dan gelmiş olduğunu yazdığını söyledi. von Seeckt'in sözkonusu hatı-
ralarını görmediğim için bilgiyi Dr. Mete Soytürk'e atfen naklediyorum.
2” Baltzer'in “Das Romantische Ende der...” başlıklı makalesinden.
© Ahmed İzzet Paşa'nın hatıralarında metinlerini verdiği mektuplar (“Fer-
yâdım”, 2/2871-289) tarih sırasına göre şöyledir:
Cemal Paşa'nın mektubu:
“1 Teşrinsani 34 (1 Kasım 1918)
Ma'ruz-ı çâker-kemineleridir,
Uzunca müddet düşündükten sonra bu aralık memleketten
uzaklaşmayı muvafık-ı ihtiyat telâkki ettim. Bilirim, birçok
mahrum-u hayâ eşhas bu uzaklaşmaya başka mânâlar vermeye
çalışacaklar. Lâkin siz herkesten ziyade bilirsiniz ki benim ef'al
ve hareketimde kanundan, kanuni muamelâttan tevekki etmemi
icab ettirecek hiçbir şey yoktur. Siyasi ve idari icraat ve ef'âli-
min kâffesi için birer birer cevap vermeye, efkâr-ı millete bun-
ların hesâbâtını açık alınla edâya hazırım. Fakat bu galeyanlı
zamanlarda, bulanık suda balık avlamak isteyen garazkâranın
ıtlak-ı lisan eyledikleri bu devr-i heyecanda bigayr-i hakkın du-
çar olabileceğim ufak bir tecavüze talıammül edemeyeceğimi
zat-ı devletleri de takdir buyurursunuz.
Memlekette yalnız kuvve-i milliyenin hâkim olduğu, mütare-
ke şerâiti icabınca aramıza karışacak olan ecânibin akd-i sulh
ile buradan uzaklaştığı zamana kadar münasebetsiz taşkınlık-
lara hedef olmayacak bir mevkiye çekilmekliğimi tercih ettim.
Asker olduğum için tensib-i devletleri üzerine irade-i seniy-
ye istihsal etmedikçe Avrupa'ya mezunen gitmeye selahiyattar
olmadığımı bilirim. Fakat bazı mülâhazat bu tarzda istihsal-i
mezuniyete teşebbüs etmekten beni menetti. Zât-ı Şevketsimat-ı
Hazret-i Padişahi her bir irâdât-ı seniyelerinin en şedid mutâ-
vaatkârı olduğuma itimat buyurarak bu hilâf-ı usul hareketimi
mazur görürler kanaatindeyim. Mâhaza bödemâ bilfiil hizmet-i
askeriye ifâsına kudretyâb olamayacağından ayrıca takdim et-
tiğim resmi istidânâmemi terviç buyurarak muamele-i tekaüdi-
yemin ifa buyurulmasını suret-i muhsusada istirham eylerim.
Istanbul'da pek kimsesiz bırakmaya mecbur olduğum evlât
ve ayâlimi zât-ı devletlerinin himaye-i necibânelerinde göreceği-
me itimadım kavi bulunduğunu arzeder ve kariben yine teşerrüf
edebilmek ümid-i vâsıkı ile ifâ-yı lâzime-i vedâ etmeme ve süret-i
mahsüsada mübarek ellerinizi öpmekliğime müsaade buyuru-
nuz paşa hazretleri.
Bahriye Nâzır-ı Sâbıkı
Birinci Ferik
Ahmed Cemal”
Talât Paşa'nın mektubu:
“Pek muhterem ve mübarek tanıdığım İzzet Paşa Hazretle-
rüne,
Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalaca-
ğını anladım. Buna rağmen memlekette kalmak ve millet mu-
vacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım
bunu âtiye tâlik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fehimaneleri ile
istişare edemedim. Müşkil mevkide kalacağınızdan, çok düşün-
dükten sonra sarfınazar ettim.
Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim memlekete namuskârâne
ve fedakârâne hizmet etmek idi. Bütün servetim Zat-ı Şahane'nin
ihsan ettiği otomobil esmânı ile her ay artırdığım yirmişer lira-
dan müterakim bin altıyüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve
bir de dört arkadaşımla birlikte isticâr ettiğimiz çiftliğin devr-i
icârından hâsıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aile-
me terkederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka nesneye
malik değilim, millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak
tayin edilecek cezayı kemâl-i cesaretle çekmek isterim.
Işte, zat-ı fehimânelerine söz veriyorum, memleketim ecnebi
nüfuz ve tesirinden âzâde kaldığı gün ilk telgrafınıza itaat ede-
ceğim.
Bâki kemâl-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa
Hazretleri. 2 Teşrinisani 334 (2 Kasım 1918).
Mehmed Talât”
Enver Paşa'nın mektubu:
“Mütareke-i münferide mecburiyeti dolayısiyle vatanımın
şimdilik alacağı şekil, yakın zamanlarda bu topraklarda nâfi bir
iş göremeyeceğime ayân bir alâmettir. Binaenaleyh zaten mevcut
olan mezuniyelim zamanında faydalı bir surette iş göreceğimi
ümit ettiğim Kafkasya'ya hareket ediyorum. Bu suretle bütün
hayat ve mevcudiyetimi iyiliğine vakfettiğim memleketimde ka-
larak dinime, milletime, padişahıma hizmet edememekten müte-
vellit teessürüm pek büyüktür. Fakat, Kafkasya'da bir Islam is-
tiklâlinin husül bulmasına yardım edebilmek ümidi teessürümü
biraz tâdil ediyor. İleride hizmet edebilmek imkânı hasıl olunca
her halde gelip burada aynı maksatla çalışmayı tercih edeceğim.
Şu müşkil zamanda deruhte buyurduğunuz vazifede muvaffaki-
yetinizi Allah'tan diler, arz-ı hürmet eylerim. 3 Teşrinisani 334
(3 Kasım 1918).
Enver”
“ Ahmed İzzet Paşa, gönderdiği emri hatıralarında yayınlamıştır (“Feryâ-
dun”, 21291):
“Dokuzuncu Ordu Kumandanlığı'na:
Sadr-ı sâbık Talât Paşa ile, nâzır-ı sâbık Enver ve Cemal Pa-
şalar ve müsteşar-ı sâbık Ismail Hakkı Paşa alıkâm-ı kanuniye-
ye ve son zamanda bizzat verdikleri sözlere ve teminata rağmen
firar etmişlerdir.
Zaman-ı idarelerindeki icraat-ı idariye ve siyasiyeden dola-
yı Meclis-i Milli tarafından aleyhlerinde ikame-i dava edilmek-
te olduğu gibi ihtilâs ve nüfuz-ı memuriyetini iddihar-ı servet
için istimal ettiği gibi esbâbı ile de bazıları aleyhlerinde serd-i
ithâmât edilmektedir. Muhakeme ve muhasebeye tevdileri tabii
ve mukarrerdir. Ancak, Enver Paşa Kafkasya? ya gitmek ve ken-
di zu'munca ve mıntıkada istiklal-i Islâm için çalışmak fikrinde
olduğunu öcizlerine yazdığı mektupta serdetmiş ve bu husus elde
edilen muhaberat ile de teeyyüd etmiştir ki, böyle bir fikrin mağ-
luben imzaladığımız mütareke şerâitine, vaziyet-i umumiye-i hâ-
zıraya nazaran âlem-i İslam'a ve tahsisen vatanımıza son darbe
vurabileceğinden cidden endişe olunur. Binaenaleyh, müteşebbis
ve mütecasirinin şiddetle takip ve behemahal derdest ve tevki-
fine lüzum-ı kat'i olduğundan Kafkasya mıntıkasına herhangi
vasıta ile çıktıkları halde derdest ve tevkif olunmaları için gerek
Batum'da ve gerek dahilde tedâbir-i kat'iyye ittihazı mukteza-yı
namus ve hamiyyettir. Tedöbir-i müttehâzeden âcilen malümat
itâsı tavsiye olunur. 4 Teşrinsani sene 334 (4 Kasım 1918).
Ahmed İzzet”
Ahmed İzzet Paşa'nın İttihadçılar'ın iadesi için Almanya Başbaka-
nı'na gönderdiği notanın metni de hatıralarında mevcuttur. (<Feryâdım”,
2/289).
9 Talât Paşa'nın bu sözleri, R-Ol torpidosu ile Kırım'a giden Ittihadçılar'dan
bazıları ile sonraki aylarda Almanya'da görüşen ve yolculuğun ayrıntıla-
rını öğrenen Şekib Arslan tarafından “Eş-Şehid Enver Bâşâ ve Rufaka-
uhü” (Lothrop Stoddard'ın “Hâdırul-Âlemi'l İslâmi”sinde) isimli eserinin
ikinci cildinde yayınlandı. Ancak, uzun süren aramalarıma rağmen kita-
bın Arapça aslına ulaşmam mümkün olamadığı için, Paşa'nın ifadelerini
eserin çok kısa bir bölümünü Türkçe'ye çeviren Aziz Akpınarlı'nın yayı-
nından naklettim: “Şehit Enver Paşa ve Arkadaşları”, 8-9.
<» Enver Paşa'nın çocukluk ve okul senelerine ait bütün ayrıntılar, bu ki-
tabın Belgeler bölümünde 1 numarada bulunan otobiyografisinde yeral-
maktadır. Enver Paşa, otobiyografisinde evlerinin Divanyolu'nda, eski
lisan mektebinin karşısında olduğunu yızıyor, Şevket Süreyya ise Enver
Paşa'nın amcası Halil Paşa'dan Enver'in Akaretler'de dünyaya geldiği-
ni naklediyor (“Son Osmanlı Paşası Halil Paşa'nın...”, Akşam, 14 Ekim
1967).
Eski lisan mektebi, Cağaloğlu'ndan Divanyolu'na çıkarken Başmusa-
hip ve Çatalçeşme Sokakları'nın kesiştiği köşededir ve bugün Cağaloğlu
Anadolu Moda Tasarımı Meslek Lisesi-Moda ve Sanat Eğitim Merkezi
olarak kullanılmaktadır.
Enver Paşa'nın amcası Nuri Paşa, Enver'in kardeşi Kâmil Bey'e 3 Ey-
lül 1931'de gönderdiği mektubuna ilâve ettiği bir notta ailenin geçmişi
hakkında bilgi vermekte, beş yahut altı nesil geriye gidebildiklerini yazı-
yor ve atamız dediği Kilili Hasan'dan itibaren dedelerini şöyle anlatıyor:
“Atamız, Kilili Hasan imiş. Kili'den Abana'ya hicret etmiş ve
orada yerleşmiş. Büyük babamız olan Hacı Kaptan, Kilili Ha-
san'ın üçüncü veya dördüncü batında gelen ahfâdından imiş.
Soyumuza evvelâ Kilili Hasanoğulları ve sonra da Kililioğulları
derlermiş. Hacı Kaptan'dan yukarısını bilen yoktur.
Hacı Kaptan, Abana'da doğmuş ve Abana'nın iki kilometre
cenubundaki Perşembe köyünden evlenmiştir. Hacı Kaptan'ın
adı “Hacı Mustafa Kaptan'dır.
Hacı Kaptan çocukluğunda gemiciliğe intisab etmiş. Bidayet-
te gemide (miçoluk) çıraklık yapmış. Sonraları çıkrıkçılık öğren-
mek üzere Istanbul'a gönderilmiş. (O zamanlar Anadolu'da her
evde dokuma tezgâhları olduğundan çıkrıkçılık en ziyade para
kazanan ve bunun için muteber bir sanatmış).
Hacı Kaptan Istanbul'a gelmeden Perşembe'den evlenmiş.
Bu kadından üç oğlu ve bir kızı olmuş. Erkeklerin büyüğünün
adı Mustafa, ortancanın Hüseyin, küçüğün Hasan imiş. Kızın
adı gayr-ı mâlüm.
Istanbul'da çıkrıkçılığı Uzunçarşı'da Halil Usta'nın yanında
öğrenmiş ve sonunda bunun kızıyla evlenmiş. Kadının adı Ziy-
neti imiş.
Ziyneti Hanım'dan da üç oğlu, bir kızı olmuş. Oğullarının
büyüğünün adı Ali Efendi, ortancasının Kâmil Bey, küçüğünün
Hafız Ibrahim imiş. Kızı küçükken olmuş.
Çıkrıkçılıktan para kazanınca tekrar gemiciliğe başlamış.
Böylelikle Hacı Kaptan mecmuu 47 sene gemicilik etmiş. Yedi
gemisi batmış. En son gemisinin modelini Uzunçarşı'daki dük-
kânına üzerine asmış imiş. Bu gemi sonraları Unkapanı'ndaki
evin mahzeninde duruyordu.
921'de benim Perşembe'de gördüğüm Mustafa Reis fevkalâde
iri çeşeli (?) bir adamdı. Hacı Kaptan'ın kız kardeşi Hanife Ha-
nım'ın oğlu imiş.
Yeniçerilerin ilgası zamanında Hacı Kaptan haftalarca evin
tavanı arasında saklanmış. Bu sebeple yeniçerilikle alâkası ol-
duğu anlaşılıyor.
Sonraları Istanbul'a gelen Hacı Kaptan'ın köydeki hanımın-
dan olan oğlu Mustafa amca iriyarı bir adamdı. Yaz-kış çorap
giymez ve markup denilen yemeniyi giyerlermiş”.
© Enver Paşa'nın doğum tarihi konusundaki karmaşa ve tartışmalar için
Halil Erdoğan Cengiz'e bakınız (“Enver Paşa'nın Anıları”, 29.-32. sayfalar
arasındaki 1 numaralı dipnot). Verdiğim 23 Kasım günü, rahmetli Cen-
giz'in de kabul ettiği tarihtir.
ULU
(da)
(dn)
087)
(018)
(0)
(400)
141)
142)
143)
ünver Paşa'nın babası ile annesinin meslekleri hakkında ortaya çeşit çe-
git iddinlar atıldı. Bu iddiaların en yaygını, babası Ahmed Bey'in “bah-
çtwan", annesi Ayşe Hanım'ın da “nâtır” yani kadınlar hamamı dellâkı
yahut “Gü yıkayıcı” olduğu idi. Bu iddialardan birinin, daha sonra dâvâ
konusu haline geldiği de gazetelerde haber olmuştu:
İngiliz politikacı Winston Churchill'in, Fransa'nın en fazla satan haf-
talık dergilerinden Paris-Match'ın 22 Haziran 1963 tarihli sayısında ya-
yınlanan hatıralarında Paşa'nın annesinden “Olü yıkayıcı Arnavut bir
kadın” diye bahsetmesi üzerine Enver Paşa'nın oğlu Ali Enver bir Fransız
avukat ile görüştüğünü ve Churchill'i dava etmeye karar verdiğini duyur-
ımuştu (Leylâ Erduran'ın Milliyet'in birinci sayfasında 5 Temmuz 1963'te
çıkan “Enver Paşa'nın vârisleri Churchill'i dâvâ ediyor” başlıklı haberi).
Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı”, Remzi Kitabevi, İstanbul 1938, sah: 6.
Şevket Süreyya Aydemir: “Son Osmanlı Paşası Halil Paşa'nın Hatırala-
rı”, Akşam Gazetesi, 29 Aralık 1967.
Abdülhak Hamid, burada Yemen'in Aden'i ile “yokluk” demek olan “adem”
kelimesi arasındaki ses benzeşmesinden istifade ederek kelime oyunu
yapmış.
“Zeytindağı”, salı: 41-44.
Sean McMeekin, “The Berlin-Baghdad...”, 192-200 ve 233.
Jonathan Schneer, “The Balfour Declaration: The OriginsoftheArab-Isra-
eli Conflict”, Random House Inc., New York 2010, sah: 64-75.
Son Halife Abdülmecid Efendi'nin evrakı arasından çıkan, bir başka bel-
geden kopye edilmiş olan ve şimdi bende bulunan bir vesikada, şunlar
yazılıdır: p
“Makam-ı hilâfet-i Islâmiyye'ye ve saltanat-ı seniyye-i Osma-
niyye'ye şeref-bahş-ı ikbâl ve iclâl iken bu kerre müptelâ olduğu
marazdan dolayı umür-ı muazzama-i İslâmiyye ve Osmaniyye-i
EE (kâğıdın bu kısmı yıprandığı için iki veya üç kelime oku-
namıyor) ifâdan âciz kalan Sultan Murâd-ı Hâmis hazretleri
iktisâb-ı beri-i tam edinceye kendilerine terketmek şartiyle veköâ-
leten hilâfet-i Islâmiyye ve saltanat-ıı Osmaniyye makamına
cülüs ettim. Binâenaleyh işbu senedi zirdemuharrerü'l- -imzâ
dört şâhid-i âdil huzurunda imza ve müşarileyhim hazerâtına
itâ eyledim. Fi 16 Ağustos 1293. Abdülhamid”
Türkiye'nin Sultan Abdülhamid dönemindeki vaziyeti burada ana hatla-
rıyla anlatılmıştır. Ayrıntılar için, o dönemi sayılarla ve istatistiki bilgi-
lerle derinlemesine anlatan birçok eser mevcuttur, onlara müracaat edi-
lebilir.
Refik Hâlid Karay, “İstibdad Devri Garabetlerinden”, Yeni İnci, 21 Mart
1953'den naklen “Memleket Yazıları-5”, Inkılâp Kitabevi, Istanbul 2014.
Sultan Abdülhamid'in aleyhinde kaleme alınmış görebildiğim en ağır şii-
rin Üsküdar Rifai Asitanesi Şeyhi olan ve Sarı Hüsnü Efendi diye bilinen
Hüsnü Ceyhun Sarıer'e (1879-1952) ait olduğunu /ttihadçı'nın Sandığı'n-
da yazmış (sah: 14) ve şiirin 1952'de Abdülbaki Gölpınarlı tarafından ya-
yınlanmış versiyonunu nakletmiştim:
Jöntürk Marşı ismi verilen şiirin, daha sonra Ali Fahri'nin 1912'de
neşredilen Emel Yolunda isimli kitabında (sah: 46-47) farklı ve uzun
bir versiyonunu gördüm. Metni edinmemi sağlayan dostum Prof. Dr.
Ali Birinci'ye teşekkür ediyor ve aynı şiirin ikinci versiyonunu aşağıda
veriyorum:
Her tarafta âh ü zâr, rahm ü şelkal nâsbedid
Her cihetle âşikâr encâm-kâr dehyâ' mezid
Su-be-sü peydâ hiras, san rüz-ı mahşerdir bedid
Bir belâdan bin belâ icad eden hain, yezid
Âdemiyyet, din ü millet düşmanı Abdülhamid
Bende-i hâssân-ı devlet, bir alay aç eşkıyâ
Durmayıp hiç gasb u garet işleri subh u mesâ
Hem döverler, hem söverler, hem de isterler dua
Bir belâdan bin belâ icad eden hain, yezid
Ademiyyet, din ü millet düşmanı Abdülhamid
Zulm ü cevri koskoca bir mülkü tahrib eyliyor
Rütbe, para, gafilânı fıska tergib eyliyor
Bir hafiyye, bir deni, bin hud'a tertib eyliyor
Bir belâdan bin belâ icad eden hain, yezid
Ademiyyet, din ü millet düşmanı Abdülhamid
Nâle-i dilsüz-ı ümmet nağme-i çeng ü setâ
Hün-ı mazlumin-i millet kevser-i her dü serâ
Bir şeririn keyfiçün dünya ve mâfihâ fedâ
Bir belâdan bin belâ icad eden hain, yezid
Ademiyyet, din ü millet düşmanı Abdülhamid
Ittifak yok, ittihad yok, bir felâkettir gider
Aşinâ yok, asdika yok, bir cehâlettir gider
Hayf, öyle bir gidiş ki cenneti virân eder
Bir belâdan bin belâ icad eden hain, yezid
Âdemiyyet, din ü millet düşmanı Abdülhamid
49 Şehzade Mehmed Âbid Efendi'nin tarihçi İsmail Hâmi Danişmend'e yazdığı
ve şimdi bende bulunan mektuplarının 9 Temmuz 1955 tarihli olanından.
“9 Mehmed Âkif, “Safahat”, Altıncı Kitab: “Âsım”, İkinci tab'ı, İstanbul 1347-
1928, salı: 69.
49 Cumhuriyet, 31 Mayıs 1933, sah:1. Karacan yazısında daha sonra Bal-
kanlar'ın elden çıkışı ile ilgili olarak Abdülhamid'in yanısıra, Ittihad ve
Terakki'ye de yüklenmektedir ve tefrikanın ilk günü şöyle yazmıştır:
“...Sultan Hamid'le Ittihat ve Terakki'nin hatâları, 1878'den
1918'e kadar geçen 40 sene içinde koskoca Osmanlı Imparator-
luğu'nu mahvetti.
..Tarih gösteriyor ki, meşhur Berlin Kongresi'nden sonra
dahi, Osmanlı Devleti, hattâ Afrika'daki koca Trablusgarb'ı he-
saba katmadan, Işkodra'dan tâ Basra'ya kadar uzanan büyük
bir imparatorluk halindeydi.
Fakat, Abdülhamid'in, cinayet derecesine varan hamâkatı ve
zahmetsizce kazanılmış bir mirasın her sıkıştıkça bir kısmını
vererek gününü gün etmek siyasetidir ki, o beş yüz senede mil-
yonlarca Türk'ün kanı balhasına ele geçirilmiş imparatorluğu,
millet hayatına nisbetle göz açıp kapamak demek olan elli sene
içinde çökertti, yıktı, yoketti.
Murad Hüdâvendigâr gibi, Yıldırım Bayezid gibi, İstanbul'u
alıp Şarki Roma Imparatorluğu'nu yıkan ve yalnız Türk tari-
hinin değil, insanlık tarihinin bir devrini kapayarak başka bir
devrini açan Fatih Mehmed gibi, Kanuni Süleyman gibi, Yavuz
Selim gibi hakanlar ve onların başlarına geçerek akından akına
kogturdukları nice eroğlu er silâhşorlar, Bulgarla, Sırpla, Yu-
nanla, Ulahla, Macarla, Nemseli ve Rusyalı ile, asırlarca kılıç
kılıca, topuz topuza uğraşarak şehir şehir, memleket memleket
ucu bucağı bulunmaz bir ülke fethettiler.
Ama, günün birinde, falan padişahın tohumundan, yalnız
mukaddes sanılan bir tohumdan geldiği için tahta oturan, 'sul-
tan ibnü's-sultan' ismini alan bir adam, ahşap kafasına geçirdi-
ği püsküllü kırmızı fesiyle adamdan ziyade korkuluğu andıran
biri, kapkara bir hâile tipi, bütün o iklimleri, denizleri, Asya'nın
ortasından Avrupa ortalarına sarkan ve Afrika'nın yarısını kap-
layan toprakların hepsini, tapusuna şartsız tasarruf edilmiş bir
çiftlikten daha kolaylıkla dağıttı, sattı, yedi, bitirdi. Ve... Haz-
metti.
Vatana ihanet derecesi, vatanı satan kardeşinden asla farklı
olmıyan Abdülhamid, Türk milletinin lânet ve nefretine, Vahi-
dettin'den daha az müstahak olmuş değildir.
Evet, Osmanlı-Rus harbinden sonra, evvelâ Ayastefanos mu-
ahedesi ile, sonra da, Rusya'nın imzalattığı o muahede bir tara-
fa bırakılarak Ingiltere ve Avusturya'nın ısrarı ile kurulan Ber-
lin Kongresi ile filvaki, Osmanlı Imparatorluğu parçalanıyordu.
Sırbistan ve Karadağ, büyüyerek müstakil birer devlet oldu.
Ikiye ayrılınış, fakat geniş bir Bulgaristan ihdas edildi.
Besarabya ile Batum'u, Kars ile Ardahan'ı Ruslar aldılar.
Avusturya-Macaristan, harpten evvel Rusya ile yaptığı bir
anlaşmaya dayanarak, Bosna-Hersek'i askeri işgal altına aldı.
Ingiltere, Ruslar'ın Anadolu'da ilerlemeleri takdirinde Os-
manlı ülkesini müdafaa edeceğine dair Osmanlı devleti ile bir
muahede yapmış ve güya, o havalide bir istinat noktası olmak
üzere, Kıbrıs'ı işgal etmişti. :
Fransa da bu korkunç yağmada hissesiz kalmamak için, In-
giltere ve Almanya ile uyuşarak, Tunus'u zaptetti.
Hattâ, Ingilizler, Kıbrıs'la da iktifa etmediler: Mısır'ı işgal
ettiler.
Fakat, bütün bunlara rağmen, paramparça edilmesine rağ-
men, Osmanlı Devleti, o halinde bile, bugünün Fransa, Lehis-
tan, Yugoslavya gibi en geniş topraklı Avrupa devletlerinden
daha büyük, dağ gövdesini beş kıt'anın üçüne yayınış, gene koca
bir hakanlıktı.
Binaenaleyh, Ayastefanos Muahedesi tarihi olan 1878'de de-
gil, fakat 1878'den epeyce sonradır ki, Osmanlı Imparatorluğu,
muazzam bir buz kalıbı gibi, Ermeni komitalarının bulunduğu
şark hudutları ile Makedonya komitacılarının barındığı garp
hudutlarından çatlaklar verdi ve çözülmeye yüz gösterdi.
Filvaki, Ermeni komitalarının faaliyeti, Rusya'nın işine gel-
mediği için, o fesat ocağı uzun müddet tütmedi.
Fakat, Makedonya'daki fesat volkanı bilhassa Rusya'nın işi-
ne geldiği için ve en başta onun himmeti ile tam verimini verdi.
Bu suretledir ki Osmanlı Devleti Abdülhamid'in hatâlarını is-
tismar eden Fener Patrikhanesi ve Bulgar Eksarhanesi tarafla-
rından zehirlendi, Makedonya komitası tarafından kemirildi ve
nihayet bir leş haline getirilerek, Enver Paşa ile Talât Paşa'nın,
mazeretleri kupkuru hamiyet olan bilgisiz idareleri altında, son
nefesini vermekte gecikmedi
1878'den 1918'e kadar süren kırk senelik vekayiin tedkikin
den çıkan hüküm budur. ,
Berlin Muahedesi'ne, “Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki
hristiyanların hakları korunacak!” diye bir madde konulmuştu.
Imparatorluğu öldürmek için kullanılan silâhların başlıcası
bu olmuştur.
Türkiye'de “Şeriate uymaz!" diye matbaaya müsaade edilme-
diği devirlerde, Makedonya'da, hep bu madde ileri sürülerek
kilise üzerine kilise fermanı alıp dağı taşı, papasla, daskalla
doldurdular ve Makedonya sırtlarına kurdukları matbaalarda
basılan yüzbinlerce propaganda kitabı ile, denebilir ki, dağı taşı
ayaklandırdılar.
Siyah cübbeleri altında tabanca saklı fakat elleri haçlı Orto-
doks papaslar boyuna mektep açtılar, boyuna kilise açtılar ve
okuyup silâhlandırdıkları halkı ayaklandıra ayaklandıra, “Türk
zulmediyor” diye bağırmaya başladılar.
Gürültü, ayyuka çıkıyordu!
Makedonyalılar, “Bizi kurtarın! diye Avrupalılar'ı çağırıyordu.
Islahat istiyorlardı.
Ne ıslahatı?
Malüm değildi.
Avrupa, gelmekte gecikmedi.
Islahat, kabul edildi.
Islahatın ne olduğu, ıslahatı verdikten sonra anlaşıldı. Biraz
daha kilise, biraz daha mektep açtılar ve... Tekrar ayaklandılar.
Şimdi, tıpkı şimdiki gibi! Muhtariyet istiyorlardı.
Rus Çarı ile Almanya Imparatoru Reval'de konuştular: Muh-
tariyet vermekte mutabık kaldılar.
Her açılan ağzı bir lokma ile tıkamayı devlet siyaseti yapmış
olan Abdülhamid, azı dişlerini gösteren Makedonya için bunu
da kabul etmek üzere idi ki, vaziyeti haber alan Üçüncü Ordu,
isyan etti.
Meşrutiyet ilân edildi.
Sindiler.
Hattâ, başlangıçta, Ittihad ve Terakki'nin 'müsavat”, “uhuvvet
düsturlarını keçe külâhlarına işliyerek, dost bile göründüler.
Biraz sonra, 31 Mart isyanından sonra bu sefer istediklerini
tam almak için tekrar başkaldırmak üzere idiler ki bu defa da
Ittihad ve Terakki, evvelce verdiği bütün müsaadeleri sıfıra in-
diren zecri ve cezri hareketlere girişti.
Abdülhamid'in hatası şu oldu ki, kiliselerle mektepleri, yani
fesat ocaklarını kapatacağına, çeteleri kesmeğe girişti!
Ittihad ve Terakki'nin hatası şu idi ki, sonradan hazinesinde
92.000 lira ile Umumi Harb'e girdiği gibi (Cavid Bey'in Divanı
Alfdeki ifadesi), kâfi derece kuvvetlenmeden, Makedonya'ya ve-
rilmiş ıslahatılağvederek Makedonya komitasına gürültü baha-
nesi ve Rum kilisesi ile Bulgar kilisesini birleştirmeye yarayan
yanlış politikası neticesi olarak o zamana kadar birbirini yiyen
Balkan devletlerine de Makedonya'yı paylaşmak esası üzerine
dayanan bir ittifak yapmaları imkânını verdi.
Harp oldu, Rumeli'yi kaybettik.
Üçüncü hata:
Ikinci Balkan Harbi başlayıp da “Statüko/” diye bağıran dev-
2
40
(4M)
49
(0)
(61)
(52)
(83)
(54)
(55)
156)
(57)
168)
159)
(60)
(6)
162)
loslerin bütün tehditlerme rağınen Türk ordusu Edirne'ye gir-
dikten sonra daha ilerleyemeyişimiz ve milyonlarca Türkle dolu
'Türk'ün öz ellerine gitmeyişimiz olmuştur.
Önü apaçık ve müdafaasız kalmış Edirne'de o zaman niçin
durduğumuz, herkesin birbirine sorduğu bir istifham işareti ha-
linde, hâlâ kimsenin malümu değildir!
Işte, bu suretledir ki, arkalarını Rusya'ya dayayan beş buçuk
papasla üç buçuk komitacı, o koca imparatorluğun hakkından
gelen vekayiin açılıp çözülmesine sebebiyet verdiler.
Eğer o devrin adamlarında biraz uzağı görmek hassası, ted-
bir almak kabiliyeti, bir parça idrak, bilgili bir vatanseverlik
olsaydı, yahut Mustafa Kemal bundan yirmi beş sene evvel,
Selânik'te, o vaziyetlerde devletin tutması lâzım gelen yol hak-
kındaki düşüncelerini emredecek imkânlara malik bulunsaydı,
Türkiye, bugün dahi, Işkodra'dan Basra'ya uzanan ve dört tara-
fa dalbudak salmış o koca hakanlık coğrafyası içinde kalacaktı.
Böyle, Avrupa'ya ancak el atmış, bi'n-nisbe küçük bir devlet
olarak kalmayacaktık.
Makedonya komitasının ihtilâl tarihi, Osmanlı Devleti'nin
son elli sene zarfında nasıl battığının ve batırıldığının da tari-
hidir...”.
Burada ve daha sonra yapılan alıntıların yeraldığı otobiyografinin tam
metni bu kitabın Belgeler bölümünde, I numaradadır.
Yamauchi, 239-242.
Enver Paşa'nın babasına yazdığı mektuplardan bazılarının tam metinb-
leri, bu kitabın Belgeler bölümünde 6 ile 8 numaralar arasındadır.
Enver Paşa'nın kızkardeşi Hasene Hanım'a yazdığı mektuplardan bazıla-
rı bu kitabın Belgeler bölümünde 9 ve 10 numaradadır.
Bu kitabın Belgeler bölümünde yeralan 10 numaralı mektuptan.
Benim Şahbaba'ya bakınız. Sah: 542, 29 numaralı belge.
Telgrafın tam metni: “An Kırçova, Tarih: 5 Teşrinsani 318. Manastır'da
Kondüktör Ahmed Bey'in hânesine. Enver'in hamdolsun birincilikle geçti-
ğini benim de terfi ettiğimi tebşir ederim. Pederiniz Ahmed”.
Şevket Süreyya Aydemir, “Makedonya'dan Orta Asya'ya...”, 1/428.
Kâzım Karabekir, “Hayatım”, 150.
Benim İttihadçı'nın Sandığı'na bakınız. Sah: 233-234.
Şevket Süreyya Aydemir, “Makedonya'dan Orta Asya'ya...”, 522-523.
Uzunçarşılı'nın makalesinin (“7908 Yılında İkinci Meşrutiyet'in...”) çeşit-
li yerlerine ve o sırada Selânik, Manastır ve Kosova vilâyetlerinin umumi
müfettişi olan Hüseyin Hilmi Paşa'nın şimdi ISAM'da bulunan evrakına
bakınız.
İttihadçılar'ın yayınladığı Neyyir-i Hakikat Gazetesi'nden nakleden: Ah-
med Refik, “Inkılâb-ı Azim (11 Temmuz 1324/”, Dersaadet, Asır Matbaası,
1326-1324 (1908), sah: 84-86.
Uzunçarşılı, 140.
İsmail Hakkı Okday, “Yanya'dan Ankara'ya”, Sebil Yayınevi, İstanbul
1975, 187.
Sözkonusu mektupların orijinalleri, Birinci Dünya Savaşı senelerinde
Türk-Alman ittifakında popaganda vazifesi ile görevli olan, Ittihadçı li-
(63)
164)
(65)
(66
(67)
(68)
(69
(70)
(71)
(72)
(73)
(74)
(75)
(76)
(ee)
(78)
(79)
derler ile yakınlığı bilinen ve Talât, Paya'nın 1921 Mart'ında Berlin'deki
cenaze merasiminde konuşma yapan Prof. Jürnst. Jaeckh'in (1875-1959)
bugün Yale Üniversitesi'ndeki kolleksiyonundadır, Enver Paşa'nın bende-
ki evrakı arasında da bazı mektuplar bulunmaktadır ve aralarında yine
Fransız olarak bir çocuğa yazılmış olanı da vardır.
Mektuplar arasında Maria Sarre'ye yazılmış olanların dışında başka
bir kişiye gönderildikleri belli olanlar da mevcuttur. Prof. Jaeckh tama-
mının kendisine yazılmış olduğunu iddia etmiş ise de, hitaplardaki sen ve
siz gibi farklılıklar ile hanımlar için kullanılan bazı kelimeler tek muha-
tabın Jaeckh olmadığını göstermektedir.
Enver'in mektuplarının ilk yayını Prof. Jaeckh tarafından propa-
ganda maksadıyla ve yine kendisine yazılmış gibi gösterilerek 1912'de
Frankfurter Zeitung'da yapılmış ama metinlerin kimi yerleri sansürlen-
miş, yine Alman askeri makamları tarafından sansürlenerek Münih'te,
1918'de Hugo Bruckman Yayınevi tarafından “Enver Pascha um Tripolis”
adıyla propaganda maksatlı kitap olarak çıkmış ve birkaç ay sonra ikinci
baskısı yapılmıştır.
Enver Paşa'nın sözkonusu mektupları ile ilgili en geniş yayın Şükrü
Hanioğlu'na aittir (“Kendi Mektuplarında Enver Paşa”, Der Yayınları, Is-
tanbul 1989), ancak Prof. Jaeckh'in kolleksiyonunda yayınlanmamış baş-
ka mektuplar da bulunmaktadır.
Mektuplarda sık sık Ma chöre ve benzeri şekillerde hitap edilen hanı-
mın kim oluğu konusunda şimdiye kadar kesin bir bilgi verilmemiştir ve
bu hanımın Maria Sarre olduğu, burada tarafınıdan ilk defa ifade edil-
mektedir.
Sarre ailesi hakkında: Malte Fuhrmann: “Almanya Potsdam'da...”
Mektubun tamamı, bu kitabın Belgeler bölümünde 10 numaradadır.
Bir Ömür Boyunca, 122.
“Nil Kıyısından Boğaziçi'ne...”, 345. Yayında mektubun tıpkıbasımı var-
dır.
Osman Selaheddin Osmanoğlu, Jamil Adra and Edhem Eldem, “Geneo-
logy of the Imperial...”, 40.
Enver'in ordu kaimesi hakkında; Kenneth M. Mackenzie, “Enver Pasha
Paper...”. Mackenzie, makalesinde Cüneyt Ölçer'in yayınladığı “50 Yılın
Türk Kâğıt Paraları” serisinin 2 numaralı bülteninden (Istanbul, 1977)
istifade ettiğini yazıyor.
Hüseyin Cahid Yalçın, “Tanıdıklarım”, 78.
Hasan İzzet Altınanıt,”Ebemkuşağındaki...”, 39.
Ali Suat Ürgüplü: “Şeyhülislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi'nin...”,
350-351.
Hanioğlu, “Kendi Mektuplarında...”, 224.
Hanioğlu, “Kendi Mektuplarında...”, 228-229.
Günlüğün tam metni tarafımdan yayınlanmıştır:“Mahmud Şevket Paşa'nın
Sadaret Günlüğü”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014.
“Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü”, 40-42.
“Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü”, 56, 61, 62, 63.
İncil'in Korintliler kısmı, 13/2.
Hanioğlu, “Kendi Mektuplarında...”, 228.
Ahmed İzzet Paşa, “Feryadım”, 1/1583.
,
.Min
ULUN
nd)
(ni)
(LL
a“
ind)
(M7
UM)
Uİ
(10)
“
A.)
UD
(0)
195)
196
(97)
The Mahiers of the Modern Midetle Kast, 164.
Ismet İnönü, “Hatıralar”, 1/86.
İsmet, İnönü, “Hatıralar”, 1/142.
Ismet İnönü, “Hatıralar”, 1/44.
Ismet İnönü, “Hatıralar”, 1/84.
Ismet İnönü, “Hatıralar”, 1/146.
İsmet İnönü, “Hatıralar”, 1/146-147.
Şahbaba, 15.
Winston Churchill, “The World Crisis”, 273.
Winston Churchill, “The World Crisis”, 275.
Sazanuv, 135.
Winston Churchill, “Türkiye ve Sulh Bloku”, Cumhuriyet, 22 Mayıs 1939,
sah: 3.
İttihad ve Terakki'nin ittifak arayışları Türkiye'nin Birinci Dünya Sa-
vaşı'na girişini konu alan ve bir kısmını bu kitabın bibliyografyasında
verdiğim birçok çalışmada ele alınmış olduğu için burada ayrıca kaynak
göstermiyorum.
İsmet İnönü, “Hatıralar”, 1/149,.
Benim Jğihadçı'nın Sandığı'nda, 452. Sahifedeki 213 numaralı belge.
Almanya ile yapılacak bir anlaşmada kullanılması için yabancı dilde
hazırlanmış orijinalinden tercüme edilmiş intibaı uyandıran belgenin
altındaki Hicri ve Rumi tarihler, 8 Safer 1333 ile 26 Kânunevvel 1914
günleri birbirini tutmuyor. Hicri tarih 26 Aralık 1914'e, Rumi olan ise 8
Ocak 1915'e tekabül ediyor. Ancak, o devirde Rumi aylardan sonra Milâdi
senenin yazılması âdet değildir ve tarihler arasındaki bu fark belgenin
tercüme olduğunu göstermektedir. Zira, yabancı dilde hazırlanmış mil-
letlerarası metinlerde tarihlerin Hicri ve Milâdi olarak kullanılması tea-
müldendir ve 8 Safer 1333'ten sonra 26 Aralık 1914 yazılmasından ikinci
tarihin Milâdi ve metnin de tercüme olduğu anlaşılmaktadır. Ben de bel-
geyi yayınlarken bir hata yapmış, tarihleri Milâdi'ye çevirirken yanlışlık-
la 8 Ocak 1914 yazmışım.
Baron Wangenheim'in mektubunun tıpkıbasımı için: “Nil Kıyısından Bo-
Zaziçi'ne...”, sah: 257-258.
Mektubun tam metni, bu kitabın Belgeler bölümünde 31 numaradadır.
Cemal Paşa, hatıralarının ilk baskısında ne şekilde yapıldığını öğreneme-
diği ittifak konusunda şöyle yazar:
“..Alman-Türk Ittifakı, şimdiye kadar herkesin zannettiği
gibi harb-i umumi esnasında akdolunmadı.
Gerçi imza mes'elesi 2 Ağustos 1914'te vâki oldu ise de, mü-
zakerâta harb-i umumiden evvel başlandı.
Müzakerâta ne zaman ve kimin teşebbüsüyle linitiatif| baş-
lanılmış olduğunu tâ muahedenin imza olunduğu güne kadar
bilmiyordum”. (Cemal Paşa, “Hâtırat”, 1922 baskısı, sah: 89).
Paşa'nın hatıralarını ilk baskıda yeralmayan balıisleri de ilâve ederek
1959'da yeni harflerle yayınlayan oğlu Behçet Cemal, babasının ittifak-
tan sözettiği kısmın altına koyduğu dipnotta “Cemal Paşa, Almanya-Tür-
kiye ittifak muahedesinin kendisinden gizli tutulması hususunda, hatı-
ralarının müsveddelerinde aşağıdaki düşünceleri yazmış fakat sonradan
bunların o sıralarda (1919) neşrin uygun görmeyerek üzerlerini çizmiş
ve neşredilen kitabında yer vermemiştir. Turıhi gerçekleri aydınlatmaları
bakımından bu çizilen kısımları aynen buraya koymayı lüzumlu bulduk”
dedikten sonra, Cemal Paşa'nın yazdığı ama ilk baskıya almadığı kısmı
ilâve ediyor: d
“Istanbul'da ben bu fikirleri kafalm|jdan geçirirken, Istan-
bul'u Rusya'ya vermek için Fransız Reisicumhuru Mösyö Poin-
care'nin Petersburg'da bir muvafakatnâme imza etmekte oldu-
gu hakikati bugün meydana çıktığına göre, düşüncelerimin ne
kadar doğru ve kararımın ne derece isabetli olduğu sabit olmuş-
tur zannederim.
Yalnız bir nokta kalıyordu. Acaba bu ittifak müzakeresi ne
zaman başladı ve benden niçin gizlendi? Müzakerenin benden
gizli tutulması hakkımda bir itimatsızlık gibi telâkki edilemez
mi? Bu itimatsızlık tahakkuk ettikten sonra benim kabineden
çekilmekliğim icab etmez ıni idi? Şimdiye kadar yaptığım mü-
teaddit teşebbüslere rağınen bu ittifaka götüren müzakerelerin
ne zaman ve nasıl başlamış olduğunu hâlâ öğrenemedim. Yal-
nız, biliyorum ki, bu mes'ele evvelâ Enver Paşa ile Wangenheim
arasında görüşülmüş ve sonra Wangenheim ile Sadrıazam Paşa
arasındaki resmi müzakerelere intikal etmiş. Alman Sefiri'nin
pek şahsi dostu olan Deniz Ataşesi Albay Humann'ın bana biz-
zat anlattığına göre de bu ittifakın lüzumuna evvelâ Sefir Wan-
genheim inanmış ve Istanbul'da muhitin buna taraftar görün-
düğünü anlayınca Imparator'un 1914 yılındaki Korfu seyahati
esnasında Istanbul'dan Korfu'ya giderek Imparator ile Başvekil
von Bethman-Hollweg'in de muvaffakatlerini almış ve dönüşün-
de işe büyük bir ehemmiyetle teşebbüs ederek neticeyi almağa
muvaffak olmuş.
Bu teşebbüsün benden gizli tutulmasının arkadaşlar tarafın-
dan hakkımda bir itimatsızlıktan doğduğu dahi kat'iyyen sabit
olamadı. Hattâ, bu hadiseden dolayı arkadaşların bana karşı
pek mahcup olduklarını anlayordum.
Bu mes'eleyi kendi kendime şöyle tevil ediyorum:
Wangenheim benim bir Türkiye-Fransa ittifakı meydana ge-
tirmek üzere büyük gayret sarfetmekte olduğumu bildiğinden,
mensup olduğum hükümetin siyasi kanaatlerim dışında Alman-
ya ile ittifak müzakerelerine girişmiş olduğunu görünce buna
şiddetle muhalefete kalkışınam ihtimâlini dikkat nazara almış
ve müzakereler kat'iyyet kesbedinceye kadar mümkünse benim
habersiz bulundurmaklığımı rica etmiş olacaktır. Belki de ciddi
müzakerelere ben Paris'te iken başlanılmış ve dönüşümde pek
ziyadeilerlemiş olan müzakereler, benim uğradığım muvaffaki-
yetsizlik üzerine sür'atlendirilerek yine benim gıyabımda neti-
celendirilmiştir.
Şimdi bu hâdiseyi bir izzetinefis meselesi yaparak istifa ede-
cek olursam, memleket için hayırlı bir teşebbüste bulunmuş olur
mu idim? O zaman da düşünmüştüm, şimdi de düşünüyorum.
Böyle bir hareketi ben şahsi kırgınlıktan başka bir şeye ham-
ledemiyorum. Eğer Fransa'dan, Fransa'nın muayyen ve maddi
teklifleri ile dönmüş olsa idim de arkadaşlarım, “Buna karşı Al-
manlar'ın da şu teklifi var!” demiyerek benim gıyabımda gizlice
müzakerelere devam ve ittifaknameyi imza etmiş olsalardı, o
zaman mes'ele bir vatan menfaati dâvâsı olur ve şahsen ortaya
atılmak ve Fırka içinde arkadaşlar aleyhinde şiddetli bir mu-
halefet cereyanı hâsıl ederek, ittifakın kat'iyet kesbetmemesine
çalışmak icap ederdi. Halbuki esasını şimdi benim de muvafik
gördüğüm bir ittifakın müzakeresi sırasında bana haber ver-
medikleri için bunu bir izzetinefis meselesi yapıp istifa etmek,
aramızda her zaman ihtilâfgörmekiçin can atan tufeylilerin ek-
meğine yağ sürmek ve memlekette lttihad ve Terakkiinin zayıf-
laması ile neticelenecekti. Bunu bir prensip meselesi yapınağa
ise imkân yoktu. Çünki, gerçekten o zaman kabinede bulunan
bazızâtlaran bu işin gizli tutulmasına ben de tarafardım. O hal-
de prensip nazariyesine ben kendim muhalefet etmiş olacaktım.
Bu itibarla her halde izzetinefsimin son derece rencide edilmiş
olmasına rağmen istifa etmemeye ve memlekette Ittihad ve Te-
rakki'yi sağlam bir milli kütle halinde göstermek için buna ta-
hammül etmeye karar verdim.
Ertesi gün gördüğüm Cavid Bey'i de pek ziyade müteessir gör-
müş ve yukarıdaki mütalâaları ileri sürüp isbat ederek teessür-
lerini teskine çalışmıştım” («“Hâtıralar”, 1959 baskısı, 129-132).
*9 ATASE; BDH, Klasör 1646, Doya 30, Fihrist 11.
(88)
(100)
(101)
(102)
1103)
(104)
(105)
(106)
(107)
(108)
(109)
Benim “Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü”nde, 42-43.
İlk defa Ali Kaşıyuğun'un Sütçü İmam Üniversitesi'nde yaptığı “Ar-
şiv Belgelerine Göre Osmanlı Devleti'nin Ittifak Arayışları ve 1. Dünya
Savaşı'na Girişi (1911-1914)” başlıklı doktora tezinde yayınlandığını
gördüğüm belgeyi benim Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü'ne
naklederken (salı: 162) bir tarih hatası yapmış, Hafız Hakkı Paşa'nın ter-
cümesinde yeralan 9. 8. 30 tarihindene dikkat çekerek “Almanca metin
ile Türkçe tercüme arasındaki iki aylık tarih farkının üzerinde durulması
lâzımdır” demişim. Halbuki tarihler arasında fark yoktur, Mart ayı Rumi
senenin başlangıcı kabul edildiği takdirde Ağustos sekizinci ay olmakta
ve Milâdi 22 Ekim 1914, Rumi 22 Ekim'e tekabül etmektedir. Hatamı
burada tashih ediyorum.
“Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış...”, 42.
Anlaşmaların toplu bir değerlendirilmesi içinn Azmi Özcan, “Osmanlı
Mülkünü Paylaşım...”.
James Barr, “A Line in the Sand”, çeşitli yerler, özellikle de 1. sayfadan
başayan Prologue kısmı.
Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam”, 102-105.
Kâzım Karabekir, “Hayatım”, 229.
Benim “Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü”nden, 10-12.
“Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış...”, 91.
“Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış...” 110-111.
Bu telgrafların suretleri, Mahmud Kâmil Paşa'nın (1880-1922) Türk Ta-
rih Kurumu'ndaki evrakı arasındadır. 1915'teki Sarıkamış bozgunundan
sonra Üçüncü Ordu'nun başına getirilen ve Şark Cephesi'nde Ruslar'a
karşı mücadele eden Mahmud Kâmil Paşa'nın evrakı, ölümünün üzerin-
den kırk seneden fazla bir zaman geçmesinden sonra, 1960'lı senelerde
piyasaya düştü, Istanbul'da haraç-mezat satıldı ve belgelerden bazıları
daha sonra Türk Tarih Kurumu'na hediye edildi.
Kurum'da bulunan evrakın tamamının fotokopileri, 2013'te bana bir
klasör içerisinde ve posta ile gönderilmişti ama zarfın üzerinde ve klasör-
(110)
div
1112)
(113)
(014)
(115)
(116)
(000)
(118)
(119)
(120)
(21)
(122)
(123)
(124)
(125)
(126)
(121
(128)
(129)
de gönderenin ismi yoktu. Aynı klasörde bulunun ve 2005'te 'T'ürk 'Tarih
Kurumu'nun başkanı olan Prof. Yusul' Hulaçoğlu'nun imzasını taşıyan
iki teşekkür mektubundan, evrakın o senenin Nisan ve Mayıs aylarında
iki parti hâlinde Kurum'a bağışlandığı ve bağışı Orhan Peker'in yaptığı
anlaşılıyordu.
İsmail Hakkı Okday, 325.
“Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış...” 111.
Arı İnan, “Enver Paşa'nın Özel Mektupları”, İmge Kitabevi, Ankara 1997.
Burada bazı paragraflarını naklettiğim on adet mektup, Arı Inan'ının ya-
yınından alındı. Mektupların tam metinleri, Inan'ın kitabında sırasıyla
176., 178., 180., 182., 188., 185., 190., 191.,186. ve 189. sayfalardadır.
Belgeyi ilk yayınlayan, Şevket Süreyya Aydemir'dir: “Makedonya'dan
Orta Asya'ya...”, 3/146-152. Bu kitapta, belgenin Türk Tarih Kurumu'n-
daki orijinalinden çektiğim görüntüleri kullandım.
Konu hakkında, Paul Domont'un eserinin “Osmanlıcılık, Ulusçu Akım-
lar...) çeşitli yerlerinde izahat vardır.
Masonik yayınlardan nakleden: Orhan Koloğlu, “İğtihadçılar ve Mason-
lar”,291.
Enver Paşa'nın “Dikkat Edelim, Aldanmayalım” başlıklı makalesinden.
“Livayü'l-Islâm”, sayı 8, 1 Temmuz 1921.
Petrol konusundaki anlaşmazlık için: Sean McMeekin, “The Berlin-Bagh-
dad...”, 318-339.
Berlin ile İstanbul arasında yaşanan Kafkasya mücadelesinin Alman bel-
gelerine göre değerlendirilmesi için: Mustafa Çolak, “Enver Paşa. Osman-
lı-Alman lttifakı”, 137-169 ve yine Mustafa Çolak, “Alman Imparatorlu-
ğu'nun...”, 169-238.
Enver ve Halil Paşalar arasında bu konudaki temaslar için bu kitabın
164. sahifelerine ve aşağıda, 127. dipnotta verdiğim kaynağa bakınız.
Metnin tamamı, benim“Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrükesi”ndedir: 172-
178:
Turancılık konusunda Ingiliz istihbaratına air iki rapor: “Report on the
Pan-Turanian Movement”, Intelligence Bureau, Department of Informa-
tion, October 1917 ve “Memorandum on the Panturanian Movement”, The
National Archives, Cataloge Reference: CAB/24/25.
Vedânamenin tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 4 numaradadır.
Zeytindağı, 117-119.
Bir Ömür Boyunca, 138.
Enver Paşa'nın bu ve bundan sonraki bölümlerde yeralan ve Masayuki
Yahmauchi ile Ar Inan'ın yayınladıkları mektuplardan yaptığım alıntı-
ları her mektubun sonundaki dipnotlarda gösterdim. Paşa'nın nereden
alındığı konusunda atıf yapmadığım yazışmalarının tamamı, Naciye Sul-
tan'a yakında tamamını yayınlayacağım mektuplarındandır.
Yazışmalardan bazılarının orijinallerinin görüntüleri ve yeni harflere kıs-
men çevrilmiş metinleri için: Aydemir, “Makedonya'dan Orta Asya'ya...”,
3/464-472.
Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye'de Siyasal Partiler”, 3/5715.
Bu mektup ile yine bu bölümde kullandığım belgelerin birkaçı, Masayuki
Yamauchi'nin Türkçesi 1995'te yayınlanan “Hoşnut Olamamış Adam-Enver
(130)
(431)
(132)
(133)
(134)
(135)
(136)
Paşa" isimli kitabında da yerulmaktadır. Ancak gerek bazı yanlış okuma-
hir, gerekse de isimler hakkında yapılmış olan kimi hatalar sebebi ile, bazı
mektupları Yamauchi'nin kitabından nakletmek yerine Türk Tarih Kuru-
mu'ndaki orijinallerinin yeni harflere tarafından çevrilmiş şekillerini kul-
lasımayı tercih ettim ve Kurum'un arşivinde bulunan belgeleri dipnotlarda
gösterdim. Kaynakları dipnotlarda gösterilmeyen bütün belgeler, bendedir.
Burada, belgeleri okuma ve değerlendirme konusunda düşülen hatala-
ra örnek teşkil etmesi bakımından yanlışlığa dikkat çekeceğim:
Japon tarihçi Masayuki Yamauchi'nin “Hoşnut Olamamış Adam-En-
ver Paşa” isimli eseri, Paşa hakkında yapılan ve belgeye dayanan yayın-
ların en önemlilerindendir ve Ittihadçılar'a ait olup Türk Tarih Kurumu
Arşivi'nde muhafaza edilen ama Türk tarihçilerin nedense üzerinde bir
türlü çalışmadıkları 191 adet çok önemli belge ile muhteviyatından, Ya-
mauchi'nin eseri sayesinde haberdar olunmuştur.
Ancak, yayında metin yahut şahıslar konusunda yapılmış bazı hatalar
mevcuttur; gerçi bir eserde hatâ olması normal ve hatâsız ser mümkün
değildir ama özellikle bir yanlışa dikkat edilmesi lâzımdır:
Yamauchi, Sakarya Savaşı sırasında Batum'da bulunan Enver Pa-
şa'nın Berlin'deki kardeşi Kâmil Bey'e gönderdiği mektubu “Yaklaşık iki
aydır sizden mektup alamadım. Açıkça itiraf ederim ki, kederden yıkıl-
dım. Sana iki telgraf gönderdim. Fakat cevabını alamadım. Allah bile
Sakarya zaferinin sonuçlarından hayrete düşmüştür” şeklinde yorumlu-
yor (246. sahifedeki 133 numaralı belge hakkında 67. sahifede yaptığı
yorum), yani Mustafa Kemal'in Sakarya'da kazandığı zaferin Allah'ı bile
şaşırtacak şekilde beklenmedik birşey olduğunu söylüyor.
Bu ifadelerin gerçek olması, Enver Paşa'nın açıkça hain olarak yafta-
lanmasını gerektirecek mahiyettedir.
Ancak, sözkonusu ifadeler, mektubun Türk Tarih Kurumu Arşivi'nde
bulunan orijinal nüshasında “Ne ise, bakalım, herhalde Cenâb-ı Hak bu
harbin sonunu hayreder” şeklindedir ve Yamauchi metni düzgün yayınla-
mış ama yanlış anılmıştır.
Yani, Enver Paşa “Allah hayrete düşmüştür” değil, “hayırlar verir”,
yani “Cenâb-ı Hak bu savaşın sonunda Türkler'e hayır verecektir” diyor
ve Japon tarihçi hayr, hayretmek ifadelerini hayret etmek sözü ile karış-
tırıyor.
Az okuyan ve yayınlanmış belgeleri de genellikle hiç okumayan ve
belgelerin ayrıntılarına girmemeye de özellikle itina eden bir millet ol-
mamız burada çok işe yaramış! Zira, Yamauchi'nin yanlış anlayıp hatalı
naklettiği cümle farkedilip üstüne üstlük bir de gerçek zannedilse idi,
bir kesimin elinde “Işte, Enver Paşa'nın ihanet vesikası!” diye senelerden
buyana nasıl bir yaygara vasıtası hâline gelirdi, kimbilir...
Yamauchi, 3-4.
Daha önce Ali takma adını kullanan Enver Paşa, bu defa Abbas ismini
kullanıyor.
Enver Paşa'nın kardeşi Kâmil Killigil (1898-1962).
Romanya'nın güneybatısında, Tuna üzerinde bulunan liman şehri.
Mektubun tamamı, benim “Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrükesi”ndedir. Sah:
161-162.
İttihad ve Terakki'nin İzmir mebusu Nesim Mazliyah Efendi.
İkinci Enternasyonal'in uzun seneler sekreterliğini yapan ve İkinci Dün-
ya Savaşı'ndan sonra Belçika Başbakanı olan Camille Huysmans (1871-
1968).
4137)
(138)
(139)
(140)
(041)
(142)
(143)
(144)
(145)
(146)
(147)
(448)
Mektubun tamamı, benim “Ta/â1 Paşa'nın Evruksı Metrükesi"ndedir. Sah:
152-155.
Abbas, Enver Paşa'nın takma isimlerinden biridir,
Talât Paşa'nın küçük kayınbiraderi.
Enver Paşa'nın hanımı Naciye Sultan.
Mektubun tamamı, benim “Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrükesi”ndedir. Sah:
156-158.
Sadrazam İzzet Paşa, iadeler konusunda Alman makamlarına iletmesi
için Berlin Sefiri Rıfat Paşa'ya gönderdiği notanın tam metnini hatırala-
rında yayınlamıştır (“Feryadım”, 2/13).
Paşalar'ın, benim İttihadçı'nın Sandığı'ndaki muhtelif yazışmalarına ba-
kınız.
Yalçın, “İttihatçı Liderlerin...”, 34.
Yahudi bir ailenin çocuğu olan Karl Radek 1885'te Avusturya-Macaris-
tan Imparatorluğu'na ait olan Lemberg, yani bugün Ukrayna'da bulunan
Lviv şehrinde dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı öncesinin en tanınmış
Marksistlerinden oldu, defalarca tutuklandı, gazeteler çıkardı ve 1907'de
Almanya'ya yerleşip Sosyal Demokrat Parti'ye katıldı, savaş yıllarını Is-
viçre'de geçirdi. 1917'de Lenin'in Almanya'dan Rusya'ya gidişi sırasında
yanında bulunan birkaç kişiden biri oldu ama Rusya'ya girişine izin ve-
rilmeyince İsviçre'ye döndü. Rusya'ya ancak Ekim Devrimi'nin ardından
girebildi, Dışişleri Komiser Yardımcısı yapıldı, Brest-Litovsk'ta yapılan
barış görüşmelerine katıldı ve Alman ordusu içerisinde başlatılan Bolşe-
vik faaliyetlerini düzenledi.
1918 Aralık'ında yeniden Almanya'ya giden Radek, Berlin'de Alman
Komünist Partisi'nin kuruluş çalışmalarını başlattı, Friedrich Ebert Hü-
kümeti'nin Spartakist ayaklanmasını bastırmasının ardından 12 Şubat
1919'da Almanya'ya kaçak girdiği gerekçesi ile tutuklanıp Berin'deki Mo-
abit Hapishanesi'ne kondu, temaslarını hapishaneden devam ettirdi ve
1920 Ocak'ındaki tahliyesinin ardından tekrar Moskova'ya gitti.
Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeliğine ve Komintern'in sekreter-
liğine getirilen Radek, Bolşevikler'in Almanya ile münasebetlerini idare
işini de üzerine aldı ama parti içerisinde çıkan fikir ayrılıkları yüzünden
1923'te Merkez Komitesi üyeliğinden, 1927'de partiden de kovuldu. Sta-
lin'e karşı başlattığı muhalefet yüzünden 1930'lardaki büyük temizlik sı-
rasında tutuklandı, ihanetini iğirafettiği açıklandı, on sene hapse mahküm
edildi ve gönderildiği çalışma kampında 19 Mayıs 1939'da öldürüldü.
Karl Radek, Almanya'da 1918 Kasım'ından 1920 Ocak'ına kadar 13 ay
devam eden ve tutukluluk günlerini de içerisine alan dönemle ilgili hatı-
ralarını 1926'da aylık Sovyet dergisi Krasnaya Nova'nın Ekim sayısında
Kasım başlığı altında yayınladı ve hatıraların Radek'in önde gelen Alman
yetkililer ile yaptığı görüşmelerin çıkartılınış bir hâli de 1927'de broşür
olarak neşredildi. Ben, hatıraların E.H. Carr, Karl Radek ve M. Philips
Price imzalı Ingilizce tercümesinden istifade ettim: “Radek's 'Political Sa-
lon'in Berlin 1919”, Soviet Studies (Taylor & amp; Francis Ltd.), vol: 3,
no: 4 (Apr. 1952), 411-430.
E.H. Carr, Karl Radek ve M. Philips Price, “Radek's “Political Salor....”,
419-420.
Belgede ismi geçen Kumandan Noske'nin, Almanya'da 1919 ile 1920 yıl-
ları arasında Savunma Bakanı olan ve 1919 Ocak'ındaki komünist darbe
(a)
(ULU
app
(16)
çan
(184)
1188)
(106)
girişimini bastıran sosyal demekrat politikacı Gustav Noske (1868-1946)
ile karıştırılmaması gerekir. Zalen, Paşa'nın kardeşi Kâmil Bey de, Noske
isminin altına daha sonra kurşun kalemle Berlin Polis Müdürü yazmıştır.
Frederik Stroem'in kim olduğunu bilmiyorum. Stroem'in isminin yanın-
da, daha sonra Enver Paşa'nın kardeşi Kâmil Bey tarafından kırmızı ka-
lemle yazılmış “Alman Komünist Reisi” ibaresi vardır.
Arı İnan, 500.
W.H. Carr, Karl Radek ve M. Philips Price, “Radek's “Political Salon...”,
428.
Sayın hitabından sonra isim yazılmamış.
Kâmil Bey'in mektupları bu kitabın Belgeler bölümünde, 21 ile 29 numa-
ralar arasındadır.
Mektubun tamamı için: Yalçın, “İttihadçı Liderlerin...”, 32-33.
Yamauchi, 90.
1924'te Osmanlı Hanedanı'nın bütün mensuplarının Türkiye'den sınırdı-
şı edilmesi ve memlekete girişlerinin yasaklanması sırasında Avrupa'da
bulunan Naciye Sultan, hanedanın kadın mensuplarının memlekete gire-
bilmelerine izin verilmesi üzerine 28 senelik bir sürgününü noktaladı, 4
Ağustos 1952'de Istanbul'a döndü ve hemen o sene kısa da olsa hatırala-
rını yayınladı.
Naciye Sultan'ın 15 Aralık 1952 ile 21 Ocak 1953 arasında Vatan Ga-
zetesi'nde 36 gün boyunca tefrika edilen hatıraları gazeteci Ahmed Emin
Yalınan'ın hanımı Rezzan Yalınan tarafından kaleme alınmıştır, verilen
ayrıntılar ve bazı isimler dikkate alındığında hatıraları bizzat Naciye
Sultan'ın anlattığı hemen anlaşılmaktadır ama yine de bazı bahisler oku-
yanın kuşkuya kapılmasına sebep olmakta, “Bu kısım acaba hakikaten
Sultan'ın kaleminden mi çıkmıştır?” diye meraka düşürmektedir.
Meselâ, Naciye Sultan'ın hatıralarının Enver Paşa ile evliliği öncesin-
deki günlerden bahsedildiği bölümünde o sırada şehzade olan sonraki se-
nelerin padişahı Vahideddin'e atfen yazdığı ifadeler...
Naciye Sultan, damad adayları arasından Enver Bey'i seçmesinden
sonra amcası Vahideddin Efendi'nin “Çok isabetli bir karar verdiğini ve
zât-ı şâhânenin de kendisi gibi buna çok memnun olacağını” söylediğini
yazıyor (Tefrikanın 27 Aralık 1952 günkü yayını). Ağabeyi Sultan Ab-
dülhamid'e en yakın ve bağlı şehzadelerden olan, Ittihad ve Terakki'ye
karşı hissettiği nefreti her vesile ile ifade eden, hattâ kendine bile “bu-
laşık olmayan” yani Ittihadçılıkla alâkası bulunmayan bir damat arayan
sonraki senelerin hükümdarı Vahideddin Efendi'nin yeğeni Naciye Sul-
tan'a Enver Bey hakkında bu şekilde bir ifade kullanmış olması bana pek
mâkul gelmiyor ve hatıralarda başka bir kişinin tasarrufunun bulunması
ihtimalini düşündürüyor.
Bir başka tuhaflık: Naciye Sultan'a atfedilen hatıralarda, Enver Paşa'dan
gelen son mektubun 4 Ağustos 1922 tarihini taşıdığı, Paşa'nın bu mektup-
ta İsviçre'ye geçmek istediğini söylediği ama projesini hayata geçirebilmek
için herkesi ölmüş olduğuna inandırmak zorunda bulunduğu yazılıdır.
Enver Paşa'nın Orta Asya'dan Naciye Sultan'a gönderdiği mektupla-
rın tamamı elimizdedir ve Paşa'nın kardeşi ve Sultan'ın ikinci eşi olan
Kâmil Bey, ağabeyinin mektuplarında defalarca yazdığı talimatı yerine
getirmiş ve mektupları büyük boy bir defterin sayfalarına tarih sırası
ile yapıştırmıştır. Elimizdeki son mektubun tarihi 26 Temmuz 1922'dir,
yani Paşa'nın Naciye Sultan'a atfedilen hatıralarda söylendiğinin aksine,
(157)
(158)
(159)
(160)
(161)
(162)
(163)
(164)
(165)
(166)
(167)
(168)
(169)
(170)
(170)
(172)
(173)
(174)
(175)
(176)
(177)
(178)
(179)
1922'nin Ağuston'una ait bir mektubu yoktur. Enver Paşa son mektupla-
rında üstelik Ruslar ile mücadele edebilmek için Afgan Emiri'nden iste-
diği yardımlardan bahsetmektedir ve sadecç bir-iki hafta sonra mücade-
lesine son verip Orta Asya'yı terkederek Isviçre'ye gitmeye karar verecek
gibi görünmemektedir.
Burada hatâ var. Almanya'nın İstanbul'daki büyükelçisi olan Hans von
Wangenheim, Istanbul'da 1915'te vazifesi başında ölmüştü.
Naciye Enver Paşa, “Hayatım”, Vatan Gazetesi, 9 Ocak 1953.
Kâmil Bey'in bu kitabın Belgeler bölümünde 22 numarada yeralan mek-
tubuna bakınız.
Naciye Enver Paşa, “Hayatım”, Vatan Gazetesi, 10 Ocak 1953.
Arı İnan'ın daha önce yayınladığı bu mektubun (sah: 139), Türk Tarih
Kurumu'ndaki Enver Paşa Evrakı arasında başka nidâ ifadelerinin kul-
lanıldığı bir başka nüshasını buldum. Yayınladığım metin, bu nüshadır.
Arı İnan, 140.
Arı İnan, 142.
Bu konudaki gazete haberleri için: “Abdülkadir Nasıl Yakalandı?” Cum-
huriyet, 25 Ağustos 1926 ve “Abdülkadir'i Saklayanlar Kimlerdir?” Cum-
huriyet, 28 Ağustos 1926.
Naciye Enver Paşa, “Hayatım”, Vatan Gazetesi, 7-9 Ocak 1953.
Mektubun tamamı bu kitabın Belgeler bölümünde, 24 numaradadır.
Arı İnan, 143.
Arı İnan, T43:
Cebesoy, 159.
A. A. Gromiko'nun “İstoriya Vneşney Politiki SSSr. 1917-1980”, (1980), 1.
cildinden nakleden: Vefa Kurban, 151.
Asya'ya dört gezi yapan, bir ara İstanbul'da da bulunan İsveçli gezgin,
seyyah, kâşif ve coğrafyacı Sven Hedin (1865-1952). Son büyük gezginler-
den olan Hedin'in Asya seyahatnameleri, bu alanın klasiklerinden kabul
edilir.
Mektubun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 43 numaradadır.
Bakü Kurultayı hakkında Türkiye'de yapılan ayrıntılı bir çalışma: Yavuz
Aslan, “Birinci Doğu...”
Dr. İbrahim Tâli Bey'in de Bakü'ye aynı trenle gitmesi konusunda: Yavuz
Aslan, 232.
ATASE'de bulunan mektubu nakleden: Yavuz Aslan, “Birinci Doğu...”,
250.
Yine ATASE'de bulunan mektubun metni için: Yavuz Aslan, “Birinci
Doğu...”, 251-253
Kurultay'a katılanlar için Edith Chabrier'nin “Les Dölöguös au Premier
... makalesine bakınız.
Stephen White, “Communism and the East: The Baku...”, 501. Yavuz As-
lan, Azerbaycan Cumhuriyeti Eski Komünist Partisi Arşivi'ndeki kayıt-
lardan, Kurultay'a Türkiye adına bütün gruplardan 235 delegenin ka-
tıldığını tesbit ettiğini yazıyor ve 163 delegenin ismini veriyor (“Birinci
Doğu...”, 227-230).
Stephen White, “Communism and the East: The Baku...”, 499.
(LL N
(Al)
“ini
CUM)
(1N4)
(dm)
(186)
(187)
1188)
(189)
(190)
(091)
(192)
(193)
(194)
(195)
(196)
Wltlı Chabrier, “Les Dölöguğs au Premier Congrös...”, 23.
Şevket, Süreyya Aydemir, “Makedonya'dan Ortaasya'ya...”, 3/574-575. Ay-
rın “Suyu Arayan Adam”a da bakınız: 187-196.
'Vam metin için: Yamauchi, 283-285. Türk Tarih Kurumu'ndaki Enver
Payn evrakı arasında metnin bir başka nüshası daha vardır ve Paşa'nın
yukında yayınlayacağım mektuplarının yeralacağı kitapta Enver Paşa ile
nlâkalı diğer belgelerle beraber metnin her iki versiyonu da bulunacaktır.
Aynı metnin Bakü'de yayınlanmış daha değişik şekli, bu kitabın Belgeler
bölümünde 39 numaradadır.
Blunden ile Pearce'in yayınına bakınız: “Congress of the Peoples of the
Bast, Baku...”.
Mikhail Pavlovich (1871-1927), Bolşevikler'in Doğu'yu sömürgecilikten ve
emperyalizmden kurtarma politikalarının akademik çerçevesini hazırla-
yan o dönemin önemli lingüistlerinden ve propaganda uzmanlarındandı.
*avlovich hakkında ayrıntılı bilgi için Michael Kemper'in makalesine ba-
kınız: “Red Orientalism;: Mikhail Pavlovich and...”.
Bir Ingiliz raporunda ise Enver Paşa'nın özellikle Orta Asyalı delegeler
üzerinde büyük tesir yaptığı, delegelerin Paşa'yı batı güçlere, özellikle de
İngiltere'ye karşı bir destan figürü gibi gördükleri, Enver Paşa'ya takdim
edilen delegelerin önünde ısrarla doğuya mahsus şekilde eğildikleri ve
3 Eylül'de yapılan resmigeçit güzergâhında at üzerinde duran Paşa'nın
tezahüratla selâmlandığı yazılıdır (Istanbul'daki Ingiliz Yüksek Komi-
serliği'nin 16 Kasın 1920 tarihli raporundan nakleden Stephen White,
“Communism and the East: The Baku...”, 509).
Martov ve Zinoviev, 87.
57 numarlı dipnota bakınız.
Mektubun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 43 numaradadır.
Mektubun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde 49 numaradadır.
Karabekir, “İstiklâl Harbimizde Enver Paşa...”, 41-43. Mustafa Kemal'in
mektubunun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 49 numaradadır.
Naciye Sultan'a Stettin'den 13 Şubat 1921'de gönderdiği mektubundan.
Mektubun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 33 numaradadır.
“..Arkadaşlarım arasında en küçük olmakla beraber, yaramaz olmadı-
ğımdan hepsinin muhabbetini ve derslere gayretim dolayısiyle de, mual-
limlerin teveccühünü celbetmiştim. Birinci imtihan-ı husüside yetmiş beş
mevcutlu sınıfta yedinci olmuştum. Fakat imtihan-ı umumide, hocamız
tarafından okutulmayan hacc bahsine cevap veremediğimden, imtihan-
da kaybederek, sınıfın altmışıncısı oldum. Bu suküt gayretime de kesel
verdi. Hem, sınıfın aşağısında bulunuyorum diye muallimlerin ehemmi-
yet verıneyişi gayretimi büsbütün kesiyordu. Dördüncü senede son bir
gayretle sınıfın otuzuncusu olmuştum. Mektepten hurücda onyedinci ol-
dum...” (Enver Paşa'nın otobiyografisinden. Otobiyografinin tam metni bu
kitabın Belgeler bölümünde, 1 numaradadır).
Cemil Topuzlu, 136.
Arı İnan, 124. İnan'ın “Boş zamanımda gelirsiniz? diye naklettiği ibare
mektupta “Boş zamanında gelirsiniz' şeklinde yazılmış ama cümle düşük-
lükleri var.
ATASE;A.4282,D.34, F.18-1. Tam metin, bu kitabın Belgeler bölümünde
51 numaradadır.
497)
(448)
(199)
(200)
(201)
(202)
(203)
1204)
(206)
(206)
(207)
(208)
(209)
(210)
(211)
(212)
(213)
Cebesoy, 298.
Jebesoy, 299.
ATASE, D/109-A, F/20 ile F/20-4 arası.
Cemal Paşa'nın mektubunun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde
32 numaradadır.
Yamauchi, 113.
Yamauchi, 135.
Mesâi'nin geçici olarak hazırlandığı ve yerini daha sonra Halk Şürâlar
Fırkası Programı'nın aldığı Enver Paşa'nın Batum'da 5 Eylül 1921'de beş
kişi ile topladığı Ittihad ve Terakki Kongresi'nin kararlarının 4. madde-
sinde de ifade edilmiştir. Üzerinde basım yeri ve yılı bulunmayan ve gö-
rebildiğim tek orijinal nüshası Enver Paşa'nın evrakı arasından çıkan
Mesâi için Prof. Mete Tunçay'ın risalesine bakınız (“Mesai” 1920...).
Naim Cevad, Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa'nın eski yaveridir ve En-
ver'in Orta Asya'ya gitmesine kadar yanında olacaktır.
Cebesoy, 314.
Programın ikinci kısmının “Zât-ı Şâöhâne ve Hukuk ve Salâhiyeti” başlıklı
birinci faslından:
Madde: 10 - Türkiye, halk hâkimiyetine müstenid ve şüralar
usulü idaresi şeklinde bervech-i âti teşkilât-ı esasiye ve dahiliye
ile idare olunacaktır. Hanedan-ı Osmani'den olan zât-ı şâhâne
Islâm'ın halifesi ve Türkiye'nin hükümdarıdır. Zât-ı şâhâne va-
zife-i hilâfeti Meclis-i Islâm tarafından müntehab şeyhülislâm
vasıtasile ifa eder. Şeyhülislâm, münhasıran umur-ı diniyye ile
iştigal ederek doğrudan doğruya Makam-ı Hilâfet'e merbut ve
Meclis-i Islâm'a karşı mes'uldür.
Madde: 11 - Zât-ı şâhânenin vazife-i hükümdarisi, re'y-i âm
usulü ile ve aşağıda gösterilen surette teşekkül edecek olan
Şürâ-yı Umumi tarafından intihab olunan hey'et-i vükelâ tara-
fından ifa olunur. Zât-ı şâhâne, her iki tarafın mukarreratını
kabul ve tasdik eder. ittihaz ve tasdik olunan mukarrerattan ve
bunların icraatından dolayı zât-ı şâhâneye bir mes'uliyet teret-
tüp etmez (Karabekir, “İstiklâl Harbimizde Enver Paşa...”, 106.
Yalçın, “İttihadçı Liderlerin...”, 74.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi; Sayı: 731, Fon No:30.18.1.1, Kutu No:2,
Dosya No: 28, Sıra No: 18. Kararnamenin tam metni bu kitabın Belgeler
bölümünde 57 numaradadır.
Telgrafın orijinal dili ile tam metni için: Kâzım Karabekir, “İstiklâl Har-
bimizde lttihad...”, 97-99. Karabekir'in Şark Cephesi'nden Ankara'ya
gönderdiği ve içerisine bu ifaelerin geçtiği telgrafları: ATASE, A/1-4283,
D/44-13, F/6 ile A/1-4283, D/44-13, F/7 ve devamı.
ATASE; A/ 1-4283, D/ 44-1, F/12-3. Tezkerenin tam metni bu kitabın Bel-
geler bölümünde 53 numaradadır.
Kâzım Karabekir'in yayınladığı (“İstiklâl Harbimizde İttihad ve Terak-
ki...”, 138-139) emrin bir nüshası, Kâzım Karabekir Vakfı'nın arşivinde-
dir. Emrin tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde 58 numaradadır.
“Napolöon. La Republigue, le Consulat, VEmpire, Sainte-Heölöne”. Paris,
Hachette & cie, 1895.
Bu kelime sayfanın cild dikişinin hemen yanına tesadüf eden ve hafif
din
(PAL
hafif sökülen kısmına geldiği için okunumuyor.
Bügün piyasada Halil Paşa'yı (Halil KUT, 1882-1957) ait oldukları iddiası
ile yayınlanmış bazı hatıralar mevcuttur. Paşa'nın asıl hatıraları 1940'lı
senelerde genç bir tıbbiye öğrencisi olan Dr. Necdet Özgelen'e bizzat dikte
ettirdiği metindir, bu hatıralar daha sonra gözden geçirilerek Şevket Sü-
reyya Aydemir tarafından 81 gün devam eden bir gazete tefrikası olarak
neşredilmiştir (“Son Osmanlı Paşası Halil Paşa'nın Hatıraları”, Akşam
Ginzetesi, 10 Ekim-29 Aralık 1967) Ben, bu yayını kullandım.
Hadiseyi Halil Paşa'dan Moskova'da bizzat dinlemiş olan Ali Fuad Cebe-
soy, Paşa'nın anlattıklarını şöyle nakleder:
“Bana bu kâğıtparçasını bir Ingiliz zabiti ile göndermişler-
di. Bu kâğıtta yazılı şeylerle hem beni itham etmek, hem de sor-
guya çekmek istemişlerdi. ...Kâğıttaki yazıların meali şöyle idi:
a) Harb-i Umumi'de üç yüz bin Ermeni'nin ölümünden ve sü-
rülmesinden sizi mes'ul tanıyorum.
b) Harb-i Umumi'de Musul ve Bağdat civarında öldürülen
elli bin kişiden sizi mes'ul tutuyorum.
c) Bağdat sukütunda boğulup dereye atılan üç Yahudi'nin
ölümünden ve bilâmuhakeme idamını emrettiğiniz bir Türk
çavuşundan, elinize düştüğü halde öldürttüğünüz Ingiliz bin-
başısından da siz mes'ulsünüz. Bütün bunlara cevap vermenizi
Büyük Britanya Imparatorluğu namına istiyoruz”.
Halil Paşa'nın Ingilizler'in sorularına verdiği cevaplar şöyledir:
“a) Yaptığımız anlaşma hilâfına Ermeniler'in, ordunun har-
bettiği mıntaka dahilinde isyan ederek gerek menzil ve geri
hizmetlerini tehlikeye sokmaları ve gerekse birinci hattı zorla-
maları üzerine ordu mıntakam dahilinde müsellâh Ermeni çe-
telerinin imhası ve Ermenilerin uzak mıntaklara gönderilmesi
emrini verdim. Çetelerin imhasında ve muhaceret esnasında bir-
çok ölümler oldu. Bunların adedi üçyüz binden daha mı eksik,
yoksa daha mı fazla, tesbit edemedim.
b) Bağdat ve Musul civarındaki aşiretler, düşman servisle-
rinin tesiri altında isyan ettiler, bunların da imhası emrini
verdim, imha edilenleri saymadığım için adetleri hakkında bir
fikrim yoktur.
c) Bağdat sukütunda öldürülen ve nehre atılan üç Yahudi'den
haberdar değilim.
d) Mahpus bulunan bir çavuş hapishaneden kaçmış, nöbetçi-
nin gafletinden faydalanarak silâhını almış ve nöbetçiyi öldür-
müş. Bir mahpusun kaçma teşebbüsünü tabii telâkki ederim,
kezâ çölden geçeceği için silâhı almasını da tabii görürüm. Fakat
ondan sonra silâhsız nöbetçiyi öldürmesini affedemem. Hâdiseyi
haber verdiler, katili takip ettirdim, yakalattım. Nöbetçiyi öldür-
düğü yerde bilâmuhakeme astırdım.
e) Öldürülen Ingiliz binbaşısına gelince: Bu zât kendisini
karargâha getiren neferlerin elinden kaçmış, suya atlamış, ya-
kalama çaresini göremiyen neferler de ateş ederek öldürmüşler.
Buna müteessir oldum. Haberim olsaydı bu kaçma teşebbüsünü
menetmezdim. Bu zabitin kendi ordusuna katılmak arzusunu
tabii bulurum” (Cebesoy, 130-131).
219 Cebesoy, 131.
2ı7 Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 66. günü.
(218)
(219)
(220)
(221)
(222)
(223)
(224)
(225)
(226)
(227)
(228)
(229)
(230)
(231)
(232)
(233)
Şevket Süreyyu Aydemir, “Son Osmanlı Puşası ,..”, tefrikanın 69, ve 70.
günleri.
Yalçın, “İğtihadçı Liderlerin...”, 73.
Bu yayınlara bir örnek: Zekeriya ve Sabiha (Sertel) çiftinin yayınladığı
Resimli Perşembe dergisinde 23 Şubat 1927 (No: 144) ile 18 Mayıs 1927
(No: 156) arasında “Enver Paşa” başlığı ile yayınlanan, 13 hafta boyunca
devam eden ama tamamlanmadığı anlaşılan, Enver'in Moskova günleri-
ni bilen ama ilgi çekmesi için alan tamamen abartılarak gerçekdışı hâle
getirildiği hemen farkedilen, yazarın ismi yerine de ilk tefrikanın girişin-
de “Enver Paşa ile birlike Türkistan Imparatorluğu macerasına iştirak
eden ve macerayı baştan sonuna kadar yakından takip eden ve ismini
vermekte mahzur gören bir zâtın hâtırâtı” ibaresi bulunan dizi. Dizide
“Bakü Kongresi'nde gizlice çevrilen bir manevra”, “Enver Paşa nasıl kay-
bolacaktı?”, “Kremlin Sarayı'nda Lenin ile Enver Paşa arasında gizli ve
mühim bir müzakere”, “Esrarengiz bir muayene usülü”, “Esrarengiz ma-
kinelerle muhaveremiz zaptedilmişti”, “Enver Paşa Türkistan'a giderken
yolda asker topluyor, Taşkent'e varınca dahili teşkilât yapıyor”, “Nihayet
Turan Imparatorluğu'nun ilânına karar veriliyor, Enver bütün muhale-
feterağmen imparator oluyor” yahut “Enver, hakan oluyor” gibi başlık ve
arabaşlıkların altında tamamen hayâli ve uydurma bir Rusya macerası
anlatılmıştır. Daha vahim olan taraf ise, burada isimlerini vermeye bile
gerek görmediğim bazı akadeınisyenlerin sözkonusu dizideki uydurmala-
rı gerçek zannederek ve hiçbir kontrolden geçirme zahmetine girmeden
bilimsel olduğunu iddia ettikleri yayınlarında kullanmış olmalarıdır!
Halil Paşa, Enver'e 4 Ocak 1921'de Moskova'dan gönderdiği mektupta
Taşkent'ten Moskova'ya Enver'in telgrafla gönderdiği bir talimat üzerine
döndüğünü ve Moskova'da iki mektup bulduğunu yazıyor ama Taşkent'te
aldığı telgraftan hatıralarında sözetmiyor. Halil Paşa'nın 4 Ocak 1921 ta-
rihli mektubu, bu kitabın Belgeler bölümünde 35 numaradadır.
Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 74. günü.
Karaman, mektuplardan bazı alıntıları yayınlamıştır (sah: 98-99). Kara-
man'ın Trabzon'dan Şark Cephesi Kumandanlığı'na makine başında gön-
derdiği telgraflar, Kâzım Karabekir Vakfı'ndadır.
Karaman, 104. Halil Paşa'nın Karahan'a Enver lehinde söylediği herşeyi
anlattığı mektubunun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde 35 nu-
maradadır.
Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad...”, 312-315; Karaman, 109.
Enver Paşa'nın çetecilik konusunda yazdıklarının bazı bölümleri Türk
Tarih Kurumu'ndaki evrakı arasındadır ve çok kısa bir bölümü yayın-
lanmıştır (Yamauchi, salı: 318'deki 190 numaralı belge). Enveriye üzerine
yazdığı kitabın notları ise Kurum'da ve ailesinde yoktur, büyük ihtimalle
kaybolmuştur.
Cebesoy, 184.
Bir örnek: Jacues Derogy, 278-301.
Yamauchi, 164.
Katilin ismi olan Sogomon, bu şekilde yazılmış.
Livâyü'Lİslâm, Numara: |, Birinci sene, 15 Mart 1921, sah: 3.
Yalçın, “İ#tihadçı Liderlerin...”, 77.
Livâyü'L-İslâm, Numara: 7, Birinci sene, 15 Haziran 1921, sah: 1.
Udilak)
çanıpı
(a0)
124'7)
(2148)
(239)
(240)
(241)
(242)
Karar melni, bu kitabın Belgeler bölümünde 38 numaradadır.
Yananuchi, sah: 167'deki 69 numaralı belgeden. Enver, o günlerde Trab-
zon'du bulunan amcası Halil Paşa'ya da 8 Nisan'da “Talât Paşa'nın şe-
hadeti üzerine arkadaşlar bizim fikrimizde oldukça arada vösi nokta-i
nazar ihtilâfâtı da kalmamıştır” diye yazıyordu (Yamauchi, sah: 187, 86
numaralı belgeden).
Louise Bryant (1885-1936) Amerika'nın, 1920'li senelerin meşhur bir
Aınçrikalı gazetecisi ve feministi idi. Önce bir dişçi ile, sonra yine o se-
nelerin tanınmış gazetecisi olan, 17 Ekim 1920'de ölecek ve Komünist
Rusya'nın en prestijli mezarlığı kabul edilen Kremlin Duvarı'na defne-
dilecek olan John Reed ile evlendi. Sovyet Devrimi sırasında Saint Pe-
tersburg'da, sonra Moskova'da bulundu; devrimin liderleri ve önde gelen
isimleri ile biraraya geldi. Amerikan basınında Sovyet Devrimi ile ilgili
bir hayli makalesi yayınladı ve yazıları daha sonra kitap haline getirildi.
Bryant, devrimin ardından o günlerde Moskova'da bulunan Enver Paşa
gibi yabancıları konu alan kitaplar da yayınladı ama şöhreti her zaman
“Dünyayı Sarsan On Gün” isimli eserin sahibi olan kocasının gölgesinde
kaldı. Daha sonra Birleşik Amerika'nın Sovyetler Birliği'ndeki ilk büyü-
kelçisi olacak olan Wiliam Bullitt ile evlenen Louise Bryant, 1923'te bir
müddet için Istanbul'da da bulundu.
“Zamanı gelmiş” sözü, Bryant'ta “His time had come” diye geçiyor. En-
ver bu ifadeyi vakt-i merhün karşılığında kullanmış ve kavramı Bryant
ile yabancı bir dilde konuşurken zamanı gelmişti şeklinde tercüme etmiş
olabilir.
Bryant, 149. ile 163. sayfalar arasındaki “Enver Pasha and the Moham-
medans” faslı.
Rusça yazan ve Demyan Bedny mahlâsıyla tanınan Ukraynalı şair Efim
Aleksiyeviç Pridvorov (1883-1945).
Stalin'in en yakınlarından, Sovyet Komünist Partisi Politbüro üyesi, Gür-
cü politikacı Grigol Orjonikidze (1886-1937). Ani ölümünün kalp krizi
yüzünden olduğu söylenir ama Stalin tarafından öldürtüldüğü yahut in-
tihara zorlandığı da iddia edilir.
Amerikalı maden mühendisi ve girişimci Washington B. Vanderlip (1868-
1943), 1920'de Moskova'ya giderek Bolşevikler'den Kamçatka Yarımada-
sı'nın petrol, kömür ve diğer yeraltı kaynakları ile balıkçılık haklarının
kendi kurmuş olduğu konsorsiyuma altmış yıllığına tahsisi talebinde bu-
lunmuştu. 1898 ve 1899 yazında Sibirya'yı gezmiş ve gördüklerini 1903'te
“In Search of a Siberian Klondike” isimli bir de kitapta toplamış olan
Vanderlip'i National City Bank'ın başkanı Frank Vanderlip ile karıştıran
Bolşevik liderler teklife önceleri sıcak bakmadı iseler de daha sonra ciddi
şekilde ele aldılar ama proje yeni rejimin Kamçatka ile Sibirya'ya henüz
tam olarak hâkim olamaması ve Japon tehdidi yüzünden hayata geçirile-
medi. Washington B. Vanderlip ,“Kamçatka Hânı” diye bilinir.
Meksika ve Hindistan Komünist Partileri'nin kurucusu olan Bengalli
entellektüel Manabendra (Narendra) Nath Roy, 1887'de Kalküta yakın-
larındaki Changripota'da doğdu. Kolej tahsilinden sonra özgürlük hare-
ketlerine katılıp siyasetle uğraşmaya başlayınca tutuklandı.
Birinci Dünya Harbi öncesinde Almanya ile Ingiltere arasında savaş
çıkması halinde Almanya'nın tarafını tutma konusunda taahhütte
bulunmuş olan blokta yeraldı. Savaşın başlaması üzerine İngiliz
istihbaratından kaçmak için Amerika'ya, California'nın Palo Alto şehrine
(243)
gitti, oradan New York'a geçti ve komünizme alâka duymaya başladı.
1917'de Alman askeri makamlarının sağladığı maddi destekle Meksika'ya
geçti, burada Meksika Sosyalist Partisi'ni kurdu, partiyi daha sonra
Meksika Komünist Partisi haline getirdi ve bu parti, Sovyet Komünist
Partisi'nden sonra teşkil edilen ilk komünist parti oldu.
Moskova'da 19 Temmuz 1920'de toplanan Ikinci Enternasyonal'e
davet edilen Roy, burada Lenin ile biraraya geldi, aynı sene Hindistan
Komünist Partisi'ni kurdu, Komintern'e seçildi, Hindistan'da ileride
yaşanacağını düşündüğü komünist devrimde görev alacak askerlerle
teorisyenlerin yetişmesi maksadı ile Taşkent'te okullar açtı ama Stalin'in
işbaşına gelmesi üzerine gözden düştü. 1928'de Almanya'ya gitti ve
1929'da Komintern'den de ihraç edildi.
Roy 1930'da Hindistan'a döndü, bağımsız Hindistan için faaliyet
gösteren Cevahir Lâl Nehru ile temaslara başladı, ertesi sene tutuklandı
ve komplo suçlaması ile yargılanıp altı sene hapse mahkün edildi. 1936'da
sağlığının bozulması üzerine serbest bırakılan Roy sonraki senelerde
siyasi düşüncelerini değiştirdi, komünizmin yerine Radikal Hümanizm
sistemini ortaya attı, son senelerini hastalıklarla geçirdi, yıllarca felçli
kaldı ve 1954”te bir kalp krizinden öldü.
Rıza Nur'un bu yakıştırmaları, Enver Paşa hakkında hatıralarında yaz-
dıklarının aşağıda bir bölümünü naklettiğim kısımlarında geçmektedir.
Hemen her bakımdan yanlış bilgi, yorum ve hakaret ile dolu bu ifadeler
konu ile alâkalı diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında, Rıza Nur'un kişi-
liğini bilen ve yazdıklarını daha önce okumuş olanları şaşırtmayacaktır:
“..Moskova Çayı kenarında ve Kremlin Sarayı'nın karşısında
gayet mükellef saray gibi bir binayı tahsis ettiler. Öyle mükellef
ki, bütün duvarlar eski Acem halıları ile örtülü. Enver Paşa da
bu binanın bir kısmında misafir. Ruslar Enver Bey'e çok iyi bak-
tılar. Karahan'ın karısının da Enver'e âşık olduğu söyleniyor.
Moskova'da Dr. Ibrahim Tâli var. Kim yollamış, nasıl gelmiş
bilmem. Galiba, Bekir Sami Erzurum'dan götürmüş. Bu adam,
Dürzü'dür. Cebel-i Lübnan'dan gelmedir. Kezâ, orada Miralay
Seyfi'yi bulduk. Bu, hey'ete askeri müşavirdir. Fikrine müracaat
ettiğimiz şeylerde gayet güzel fikirler serdetmiştir. Iyi bir asker.
Ibrahim Tâli'den başka daha bir takım Ittihadçılar da var, ga-
liba mütareke ibtidâsında Enver Rusya'ya kaçınca arkasından
bir takım adamları da oraya gelip etrafına toplanmışlar. Meselâ,
amcası Halil burada. Bedri burada. Cevad adında binbaşı yanın-
da. Bu, eskiden yaveri imiş. Cemal Paşa, Peşâver'de imiş. Afga-
nistan'a gitmiş. Cemal'in maiyetinde bizim Rusya'da esirlerden
neferler, zabitler ve yaverleri varmış; pek dirayetli ve azametli
yaşıyormuş. Bunları, Rus Hükümeti besliyor. Ama niçin? Bu bir
sır. Ne ise, sırrı öğrendim. Ruslar bunları kendilerine minnettar
kılmışlar. Bunlar da komünist olmuş, bir gün Türkiye'ye bunları
bir kuvvet ile yollayıp Mustafa Kemal'i devirecekler, Türkiye'yi
Bolşevik yapacaklar. Gaye, bu. Hattâ bir aralık Enver'i bir sü-
vari fırkası -Budinyo kumandasında- ile Kafkasya'dan içeriye
bile sokmak istemişler. Enver başına topladığı bu adamlar ile
çalışıyor” (“Hayat ve Hatıratım”, 2/649).
*
“..Afganlılar büyük ziyafet verdiler. Elli kişilik kadar bir sof-
ra. Enver Paşa da davetli idi. Baktım, başında bir kalpak geldi.
Kalpağını çıkarmadan sofraya da oturdu. Afganlılar bile baş
açık idiler. Kalpak astragan değil, bir başka deriden ve başka
türlü bir şekilde. Kendisine mahsus bir şey. Bazılarına sordum:
Niye kalpağını çıkarmıyor”.
Dediler:
-“Çok dindardır. Çıkarmaz. Kolunda pazubendi de vardır.
-“O niye?' dedim.
- Vücuduna kurşun işlemediğine kanidir' dediler. Şaştım.
Samatya'nın tulumbacıları seviyesinde. Onlar da bıçak, kurşun
işlemesin diye kollarına pazubend takarlar.
Afganlılar, Enver'i sofrada bizim üstümüze koydular. Halbu-
ki, onun hiçbir resmi sıfatı yok. Biz, Türkiye'nin Vekilleri sıfatını
hâiz bir hey'et-i murahhasayız. Yusuf Kemal sinirlendi.
- Adam, ne olacak?.. Bu adamlar bilmezler deyip teskin et-
tim. Afganlılar'ın Enver'e büyük hürmetleri var. O da Halife da-
madı, türlü kahramanlıklar yapmış biri diye. Hakikaten, Enver
dünyanın en bahtiyar adamlarındandır. Şöhreti bütün dünyayı,
bilhassa Müslümanlık âlemini tutmuştur. Vaktiyle Mısır'da gör-
müştüm, her dükkânda fellâhların, şehirlilerin evlerinde En-
verin resmi vardı. Birçok insanlar çocuklarına Enver adını koy-
muşlardı. Bizden evvel Bakü'de olan kongreye gelmiş. Orada da
pek fazla itibar görmüş, bastığı toprağı öpenler olmuştu. Bunlar
da umumi harpte yediği binbir halttan sonra oluyordu!.. Bunun
da diğer askerler gibi kibr ü azameti müthiş. Yüzü gerilmiş yay
gibi. Bize selâm bile vermeye tenezzül etmedi. Halbuki, Yusuf
Kemal'i şahsen de tanıyordu.
..Ruslarla muahede daima ilerlemekte. Bazı noktalarda ta-
kışıp, çekişiyoruz. Yine böyle bir mes'elede, yani aramızdaki hu-
dud işinde idi ki, sefarethaneye Enver geldi. Bizi müzâkereye
davet etti. Enver ile ilk karşı karşıya gelişim. Elinde mavi kur-
şun kalemle hudud çizilmiş bir harita da var. Baktım, Rus tezini
müdâfaa ediyor ve bize kabul ettirmeğe çalışıyor. Enver'i henüz
yakından tanımamıştım. Baktım, sözleri bende basit bir çocuk
sözleri tesirini yaptı. Onunki kadar sade bir mantık henüz gör-
memiştim. Hayret ettim. Sonra bize karşı bir Rus delegesi ola-
rak gelmişti. Bize birçok arazi kaybettirmek istiyor. Bu da vatan
hıyâneti idi. Bu da gücüme gitti. Bir Türk, Türkiye aleyhinde
bizi kandırmaya çalışıyor.
Gitti. Arkadaşlara dedim ki:
- Bu ne diye bizim müzâkeremize karışıyor? Ne diye bununla
müzakere kabul ediyoruz”.
Yusuf Kemal dedi ki:
- “Evvelki seferimizde daima bizim müzâkerelerimizde bu-
lunuyordu”.
-“O, siz ne hatâ etmişsiniz? Bu adam aşikâr görülüyor ki Rus-
lar'ın adamı. Bizim herşeyimizi onlara haber vermiştir. Bir daha
bunu kabul etmeyeceğiz! dedim.
Yusuf Kemal:
- O geleceğe benziyor. Gelirse ne diyebiliriz?' dedi.
- “Sen, reissin. Reis sıfatıyla bizim müzâkeremize iştirak ede-
mezsiniz dersin” dedim.
Yusuf Kemal:
-“Ben bu sözü söyleyemem' dedi.
- Öyleyse ben söylerim! dedim.
Ruslar'la cenubi Gürcistan hududunu tâ Arpaçayı'na doğru
münakaşa ve tesbit ediyoruz. Arada ihtilâf var. Enver yine düş-
tü. Bana haber verdiler. Ali Fuad'ın yanına gittim. Ali Fuad, Yu-
suf Kemal, Enver, ben oturduk. Enver'in elinde yine bir harita.
Bu hudud çizilmiş ve boyanmış.
Diyor ki:
- Tlâ, bu hududu kabul edin.
Halbuki bizim istediğimiz hudud, Seyfi'nin verdiği stratejik
noktaları hâvi. Enver'in hududu ile Karadeniz'den Gökçe Gö-
lü'ne kadar 20 kilometre eninde uzun bir şerit halindeki toprağı
kaybediyoruz.
Dedim:
- “Enver Paşa, niye bu dediğiniz hududu kabul edelim? Bu
bizim zararımıza”.
Dedi:
- “Kabul edin. Devlet için hayırlısı budur”
- Neden hayırlıdır?' dedim.
- “Ben diyorum. Hayırlıdır dedim ya, hayırlıdır! dedi ve bu
hususta daha birçok şeyler söyledi. Ama hepsi birden bir incir
çekirdeğini doldurmaz. Hiçbirinde mâna yok. Neden hayırlı ol-
duğunu bir türlü ispat edemiyor ama ısrar ediyor. Behemahal
kabul ettirmek istiyor. Bu esnada bu adamın iktidar ve dirayet
derecesini iyice gördüm ve içimden acı bir duygu geçti. Sanki
kızgın bir dağ demiri geçti, yandı. Bunu ben bir defa da evlen-
diğim vakit Serasker Rıza Paşa'nın karşısında duymuştum.
Şimdi, ikinci defa Enver karşısında duyuyorum. Enver kafasız.
Dimağı adetâ meflüç, ahmak biri. Ilim ve tahsilden de hiç beh-
resi yok. Askerliği de Sarıkamış'ta gösterıniş. Sözleri, nutukla-
rı tamamiyle çocuk söz ve mantıkları. Meselâ iki iki daha dört
eder, çarşambadan sonra perşembe gelir. Perşembenin geldiğini
size büyük bir hikmet ve hazine gibi söylüyor.
Içimden geçen şudur: “Zavallı Türk! Yıllarca mukadderatına
hükmeden, birkaç milyonluk ordularını idare eden, vah, yazık,
umumi harbe girmek talihini eliyle yapan bu adamdır ha!.. Vah,
yazık sana! Seni berbad etti. Yüzbinlerce evlâdını doğradı. Seni
harb-i umumiye sürükleyerek inkıraza götürdü. Tabüi, bu ahmak
ve cahil kafadan bu gelir. Bu kafa değil, güzel bir helvacı kaba-
ği...”
Ittihadçıların bana yaptıklarına göre, Enver hakkında
hüsn-i zannım olmıyacağı şüphesizdir. Fakat bu adamı şimdi
böyle kuş beyinli, kara cahil ve hele Rus tezini tutar görünce
büsbütün sıtkım sıyrıldı. Tamamiyle gözümden düştü. Indimde
on paralık haysiyeti kalmadı. Şu koca, hem de biçimli güzel ka-
fadaki akıl ne kadar mübalâğa ile cömert davransam bir armut
çekirdeğini doldurur.
- “Enver Paşa' dedim, “Siz Türk müsünüz? Rus musunuz?
Gelmişsiniz, Ruslar'ı müdâfaa ediyor, bize yer terkettirmek isti-
yorsunuz. Sizin bizimle veya Ruslar'la müzakere için bir resmi
sıfat ve selâhiyetiniz var mı? Rica ederim, bir daha böyle işlere
karışmayınız”
O azametli general, kendini mümtaz bir mahlük zanneden,
daima alkışa alışmış olan, vücüduna kurşun işlemez kanaatin-
de olan bu adam kül gibi oldu. Kızardı, bozardı. Muhakkak, on
yıldır böyle değil, bunun yüzde biri nisbetinde az söz işitmemiş.
Işittiği sade dalkavukluk. Hattâ, sâdedil bir milletin saff-derânâ-
ne medih ve alkışı idi. Çenesi kilitlendi. Bir daha ağzı açıldı ve
ancak beş altı dakika durabilip savuştu gitti. Birkaçtır böyle
gelip bizi iz'aç ediyordu. Bir daha gelmedi. Kurtulduk. Halbuki
sonra biz bu hududu bizim istediğimiz gibi Ruslar'a kabul ettir-
dik ve devlete büyük arazi kazandırdık.
Arası birkaç gün geçti. Troçki'nin muavini ile görüşüyordum.
Enver hakkında bazı şeyler sordu:
- Anadolu hareketini buradan idare eden Enver değil mi?
dedi.
Ben de:
- “Hayır, ne münâsebet, Enver'in bizimle hiçbir münasebeti
yok. Hattâ, Türkiye'ye gelmek istese Mustafa Kemal onu sokmaz”
dedim.
Troçki'nin muavini Enver'in suratına çarpmış. Çünki, Enver
Ruslar'a Anadolu hareketini kendisi yaptığını, Moskova'dan
idare ettiğini söylüyormuş. Meğerse bu adam politika dolandı-
rıcılığına kadar inmiş biri!.. Ne ise, bizim sözümüze Enver fena
kızmış, hiddetlenmiş, Yusuf Kemal'i bulmuş, benden birçok
şikâyet etmiş.
- Benim aleyhimde Ruslar'a propaganda yapıyor. Bana düş-
manlığı nedir?'demiş. Yusuf Kemal bana söyledi. Kızdım. Hiç de
propaganda yaptığım, buna tenezzül bile ettiğim yok.
Mes'ele şudur:
Biri sordu, ben de hakikati söyledim. Asıl onun kızgınlığı
müzakerelerden kovmaklığımdır. Öteki de üstüne tuz biber
olmuş. Derhal telefonla kendisinden randevu istedim. Gidip
muâhede müzakere binasının bir dairesinde milıman olan sabık
Hürriyet Kahramanı'nı gördüm. Dedim ki:
- “Siz Yusuf Kemal'e şikâyet etmiş, beni aleyhinizde propagan-
da yapıyor demişsiniz. Bana Troçki'nin muavini, Anadolu ha-
rekâtını sizin idare ettiğinizi söyledi ve doğru mu diye sordu.
Ben de “Hayır, doğru değildir' dedim. Doğrusu bu değil mi? Yalan
mı söyleyeydim?”
- “Evet, doğru, fakat cevap vermeyeydiniz daha iyi olurdu!
dedi. Ben de:
- “Sizin bunlara Anadolu'yu idare ettiğinizi söylediğinizi ve
bundan menfaat gördüğünüzü ne bileyim? Kerametim yok ki...
Siz bana evvelden söyleseydiniz hadi süküt eder, işinizi bozmayı-
verirdim. Hem öyle, hem böyle olmaz ki... dedim.
Meğer Anadolu'yu ben idare ediyorum! diye Ruslar'a çalım
satar, bu suretle itibar görürmüş. Mustafa Kemal bilse gazabın-
dan hafakan boğar, çatlardı.
Bana karşı şimdi Enver'in kibri yoktu. Pek yumuşaktı. De-
mek, muâhede müzakeresinde ettiğim tekdir kâr etmiş. Mem-
nunum. Çok zaman ve haksız olarak bana ezâ ve cefa etmiş,
hapsi ve her zulmü reva görmüş insanların başlarından en bü-
yüğünü azarladım ve terbiyesini takındı.
- “Sana banyo dairemi göstereyim? dedi. Gördük. Ne banyo,
ne banyo... Hakikaten gösterilecek şey. Bütün güzel çinilerden
yapılmış. Enver sanki gururla babasından kalma banyosunu
gösteriyordu.
Derken bana dert yanmaya, en gizli işlerinden bahsetmeğe
başladı. Bu adam cidden södedil, IRenı ki, onların on yıllık siyasi
düşmanlarıyım. Aramızda neler neler olmuş, bana neler neler
yapmışlardı. Ben ne kadar namuslu adam da olsam bana dert
yanmak akıl kârı mıdır?
Dedi ki:
- Vatan bugün bana çok muhtaç. Gidip hizmet etmek istiyo-
rum. Mustafa Kemal beni memlekete sokmuyor. Bu nasıl iş? Ben
vatanıma da giremiyorum. Bir nefer gibi hizmet etmek isterim.
Bu adam cidden ahmak. Bana söylediği sözlere bak! Nezaket
ve kinaye ile iyi bir intikam almaktan kendimi men edemedim.
Dedim ki:
- “Paşa, müteessir olmayınız! Dünya bu! Böyle şeyler oluyor.
Sonra da geçip gidiyor. Nitekim ben önünüzde canlı misaâlim.
Beni vatandan sürdünüz. Memleketime sekiz yıl giremedim.
Gurbette dert, hasret çekerek yaşadım. Bana cemiyetiniz hâin-i
vatan dedi. Derken bunlar geçti. Memlekete girdim. Sizin inkıraz
halinde bırakıp gittiğiniz vatanı kurtarmağa çalışıyoruz. Bugün
burada onun mühim bir muâhedesini yapıyorum. Sizin gurbet
devriniz de geçer. Bir gün vatana girersiniz".
Yüzüne baktım. Önüne bakıyor ve solmuş bir yüz. Galiba
sözlerimdeki te'dibi anladı. Ben de gayet keyifliyim. Bana öyle
söyleyince, tabii böyle cevap alınır. Içimden:
- Buna bu sözleri Allah söyletti; bana zaten denâetlerini yüz-
lerine vurmak fırsatını verdi'diyorum.
Ben içimden diyorum ki:
- “Sen nefer gibi hizmete razı olur musun? Derhal komplo ya-
par, Mustafa Kemal'i tepeler, yerine geçer, zavallı milleti hırs ve
cehaletinle yine bir defa daha gırtlaklayıp kurban edersin. Var
eksik ol, daha iyi.
Şimdi teşkilâtını anlatıyor, şöyle:
- Ben, Ruslar'a komünist görünüyorum. Yalan. Içim başka'
dedi ve anlattı. Hive, Buhara, Taşkent, Fergana taraflarında
birçok yerlerde teşkilât yapmış. Bu teşkilâtın bir kısmını Kuş-
çubaşızâde Sami yapmış. Umumi Harp'te Ruslar'a esir düşüp,
oralarda kalmış olan Türk zabitleri de teşkilâta dahil. Birçok
yerli Türkler de dahil. Yakında aleyhine kıyam yapacak. Bura-
lar müstakil olacak. Bu hususta basılmış bir takım fırka prog-
ramları da var. Bunda güya mahsus konmuş komünistlik de
var. Yaveri Cevad'a söyledi. Bunlardan bana birkaç nüsha verdi.
Türkiye'ye getirdim. Sinop'taki kütüphaneye koymuştum. Ba-
tum vak'asından sonra beni de Mustafa Kemal onlarla beraber
diye bir şey yapar mülâhazasıyla imha ettim. Böyle bir şey hıyâ-
nete iştirake kâfi sayılır. Hükm-i karakuşidir; ama öyle. Başka
yerlerde kütüphanelerde yaprak parçası bile zâyi edilmez. Ben
korkular ile pek çok vesikaları yakıp imha etmişimdir.
Yine döndü Mustafa Kemal'e. Görülüyor ki, ona karşı büyük
bir hıncı var. Dedi ki:
- “Gidince kendisine söyleyiniz! O hergün politika ile uğra-
şırdı. Daima orduyu fesada verip ayaklandırmak isterdi. Ben
kendisini affederdim. Bir defasında harbin (Harb-i Umumi) en
kızgın zamanında yine orduyu isyana teşvik ediyor, haber aldım,
çağırdım. “Ser politikacılıktan hiç vazgeçmiyorsun. Bu askerlikle
kabili te'lif değildir. Şimdi seni tekaüd veya tardedeceğim. Mah-
voldun demektir. Yahud bir daha politika ile uğraşmayacağına
namusun üzerine söz ver, seni yine affedeyim. Yoksa canını al-
mak da elimde”. Namusu üzerine söz verdi. Ayağıma kapandı.
Affettim. Fakat yine politika ile uğraşıyor. Bak, şimdi bana ne
yapıyor? Bu lütuflarımı unutmuş”.
Bu adam cidden aptal. Hem Mustafa Kemal'in vaziyeti ahlâk-
sızlık ise, kendisi de ahlâksızdır. Evet, namusu üzerine söz verip
yine yapmak namussuzluktur. Mustafa Kemal, öyle. Ancak, belki
de bugünkü vaziyet ona böyle leke veremez. Çünki, devlet batmış.
Her vatandaş yardıma koşmalıdır. Lâkin, Nâzım Paşa seni ya-
nına aldı. Siyasetle uğraşmayacağına namusun üzerine ona söz
verdin. Seni terfi ettirdi. Sonra hem siyaset yaptın, hem de bir ay
sonra Babıâli'yi basıp zavallıyı öldürdünüz. Sen de Mustafa Ke-
mal'in eline geçsen sana yapacağı budur. Ancak bunları Enver'e
söylemedim. Artık üstüste adamcağızın kusur ve denâetlerini
yüzüne vurmak elimden gelmedi. Vurmalı idim ya, yapamadım.
Yalnız teşkilât ve kıyam mes'elesine geçtim ve:
- Aman, sakın ihtilâl yapmayınız. Bu iş belki bir yıl evvel ola-
bilirdi. Şimdi Ruslar bütün dahili fesatları bastırmışlar, hari-
ci harpleri bitirmişler, ordularını iyice yoluna koymuşlar. Isyan
yaparsanız üzerinize fâik kuvvetler gönderirler. Sizi imha eder-
ler. Hadı, galip geldiniz; cephaneniz biter, nerden bulacaksınız?
Ikinci harpte mahvolursunuz. Sonra, Ruslar birçok Türkler'i kat-
liâm ederler, mallarını yağma ederler, bu zavallı Türkler'in beli
bükülür, 20-30 yıl doğrulamaz. Bu işte hiçbir fayda, ümit yoktur,
yapmayınız! Israr ederim, size çok rica ederim, bu işi yapmayı-
nız! Vakti bekleyiniz. Ihtimal ilerde bir fırsat zuhur eder' dedim.
Ikna ettim. Sözlerimin sıhhatini kabul etti. Fakat ihtilâl
yapmayacağına bir türlü söz vermedi. Bu işi sonra yapmıştır ki,
ilerde zikredeceğiz.
Ankara dönüşümde bana emanet ettiği sözleri Anadolu Lo-
kantası'nda başbaşa olarak Mustafa Kemal'e teslim ettim. Dik-
katle dinledi. Yüzü kızardı, bozardı. Gözünün biri sağa, diğeri
sola kaydı. Sonra hep önüne baktı. Yüzüme bakamadı. Red de
edemedi. Söz bitince kalktı, savuştu. Gördüm ki utandı ve bildi-
ğimi istemiyordu. Ben de zaten suratına vurmak için memnuni-
yetle bu elçiliği kabul etmiştim. Nutkunda benden intikam alıyor.
- “Rıza Nur Arnavutlar'ı isyan ettirdi! diyor. Ama Enver de ne
diyor? Ben, Türk teb'asından bir kısmını sulh zamanında zalim-
ler aleyhinde ayaklandırmışım. Mustafa Kemal ise zabit olduğu
halde eline emanet verilen orduyu harpte her taraftan kuvvet-
li düşmanlarla çarpışırken sırf mevki hırsı için ayaklandırıyor.
Biz muvaffak olmuşuz, o olamamış, te'dip olunacağı zaman da
zelilâne ayağına kapanması sayesinde affolunmuş” (“Hayat ve
Hatıratım”, 2/671-21/678).
*
“..Eskişehir-Afyon hezimeti üzerine Enver, Doktor Nâzım,
Kuşçubaşızâde Sami, Küçük Talât ve daha bir takımları Ba-
tum'a doldular. Talât'la Enver'in arası pek açıktı. Moskova'da
Enver bana 'Talât aleyhinde pek çok söylemişti. Hattâ, 'Talât'ın
İngilizler'e adam olduğunu, Anadolu'yu tedib etmek şartıyla
sadrazam olmayı kabul edeceğine dair Ingilizler'e söz verdi-
ğini, Ittihad ve Terakki Cemiyeti'nin Avrupa'da mevcut para-
sıyla kendisinin kapot alıp Anadolu'ya yollamak istediği halde
Talât'ın 'Para bize lâzım” diyerek razı olmayıp yollatmadığını,
sonra Nâzım'ın da onu bırakıp kendisine iltihak ettiğini söyle-
mişti. Batum içtimâı, Nâzım'ın bu hareketini tasdik eder.
Batum içtimâı, Ruslar'ın iştiraki ile yapılmıştı. Hattâ sonra
Rusya'da öğrendiğim üzere Budinov'un kumandası altındaki
süvari kuvvetleri hududumuza tahşid edilmişti. Ve, Enver'e Rus
Hükümeti Moskova'da 700 Rus altını vermiş. Rustov civarında
hırsızlar Enver'in bu parasını çalmışlardır.
Bu işin gayesi: Enver arkadaşlarıyla Trabzon'a geçecek. Orda
zaten Halil zemin hazırlamış, taraftarlar bulmuştu. Ezcümle,
Kâhya adamlarıydı. Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti de bizzat azâ-
sıyla vaktiyle Trabzon'da benim görüşüp anladığıma göre Mus-
tafa Kemal'in şiddetle aleyhtarı, Enver'in muhibbi idi. Küçük
Talât da Trabzon'da uzun müddet kalmış, Enver lehine çalışmış
idi. Enver lehine bu esnada Trabzon'da fener alayı bile yapılmış,
“Yaşasın Enver!..' diye bile bağırılmış idi. Trabzon'da yapılacak
kuvvet ve Ruslar'ın kuvvetiyle Enver hükümeti ele alacak ve
Türkiye'yi komünist yapacak. Enver Ruslar'a tamamiyle komü-
nist görünüyordu. Fakat evvelce de söylediğim gibi zamiri başka
idi. Yâni hükümeti ele alacak! Fakat milli dâva bitip Yunan Ana-
dolu'yu alırken bu adam ne dâvada?
Hem de bir ecnebi kuvvetle böyle şey yapmanın tehlikesini
bilmiyor. Ruslar gelirler ve bir daha çıkmazlardı. Hattâ, sonra
Enver'i de inıha ederlerdi. Çok kafasız idi.
Sakarya zaferi üzerine geçmediler. Batum'dan dağıldılar. En-
ver gözden kaybolmuş, arkadaşlarına da nereye gittiğini söyle-
memiş. Diyorlar ki, “Ruslar aleyhine isyan çıkarmak için gizlice
Türkistan'a kaçtı. Bolşevik idaresinde Batum'dan Fergana'ya
gizlice gitmek, hemen mümkün olmayacak bir şeydir. Hele En-
ver gibi yerli olmayan, Azeri, Türkmen, Özbek gibi bir takım şi-
veleri ve yolları bilmeyen biri için asla mümkün değildir. Bunun
hakikati şudur: Ruslar Enver'i kör besler gibi beslemiyorlardı
ya... Ondan hizmet bekliyorlardı ve icab ettikçe sevkediyorlardı.
Meselâ biz Moskova'da muâhede yaparken, hududu kendi leh-
lerine yaptırmak için bize yolladılar. Türkiye'yi istilâ için Ba-
tum'a yolladılar. Şimdi de Fergana'ya yolluyorlardı. Fergana'da
sarp dağlarda Basmacılar adında Türkler'den Ruslar aleyhine
kıyâm etmiş bir zümre vardı. Bunlar çoktan beri Ruslar'ı iz'aç
ediyorlardı. Enver'in nüfuzundan istifade edip bunları nimet ile
teskin etmeği düşünen Ruslar, Enver'i oraya yolladılar. Enver
hazır oraya varınca, Ruslar'a oyun edip evvelce ben Rusya'da
iken bana söylediği tertibatı ve teşkilâtı ile işe başladı.
Enver yerinde duramayan, kabına sığmayan bir haris idi. İllâ
bir baş olmak istiyor. Eski saltanat çok hoşuna gitmişti. Türki-
ye'ye geçemedi. Bu ümidi zâil olunca Basmacı hareketine iştirak
etti. Ikinci Rusya seferimde bu vak'anın tafsilâtını öğrendim.
Orada zikredeceğim” (“Hayat ve Hatıratım”, 2/772-773).
*
“..Fergana'da Ruslar aleyhine kıyam eden Türkler var. Bun-
lara Basmacı diyorlar. Basmacı bizim kelimenin mânasında de-
gildir. Bir yeri basan demek, bu da eşkiya demek. Halbuki bun-
lar eşkiya değil, milli kıyamcılar. Ruslar böyle eşkiya diyorlar.
Ruslar'ı çok zamandır iz'aç ediyorlar. Enver, Batum'dan bunları
teskine gönderiliyor. O da teskin edeceğine başlarına geçiyor.
Iptida, Basınacılar Enver'i Rus casusu zannedip öldürmek is-
tiyorlar. Ne ise, sonra anlaşıp itimat ediyorlar. Enver 5-6 bin
kişilik bir kuvvet yapıyor. Yanında Harb-i Umumi'de esir olup
oralara sevkedilmiş ve oralarda kalmış Türk zabitleri de var.
Ilk zamanda önünü boş buluyor, Buhara'yı Hive'yi de zaptedi-
yor. Beyannameler neşrediyor. Bunlarda kendi nâmına büyük
bir mühür var. Bu mühürde kendisine “Halife'nin Damadı ve
Buhara Emiri unvanını veriyor. Tabii, bu muvaffakiyet muvak-
kat idi. Ruslar, Enver'in üzerine seksen bin kişilik bir kuvvet
gönderiyorlar, Enver çekileceğine Fergana Dağları'na varıyor.
Ben Moskova'da iken iş bu halde.
Bir gün, Karahan bana dedi ki:
- “Enver vurulup ölmüş".
- Niçin gazetelerde neşretmediniz?' dedim.
- 'Iyi tahakkuk etsin diye bekliyorum. Şahsını tanıyanlar
gönderdik. Üç mitralyöz kurşunu yemiştir. Şimdiki halde dört
delil var ki, Enver olduğunu ispat ediyor: Kalpağı, Berlin'deki
karısı ile olan muhaberesi, mührü, aşk mektupları.
Hakikaten, bu adamın kalpağı tuhafbir şekildeydi. Rusya'da
böyle kalpak yoktu. Bizim kalpaklar gibi değildi. Kalpağını bile
yektâ bir şekilde yaptırmıştı. Karısının imzasıyla olan Türkçe
mektuplar, tabii sade kendi üzerinde bulunur. Mühür de kezâ
Burada şimdi bir şey var: Enver'in iffet hususunda gayet
temiz olmak şöhreti vardı. Herkes, bilhassa Ittihadçılar, Enver
için “Ömründe asla fuhuş yapmamış! derlerdi. Şimdi mektup-
lar aksini ispat ediyor. Sonra bana Berlin'de Profesör (S), Post-
dam'da hanesinde ziyafet verdi. Meğerse Enver Berlin'de ataşe-
militer iken bu hanede pansiyoner kalmış. Profesörün karısı ile
sevişmiş imiş. Diyorlardı ki, “Profesörün küçük çocuğu Enver'in-
dir.” Hakikaten çocuk Enver'e çok benziyor. Profesör de karısını
ve o çocuğunu hiç sevıniyormuş.
Üç gün sonra Erkân-ı Harbiye Reisi'nin yanında idim. Cese-
di bulunanadamın Enver olduğunun tahakkuk ettiğini söyledi.
Türkiye'ye döndüğüm vakit bu haber gelmiş fakat Ittihadçılar
asla inanmıyorlardı. Ben te'yid ettim. Yine inanmak istemedi-
ler. Çok zaman inanmamışlardır. Basınacılar orada Enver'e bir
türbe yapmışlardır. Şimdi ziyaretgâh olmuştur. Pâzubend takıp
kendisine kurşun işlemez zanneden, pek cesur olan ve Harb-i
Umumüi'de Türkiye'ye büyük fenalıklar etmiş olan Enver âkıbet
üç misket ile öteki dünyaya gitmiştir.
Evvelki Rusya seferinde Enver bu plânını bana açıkça söyle-
mişti. Ben de ona şöyle söylemiştim ve çok yalvarmıştım:
- “Ruslar ile başedilemez. Perişan olursun. Hem de Türk Mil-
leti'ni perişan edersin. Yapma!” demiştim. Çok akılsız adam idi.
Bu iş çocuğun bile yapamayacağı bir işti.
Bir- iki ay sonra Buhara'dan bir hey'et gelmişti. Bunlarla
görüştüm. Reisleri aklı büşmda bi? adamdı. Mahrem olarak ko-
nuşluk. Nihayet ona Enver işini sordum. Şunları söyledi:
, < “Enver bize çok büyük zararlar verdi. Yaptığı iş deli işi idi.
Ibtida, Basmacılar'la Buhara ve Hive'yi bastı. Bizim yetişmiş
adamımız yok. Biraz okur-yazar bir Türk bulursak nahiye mü-
dürü yapıyorduk, böyle memuriyetlere tayin ediyorduk. Mektep-
ler açtık. Çocukları yeni usulde okutuyorduk. Ruslar'a komünist
görünüp bu işleri beceriyorduk, ne yapalım? Enver Basmacı-
lar'la geldi. Bunlar cahil ve mutaassıp adamlar. Enver din ve ta-
assupla bu adamları azdırmış, beyannamelerinde bile taassuba
ateş veriyor, medeniyet ve yeni usuller aleyhine tahrikat yapıyor.
Bu nasıl adammış? Bu tahrik neticesi Basmacılar girdikleri yer-
de ne kadar münevver Türk buldularsa kestiler. Bir mektepte yüz
kadar çocuğu kâfir oldular diye boğazlayıp öldürdüler. Elimizde
birkaç münevver vardı. Bu mes'elede Basmacılar kâfir, komünist
diye imha ettiler. Sonra, Ruslar geldi. Basmacılar'ı kırdı; püs-
kürttü. Iş bununla bitmedi. Bunlar da geçtikleri yerlerde halkı
soydular ve kestiler. Hele öyle soygunculuk yaptılar ki, talan eş-
yayı pazarlara yığdılar, sattılar: Bu suretle memleketten iki çe-
kirge sürüsü geçti. Biz terakki yolunu tutmuştuk. Enver bizi tam
kırk yıl geri attı. Bu adamın Buhara Türkleri'ne ettiği kötülük
çok büyüktür' dedi.
Zavallı, bunları bin elemle anlatıyordu. Sonlarında ağlama-
ya başladı. Benim de gözlerim yaşardı. Dediği doğru idi. Enver
hırsı, ahmaklığı yüzünden hem kendi kafasını yemiş, hem ora
Türkleri'ne büyük fenalık etmiştir. Nitekim, Türkiye'ye de neler
yapmıştı... Kafasızlığından Türkiye'yi harbe sokmuştu, cehale-
tinden Sarıkamış'ta mühim bir orduyu kırdırıp mahvetmişti.
Bunlar büyük ve milli cinayetlerdi.
Enver, Harb-i Umumi'de Harbiye Nâzırlığı'nda müthiş bir
irtikâp yapmıştır. Şuna-buna binlerce altın verıniştir. Bunları
sırf kendi emriyle, Harbiye Bütçesi'nden vermiştir. Bu paralar
bu adamların yed-i irtikâbında kalmıştır. Bilhassa, dönmeler
çok paralar alıp yemişlerdir. Yaveri Şakir Nimet birçok altın
almış, Enver yalnız Ali Heba adındaki bir Mısırlı'ya üç milyon
altın veriniştir. Enver bu mevkide kibir ve azametin raddesine
varmış, su gibi herkese ihsanlar dağıtmıştır. Yalnız para değil,
mücevherat bile hediye edermiş. Yalnız kendi şahsına Harbiye
Bütçesi'nden bir milyon altın almış. Kendisi de başkalarından
kıymetli hediyeler kabul etmiştir. Meselâ çocuğu doğunca ken-
disine gümüşten banyo takımı hediye edilmiştir. Ittihadçılar
niçin düştüler, niçin mahv u perişan oldular, niçin memleketi
inkıraz mezarına koydular? Işte, recülleri böyle ahmaktı. Hem
ahmak, hem de cahildiler; hem de dönmelerin, yahudilerin avu-
cunda idiler. Meselâ, Talât'ın en baş müşaviri ve sırdaşı yahudi
Metrsalem idi. En baş dostu, yahudi Karasu idi. Yapacağını bun-
lara sorardı. Bu yahudilerin ikisi de Italyanlar'a, Fransızlar'a
satarlardı. Ikisini de müthiş zengin etmiştir” (“Hayat ve Hatı-
ratım”, 2/809-811).
240 Arı İnan, 166.
245 Arı İnan, 145.
24 Cumhuriyet, 18 Nisan 1934, sah: 4.
47)
(a4M)
(249)
(2n0)
1401)
(262)
(266)
(267)
(268)
(269)
(270)
(271)
Falili Rıfkı Atay, “Çankaya”, 129.
Mektubun metni benim İğtihadçı'nın Sandığı'ndadır. Sah: 85.
Röportajın tamaını için benim “Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi”ne bakı-
nız, Sah: 183-230.
Bankalarla ve Alman yetkililer ile sonraki senelerde yapılmış olan bazı
yazışmalar için benim “İHtihadçı'nın Sandığı”na bakınız. Salı: 419-423
Enver'in 19 Mayıs 1921 tarihli mektubundan.
Balkan Savaşı'nda Yanya kumandanı olan ve Çanakkale'de ağabeyi
Esad Paşa ile kahramanlıklar gösteren Vehib Paşa (Vehib Kaçı, 1877-
1940), Istanbul'un işgalinden sonra tutuklanarak Bekirağa Bölüğü'ne
kapatıldı, serbest bırakılmasından sonra Avrupa'ya gitti, muhalif faali-
yetleri sebebi ile Cumhuriyet'in ilânından sona vatandaşlıktan çıkartıldı,
işgalci Italyan birlikleri ile savaşan Habeşistan Ordusu'na bir ara askeri
danışmanlık yaptı ve Türkiye'ye dönmesine daha sonra izin verildi. Ma-
nastır Harbiyesi'nde ders nâzırı olan ve 23 Temmuz 1908'de bir top ara-
basının üzerinde Hürriyet'i ilân eden Binbaşı Vehib Bey, Vehib Paşa'dır.
İngiliz Arşivleri'ndeki raporun üzerinde referans numarasının bulundu-
ğu ilk sayfasını kaybettiğim için kaynağını maalesef veremiyorum. Tah-
minim, Enver Paşa'nın Roma'da Mayıs ayında yaptığı temaslarla alâkalı
bilginin raporu hazırlayanların eline üç ay sonra geçmesi ve Londra'ya
taze bilgi zannedilerek gönderilmiş olmasıdır.
Yalçın, “İttihadçı Liderlerin...”, 74.
Yalçın, “İttihadçı Liderlerin...”, 98.
Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 74. günü.
Sonraki senelerin generali Sami Sabit Karaman (1877-1957).
Karaman, 30-32.
Kandemir, “Enver Paşa Türkistan'da”, 75-77.
Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 75. günü.
Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 79. günü.
1940'larda genç bir tıbbiye öğrencisi iken Halil Paşa'nın hatıralarının ilk
hâlini yazdırdığı Dr. Necdet Özgelen'den naklen.
Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad...”, 154.
Karabekir, “İstiklâl Harbimizde İttihad...”, 155.
Karaman, 116-117.
Daha önce Hüseyin Cahid Yalçın'ın yayınladığı (“İttihadçı Liderlerin...”,
89) mektubun tam metnini, önemine binaen bendeki litograf baskıdan
naklederek bu kitapta da aynen verdim. Tam metin, bu kitabın Belgeler
bölümünde, 48 numaradadır.
Masayuki Yamauchi'nin yayınlamış olduğu (“Hoşnut Olamamış Adam...”,
233) mektubun bir nüshası, Türk Tarih Kurumu'ndadır. Metni, Ku-
rum'daki bu nüshadan naklettim. Mektubun tamamı bu kitabın Belgeler
bölümünde 49 numaradadır.
TTK'daki evraktan nakleden: Yamauchi, 238.
ATASE, İSH, Sıra: 8258, Kutu: 1260, Gömlek: 30, belgenin alt tarafında.
ATASE, İSH, Sıra: 8258, Kutu: 1260, Gömlek: 30, belgenin üst tarafında.
ATASE, A/1-4297, D/17-A, F/49-1.
Enver'in Batum'daki faaliyetleri hakkında Mustafa Kemal'e yazılmış
(272)
(273)
(274)
(275)
1278)
(27)
(278)
(279)
(280)
(281)
(282)
(283)
(284)
(285)
bir rapor: ATASE, IHS, Sira: 13386, Kulu; 1110, Gömlek: 53. Ankara'nın
Tuapse Konsolosu Sabri Bey'in Milli Müdulfun ve Dahiliye Vekili Refet
Paşa'ya (Bele) gönderdiği rapor: ATASE, 1115, Sıra: 12862, Kutu: 1110,
Gömlek: 50.
Enver'in Halil Paşa'ya yazdığı mektuplardan ele geçirilip suretleri An-
kara'ya gönderilenlerden bazıları: ATASE, A/1-4243, D/44-1, F/24 ve aynı
seriden F/24-1, F/24-2, F/24-6, F/24-7, F/24-8. Halil Paşa'nın Enver'e 16
Ocak 1921 tarihli mektubunda yazdıklarından Ankara'nın bilgilendiril-
mesi: ATASE, A/1-4283, D/44-13, F/24-5. Halil Paşa'nın Moskova'dan 25
Kasım 1920'de Trabzon Teşkilât-ı Mahsusası'na Türkistan'dan Mosko-
va'ya döndüğünü bildirip haberleşmeleri gerektiğini ifade ettiği mektubu
konusunda aynı şekilde bilgilendirme: ATASE, A/1-4283, D/44-13, F/24-4.
ATASE A/1-4283, D/44-13, F/24-9.
ATASE Arşivi, İSH, Sıra No: 7588, Kutu: 1478, Gömlek: 15.
Fevzi Paşa'nın talimatı ve cevabi telgraf: ATASE, A/1-4355, D/47, F/15-
2. Ayşe Hanım'ın “Nuri Paşa'nın validesi Ayşe” diye imzaladığı makbuz:
ATASE, A/1-4355, D/47, F/15-3.
Cebesoy, 229-230.
Benim İttihatçı'nın Sandığı'na bakınız: sah: 12.
Karanıan, 115.
Yamauchi, 136-37.
Karaman, 142-143.
Mete Tunçay, “Mesat”, 18.
Nutuk, 2/116.
Karaman, 39.
Eşref Bey için: Ahmet Efe: “Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref”, Bengi
Yayınları 2007.
Feridun Kandemir, bizzat tanıdığı Hacı Sani'yi, seneler sonra yazdığı bir
kitapta “Hacı Sami Kimdir?” başlığı altında şöyle anlatır:
“..Ben, Hacı Sami denen bu şeriri, Enver Paşa, Sakarya Harbi esna-
sında Anadolu'ya geçmek niyetiyle Batum'a geldiği zaman, onun peşinde
görmüştüm. Fakat, Enver Paşa gibi oda, Ankara Hükümeti'nin Istihbarat
Müdürü oluşumdan dolayı benimle temastan kaçınmış, hattâ Enver Paşa
üzerinde müessir bir adam olduğunu öğrenişim üzerine mutlaka görüş-
mek hususundaki çeşitli teşebbüs ve ısrarlarıma rağınen bir defa bile
karşılaşmak istemedikten başka: “Çıkıp Batum'dan hemen gitsin. Yoksa
leşini sereriz burada...” diye haber göndererek, beni tehdide kalkmıştı.
Batum'da ilk günlerde Enver Paşa'yı Anadolu'ya geçmeğe teşvik edip
durduğu halde, Paşa'nın amcası Halil Paşa ile Küçük Talât Bey gibi ma-
kul düşüncelilerin telkin ve tavsiyeleri üzerine, Anadolu'yu rahat bırak-
mak yolunu tutan Enver Paşa'yı, bu sefer Türkistan macerasına atan da,
yine Hacı Sami olmuştur.
Vakıa Enver Paşa, behemahal bir şeyler yapmak için -hele Anadolu'ya
geçmek fikrinden vazgeçirildikten sonra- Türkistan seferine kendiliğin-
den niyetlenmiş idiyse de, Hacı Sami olmasaydı bu niyetinden de sarfına-
zar edeceği muhakkaktı.
Bunun böyle olduğunu, bir müddet sonra -yâni Enver Paşa'nın şaha-
detini müteakip, bıraktığı kuvvetlerin başına geçip Ruslara karşı mu-
kavemette devam etmek istediği halde yine tutunamayıp- Afganistan'a
firarla, oradan Iran'a geçip, Meşhed şehrinde karşıma çıktığı ve artık
kaçmayarak, içini dökmek isteyen bir halle bülbül kesildiği zaman, bizzat
acı Sami'nin kendisinden dinleıniştim.
Hacı Sami, Türkistan macerasının iflâsı üzerine Türkiye'ye dönmek
maksadiyle uzun bir yolculuk yaparak, Afganistan'ın Herat şehrinden
İran'a geçip Meşhed'e geldiği zaman, artık Batum'daki Hacı Sami değildi.
Kendine, politikadan elini eteğini çekmiş, maceraperestlikten sıyrılmış,
doğru yola sapmış ve bilhassa Anadolu'ya canla başla hâlisane hizmete
nelgini vakfetıniş bir süs vermişti. Bu yeni kisvesine bürünüşünün tek
sebebi de, memlekete dönmek imkânını sağlamaktı. Nitekim, Meşhed'de
ilk ziyaretime geldiği zaman kendisini:
- “Bugünden itibaren Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin emrinde feda
olmağa âmâde, Kuvayı Milliye gönüllüsü Sami!” diye takdim etmiş ve
ondan sonra da bu fedailiği dilinden düşürmemişti.
Türkistan macerasına gelince, onu da, her bahsi açılışta, birdenbire
değişip, o kendine has azametli, mağrur tavrını takınarak, idealistliğinin
eseri saymaktan ve öyle kabul ettirmek istemekten nefsini menedemezdi.
Bir gün büsbütün coşmuş ve anlatınıştı:
- Evet... MilyonlarcaTürk'ü,o cennet gibi Türkistan'ı kurtarmak yolun-
da elimden geleni yaptım. Hattâ yalnız Türkistan değil, Çin'deki Türkleri
de hürriyetlerine kavuşturmak için, yapmadığım kalmadı. Tâ Kâşgarlar'a
kadar gittim. Milleti ayaklandırdım. Koca Kırgızistan'ı peşime taktım...
Ne ile? Hiçbir sıfatım, hüviyetim, rütbem, mevkiim olmadığı halde, Yedi-
su isyanını nasıl yaptım? Tek kuvvetim, hürriyet ve istiklâl aşkiyle yanan
ırkdaşlarımıza, peşimden gelin, kalkın! diye hitap etmesini bilişimdir. Fa-
kat, sonunda gücüm yetmedi. Enver Paşa'yı bu işe sevkedişiniin sebebi
budur. “Benim gibi adı sanı bilinmeyen basit bir insan, koca Kırgızistan'ı
bir işaretiyle ayaklandırırsa, senin gibi Osmanlı Imparatorluğu'nun Baş-
kumandanlığını yapmış, şöhreti bütün İslâm âlemine yayılmış, Damadı
Hazreti Hilâfetpenahi olan bir Enver Paşa, bütün Türkistan'da alimallah
bir günde kıyameti koparır... Ne duruyorsun paşa? Bu fırsat bir daha ele
geçer mi?” dediğim zaman, Enver Paşa'nın gözlerinden yaşlar boşanmış,
ve o anda kararını vermişti. Batum'dan, işte bu kararla hareket ettik ve
Türkistan yolunu tuttuk.
Fakat, yollarda engellerle karşılaştık. Vakıa, Baku'dan Aşkabad ve Bu-
hara'ya kadar rahat gittik ama, Buhara'ya varınca, işler karıştı. Paşa'nın,
fikrini almak üzere oraya davet ettiği, mahalli teşkilât rüesâsından Zeki
Velidi, Paşa'yı fikrinden caydırmağa çalıştı. Ona göre, Rusya harici müş-
külâttan kurtulmuş olduğundan, artık Türkistan'ı müdafaa edebilecek
bir vaziyettedir. Esasen Türkistan da büyük bir kıtlık ve dolayısiyle açlık
geçirmekte olduğundan, işe yarar bir kuvvet verebilecek halde değildir.
“O halde, bu halkın arasına katılıp da Bolşeviklere karşı nasıl cephe alı-
nabilir, nasıl mücadele edilebilir?” diyordu. Ben böyle düşünmüyordum.
Enver Paşa'yı da düşünceme iştirak ettirmeğe muvaffak olmuştum. Fa-
kat, Enver Paşa ile Zeki Velidi arasındaki münakaşa, nerede ise, Paşa'yı,
fikrinden vazgeçirecek bir mahiyet alıyordu.
Enver Paşa, mütemadiyen: “Bolşevikler çok alçak insanlardır. Bir se-
neden fazladır aralarındayım. Ne olduklarını artık iyice öğrendim. Bütün
vaadleri boştur. Türkistan'a istiklâl şöyle dursun, muhtariyet vermeğe bile
yanaşma yacaklardır. Bence bütün Müslümanlar garp emperyalizminden
evvel asıl düşmanlarının kızıl emperyalistler olduğunu bilmeli ve bunlar-
dan kurtulmanın çaresini bulmalıdırlar” dedikçe, Zeki Velidi de, müte-
madiyen: “Doğrudur, evet, asıl düşmanımız kızıl emperyalistlerdir amma,
bugünkü vaziyette bunlarla başa çıkmak mitmkun değildir. Siz Fergane'ye
geçip Basmacılar arasına girerek, Türkistan'ı ayaklandıracağınızı zanne-
diyorsunuz. Halbuki şimdi, Türkistan'da beş altı bin kişiden fazla insanı
toplu bir vaziyette besleyebilmek imkânsızdır. Yalnız çete muharebeleri ya-
pılabilir. Bu da bir netice vermez. Şarki Buhara Basmoacıları'na gelince,
Afganistan ve Buhara Emiriyle bir anlaşmaya varmadan bunlarla bir iş
göremezsiniz. Emir sizi tavsiye etmezse, halk da tanımaz. Tanısalar bile,
Emirin entrikasına maruz kalabilirsiniz. Bugüne kadar Türkistan ha-
rekâtı, Basmacılık ve gizli siyasi teşkilât Rusya'nm dahili meselelerinden
sayılırdı. Yâni istediklerimizi verirlerse, Bolşeviklerle anlaşmamız imkânı
hâlâ vardır. Halbuki bu mesele siz karıştıktan sonra Türkistan harekâtı
artık bir panislâmizm hareketi ve Rus milletinin Umumi Harp 'teki büyük
düşmanlarından birinin hareketi şeklini alıp Türkistan'daki bütün Rus-
ların milli bir gaye etrafında birleşip toplanmalarını intaç edebilir: Sizin
için en muvafık hareket Afganistan'a geçip, Türkistan harekâtını oradan
idare etmektir. Bu suretle Türkistan dâvasına çok faydalı olabilirsiniz”
diye illâ Türkistan isyanından vazgeçirip, Afganistan'a gitmesini istiyor-
du.
Hattâ, Enver Paşa üzerinde tesirim olduğunu anladığından, Paşa'nın
nazarında düşürmek için, bana da: “Kırgızistan ayaklanması katiyyen
sizin eseriniz değildir. Yedisu isyanı, Çar'ın bir fermanından doğmuş bir
harekettir. Siz ancak isyanın sonuna doğru, yâni Kugızlar'ın Çin'e geçe-
cekleri sırada Karakol kasabası civarında Şabdan Batıroğulları'na ilti-
hak ve iltica etmiştiniz. Biz böyle biliriz” diyordu.
Bu sözler, Enver Paşa'yı, benim gösterdiğim yoldan çevirmek üzere
idi. Hattâ bir aralık, yine Zeki Velidi'ye kapılarak, Afganistan'a geçmeğe
karar verir gibi olmuştu. Amma ben yine telkinimde devam ettim. Af-
ganistan'da hiçbir şey yapamıyacağımızı, mutlaka Basınacılar arasına
katılmamız lâzım geldiğini ve behemahal muvaffak olacağımızı anlatı-
yordum. Nihayet kat'i kararını verdi. O gün tekrar Zeki Velidi'yi davet
etti. Şarki Buhara'ya geçeceğini, orada Basmacıları ve aydınları toplaya-
rak bir kongre aktedeceğini ve kararının kat'i olduğunu söyleyerek, bu
kongre için murahhasların gönderilmesinin teminini istedi. Zeki Velidi
bu fikre de itiraz edince, Paşa sinirlendi. Ama fikrinden dönmedi. Nitekim
ertesi gece, yapılan son toplantıda Zeki Velidi'ye “Ruslarla mücadele için
her ne lâzımsa yapacağını, şimdi kendini öz anavatanında hissettiğini,
bura Türkleri'ni de mücadele sahasına çıkarmak azminde olduğunu” söy-
leyerek dâvayı halletti. Bunun üzerine, 8 Teşrinisani Cuma günü, başta
Enver Paşa olmak üzere, yaveri Muhittin, Buhara Polis Müdürü Muavini
Halil, Manastırlı Nâfi, Süvari Yüzbaşısı Hasan ve daha birkaç kişi ile ben,
yirmibeş kişilik bir kafile halinde av bahanesiyle Buhara'dan çıkarak,
mücadeleye atıldık.
Enver Paşa idealist adamdı. Fakat talihi yoktu. Şansı yoktu. Bu talih-
sizlik, şanssızlık ilk günden kendini gösterdi. Benim bir hatâm varsa, bu
talihsizliği hesaba katmayışımdır. Yoksa, hiçbir müşkülâta mâruz kalma-
dan, muvaffak olmak muhakkaktı. Enver Paşa'nın talihsizliği daha ilk
adımda kendini gösterdi. Basınacılar arasına girer girmez, Buhara Emiri
taraftarı ve çok müteassıp, cahil bir adam olduğu anlaşılan Reisleri La-
kay Ibrahim denen adam, Enver Paşa'yı tanımak istemedi, şüphelendi
ve hepimizi esir etti. Bu esaretimiz bir buçuk ay sürdü. Bu esnada, isyan
ettiğimizi anlayan Bolşevikler de tabii takibimiz için hazırlandılar. Ni-
hayet bin müşkülâtla derdimizi anlatıp serbest kaldığımız zaman Enver
Paşa Emir-i Leşker-i İslâm ve Buhara unvaniyle beş altı yüz kişilik bir
kuvvetin başına geçti. Işte o sırada vukubulan bir müsademe sonunda
ben, Türk zabitlerinden Ali Kıza ve yerli ricalden Osman Hoca ile bera-
ber Afganistan'a geçmeye mecbur olduk ve Afganistan'da derhal gönüllü
topladık. Silâh tedarik ettik ve bunları Islâm mücahidleri diye Enver Pa-
şa'ya gönderdim. Bu suretle Enver Paşa hayli kuvvetlendi. Yedi bin kadar
askeri vardı. Birçok muharebeler yaptı. Hepsinde muvaffak oldu. Fakat,
yine talihsizlik başgösterdi.
1923 Ağustos başında Enver Paşa, Belcivan yakınındaki Çeken kö-
yünde bulunuyordu. Karargâhı burada idi. Yerli büyüklerden bazıları
da yanında idi. 4 Ağustos bayram sabahı, Bolşevikler ani bir taarruz
yaptılar. Paşa gafil avlandı. Atına atlayıp, yirmi beş kişilik bir kuvvetle
Ruslara karşı koymak üzere tepeye çıkarken, Ruslar da öbür taraftan
çıkmış bulunuyorlardı. Bu suretle Ruslar üç koldan sarmak üzere idiler
ki, Enver Paşa bunların bir kısmını bozdu. Silâhlarını terke mecbur etti.
Tam bu sırada, yanındaki beş süvari ile yalın kılıç ilerlerken, yan taraf-
tan işleyen bir Rus mitralyözü Enver Paşa'yı delik deşik etti. Bu haberi
aldığımız zaman beynimizden vurulmuşa döndük. Bu, beklenmedik bir
talihsizlikti. Paşa'ya mı yanarsın, dâvanın sarsılışına mı? Fakat, ülnit-
sizliğe düşmedim. Derhal derlenip toplandım ve kısa bir zaman içinde
silâh ve cephane tedarikiyle hazırlanarak, Afganistan'dan Şarki Buha-
ra'ya geçtim. Dervaz'a gittim. Yanımda yerli mücahitlerden Abdülhamid
Arifde vardı. Karatekin ve Karadağ'daki kuvvetleri topladım: “Türkistan
milli mücadelesi ancak genç milliyetperver ve münevverler yetişip, vatan-
ları için cihada bağlıyacakları zaman başka bir şekil alabilir. Şimdilik
bizim işimiz yalnız Enver Paşa'nın intikamını almak ve yerli ahaliye çe-
teciliği öğretmektir” diyerek maiyetimdekilerle birlikte Gülap'a, oradan
da Karatekin'e gittim. Bütün bu havaliye hâkim oldum. Mecburen şiddet
gösterdim. Emrime itaat etmeyenleri bilâ merhamet astım. Aynı zaman-
da halka çeteciliği güzelce öğretmek için aşiretlere göre teşkilât yaptım.
Müstakil çeteler teşkil ettim. Bunların başlarına (Leşkerbaşı), (Erzakçı)
ve (Aksakal)lar koydum. Bu suretle, o zamana kadar gayri muntazam
sürüler halinde bulunan kuvvetleri intizama sokarak, çetecilik usulüyle
taarruzlar, baskınlar yapınağa muvaffak oldum. Hattâ Gülap'da bulunan
Rusları muhasara ederek, üç yüz kadarını tuzağa düşürüp kamilen kı-
lıçtan geçirdim. Birçok cephane ve ganimet aldım. Sonra Hisar'ı bastım.
Hulâsa Enver Paşa'nın yerini boş bırakmadım. Intikamını aldım. Ondan
kalan kuvvetleri de etrafıma topladım. Yanımda Türk zabit ve askerleri
de vardı. Kuvvetim arttıkça artıyordu. Bir ara Garbi Buhara, Gozar, Kar-
şi, Şirâbâd taraflarına yaptığım akınlarla Rusları tarumar ettim. O hale
geldiler ki, Hacı Sami adını duydular mı kaçacak delik arıyorlardı. Rus
garnizonlarına nefes aldırmadım. Tayyareleri, telgrafları ve telsizleri ol-
duğu halde üstlerine yalın kılıç saldırdığım zaman, hepsini bırakır ka-
çarlardı. Fakat, yanımdaki kıymetli arkadaşlar birer birer şehit olmağa,
bir taraftan da Ruslar, içerilerden külliyetli miktarda kuvvetler getirıne-
ge başladılar. Benim kuvvet kaynaklarım ise son derece mahduttu. Hiç-
bir taraftan esaslı bir yardım göremiyordum. Karşımdaki koskoca Rusya
dirilmişti. Nihayet, 3 Haziran 1923'te en sadık adamlarımla müşaveret-
ten sonra, teşkilâtı itimad ettiğim yerli reislere bırakarak, Afganistan'a
geçmeğe karar verdim. Hanâbâd civarında, Aktepe'ye yerleştim. Ondan
sonrası malüın. Işte buradayız.
Bunları anlatan Hacı Sami'ye:
- Peki... dedim, bütün bu işlerin bu neticeye varacağını size vaktinde
söyleyen Zeki Velidi Bey'i dinlememiş olduğunuza şimdi pişman değil mi-
siniz?
- Hayır! Dedi. Bugün de, aynı şartlar içinde, aynı yolda bulunsam ve
(286)
(287)
(288)
(289)
(290)
(291)
(292)
(293)
1294)
(295)
Enver Paşa da sağ olsa, bir lâhza bile tereddüt etmeden onunla beraber
yineaynı mücadeleye atılırdım. Yalnız bir şartla: Daha ihtiyatlı ve tedbirli
olarak...
Hacı Sami ile bu mevzuda münakaşa beyhude idi. Sadece:
- Yazık ettiniz Enver Paşa'ya... dedim.
Nasılsa, bunu tasdik etti amma yine bir şartla:
- Evet, yazık oldu Paşa'ya... Fakat Türkistan istiklâli ve hürriyeti uğ-
runda can verip şehit olmak da az şeref ve mazhariyet değildir...
Hacı Sami'ye, başka bir şey söylemedim. Yalnız, onun, bütün mace-
raperestlikten sıyrılmış, doğru yola sapmış, uslanınış, akıllanmış görün-
mek isteyişine rağmen, hâlâ aynı kafada, aynı yolda, aynı şuursuzluk ve
çılgınlık içinde yüzüp gittiğine bir kere daha inandım. Hattâ, yine Meş-
hed'de, başka bir gün, geçmiş zamanları yâd ederken, Hacı Sami'nin co-
şarak, boş bulunup:
- Ben Çakırcalı gibi bir dağlar serdarını bile yıldırmış adamım, diye,
yıllarca devlete kafa tutmuş bu namlı efenin münasebetsiz bir hareke-
tini görüşü üzerine, peşine taktığı adamlariyle, köyünü basıp, en yakın
akrabasından bir düzine insanı döve döve bağlayıp birer birer kurşuna
dizdiğini, hükümetçe yakalanışı üzerine de, yine kabadayılığı sayesinde
aleyhindeki takibatı nasıl durdurduğunu ballandıra ballandıra anlatır ve
neticeyi de:
- “Herkes silâh sahibi olabilir. Marifet onu kullanmasını bilmektir. Ben
bir gün bile silâhsız gezmedim ve bir gün bile silâhıma râm olmıyan kim-
se görmedim, görmem de...” safsatasiyle bağlarken, ne biçim bir şerir ol-
duğunu ve hâlâ da nasıl bu hunharlıktan kurtulamadığını, kendi ağziyle
itiraf etmiş oluyordu.
Hacı Sami, işte bu idi ve idealistlik taslayarak atıldığı Türkistan ma-
cerasına da, sadece vurup kırma, yıkıp ezme, bir kelime ile kan dökme
hırsıyla sürüklenmiş olduğu muhakkaktı. Nitekim, yine o sırada Meş-
hed'e gelen Zeki Velidi Bey'den dinlediklerime göre, Hacı Sami, sırf bu
hunharlığı sebebiyle hiçbir makul teklifi, isabetli tavsiyeyi kabul etme-
miş ve yine bu hırsiyle tesiri altında bulundurduğu Enver Paşa'ya da ka-
bul ettirmeyerek Paşa'nın müsbet hiçbir iş göremeden şehadetine sebep
olmuştu.
Şimdi de, işte, aynı hunharlıkla, kudurmuş bir vaziyette, Anadolu'ya,
Cumhuriyete ve onun timsâli büyük ve eşsiz kurtarıcı Gazi Mustafa Ke-
mal Paşa'ya saldırmak çılgınlığına kapılınış bulunuyordu” (Kandemir,
“Atatürk'e Izmir Suikastinden...”, 52-62).
Dr. Nâzım Bey'in mektuplarının tam metinleri, benim İttihadçı'nın San-
dığı'ndadır: sah: 98-117.
Muhittin Birgen, 2/750.
Togan, Bugünkü Türkili..., 604.
Delhi Sultanlığı ile Şah Zafer'in âkıbeti hakkında Dalrynıple'ın “The Last
Mughal..."ına bakınız.
Andican, “Osmanlıdan Günümüze...”, 227.
Zarcone, 107.
Andican, “Osmanlıdan Günümüze...”, 247.
Nadir Devlet, 93-94.
Kunitz, “Dawn Over Samarkand”, 19.
Abdullah Recep Baysun, 42-43.
Ca)
(297)
(298)
(299)
(300)
(301)
Basmacı kavrutnmn hâlâ en müteber kabul edilen izahı, Zeki Velidi To-
gan'a aittir:
“Türkistün'daki başkaldırmalar, 1918 yılında gayrımunta-
zam bir surette heryerde başgösterdi. Kazakistan'ın Arka bölü-
münde, daha 1916 isyanında önderlik eden Kiyki Batır, yine o
zaman Hive'de isyan eden Cüneyd Han, faaliyette idiler. Fakat
bu hareketin merkezi Fergane oldu. Fergane'deki kıyamcılara
basmacı denildiğinden, bu ad, her yerdeki kıyamcılara verilir
oldu.
Basmacı, basmak masdarından baskıncı ve hücum edici ınâ-
nasiyle önce eşkiya çetelerine denilmiş. Çar zamanında bu gibi
çeteler Türkmenistan'da, Başkırdistan ve Kırım'da, istiklâl kay-
bedilip Rus hâkimiyeti yerleşmek üzere olduğu zaman yaşamış-
tır. Başkurtlar bunlara Horasan ıstılahı ile ayyâr demişlerdir.
Kırım'da ve onlardan alınarak Ukrayna'da haydamak ıstılah-
ları kullanılmış; Başkurtlar'da Buranbay, Kırım'da Halim, Se-
merkand'da Namaz gibi kahramanlar meşhur olmuştur. Bunlar
Müslümanlar'a dokunmayıp yalnız Rusları, Rus fabrikalarını
yağma ederler ve çok defa aldıkları ganimetleri ahaliye üleşti-
rirlerdi.
..Eski basmacılarda ve Türkiye çetelerinde olduğu gibi Tür-
kistan, Özbek ve Türkmen çetelerinin de manevi önderi Köroğ-
lu'dur. Buhara, Semerkand, Cızakh ve Türkmen basmacıları ge-
celeri, toplanarak Köroğlu ve diğer destanları okurlar. Zahiren
eşkiyalık gibi görünen bu hareket, geniş halk kütlesinin düşün-
celerinin ve heyecanının tercümanı olur.
Bu münasebetle Akçuraoğlu Yusuf Bey, Sırplar'ın istiklâl
ihtilâllerinde rol oynıyan hödüklerin, Yunan istiklâl hareketle-
rindeki &left ve palikaryaların da yarı milliyetperver ihtilâlci ve
yarı eşkiyalardan ibaret olduğunu hatırlatmaktadır.
1918 yılından sonra kurulan basmacı yığınlarının birçokları
ve en nüfuzluları, eski Köroğlu ananesiyle kat'iyyen münasebe-
ti olmıyan ağırbaşlı köy ilerigelenleri, bazen tahsilli kimseler
oldularsa da, hepsine basmacı adı verilmiştir. Bundan dolayı
basmacı kelimesi, Türkistan'da şimdi siyasi çete ve daha doğ-
rusu müstevlilere karşı sömürge ahalisinin isyanını temsil eden
çeteler mânasında kullanılır. Özbek ve Kazak basınında şimdi,
Çin basmacıları, Cezayir basmacıları, Hind basmacıları diye
yazılmaktadır (Togan, Bugünkü Türkili Türkistan..., 386-387).
Basınacılar konusunda daha geniş bilgi için Türkçe kaynaklar arasın-
da en geniş kapsamlısı olan Ali Bademci'nin yayınlarına, yabancı araş-
tırmacıların yazdıkları için de Bibliyografya'da gösterilen çalışmalara
bakınız.
Ali Bademci, “Sarıklı Basmacı”, 28.
Ali Bademci, “Türkistan Milli İstiklâl...”, 19-23. ve 194-198.
Andican'ın Türkiye ve Orta Asya'sına, özellikle de 290-300 sayfalar arası-
na bakınız.
Anlaşmanın “Harezm Halk Şürâları Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu
Sosyalist Şürâlar Cumhuriyeti arasında Akdedilen Ahidnâme” başlığını
taşıyan bir nüshası, Enver Paşa'nın Türk Tarih Kurumu'ndaki evrakı
arasındadır.
Kocaoğlu, “Reform Movements...”, 29.
0) Basmacı hareketinin sona ermesinin ardından 1920'ler ve 30'larda Türki-
ye'ye gelen ve 1970'lerde hayatta bulunan Basınacı liderlerle yakın dost-
luk kuran ve Basmacılar hakkındaki en önemli kaynak eserleri kaleme
alan dostum Ali Bademci, bu kitabı hazırladığım sırada Basınacılık konu-
sunda uzun bilgi notları göndermişti.
Ali Bademci dostuma teşekkür ederek, bu notların bazı bölümlerine
aşağıda yer veriyorum:
“Enver Paşa ihtiyar Buhara şehrine geldiğinde, Çar Ordu-
ları'nın ilk istilâsına 1768'de uğramış olan Buhara Emirliği
1773'te güya himayeye alınmış, 1785'te Moğol asıllı olduğu ka-
bul edilen fakat Cengiz'den gelmeyen, Türkçe -Çağatayca- konu-
şan Mangıtlar'ın idaresine geçmiş ve bu hâkimiyet 30 Ağustos
1920'ye kadar aralıksız devam etmişti.
Devletin adı Buhara Emirliği veya Âmirliği idi, bayrakların-
da da yeşil zemin üzerine ay-yıldız ve bir el resmi vardı.
Evvelkidönemlerde Fergana Vadisi, Taşkent ve Semerkand'da
Emirliğin sınırları içinde iken Rus yayılmaları karşısında sadece
Buhara'ya münhasır küçük bir monarşik emirliğe dönüştü; dev-
letin dini Sünni-Hanefi; resmi dili Türkçe-Tacikçe idi.
*
Tarikat olarak Nakşibendi etkisi daha ziyade Ubeydullah
Ahrar'dan yürüyen bir gelenekti. Bu zât bugün Özbekler arasın-
da sevilmesine rağmen Timuriler'e -Uluğ Bey'e- ihaneti sebebiy-
le kendisine çok muhabbet yoktur; daha ziyâde Tacikler itibar
etmektedirler ve tarikat da bir şehirli kültürü olarak Semer-
kand ve vadide Namangan, Hocend gibi bölgelerde Soğd kültürü
üzerine oturmuştur. ...Bilhassa Fergana bölgesindeki Basmacı-
lar'dan bir tane bile “Nakşi” göstermek mümkün değildir.
Bu husus, son yıllarda her sosyololojik meseleyi din üzerin-
den okuyan ABD'nin tamamen siyasi görüşüdür.
Yesevilik için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir, çünki
Türk coğrafyasının her tarafında olduğu gibi başta Basınacılığın
ilk zuhür ettiği Fergana olmak üzere Türkistan'ın her tarafında
herkes bir miktar Yesevi olgusu, yaniTürk Müslümanlığı'nın ta-
şıyıcısıdır (Köprülü'nün son görüşü-Islâm Ansiklopedisi).
Tanınmış Basmacılar ile en son çalışan bir kişi olarak kat'iy-
yetle ifade ederim ki, Basmacılar'ın çoğunun okuma yazması
bile yoktu ve yazılı irtibat ancak kâtipler aracılığı ile sağlanabi-
liyor, sicilleri bu şekilde tutabiliyorlardı. Buhara'ya yaklaştıkça
medrese kültürünü, Emirlik hudutları dışında bulunan Semer-
kand ve Taşkend'e doğru da yeni kültürü, yani Yaş Buharalı-
lar'ın Cedidi kültürü, Gaspıralı aydınları görülüyordu.
Bu aydınlar son zamanlara gelinceye kadar Emâret hududla-
rından giremiyor, yeraltında çalışıyor ve daha ziyada Ruslar'ın
her eskinin yanına kurdukları yeni şehirlerde Mekteb-i Cedid
benzeri okullar açıyorlardı. Münevver Kaari gibi Cedidi hoca-
ların ders verdiği bu okullara Neşri-i Maarif deniyordu, okullar
Özbek yani Çağatay ağırlıklı olmasına rağmen, Tacik öğrenciler
ve hocalar da vardı.
*
Hive Hanlığı'na (1515-1920) gelince:
Bunlar da Timuriler sonrasında ortaya çıkmış ve yine Moğol
kabul edilen Cengiz soyundan gelen Kongratlar'dır. Daha düzgün
ve güzel Çağatay Türkçesi konuşurlar. Zaten halkın çoğu Türk-
men'dir, bu bölgede Fars etkisi olmadığı için Tacik bulunmaz.
Özbekler'in bir Türk kavmi olarak gösterilmesi de esasen
yanlıştır; çünki Özbekler boy, kabile, kavim ve aşiret değil, bir
konfederasyon, yani “Ulus-Ulüş”tür. Zaten Özbek mevhumu ve
ahalisi bir Türkistan unsuru değil, Kanglı-Kıpçak-Tatar, hattâ
Türkmen özellikleri taşırlar. Bu bakımdan Özbek Türkleri de-
yimi yanlıştır, Özbek Ulusu demek daha doğrudur ve tamam
elbette Türk'tür. > p
Dikkat ediniz: Emir Timur Özbek midir ki, Özbekler onu ken-
dilerine ata yapıyorlar?
Timuriler'i Türkistan'dan kovanlar Özbekler'dir ve bunun
son örneği de Muhammed Babür'dür. Babür'ün annesi Taş-
kent'ten Moğol asıllı Yunus Han'ın kızıdır fakat baba ve ecdadı
aynı Emir Timur gibi Barlas'tır ve Moğollukları bütün zorluk-
lara rağmen ispat edilememiştir, Cengiz Han bağlantısı söylen-
tilerinin de Timur'un Cengiz'e özenmesinden başka bir anlamı
yoktur.
Hive Hanlığı'nın da bayrağı iki yeşil şeritli siyah zemin üze-
rine ay-yıldız idi.
BuTürk Devleti 1717 ve 1839 Rus yayılmasını Türkmenler'in
dirayeti ile defetti ama 1873'te çok zalim saldırılarla, Amerikalı
gazeteci Macc Gahan'ın gözleri önünde tamamen işgal edilerek
tıpkı Buhara gibi Rusya'ya tâbi oldu ve varlığını bugünkü Türk-
menistan topraklarının sadece kuzey kısmında, ancak 1 Şubat
1920'ye kadar sürdürebildi.
#
1920'lerde yaşanagelen Buhara ve Hive ihtilâlleri bazı yön-
lerden birbirinden farklıdır.
Buhara'da daha sağlam bir idâre vardı ve Emir birtakım si-
yasi hatalarına karşı, Rus tehlikesinin tam anlamı ile farkın-
daydı. Bu yüzden kendi idaresi ve iradesinin dışında Cedidi ve
Kızıl Ordu ittifakı ile alaşağı edildi, uzun müddet Şarki Bu-
hara'daki Kadimi Basınacılar'ın arasında barınarak 16 Şubat
1921'de Afganistan'a iltica etti ve 28 Şubat 1921'deki Sovyet-Af-
gan Dostluk Anlaşması'nın ardından Afganistan'da tamamen
bir esir hayatı yaşadı.
Mangıt Hanedanı'ndan son Emiri olan Âlim Han ihtilâl ola-
cağını önceden öğrenip ordusu ile karşı koymasına rağmen,
Emir Timur'un hazinelerinin kapısını dahi açmamış ve hazi-
nedeki altınlara dokunmamıştır. Buhara, Kızıl Ordu'nun ağır
silâhlarına karşı teslim olmak mecburiyetinde kalınca Bolşevik-
ler'in ilk hedefi hazineler olmuş, hazineler milliyetçiliğini son-
radan Türkiye'de ispat etmeye çalışan bazı Cedidiler'in gözleri
önünde boşaltılarak günlerce Moskova'ya taşınmış, Sovyetler
dünyada ittifakla kabul edilen görüşe göre Kolçak Orduları'na
karşı finansmanı bu kaynaktan sağlamış ve Türkiye'ye ne ka-
dar ulaştığı bile belli olmayan 100 milyon ruble ile temize çıkıl-
maya çalışılmıştır. Bu yağma sırasında Cedidiler'in önüne de bir
miktar altın atılmıştır ki, bunun Enver Paşa'ya kadar ulaştığını
biliyoruz.
Kızıl Ordu hâkimiyetinin ilk gününde yayımlanan bildiride
“Geçici İhtilal Komitesi” isimli bir hey'et kurulmuş, devletin
yeni adı “Buhara Devleti Müstakil Buhara Şürdlar Cumhuri
yeti" olarak ilân edilmiştir. Yeni devlette Cumhurbaşkanı Mirza
Abdülkadir Muhittinov, Başbakan Feyzullah Hocayev, Maliye
Bakanı Osman Hocayev, Harbiye Nâzırı Abdülhamit Arif, Dahi-
liye Nâzırı Ata Hoca, Maarif Nâzırı Kaari Yoldaş, Sıhhiye Nâzırı
Hasan Bek, Ziraat Nâzırı da Muhtarcan'dır. ,
6 Ekim 1920'de toplanan Birinci Buhara Kurultayı'nda /s-
tiklâl ibaresi kaldırılarak devletin adı Buhara Halk Şürâlar
Cumhuriyeti yapılmıştır. 23 Eylül 1921'deki Ikinci Kurultay'da
Osman Hocayev cumhurbaşkanlığına seçilmiş, devletin ismi bu
şekilde kullanılmış ve 20 Eylül 1924'te de “Buhara Halk Şürâ-
lar Sosyalist Cumhuriyeti” olmuştur (Ömer Raşidov-Ulmascan
Raşidov, Buharaning Rusya Bilen Iktisadi ve Siyasi Munasebet-
lerı Tarihiden (1900-1925), Buhara Neşriyatı, Buhara 2013, s.
96; Coraev, M. R. Nurulin, S. Kamalov, R. Recepova v.d, Ozbekıs-
tannıng Yengi Tarihi, Ozbekistan Sovyet Mustemlekeçıligı Devri-
de, 2. Kitap, Şark Neşrıyatı, Taşkent 2000, s. 130; Ibrahim Yar-
kın, “Buhara Halk Cumhuriyeti ve Bunun Ortadan Kaldırılarak
Sovyetler Birliğine Ilhakı”, Türk Kültürü, Sayı 124, Şubat 1973,
s. 246 (54); Mehmet Yılmaz - Feridun Ata, “Buhara Cumhuriyeti
ve Basmacılık Hareketi Hakkında Iki Rapor”, Selçuk Üniversi-
tesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 15, Güz 2004, s. 207).
Enver Paşa'nın Buhara'ya gittiği sırada Osman Hocayev,
Doğu Buhara'da idi. Hocayev, Paşa'nın Cilligöl'de Türkmen Bas-
macılar'a katılması sırasında Düşenbe'de 10 Kasım 1921'de bir
memorandum yayınladı ve Buhara'nın istiklâlini ilân etti. Ho-
cayev'in Enver Paşa ile buluşmasının ardından Paşa'nın maiye-
tinden olan Yaver Bartınlı Muhittin gibi bazı Osmanlı zabitleri
Hacı Sami ile beraber Afganistan'a iltica ettiler.
X-
Hive'de ise, vaziyet daha değişik şekilde cereyan etti.
Karakalpaklar'dan gelen Inak Hanedanı, 1873'teki Rus is-
tilâsında Rus egemenliğini kabullenmişti. Inaklılar'ın da Kong-
rat olduğuna dair görüşler vardır ve ancak Rus hâkimiyetini
kabul ederek iktidar sürmüşlerdir.
Ama, hayatının sonunda Basmacılık'ta karar kılan Ha-
rezm'deki Yamud Türkmenleri'nin önderi Cüneyd Han, Rus ege-
menliğini hiçbir şekilde kabul etmedi.
Buhara'daki Genç Buharalılar gibi Hive'de Yaş Hiveliler adı
ile ortaya çıkan ve önceleri tamamen kültürel bir hareket olan
Cedidi Cephe'nin sorumlusu Pehlivan Niyaz Hacı ve arkadaşla-
rı,5 Nisan 1917'de Isfendiyer Han'a meşruti idare için bir lâyiha
imzalattılar ve Isfendiyer Han, sırf bu sebeble kısa süre sonra
Cüneyd Han tarafından öldürüldü.
Ama, Bolşevikler'in lâyihaya dayanarak destek verdikleri se-
çimler yapıldı, Cedidiler galip gelerek iktidar oldular fakat çok
geçmeden birbirlerini aleni olarak öldürmeye veya hapsetmeye
başladılar.
Cüneyd Han hem Rus hâkimiyetini kabullenen, hem de Kı-
zıl Ordu ile işbirliği yapan Yaş Hiveliler'e karşı mücadelesini
sürdürdü ama bazen mücadelenin dozunu kaçırarak başına
buyruk şekilde hareket etti. Halkın büyük kısmı dinsiz olarak
gördükleriCedidiler'i Ürgenç'den kovdular ve Cedidiler de Amu
Derya'nın diğer taralındaki Bolşevikler'e iltica ettiler.
Hive'nin idaresi, zamanla Cüneyd Han'ın eline geçti ama Kı-
zıl Ordu'yu da arkalarına alan Cedidiler isyan eden Hiveliler'i
yatıştırmak ve düzeni sağlamak bahanesi ile 22 Aralık 1918'de
Ürgenç üzerine saldırıya geçtiler. Cüneyd Han, Türkmen Bas-
macı kuvvetleri ile saldırıya karşı koymaya çalıştı, lâkin silâhlı
ve düzenli birliklere karşı başarılı olamayıp güneye doğru çe-
kildi.
Yaş Hiveli işbirlikçiler ile Kızıl Ordu, 14 Ocak'ta Köhne, Ür-
genç ve Pursi'yi; 16 Ocak'ta Ilalı'yı, 18 Ocak'ta da Taşoğuz'u iş-
gal ettiler. Savaşın kaderi Gazavat mevkiinde meydana gelen
yoğun çarpışmaların ardından Cüneyd Han'ın yenilgisi ile so-
nuçlandı ve Türkmenler yüz kadar atlı ile canlarını Karakum
çöllerine attılar (Nezaket Maksudovna Matkarimova, “Harezm-
de Demokratik Hareketlerning Rivaclenışı Tarihi” 1900-1924,
Urgenç Devlet Unıversıtıtı Tarih Magıstırı Derecesını Alış Içun
Disertetya, Urgenç 2002, s. 70) ve Ürgenç'te tek başına kalan
Said Abdulahat da 2 Şubat 1920'de halkın huzurunda tahttan
feragat ettiğini açıkladı.
Buhara'da olduğu gibi Hive'de de Rus taraftarları geçici bir
hükümet kurdular. Devletin adının Harezm Şürâlar Cumhu-
riyeti, resmi dilinin de Türkçe olduğu ve düzenlemelerin lâik
esaslara göre yapılacağı hazırlanan yeni anayasanın teminatı
altına alındı ama 1924'te Hive de sosyalist bir cumhuriyet ha-
line getirildi ve Pehlivan Niyaz Hacı, götürüldüğü Moskova'da
açlıktan öldü.
X
Basmacı sözünün duyulması, Dünya Savaşı'nın ikinci yı-
lından itibaren taşradaki güç dengelerinin Ruslar'ın aleyhine
gelişmesi üzerine önce Fergana Vadisi'ndeki Çarlık idaresinin
karakollarına yapılan baskınlarla başladı.
Çar yönetimi sırf aşağılamak ve kötülemek maksadiyle bas-
kıncılara eşkiya-haydut” anlamına gelen Basmacı adını verdi.
Basmacı ve Basmacılık kavramları terminolojiye bu şekilde Rus
işgali ile girerken, Hive'nin 1873'teki işgalinin ardından ilk ve
son Basmacı olarak hayatının altnıış yıla yakın bir kısmını mü-
cadele içerisinde geçiren Türkmen lider Cüneyd Han'ın ismi de
Basmacılık kavramını siyasi bir deyim haline getiren ilk işaret
oldu.
Hokand Hanlığı'nın ortadan kaldırılmasında Özbek, Kazak,
Kırgız ve Tacikler'in aktif olarak katıldığı Basmacılık, yirmi
beş yıl sürdü. Bundan önce, Fergana Vadisi'nin tarihini titre-
ten 1898'deki Dükçü Işan Ayaklanması Basmacılık'ı beyinlere
nakşetmiş, 1916'daki halk hareketleri Çarlığın günahlarını Bol-
şevikler'e devredercesine deyimi siyasi bir vecheye sokmuş, Fer-
gana ezilmişliği dalga dalga bu adı bütün Türkistan'a yaymıştı.
Basmacılık, Hive Hanlığı ve Buhara Emirliği 1920'de Bolşe-
vikler tarafından ilk Sovyetleştirme ameliyesine tabi tutulana
kadar Fergana Vâdisi'ne münhasır kaldı, bura insanı ile özdeş-
leşti ve uzun zaman, meselâ Enver Paşa'ya kadar Fergana adı
ile birlikte kullanıldı. Tabii ki, Basrnacılık sözünün kendisi ve
kullanımı da kesinlikle Ruslar'a, Rus istihbaratına ve Rus ko-
mutanlara aitti. Bolşevikler devrinde kullanım daha abartılı
şekle sokuldu, her karşı harekete Basmacı dendi, bu söz böylece
siyasi bir deyim halini aldı ve bu isimle bir literatür oluştu.
'Türkistan'lı Özbek, Kazak, Kırgız ve Türkmenler bu deyimi
ve kasdettiği anlamı hiçbir zaman kabullenmediler.
Basmacı sözü ilk telâffüzunda farkına varacağımız ve tered-
düde düşmeyeceğimiz derecede bize yakın ve bizden olan, Türk-
çe bir kelimedir. Hemen hemen bütün Türk lehçelerinde mevcu-
tur ve Türkçe ile teması olan komşu lisanlara da çok az farklı
şekillerde girmiştir. Mesela Rusça'da Basmaçestvo diye telâffuz
edilen deyim bizim Basmacılık'ın ta kendisidir. Türkistan'da
yaşayan Slav unsurların kullandığı Basmaç-Basmaçı şeklinde
ifadelerin resmi Sovyet görüşündeki karşılığı ise tam bir aşağı-
lama ve kötüleme anlamındadır; bu söz baskıncı, haydut, eşkiya
demektir.
Basınacılığın etimolojisine olan ilgi bugün için yukarıdaki
izahattan çok ötede, özellikle Amerika ve Avrupa'da geniş araş-
tırmalara konu olmaktadır. Bizde bu konuda ikinci ve son bi-
lim adamı olan Baymirza Hayit, Basmacılık konusunda yaptığı
nitelikli çalışmalarda aslında Türkolog olmadığı için etimolojik
talılillerden ziyade kelimenin anlamı üzerinde durmuştur (Bay-
mirza Hayit, Ruslara Karşı Basmacılar Hareketi, Babıali Kül-
tür Yayıncılık, Istanbul 2006, s. 15).
Hayit'in naklettiğine göre bir Kırgız Türkü olan dünyaca
ünlü romancı Cengiz Aytmatov da 1991'deki bir kongrede Bas-
macı tabiri yerine, kurtarıcı kelimesinin kullanıldığını ortaya
koymuştur.
Aynı şekilde ağırlıklı olarak Basınacı kaynaklarına dayana-
rak 1970'lerden itibaren ilgili mevzuuda bin sayfalık araştırma-
sını (Ali Bademci, 1917-1934 Türkistan Milli Istiklâl Hareketi
Korbaşılar ve Enver Paşa, Kutluğ, Istanbul 1975. s. 20-23) neş-
retmiş bulunan bu satırların yazarı da, kitaplarında Basmacı-
lığın etimolojisinden ziyâde Korbaşılık kavramı mukayesesini
yapınıştır.
Zira, Basınacılar kendilerine Korbaşı diyorlardı ve halkın
da benimsediği bu deyim eski geleneksel kültür ile terminolo-
jiden geliyordu. Nitekim, Kaşgarlı Mahmud'un, Divânu Lüga-
tit-Türk'ünde de geçen korbaşı, savunma birlikleri komutanı
demektir Kaşgarlı Mahmud, Divânu Lügati't-Türk. Ilk Yayın
Kilisli Rifat, Istanbul 1917-19, 3 Cild. 2. Yayın Besim Atalay,
Divânu Lügati't-Türk Tercümesi, Ankara 1939-1941, 3. Cild).
Ünlü Türkolog Radloff'a göre Yorbaşı, Kokan Hanlığı yani
eski Fergana Hanlığı zamanında, polis müdürü ve sancak beyi
mânâsında kullanılmış olup Türk Safevi Imparatorluğu zama-
nında İran Türkçesinde mevcut olan ©orcıbaşı tâbiri de aynı
asıldan gelmektedir (Radloff. Wörtenbuch, 11, 963. Nak. , Z. Veli-
di Togan, Umumi Türk Tarihi'ne Giriş, Istanbul 1970, 389-394).
Hokand'da 10 Aralık 1917'de ilân edilen Türkistan Milli
Muhtariyet Hükümeti'nde polis müdürlüğüne getirilen Kiçkine
Ergeş'e, polis şefi anlamına gelmek üzere Ergeş Korbaşı denmiş-
tir (Hayit, 275).
Korbaşı tâbirine, görüldüğü gibi Kaşgarlı'dan bugüne kadar
tarihi seyri ve kullanımiyle örtüşen, etimolojisine uygun bir
mânâ yüklenmiş ve kelime o şekilde kullanılmıştır ve kelime
esâsen Merkezi Asya Türkleri arasında, özellikle de Fergana'da
halk arasında halâ kullanılmakta ve canlılığını muhafaza et-
mektedir.
Korbaşı sözü, tarafımızdan yapılan çalışmalarda ise maalesef
Basmacılık nitelemesi karşısında güçsüz kalmış ve kullanımın-
da başarı sağlanamamıştır. Eserimin (Ali Bademci, 1917-1934
Türkistan Milli Istiklâl Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa, Cild
1-2, Ötüken, İstanbul 2008) bu ikinci baskısı ile daha evvel bası-
lamayan ikinci cildinde ise Milli Mücâdele karşılığında Korba-
şılık ve Enver Paşa isteği doğrultusunda mücâhidlik sıfatı öne
çıkarılmıştır. 2010 yılında neşrettiğimiz Sarıklı Basmacı adlı
eserde de sırf literatür sebepleriyle Basmacılık tabirinin kabul
edilmesi gereği savunulmuştur (Ali Bademci, Sarıklı Basmacı,
Ötüken, İstanbul 2010.). N
Bağımsızlık döneminde bugünkü Özbekistan, Kırgızistan,
Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan'da, 1990'dan sonra
Basınacılık konusunda birçok neşriyat yapılmıştır ve yapılınak-
tadır. Özellikle Özbekistan, sözkonusu yayınların sadece Türk
Dünyası'nda değil dünyada da başını çekmektedir. Ama, akade-
mik ve serbest yayınların bu kadar çok olmasına rağnıen, Zeki
Velidi gibi Basmacılığın etimolojisi ile uğraşan bir tarihçiye
veya türkoloğa rastlamak artık mümkün değildir. Basınacılığın
hâlâ bitmediği kanaatinde olan bilim adamlarının ve Basma-
cılığın milliyetçiliğe dönüştüğünü savunan bizim gibi yazarlar
ile Basmacı Özbek menşe'lilere baskı uygulanan Tacikistan ve
Afganistan'da Yeni Basmacılık'ın ortaya çıktığını, hattâ bugün-
kü Fergana'da Basmacılık ile ilgili tarihi materyallerin Yesevilik
ile yoğrularak milli ve manevi bir hayat şekli haline geldiğini
(Meselâ, Selçuk Üniversitesi'nden İklil Kurban) savunanların
mevcudiyetini gözönüne getirirsek, meseleye daha ciddiyetle
bakmamız gerektiğini anlarız.
Enver Paşa'nın bu harekete katılması, harekete milletlerara-
sı bir nitelik kazandırmıştır. Bolşevikler devrinde Paşa'nın Çe-
gan'daki mezarında geceleri ışık yakıldığı, mekânı halkın ziya-
retgâh olarak gördüğü ve eski senelerde yapılan operasyonlarda
900 adet Enver Paşa heykelciği ele geçirildiği o zamanın bası-
nında yeralmıştır. Tarihin hiçbir devrinde birleşemeyen Türkis-
tan'ın kabilevi yapısı, Enver Paşa'nın şahsında Azeri, Türkmen,
Dağıstanlı, Anadolulu, Özbek, Kırgız, Kazak, Karakalpak, yani
tam bir “Türklük Buluşması”dır ve bugün Türkistan'da hemen
her ailede Enver adında birkaç kişi vardır.
Sağlam sonuçlara, meseleyi ancak böyle okumakla varabili-
riz.
Fergana Vadisi'nde Şir Muhammed Bek, Mehmed Emin Bek,
Ergeş Bek, Halhoca Eşan, Parpi Bek, Muhiddin Bek, Aman Peh-
liven, Canı Bek Kadı olmak üzere yaşları 18-50 arasında dokuz
büyük Basınacı vardı. Bunlara ait sicil defterleri tarafımızdan
yayımlanmıştır. Kayıtları tutan Nezir Kabavi, tarafımıza teslim
eden de Abdülhay Mahdum ve Nur Muhammed'dir. Enver Pa-
şa'nın yanıbaşında adeta onun akıl hocası olan Cilligöl'lü Türk-
men Mirza Pir Nefes sadece bir Basmacı değil, aynı zamanda
âlim bir zat ve mütefekkirdir. Titizlikle koruyup tarafımıza tev-
di ettiği karargâh kayıtları da tarafımızdan yayımlanmış kıy-
metli bir hazinedir.
Basmacılar arasında köktendinci ve Nakşi olan yoktur ve
(303)
(304)
(306)
(306)
(307)
(308)
(309)
(310)
(311)
(312)
yeni ortaya atılan bu nitelemeler uydurmadır. Tamamının slo-
gam “Türkistan Türkistanlılarındır" şeklindedir ve memleketle-
rinin tam istiklâlidir.
..Binver Paşa'nın şehid edildiği ve Fergana'nın hemen biti-
şiğindeki Şarki Buhara'nın Basmacıları arasında Devletmend
Bek, Cebbar Korbaşı, Fuzayl Mahdum, Paşa Hoca, Kul Mu-
hammed, Hayid Bek Dadhah, Saip Nazar, Abdülhakim Bek,
Mudiddin Mahdum, Danyal Bek bulunuyordu. Göktaş'ta Ka-
dimi-Emirci Ibrahim Lâkay vardı; Batı Buhara'da Abdülkahhar,
Semerkand-Zerefşan'da Açil Bek, Behram Bek, Hemrahkul Bek,
Türkiye'de vefat eden Mamur Niyazi, Türeb Bek, Molla Hem-
rahkul, Halbuta, Nusret Şah; Harezm ve Türkmen Bölgesinde
de Cüneyd Han gibi büyük Basınacılar mücadele içerisindey-
diler.
1922 ortalarında 200 bin asker ile dört koldan hücuma geçen
Kızıl Ordu birliklerine karşı bütün Türkistan'da 100 binin üze-
rinde Basmacı'nın mücadele başlattığı tahmin edilmektedir ve
Basınacılık 1934'te Rusya, Afganistan ve Ingiltere arasında im-
zalanan sınır güvenliği anlaşması ile fiili dönemini kapatmıştır.
...Tacikistan'ın bugünkü devlet başkanı, Enver Paşa'dan son-
ra vicdan azabına düşen, bir müddet Afganistan'da kalan ve
1931'de Sovyetler tarafından kurşuna dizilen Kadim Basmacı-
lar'dan Ibrahim Lâkay'ın soyundan gelen bir Lâkay Özbeği'dir
ve Tacikistan'da şu anda 3 milyon Lâkay yaşamaktadır. Ikinci
Dünya Savaşı'ında Alman tarafına geçip Ruslar'a karşı savaşan
500 bin kadar Türkistan askerinin arasında bulunan Baymirza
Hayit ile CIA'nın meşhur direktörlerinden Ruzi Nazar da Bas-
ınacı ailelerin çocuklarıdır”.
Miktarı bu konu üzerinde çalışan her yazara göre değişen altınlar konu-
sundaki en doğru bilgi, Enver'in 13 Ekim 1921'deki mektubunda yeralı-
yor ve Enver, Nâzım Bey'in 15 kilo altın için verdiği senedi gördüğünü
söylüyor: “...iade-i ziyaret için sabah Maliye Nâzırı'na uğramıştım. Hâ-
şim Efendi isminde Istanbul'da tahsil etmiş birisidir. Yazdığım mektup
üzerine Nâzım'a on beş kilo altın verdiklerini gösterdi. Nâzım'ın senedini
gördüm. Böylece cemiyete yine biraz para bulunmuş oldu”.
Cemal Paşa ile beraber Afganistan'a giden Türkler'in isimleri ve aldıkları
maaşları gösteren belge için benim “İttihadçı'nın Sandığı”na (salı: 549)
bakınız.
Raci Çakıröz, “Türkistan'da Türk Subayları..."ndan nakleden Andican:
“Cedidizmden Bağımsızlığa...”, 123-124.
Togan, “Bugünkü Türkili...”, 430.
Togan, “Bugünkü Türkili...”, 398.
CEBESOY'DAN SAYFA 391.
Cemal Paşa'nın Afganistan ve Orta Asya macerası konusunda Ahat Andi-
can'ın “Cedidizmden Bağımsızlığa...” isimli eserine, özellikle de 121-132
sayfalar arasına bakınız.
8 Ekim 1921 tarihli mektubundan.
Mektubun tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde 43 numaradadır.
Ali Fuad Paşa'nın 5 Ekim 1921 tarihli telgrafı:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa
Kemal Paşa Hazretleri'ne,
Doktor Nâzım, Hâmid nâm-ı müsteariyle Cemal Paşa ile gö-
rüşmek üzere Afgan hududuna yakın Çarçuy'a hareket etmiştir.
Oradan, Buhara tariki ile Moskova'ya gelecektir. Bunun Mer-
kez-i Umumi'deki ismi de Rüstem'dir. Küçük Talât, Merkez-i
Umumi'de Şâdi nâmı ile ifa-yı vazife etmektedir. Fimâbâd, Mer-
kez-i Umumileri gizli kalacak ve Moskova'da yalnız bir şubeleri
bulunacaktır. Anadolu teşebbüsleri ya akim kalmış veya tehir
edilmiştir. Enver, Italya Hariciye Nâzırı'a bir telgraf çekerek
Trablus'a muavenet temin ettiğini ve şayet Trablus'a istiklâl
verilmezse harekete geçeceğini bildirmiş. Bu telgrafı ağleb-i
ihtimal Çiçerin'in arzusu üzerine yazmış. Maksat, Rus-Italyan
münasebâtının sür'at tesisini temin için bir tesirdir. Enver be-
nim ile münasebetlerinin kat/'ını bir mektupla tâmim etmiştir.
Bu malümatı Enver'in Moskova'da Yüzbaşı Fevzi Bey'e yazdığı
mektubundan aldım. Evvelce arzettiğim gibi Trablus'tan avdet
eden Fevzi Bey, Enver'in Anadolu ile müttehiden hareket ettiği
hakkındaki beyanâtına kapılarak teşkilâta girmiş ve hakikati
anlayınca bir mektupla teşkilâttan çıktığını bildirmiş. Anado-
lu'ya avdet edip birlikte hizmeti ziyadesiyle arzu ediyor. Afri-
ka-yı Şimali'de pek büyük nüfuz vardır. Iyi bir zabittir. Hem
Enver'in teşkilâtı hakkında zât-ı âlilerine malümat vermek
ve hem de kendisinden dahilde ve hariçte istifade etmek üzere
bu zâtın Ankara'ya kabulüne müsaade edilmesini rica ederim.
Emr-i devletlerine intizâren ve Enver'le münasebetini kat” ede-
rek yarın Berlin'e avdet edecektir...
Moskova Sefiri Ali Fuad”.
(ATASE, AT A-ZB, Sıra No: 4366, Kutu: 38, Gömlek: 20).
(313)
(314)
(316)
(316)
(317)
(318)
(319)
(320)
(321)
(322)
(323)
(324)
(326)
Enver Paşa'nın Livâyü'l-İslâm'daki makalelerinden ikisi, bu kitabın Bel-
geler bülümünde 40 ve 41 numaralardadır.
Beyanname şeklindeki yardım mektubunun metninin bugünün Türk-
çesi'ne uyarlanmış hâli için: Aydemir, “Makedonya'dan Orta Asya'ya...”,
3/668.
Ali Bademci, “Sarıklı Basmacı”, 148.
Togan, “Hâtıralar”, 384-385.
Togan, “Hâtıralar”, 386'dan itibaren.
Togan, “Hâtıralar”, 386-389. Togan, Enver Paşa'nın Buhara'ya 20 Ara-
lık'ta geldiğini ve ilk buluşmalarının 23 Aralık'ta olduğunu yazarken
hata yapıyor. Enver'in Buhara'ya gidişi 1921'in 11 Ekim'indedir, o sene-
nin Aralık'ında da Orta Asya'da, Göktaş taraflarındadır. Togan, daha son-
ra temaslarının Ekim'de olduğunu yazıyor.
Togan, “Hâtıralar”, 390.
Togan, “Hâtıralar”, 390-391.
Togan, “Hâtıralar”, 391.
Togan, “Hâtıralar”, 391.
Togan, “Hâtıralar”, 392.
Togan, “Hâtıralar”, 392.
Togan, “Hâtıralar”, 392.
(420)
(327)
(328)
(329)
(330)
(331)
(332)
(333)
(334)
(335)
1336)
(337)
(338)
1339)
Andican, “Osmanlı'dan Günümüze...", 405-406. Prof. Andican'ın yazdıkla-
rını yukarıda aynen naklettim.
Yamauchi, 278.
Mustafa Çokayoğlu, “Merhum Enver Paşa Hakkında Hatıra Parçaları.
1922-4. 8.1923”), Yaş Türkistan, No: 33, 1933, salı: 5-12. Metni, Türkiye
Türkçesi'ne uyarlamaya çalıştım.
Mektubun tam metni, yakında yayınlayacağım ve Enver Paşa'nın Naciye
Sultan'a sürgünden yazdığı mektupların tamamının neşredileceği ciltte
yeralacaktır. Paşa'nın çizimlerinin tıpkıbasımları ise, bu kitabın Ressam
Enver'in Karakalem Çizimleri bölümündedir.
Feridun Kandemir, “Enver Paşa Türkistan'da”, 75.
Karabekir, “İstiklâl Harbimizde Enver Paşa”, 322.
Baymirza Hayit, “Basmacılar”, 215.
Yamauchi, 257.
2014'te bir mezat kataloğunda gördüğüm mektubun tam metni bu kita-
bın Belgeler bölümünde, 82 numaradadır.
Baymirza Hayit, “Basmacılar”, 198.
Salâhi Sonyel, “Enver Paşa ve Orta Asya'da...”, 1184.
Salâhi Sonyel, “Enver Paşa ve Orta Asya'da...”, 1188.
Enver Paşa'nın Amanullah Han'a gönderdiği mektubun metnini Yama-
uchi yayınlamıştır (sah: 268-269), yayınlanan nüshanın üzerinde tarih
yoktur ve Yamauchi “Mart-Nisan 1922” şeklinde yaklaşık bir tarihlen-
dirme yapmıştır. Enver, Amanullah Han'a gönderdiği mektuptan Naci-
ye Sultan'a 17 Mart 1922'deki mektubunda da bahsediyor. Dolayısı ile,
Kâbil'e yolladığı mektubu 1922 Mart'ının 16 veya 17'sinde yazmış olmalı.
Ali Fuad Paşa'nın Mustafa Kemal'e Mahmud Celâl Bey (Bayar) vasıtası
ile gönderdiği şifreli telgraf:
Başkumandan Paşa Hazretleri'ne
Ankara, 28.3.38 (1922)
Makine başında
20 Mart 38 (20 Mart 1922) tarihli ve zâta mahsus işaretle
Moskova'da Ali Fuad Paşa'dan mevrud şifreli telgrafname ay-
nen atide mâruzdur efendim.
Hariciye Vekâleti Vekili
Mahmud Celâl
SURET
1. Dört aydan beri Buhara-yı Şerif'te bulunduğunu arzettiğim
Enver Paşa hakkında, Karahan bana mümaileyhin Sovyet Cum-
huriyetleri'ne karşı âsi vaziyeti aldığını, Türkistan, Buhara ve
Hive'nin Sovyetler tarafından tahliyesini talep ettiğini, Cemal
ve Halil Paşalar'ın mümaileyhe muhalif olduğunu ve Halil Pa-
şa'yı Moskova'ya celbettiklerini ve Halil Paşa'nın Kafkasya'dan
Moskova'ya birkaç güne kadar geleceğini ve Enver Paşa'nın Sov-
yetler'e düşman olduğunun Türk gazeteleri ile neşir ve ilân edil-
mesini arzu ettiklerini söyledi.
2. Ingiltere ve Fransa gibi Müslüman müstemlekesine mâlik
Sovyet Cumhuriyetleri'nin Enver Paşa'yı muhasım vaziyetine
koyacağı kaviyyen tahmin olunur. Çünki, Enver Paşa ve rüfe-
kası eskisi gibi Sovyetler'le teşrik-i mesai etmektedirler. Sovyet-
ler, Avrupa devletleri tarafından resmen tanınmalarını şiddetle
arzu ediyorlar. Enver Paşa ile aleni bir surette teşrik-i mesainin
bu gayretin istihsâline mâni esbâbdan biri olacağı şüphesiz. Bu-
nun için mümaileyhe siyasi bir maksatla muhasım bir vaziyet
aldırmış olmaları pek (bu kelimenin şifresi çözülememiş, “'muh-
temeldir” olabilir).
3. Cemal Paşa, Berlin'den Moskova'ya henüz gelmemiştir”
(ATASE Arşivi, ATA-ZB, Sıra No: 4376, Kutu: 38, Gömlek: 25).
«w ATASE Arşivi, ATA-ZB, Sıra No: 4376, Kutu: 38, Gömlek: 25. Ali Fuad
Paşa'nın telgrafının sonunda, Hariciye Vekili usuf Kemal Bey'in de bir
notu vardır.
«eh Enver'in mektuplarında bahsi geçmeyen Kongre'nin kararları olduğu
söylenen metin:
“1- Şarki Buhara'nın düşmandan temizlenen yerlerinde
muntazam ve müsellâh askeri kuvvetler vücude getirilecek ve
bunlara muharebe usulleri gösterilecek.
2- Henüz ihtilâl çıkmayan yerlere seyyar kuvvetler gönderi-
lerek ora halkının harekete gelmesine çalışılacak.
3- Her vilâyette ihtilâl hareketlerini idare etmek için bir leş-
kerbaşı (kumandan) tayin olunacak.
4- Askeri kuvvetlerin iaşesi için zekât ve haraç kâfi gelmediği
takdirde ahaliden servetine göre bir vergi alınacak.
5- Bu para işleri için de bir zekâtçı tayin edilecek.
6- Her vilâyettedüşmandan temizlenen mahallerde mahalli
bir hükümet kurulacak ve idaresi düzenlenecek.
7- Leşkerbaşı ve beyler tayin edilmemiş yerlerde tarafımız-
dan leşkerbaşı, vali ve zekâtçı tayin edilecek, kendi kendini ida-
re edebilecek duruma gelen yerlerde bunların tâyini için serger-
deler tarafından bize vaktiyle haber verilecek.
8- Leşkerbaşılar bütün askeri işlerle meşgul olacaklardır.
Beyler azoka vesair levazım-ı askeriyenin ihzarı ile meşgul ola-
caklardır ve leşkerbaşılara asker vesair tedarikinde yardımda
bulunacaklardır. Halkı zulüm ve cefadan muhafaza ile beraber
memleketin idaresine memur olan zekâtçılar zekâtın toplanma-
sından mes'uldür.
9- Her vilâyet leşkerbaşı ve beyleri her gün merkeze birer
rapor göndereceklerdir. Eğer vaziyette asayiş hükümran ise haf-
tada iki defa rapor gönderebilirler.
10- Vilâyetlerde merkez tarafından gönderilen vekiller baş-
kuınandan namına resmi evrakı imza edecekler.
11- Merkez kumandanlığı tarafından, iş'ar vukuunda veya-
hut birbirine yakın olan leşkerbaşılardan birinin düşman tara-
fından sıkıştırılması halinde imdat isterse oraya en yakın olan
leşkerbaşılar derhal mümkün olduğu kadar çok kuvvetlerle im-
dada koşmalıdırlar.
12- Düşmanın bulunduğu şehirler ve mahaller eğer düşma-
nın kuvveti az ise gece baskını veya hücum ile zaptedilmelidir.
Eğer düşmanın kuvveti çoksa, yalnız muhasara ederek düşmanı
nzokudun mahrum bir hale «okamak, düşmanın bulunduğu yer-
leri daima gözaltında bulundurmak, yoldan geçen düşman kıt/'a-
ları üzerine baskın yapmak.
13- Düşmanın muhabere âlâtı olan telgraf, telefon tellerini
tahrip etmek.
14- Düşmanın casus teşkilâtına karşı pek kuvvetli davrana-
rak onları şiddetli surette cezalandırmak. Buna mukabil bize
hizmet edeceklerin günahları da varsa af ile muamele edilmesi.
15- Alınacak esirlere karşı hoş muamele yapmak.
16-“Bütün askeri ve siyasi harekâtın idaresi Enver Paşa'nın
uhdesine müttefikan tevdi edildi” (Baysun 92-93, Bademci “Tür-
kistan İstiklâl Hareketi...” 2/157-158).
«2 Kâmil Bey'in mektubu için: Yamauchi, 272.
44 Mektup, TTK'daki Enver Paşa Evrakı arasındadır.
4 6 Ocak ve 27 Mart 1922 tarihli mektuplarında bayrak çizimleri vardır.
5 Joseph Castagneâ, “Les Basmachis”, 49-50. Enver, Nerimanov'a gönderdi-
ği söylenen bu ültimatomdan Naciye Sultan'a yazdığı mektuplarda bah-
setmiyor.
446 Zeki Velidi, hatıralarında 1922 Mayıs'ındaki teşebbüslerini şöyle anlatır:
“Bizce yegâne çıkar yol, milli orduları tam inhizam ve isti-
salden kurtararak, Basınacı reislerinin çok müşkül vaziyette
olduklarını, Şarki Buhara'da toplayıp onları ve Paşa'yı sağ
ve selâmet Afganistan'a geçirmek, neferlere gelince bunların
silâhlarını Afganistan'a geçecek arkadaşlarına teslim ederek
köylerine gidebilmelerini temin etmekti. Bu maksatla biz En-
ver Paşa'ya, Ruslar'la ve o günler Buhara'ya gelmekte olan
Rus Başkumandanı General Kamenev ile müzakere yolunu
açmak ve kendisinin Afganistan'a geçmek hakkında teklifler
ile bir mektubu, diğer taraftan da Merkez Komite Reisi sıfatı
ile benim imzamla Moskova'ya, Sovyet Hükümeti'ne sulh şart-
larını beyan ile diğer bir mektubun mahsus kuryelerle gönde-
rilmesine karar verildi (12 Mayıs). Fakat bizim Moskova'ya
gönderdiğimiz mektup, Taşkentli arkadaşlarımızın hataları
yüzünden geç kaldı. Enver Paşa ise, bizim teklifimizi kabul
edecek yerde, Mayıs'ın 19'unda, ihtimal daha bizim kuryemiz
gelmeden evvel, Ruslar'a, Türkistan, Buhara ve Hive'yi tahliye
etmelerini talep edip “Türkistan, Buhara ve Hive Milli Ordula-
runın Başkumandanı' imzası ile bir ültimatom gönderdi” (Zeki
Velidi, “Bugünkü Türkili Türkistan...”, 451).
64) Frunze'nin Türkiye ziyaretini anlattığı hatıraları; “Frunze'nin Türkiye
Anıları”, çeviren: Ahmet Ekeş, Düşün Yayınları, Istanbul 1996.
9 Dokumentı Vneşney Politiki SSSR (1959, sah: 782)'dan nakleden. Vefa
Kurban, “16 Mart 1921 Moskova Anlaşması'na...”, 152.
© Ayrıntılariçin Kemal Arı'nın “Üçüncü Kılıç. İzmir'in Kurtuluşu ve Yüzba-
şı Şerafettin” isimli kitabına bakınız.
60 Alexander Marshall, “Turkfront. Frunze and...” 8.
©» Enver Paşa'nın Orta Asya'daki askeri faaliyetleri hakkında Moskova'da-
ki askeri akademide verilen konferansa katılmış olan Şevket Süreyya
Aydemir, Azerbaycan'ı işgal eden Kızıl Ordu'nun kumandanlarından
olan, Orta Asya'daki harekâtın da başında bulunan ve sonraki senelerde
Stalin'in temizlik operasyonunda tutuklanıp 29 Temmuz 1938'de Mosko-
(102)
vu'da idam edilen General Mihail Karloviç Levandovski'nin konferansta
anlattıklarını ayrıntıları ile nakleder. (“Suyu Arayan Adam”, 261-265).
Euver Paşa'nın Orta Asya'daki faaliyetlerine son vermek maksadıyla
Sovyetler'in giriştiği askeri harekât ile ilgili olarak Sovyet kaynaklarına
dayanan ve Türkiye dışında yapılmış olan çok sayıda araştırma vardır ve
bunların bazılarının künyeleri, bu kitabın bibliyografyasında mevcuttur.
Bu konuda bizdeki en mükemmel toparlama, harekât sırasında Mosko-
va'da bulunan Şevket Süreyya Bey'e aittir:
“... Buhara'da teşekkül eden ve Basmacılar'la Enver Paşa'ya
karşı hareketleri yönetecek olan Komite'nin askeri hazrlığı Ha-
ziran 1922 içinde ilerlemiş olmakla beraber, bu hazırlıklar asıl
Mayıs ayı içinde tamamlanmıştı. Ama büyük askeri birlikler
toplamak, tümenler, kolordular harekete geçirmek, karşı taraf
için de mümkün değildi. Evvelâ, Polonya harbi Kızıl Ordu'yu
oldukça yıpratmıştı. Iç muharebelerin bitişi de çok olmamıştı.
Fakat asıl engel, Doğu Buhara'nın iklim ve iaşe şartlarıydı. Bu
şartlar, çok sıcak iklim, Ruslar'ı sarsıyordu. Aynı zamanda o yıl
açlık ve kıtlık yılıydı. Hastalıklar ise, hele bu iklime alışık ol-
mayanları yere seriyordu.
Basmacılar da, daha önce verdiğimiz rakamlarda açıklandı-
ğı gibi büyük bir yekün tutmuyordu. Enver Paşa'nın maiyetin-
de, ancak 5-6 Osmanlı subayı vardı. Bu sebeple Ruslar, sayıları
Basmacılar'a göre üstün olmakla beraber pek de ağır birlikler
toplamaya gidemiyorlardı. Enver Paşa ve Basmacılar'a karşı
Türkistan Süvari Tümeni'nin birinci kısmı veya alayı seçilmiş-
ti. Başkumandanın (sonradan Maraşal) Kamenev olduğunu
daha önce kaydetmiştik. Türkistan Revkomunca (Ihtilâl Komi-
tesi) Kamenev'e yardımcı olmak üzere 15 Nisan'da V. 1. Şurin
tayin olunmuştu. Iki ayrı grup kumandanlıklarına da aynı ko-
miteden N. E. Kakurin ve Baturin atanmışlardı.
Esas askeri birlikler, Türkistan Süvari Tugayı'nın birinci
bölümü, 8. Süvari Tugayı ve 3. Türkistan Avcı Tümeni olarak
tertiplenmişti. Birinci bölüme Y. A. Melkumof kumanda edi-
yordu. Güney Kafkas Birlikleri'nden buraya bazı takviyeler
verilmişti. 8. Tugayla, 7. ve 8. Avcı Alayları bunlardandı. Bun-
ların kumandanı Nikitin'di. Enver Paşa ve Basmacılar'a karşı
iki istikamette hareket ediliyordu. Sol kanat birlikleri bin kılıç
ve 1700 tüfek (piyade) kuvvetinde ve Melkumov'un kumanda-
sındaydı. Baysun istikametinden Dehay, Hisar, Düşenbe, Kâ-
firnihan Nehri ve Feyzabad üzerinden yürüyorlardı. 1230 kılıç
ve 2800 piyade ile ikinci grup ve avcı birlikleri, Nikitin'in ku-
mandasında Şirabad, Kokaytı ve Terınez üçgeni istikametinde,
Kabadyan, Kurgantübe, Kulâb ve Belcivan'a yürümekteydiler.
Bu plân tam tahakkuk ederse, Enver Paşa'nın Afganistan'a çe-
kilmek imkânı kalmayacaktı. Kollar, 15 Haziran 1922'de yürü-
yüşe geçmişlerdi.
Işte Enver Paşa, bu harekâtın gelişmesi sonucunda geri çe-
kiliyordu. Çünki ne topu, ne makineli tüfeği, ne cephanesi, hat-
tâ ne yeterince tüfeği ve bu tüfekleri kullanacak askeri malze-
mesi vardı. Çekiliş gibi son yenilgi de kaçınılmaz görünüyordu.
Bu harekâtın tafsilâtına girmesek de olur. Çünki, aslında iki
taraf arasında silâhlı çatışmalar olmakla beraber büyük savaş-
4363)
(354)
(366)
(366)
(357)
(368)
(369)
(360)
(361)
(362)
(363)
lar yani büyük sayıda munlazam birliklerin katıldıkları, kader
tayin edici ıneydan savaşları olumıyordu. Çünki, Enver Paşa
cephesinde muntazam birlikler yoktu. Diğer tara!'da sıcaktan,
hastalıktan ve iaşe zorluğundan döküntü vermekteydi. Bu se-
beple biz, Doğu Buhara harekâtına aslında bir #akip harekeli
diyebiliriz. Bu takip hareketi, Enver Paşa'nın daha önce verdiği-
miz yazısında, 'Çekiliyoruz... şeklinde ifade ettiği gibi dağılma-
larla beraber yürüyen bir güneye doğru iniş hareketi olarak ge-
lişti. Bütün bu harekât da, Enver Paşa'nın bir tabur veya bölük
kumandanı gibi siperlerde, Baysun kasabası karşısında bir süre
gece-gündüz yürüttüğü ama kasabayı işgal edemediği Baysun
çarpışmaları istisna edilirse devanılıca bir hareket veya dire-
niş şeklini alamadı. Fakat, sonunda Türkistan'dan karşı tarafın
saldırısı başlayınca Enver Paşa, Baysun karşısından ve Kâfirün
karargâhından da çekilmek zorunda kaldı. Bu netice, daha 15
Haziran'da tahakkuk etmiş bulunuyordu ve Genel Kumandan
S.S. Kamenev, başarılarını uzun bir telgrafla Moskova'ya bildi-
riyordu. Eldeki kaynaklarda bu harekâtın günü gününe tafsilâtı
verilir.” (Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya'dan Orta Asya'ya,
3/671-672)
Bu mektubun bir bölümünü Yamauchi de yayınlamıştır (salı: 272-273)
ama yayında bir-iki okuma hatası bulunduğu için TTK Arşivi'ndeki En-
ver Paşa belgeleri arasında EP, D:1, B:85-1 numarada bulunan orijinalin-
den yaptım.
Enver Paşa'nın burada verdiği iki hanının ismini metinden çıkarttım
Paşa, burada Naciye Sultan'ın bir hanım arkadaşından bahsediyor. Hanı-
mın ismini metinden çıkarttım.
Makale, bu kitabın Belgeler bölümünde, 40 numaradadır.
Makale, bu kitabın Belgeler bölümünde, 41 numaradadır.
Şevket Süreyya Aydemir, “Son Osmanlı Paşası ...”, tefrikanın 77. günü.
Enver bu mektubunda doğan çocuğunun cinsiyetini hâlâ bilmediğini ifa-
de ediyor ama kardeşi Kâmil Bey'e bir ay kadar önce, 19 Mart 1922'de ©...
Sen de bebeğin erkek ve kızlığını yazmamışsın. Fakat Mahpeyker yardım
etti, bu müşkili halletti...” diye yazıyor (Yamauchi, 267), yani ifadesinden
bebeğin cinsiyetini öğrendiği şeklinde mânâ çıkıyor.
Çegan Tepesi'ndeki defnin günü kesin değildir, defin 5 yahut 6 Ağustos'ta
yapılmıştır. Hadisenin şahidi Molla Nâfiz Bey elyazısı ile olan notlarında
5, Tarsus Gazetesi'ndeki yayında ise 6 Ağustos tarihini veriyor.
Sergei Poliakov'un “Everyday Islam: Religion and Tradition in Rural
Central Asia” (1992Ysından nakleden: Rachel Harris ve Ralıila Dawut,
“Mazar Festivals....”, 113.
Ali Bademci'nin “Sarıklı Basmacı” ve “Türkistan Milli İstiklâl Hareketi...”
isimli eserleri. Kitapların künyeleri, bibliyografyadadır.
Hatıraların bu bölümü Tarsus Gazetesi'nde 21 Nisan ile 7 Mayıs 1962
günleri arasında biraz farklı şekilde, şöyle yayınlanmıştır:
30 Temmuz 1922; Enver Paşa'nın etrafındaki birliklerin du-
rumu temerküz etmiş. Düşman tarafından yapılacak herhangi
bir taarruz müdafaa hatlarında akim kalmaya mahküm bir şe-
kil arzediyordu. Fakat, Belcivan'ın şimalinden Çildere istikame-
tinden gelen büyük derenin çok fazla uçurum olması dolayısıyle
bir dere kenarında tahkimata lüzum olmadığını Devletmend
ifade etmişti. Bu zatın teminatına itimat edilerek Enver Paşa
kuvvetlerinin sol cenahını teşkil eden bu derenin şark sahili
boş bırakılmış, hattâ Zerdere köyünde bulunan mitralyöz bölü-
ğü de Havalin'e nakledilerek o kısım tamamen terkedilmiş idi.
Devletmend Bey'in ifadesine göre, Belcivan'daki Rus kuvvetleri
Havalin şosesinden başka hiçbir noktadan taarruz edemezler.
Meğer ki, kuş olarak uçmazlarsa.
Bu havalide doğup büyümüş aklı başında bir kumandanın
kuvvetli teminatı Enver Paşa'yı tatmin etmiş, sol cenahını mu-
hafızsız bırakmıştı. Bu sebebten dolayı da Işmurat'ı, Osman
Çavuş, Behram ve Börü Bataş Beyler'i Havalin civarında nak-
lettirdi.
Belcivan'ın şarkındaki derenin tabii bir istihkâm olmasını
nazar-ıitibare alarak Devletmend Bey'in kumandasındaki yerli
Tacik kuvvetler ile Cüneyd Bey'in kuvvetlerini bu cepheye me-
mur etmişti. Düşmanın muhtemel taarruzu iki cepheden ola-
caktı:
1. Belcivan'dan,
2. Gölap'tan.
Belcivan istikametinden vâki olacak taarruz Havalin-Belci-
van şosesini takiben ilerlemesi icap edecek, Gölap istikametin-
den vâki olacak taarruz ise evvelâ Havalin'i hedef tutarak orda
da bir köprübaşı yaptıktan sonra Hazret Sultan istikametine
ilerleyerek mücahidlerin ricat hattını kesmek olacaktır. Bu iki
istikametten başka hiçbir taraftan taarruz ihtimali yoktur.
Enver Paşa müdafaa tertibatını bu iki cepheyi nazar-ı itibara
alarak tesis etmiş bulunuyordu. Paşa'nın müdafaa manzumesi
şu şekil arzediyordu:
Belcivan istikametinden gelecek taarruzu Devletmend Bey'in
iki bin kadar silâhlı kuvveti ile bir tabur Baysun askeri tutuyor.
Gölap istikametini 400 silâhlı kuvveti ile Teber Bey, 179 silâhlı
kuvveti ile Togay Murat Bey ve bir bölük Ferganalı ile Hüse-
yin Çavuş, bir mitralyöz bölüğü ile Işmurat Çavuş, şayet iltihak
edebilirlerse 400 kadar silâhlı kuvveti ile Paşa Hoca ve Aşur
Beyler müdafaa edecekler. Danyal ve Faruk Beyler'in alayı ile
Behram ve Börü Bataş'ın taburları ve Türkmen bölüğü ihtiyatta
kalacaklardı. Bu tertibat bilumum leşkerbaşılara tamim edildi.
31Temmız 1922: Belcivan cephesinde yine şiddetli muharebe-
ler başladı. Bolşevikler verdikleri zayiata bakmaktan daracık
cepheye üstüste piyadelerini yığmışlar, mütemadiyen zorluyor-
lar. Havalin istikametine giden derenin şoseye ayrılan noktasın-
daki kısmen düzlük olan ve kayalarla örtülü kenarlara iğne at-
san yere düşmez. Pejmürde elbiseleri ile sarı benizli Gresniarmi
neferleri (Kızıl Ordu neferleri) armut gibi ölüme koşuyorlardı.
Bereket versin tayyareleri yoktu. Fakat külüstür bir tayyareleri
ediyor, düşman kuvvetini kar gibi eritiyordu. Enver Paşa her
gün istihkâmda bir nefer gibi çalışıyor, askerleri ile omuz omuza
düşmana kurşun sıkıyor, efrâdın kuvve-i mâneviyesi üzerinde
müessir oluyordu.
1 Ağustos 1922: Havalin Deresi'ni katettiği noktada Mirza
Togay, Murat Bey ve Işmurat, Çavuşlar siperlerini Lamamlayâ-
rak yerleştiklerini bir raporla bildirdiler.
Paşa, Hoca Aşur Beyler henüz gelmediler. Rus kuvvetlerinin
henüz görünürlerde olmadıklarını yazıyorlardı. Devletmend
Bey bugün de karargâhta. Paşa ile yanyana oturuyorlar. Kur-
ban bayramını kendi köyünde geçirmek üzere tertibat aldığını
ve Paşa'yı köye götürmeye geldiğini arzetti. Ulemâların hesabı-
na göre kurban bayramı namazının 6 Ağustos'ta okunması icap
ediyordu.
Devletmend Bey ısrar etti, Enver Paşa da köye gelmeyi kabul
etti. Fakat bayram namazını 5 Ağustos'ta kılmak icap ettiğini
ve bunu da umumiyetle değil, cepheleri boşaltmamak şartıyla
bayramdan bir gün evvel namazı edâ ederek esas bayram günü
Bolşevikler'in âni ve kuvvetli taarruz yapmak ihtimaline karşı
ihtiyatlı bulunmak lâzım geldiğini ileri sürerek Müslümanlar
arasında an'anenin hilâfında bir hareket, bir vaziyet gösteril-
memesi hususu nazar-ı itibara alındığından bir fetva çıkarttı.
Düşenbe muharebelerinden itibaren Enver Paşa'dan ayrılma-
mış bulunan Lâkay Molla Egemberdi Ziyaeddin Müfti şöyle bir
fetva tamim yaptı.
Fetva
Din-i mübin-i Ahmediyye'nin muhafazası uğrunda cihad
eden müslümanlar, seferidirler. Oruçları kaza ve namazları-
nı ka..... olarak edâ kılarlar. Vâcibü'ledâ olan kurban ve
ramazan bayramlarının namazı da askeri düşman taarru-
zundan masun kalmak maksadiyle bayramın arefesinde ve-
yahut ikinci günlerinde dahi edâ kılınsa şer'an bir mahzuru
yoktur. Binaenaleyh, bu sene 1340 10 Zilhicce ayında edası
icabeden kurban bayramı namazı karşımızda bulunan düş-
manın taarruzuna maruz kalmak ihtimaline binâen, Zilhic-
ce'nin dokuzuncu günü edâ kılınması câizdir.
Türkistan İhtilâl Ordusu
Başkumandanlığı Müftüsü
Damolla Egemberdi Ziyaeddin
Bu tamim birliklere dağıtıldı.
2 Ağustos 1922: Enver Paşa bugün de Belcivan siperlerini
gezdi, öğle üzeri Pençtut siperi içinde gezerken tam tepesinden
bir santimetre kafa kemiğinin üzerinden papağına kurşun isa-
bet etti. Siyah Karagöl derisinden mâmul kalpağının üzerine
yeşil otlardan sararak dolaşıyordu. Kalpağı deldi. Saçlarını ya-
karak kurşun siperlerin duvarına çarptı. Paşa kalpağını başın-
dan çıkarıp baktı. “Ucuz kurtulduk” dedi, yürüdü. Bu durumun
kimseye söylenmemesini tenbih etti. Biz kendisine biraz ihti-
yatlı bulunmalarını rica ettik.
“Zaten kâra kalmış bir canımız var. Ne zaman isterse çıkar.
Bizim ihtiyatımıza bakmaz” dedi. O sırada ölümü arıyor gibi
geldi bana. Paşa, Cüneyt ve Salih Mirza Beyler'e veda ederken
“Bayram günleri tekin değildir, dikkatli bulunun” diye tenbihler
yaparak ayrıldı. Akşamüzeri karargâha geldiği zaman Devlet-
mend Bey de karargâhta idi. O akşam Devletmend Bey ile bera-
ber Deştâbâd köyüne gitti.
Karargâhta Nafi Bey ile 40 Türkmen süvarisi kaldı. Karar-
gâh bayrağı ile 20 Türkmen süvarisi Paşa ile beraber geceyi
Deştâbâd köyünde geçirdik Devletmend Bey köyüne Enver Pa-
şa'nın şeref verdiği için üç koyun kurban kesti. Gece neş'e içe-
risinde geçirildi. Müfti'nin fetvası üzerine bayram namazı yarın
kılınacak.
3 Ağustos 1922: Bu sabah erkenden herkes ayakta idi. Sabah
namazını müteakip Devletmend Bey tarafından Enver Paşa'ya
bir kemha hilât ile Buhara usülü sarılmış beyaz bir sarık hedi-
ye edildi. Paşa bu kıyafetle bayram namazını edâ kıldı. Öğleye
kadar aynı kıyafetle oturdu. Sabah ve öğle ziyafetler verildi. Bu-
gün kurşun seslerinden uzakta, âsude bir gün geçirilmiş oldu.
Akşamüzeri, Devletmend Bey'e veda ederek karargâha avdet
edildi.
Bu akşam Danyal Bey'e ve Faruk Bey'e birer tezkere yazdır-
dı. Tezkerede şöyle diyordu:
4 Ağustos 1922 günü sabah namazını müteakip Danyal ve
Faruk Beyler'in karargâhlarına gelerek efradla at üzerinde bay-
ramlaşılacaktır. Binaenaleyh, 6 Ağustos sabahı her iki alayda
efradı içtima ederek münasip bir yerde benim gelmemi bekleme-
lerini rica ederim.
Enver
4 Ağustos 1922: Sabah namazının edâsını müteakip Mirza
Muhittin bizim yanımıza geldi. Muhafız birliğini hazırlatma-
mızı söyledi. Esasen biz hazırdık. Nafi Bey, Danyal Bey'in ka-
rargâhına giderek Paşa'nın gelmek üzere olduğunu emir verdi.
Nafı Bey seyisi ile beraber karargâhtan ayrıldığından 15 dakika
kadar sonra Paşa'nın atı hazırlandı. Ben 60 süvarimle atlarımı-
za binmiş olarak bekliyordum. Enver Paşa atına binmek üzere
iken üç el silâh patladı. Silâh sesleri Abşar istikametinden geli-
yordu. Enver Paşa “Ruslar baskın yaptı” dedi. “Beni takip edin”
diye emir verdi. Kendisi silâh sesinin geldiği cihete atını sürdü.
Tam, Havalin şosesinin üzerine çıktığı sırada beyaz sakallı yerli
bir asker Enver Paşa'ya karşı at koşturuyordu ve “Karşımızda
Rus soldatları var, geri dönün” diye bağırıyordu.
Paşa atını durdurdu. Tam bu sırada Deheyrek köyünün
üzerindeki yüksek tepe üzerinde mitralyöz sesleri duyulmaya
başladı. Enver Paşa dürbünle karşı sırtları ararken ilişik kro-
kide kırmızı ile işaret edilmiş bulunan tepenin Havalin şosesi-
ni takibeden tepeyi sarmak suretiyle Bolşevik kuvvetlerinden
takriben iki tabur süvari ilerliyordu. Bu süvariler Enver Paşa
ile burun buruna gelmiş bulunuyordu. Enver Paşa vaziyetin ne-
zaketini kavradı, kılıncını çekti. Arkasına baktı, kılıncı salladı.
“Basın, basın” diye iki defa bağırdı ve Bolşevik kuvvetlerinin
içerisine daldı. Rastgele birkaç süvariyi devirdi. Tam bu sırada
benim Türkmen süvarileri de dörtnala yetiştiler. Bunlar da Pa-
şa'nın arkasından Bolşevikler'in arasına daldılar. Bu hengâme-
de Seriçeşme istikametlerindeki Devletmend Bey'in kuvvetleri
de Ruslar'ın sol cenahından hücuma kalktılar. Deheyrek Tepe-
sindeki Rus milralyözleri Devletimend Bey'in kuvvetlerini ate-
şe tuttular. Bir ınitralyöz kurşunu ile gehid olarak Devletmend
Bey attan yuvarlanırken Enver Paşa karşılaştığı bir süvarinin
kalbine dayadığı domdom kurşunu ile cansız olarak atından yu-
varlandı.
Fakat, Türkmen süvarileri ve sol cenahtan hücum eden
Devletmend Bey'in kuvvetleri mütearrız iki Rus süvari taburu
kılınçtan geçiriyorlardı. Abıdere-i Pâyân'daki Danyal, Dehey-
rek'teki Faruk efrâdı silâhbaşı etmiş olduğu ve hepsi at üzerin-
de hazır bulunan süvarilerini silâh sesleri gelen tarafa hücuma
kaldırarak düşmanın sağ cenahını sardılar ve düşmanın kısm-ı
küllisine taarruz ettiler.
Ortalık karıştı. Düşman neye uğradığını bilemedi. Perişan
bir duruma maruz kaldığından mitralyözleri sustu. Her taraf-
ta düşmanı mücahidler çil yavrusu gibi avlıyordu. Tam zafere
ulaşacağı bir sırada ve bu hercümerç arasında tek bir ses “Paşa
şehid oldu” diye bağırınası ile mütearrız Rus kuvvetlerini hallaç
pamuğu gibi dağıtmakta olan muzaffer mücahid askerleri bir
velvele ile gerisin geriye dağıldı. Aramızda öyle bir panik oldu
ki, ne kadar cehdettiysek askerlerimizi durduramadık.
Mücahidlerin bu perişan haline şaşan mağlup Bolşevik kuv-
vetleri de selâmeti firarda bulmuş olacaklar ki, perişan bir du-
rumda Belcivan garnizonuna canlarını atıyorlardı.
Mücahidlere gelince:
Kâmilen ters yüz etmişler, herkes canının kaygusuna düş-
müş, hiç kimse kumanda dinlemeyip kaçıyorlar. Nihayet bir
kilometre kadar kaçtıktan sonra Danyal ve Faruk Beyler ye-
tişiyor. En önde kaçan müfrezelerden birkaçının atını vurmak
suretiyle ric'atin önünü alabiliyorlar. Enver Paşa'nın ve Devlet-
mend Bey'in cesedleri harp meydanında kaldı. Abdülkadir Bey'i
buldurduk. Buradaki yabancı askerlere kılavuzluk edilmesini,
akşam barınacak yerin teminini rica ettik. Tam yan tarafımız-
daki tepenin arkasında Çeğen köyünün bulunduğunu söyledi.
Bu perişan kuvvetimizi başta Danyal Bey olmak üzere Çeğen
köyüne götürdük. Vakit sabah saat on bir raddelerinde idi. Harp
meydanında kalan cesedleri, bilhassa Enver Paşa ile Devlet-
mend Bey'in cesedlerini getirmek için bir bölük askerle Osman
Çavuş ve ben beraber yola çıkmıştık.
Paşa'nın karargâh yaptığı köyün imanı Molla Mahmud Şerif
Efendi karşımıza çıktı. Zavallı Hoca ağlıyordu. Kan-ter içirisin-
de kalmış. Bizleri görünce durdu, iki elini göğe kaldırarak ağlar
bir halde “Büyük ümidimiz yıkıldı. Cenâb-ı Allah sizlere kuvvet
versin” diye dua etti. Nereden geldiğini sorduk “Harp esnasında
köyde idim. Silâh sesleri durduktan sonra şoseye çıktım. Sizin
askerler bir tarafa, Rus askerleri de öbür tarafa kaçıyordunuz.
Hayretler içerisinde her iki tarafa baktım. Biraz ilerliyordum.
Sırtlar, bayırlar insan cesedi ile dolu. Bu cesedlere dikkat eder-
ken Paşa'nın cesedini tanıdım. Bunu omuzladım, köyün mezar-
lığına götürdüm. Sarığımı açıp cesede sardım. Eski bir mezara
yerleştirdikten sonra sizin arkanızdan koştum” dedi.
“Ruslar ne oldular?” diye sorduk. “Onlar da dörtnala Belci-
van istikametine kaçıyorlardı” dedi. Kendisini bir askerin terki-
sine bindirip âbıdere köyüne geldik. Bir sedye yaptırarak Enver
Paşa'nın cesedini koyduk, Çeğen köyüne geldik. Devletmend
Bey'in cesedini de buldurarak onu da sedye ile Çeğen köyüne
getirdik. Diğer şehidlerimizi Abıdere köyünün mezarlığına def-
nettirdik. Biz bu işlerle uğraşırken Cüneyt ve Sahipnazar da
askerleri ile çıkıp geldiler. Onlar vaziyeti şöyle anlattılar:
Mirza Salih verilen fetvaya rağmen bayram namazını 6
Ağustos'ta kıldırmış. Askerlerinin bir kısmını da izinli evlerine
göndermiş. Siperlerde çok az bir kuvvet kalmış imiş. Sabah er-
kenden siperde şiddetli silâh seslerini işitip Pençtut siperlerine
koşarken bir Rus müfrezesi ile karşılaşmışlar. Cindere köyünün
altında harbe tutuşmuşlar. Arazi vaziyeti itibarı ile Cüneyt as-
kerlerini Cindere köyünün sırtlarına çekmiş. O sırada Hende-
kent köyü istikametinden de silâh sesleri gelmeye başlamış.
Cindere tepelerinden etrafa dürbünle bakınca karışanlar ve ko-
valaşanları görmüş. Merak etmiş. Sahipnazar birkaç süvari ile
o tarafa gitmiş Meğerse Bolşevikler Cindere Deresi'nin yukarı
kısımlarından kuç uçmaz kervan geçmez diye yerlilerin tavsif
ettikleri tabii istihkâmdan bir patika yolu keşfederek iki tabur
piyade ile Mirza Salih Bey'in arkasını çevirerek Zerdek, Hen-
dekent köylerini basmışlar. Bu hengâmede Mirza Tohsaba'nın
askerleri “Arkamızdan Rus bastı” diye Cindere siperlerini ter-
ketmişler.
Böylelikle, Belcivan-Havalin yolunun müdafaası zayıflatıl-
mış. İki rekât vâcip namazı edâ kılmak maksadı ile günlerden
beri uğraşılarak meydana gelmiş bulunan istihkâmlar buz gibi
erimişler. Müdafiler bayram edelim derken matem tuttular.
Türkistan'ın bedbaht talihi burada da kapkara bir libasa bürü-
nerek elleri-ayakları bağlı, yurdun hariminde Belcivan'ın yalçın
kayaları arasında müstevlilerin kirli çizmeleri altında ezildi.
6 Ağustos 1920 tarihinde Abıdere mezarlığına 30 kadar şehid
defnettik. Düşmanın zayiatı bizim 100 mislimizdi. Tepenin sath-ı
mâilinde yüzlerce düşman cesedi ve silâhı dolu, perişan bir hal-
de yatıyordu. Bizim düşman ölüleri ile uğraşacak vaktimiz yok-
tu. Şehidlerimizi defnettikten sonra Çeğen köyüne gittik. Enver
Paşa ve Devletmend Bey için yanyana iki mezar hazırlanmıştı.
5 bin kişilik cemaatle iki şehid kumandanın cenaze namazı edâ
kılındı ve ikisi de ebedi makamlarına yerleştirildiler.
Bu iki toprak yığınının etrafında başları önlerine eğilmiş du-
ran beş bin yiğidin kalbindeki keder bir nehir halinde iki göz-
lerinden akıyordu. Büyük ideallerini tahakkuk ettirmek emeli
ile Türkistan'ın dört köşesinden toplanmış olan bu serdengeçti
yiğitlerlin| kendilerine başkumandan yaptıkları yiğit adam bir
toprak yığını haline gelmiş, kendilerini başsız bırakmışlardı.
Orta Asya'nın şarkını çeviren ve her deresinden nebean eden
berrak suların nehirler teşkil ederek suyu ile Türkistan ovaları-
na hayat veren ulu dağların yüksek bir tepesinin başındaki şu
toprak yığınının altında Türkistan halkının kalbine gömülmüş
olan yiğit Enver, Türkistanlılar'ın sönmez emellerini daima su-
layarak ebedi bir sembolünü teşkil edecektir.
Defin merasimi ikmâl edildikten sonra Devletmend Bey'in
yerine 16 yaşındaki oğlu Osmankul kumandan oldu. Bu çocu-
ğun kendi dayısı Abdülkadir Bey yerine vekâlet edecek, Teber
Bey gene Havalin'de kalacak. Bizler, Paşa'nın mücahedeye iş-
tirak ettiğinden beri beraber çalıştığı maiyet askerleri de Mi-
ralay Danyal Bey'i başkumandan vekili nasbederek mevcut
ku vvelimizi dağıtmamak ve maneviyatlarını yerine getirmek
maksadı ilg Belcivan muhitinden çıkıp hulül etmekte olan kışı
Karatekin'de geçirmek üzere yerli leşkerbaşıları kendi hallerine
terkederek vedalaştık ve Karatekin yoluna dizildik. Yukarıda
anlattığım vak'ayı Enver Paşa'nın Türkistan ihtilâline ne şekil
iştirak ettiğini, ölümüne kadar mahrumiyetler içinde çalıştığını
kabiliyetim vüs'atinde anlatmaya uğraştım.
Bu vak'ayı birçok kimselerin tasavvur ettiği gibi Türkistan'ın
hareketini macera aradığı bir zamanda birkaç yüz kişiyi başına
toplayıp çetesi ile Bolşevikler'e kıyam ederek vücuda getirdiği
bir macera ile arkasından sürüklediği insanların kanını akıtmış
sonra da yaptığı harekâta “Türkistan ihtilâli” nâmını vermiş de-
ğildir!
Türkistan ihtilâl hareketi senelerce evvel başlamış bulunu-
yordu. Enver Paşa ihtilâle sonradan iştirak etmiştir. Türkis-
tan'da çıkan ihtilâl Enver Paşa'nın eseri değildir ve Türkistanlı-
lar, Enver Paşa'nın arkasında maceraya da sürüklenmiş değildir.
Fakat Enver Paşa Türkistanlılar ile beraber Türkistan'ın istik-
lâlini tahakkuk ettirmek için canla-başla bir nefer gibi çalışmış
ve bu uğurda da canını feda etmiştir
Enver Paşa maceraperest olabilir. Fakat benim kanaatime
göre haris, mevki düşkünü değildi. Enver Paşa idealistti. Onda
büyük bir ideal vardı. Idealsiz diyenler yanılıyor. Enver Paşa
mevki düşkünü bir zat olsa idi. Lenin kendisine istediği mevkii
vermeği vadetti. Moskova'da aylarca muvafakatini alırım ümidi
ile misafir etti. g
Etrafında Bolşevik liderleri pervane gibi dolaştılar. Ikna ede-
mediler. Bolşevikler'in en yüksek makamlarına Türkistan'ın
kurtuluşunda bir ferd olarak çalışmayı tercih etti.
Türkistan ihtilâlinin henüz başına geçmeden Afganistan hü-
kümdarı kendisini Afganistan'a davet etti. Afganistan'ın harbi-
ye nâzırlığını vaadetti. Hattâ, “Afganistan'ı beraber idare ede-
lim” dedi. Amanullah Han bu teklifi sırası geldikçe tekrarladı.
En sonunda arkasına muntazam Bolşevik orduları takıldığı za-
man kaçarken en ümitsiz bir zamanda dahi tekrarlanan Afgan
hükümdarının teklifine “Ölürsem arkadaşlar bana bir mezar
yeri esirgemeyeceklerini” söylemek suretiyle reddetmişti.
5 Ağustos 1922 tarihinde Enver Paşa'nın ve Devletmend
Bey'in cenazeleri yerlerine defnedildikten sonra Türkistan Ih-
tilâl Orduları başsız kalmış oluyordu. Yerli askerler kısmen baş-
sız değildiler, çünki Devletmend Bey onların başında bir sembol-
dü. Fakat her kıt'anın başında yerli kumandanları olup kendi
memleketleri dahilinde evleri ve aile efradları için çalışmak zo-
runda idiler. Fakat maiyet birliklerinin durumları öyle değildi.
Bunlar, Türkistan'ın muhtelif memleketlerinden teraküm etmiş
oldukça münevver ideal sahibi kimseler olup emellerinin tahak-
kukunu şurada veya burada mevzii bir müdafaa değil de umumi
şekilde bir bayrak altında ve tek kumanda dairesinde düşünen
insanlar olması hasebiyle çok müşkil bir durumda idiler. Şimdi
kendilerine kendi içlerinden bir kumandan seçmek mecburiyeti
vardı, fakat aralarında merhum Enver Paşa'nın yerini alacak
tabii kimse yoktu.
Aramızda bulunan Türk zâbitanından Nâfi ve Halil ile Faruk
Beyler kalmıştı. Bu adamlar böyle büyük işi idare edebilecek
ku drette adamlar değildiler. Danyal Bey bunların içerisinde kı-
demli bir zat. Bu da aslında bir idare adamı olmayıp kumanda
altında hareket etmeye alışık bir askerdi. Her ne olursa olsun,
durumumuza bir istikamet vermek mecburiyeti vardı. Onun
için bu iki büyük şehidlerin mezarları başında ayrılmadan bir
meclis akdettik. Bittabii, bu meclisin akdini Enver Paşa'nın
erkân-ı harbiyesini idare etmekte olan eşhâsın bitaraf olarak
idare etmesi karar altına alındı.
Merhum Paşa'nın en yakınlarından Halil, Nâfi ve ben meclisi
idare edecek, yapılması icabeden teklifleri dikte ederek meclise
arzedeceğiz. Bu hususta ittifak hasıl oldu. Artık işe başlıyacağı-
mız bir sırada Halil Bey benim yanıma sokuldu. Mahfi olarak
“Arkadaş ben artık çalışamam, bana güvenmeyin. Siz işinizi ona
göre tutun” dedi. Ben kendisine şöyle dedim: “Arkadaş, benim
çalışıp çalışmamam iş değil. Fakat düşün burada senden başka
üç bin kişi var. Bunlara bir hareket hattı çizmeklazım. Yoksa sen
başkumandan olamıyacaksın. Onun için şimdilik ordubozanlık
etme, işimizi görelim, sonra senin hatt-ı hareketini düşünürüz”
dedim.
Ben, Halil ile böyle fiskos ederken Nâfi Bey yanımıza sokul-
du. Dedi; “Artık bizim burada işimiz kalmadı. Ben şahsen Afga-
nistan'a gideceğim. Esasen Türkmen ve Kazak süvariler de sıvış-
tılar, sen de artık duramazsın” dedi. Nâfi Bey'in bu sözleri beni
çok şaşırttı. Fakat bu iki adamın sözü ile bu kadar topluluk ken-
di haline bırakılamaz. Vaziyeti kurtarmak için biraz sertleşmek
lâzım. Bunun üzerine Danyal Bey'i vaziyetten haberdar ettim.
Danyal beni çok sever ve hürmet ederdi. Vaziyetin nezaketini
anlattım. Derhal tabancasını çekti ve bağırdı: “Arkadaşlar, bu-
rası harp meydanıdır. Oyun meydanı değildir. Elinizdeki silâh-
lar, altınızdaki atlar bu memleketin malıdır. Enver Paşa'nın ve
Devletmend Bey'in ölmesi ile bu silâhları elimizden bırakmıya-
cağız. Mücahedemize devam edeceğiz. Şu nazik zamanımızda
bizi terketmek isteyenler şunu iyi bilsinler ki buradan bir adım
ileri gidemiyeceklerdir. Fakat işlerinizi yoluna koyduktan sonra
herkes istediği gibi hareket edebilir”.
Bunun üzerine arkadaşlar sustular. Yerli kumandanların
başkumandanlıklarına sembolik olarak Devletmend Bey'in 16
yaşındaki oğlu Osmankul Bey'i tensip ettik. Teber Bey, Mirza
Salih, Mirza Tohsaba ve Abdülkadir Beyler'in reyini aldık ve
muvafakat ettiler.
Sonra, bizimkilere sorduk. Faruk, Osman, Danyal, Börü, Ba-
taş, Rahmankul, Belırankul Cüneyd, Sahipnazar, Nâfı, Halil,
Sabit Hoca ve ben reyleri topladık. Başkumandan vekâletini
Danyal Bey'e münasip gördük. Bu hususta Faruk Bey kırıldı.
Her ikisi de aynırütbede fakat Danyal birkaç yaş büyüktü. Aynı
zamanda Danyal Bey biraz deli-dolu. Şayet, Faruk kumandan
vekâletine intihap edilmiş olursa ikidebir hadise çıkarmak ihti-
malini de gözönünde bulundurduk. Bu şekilde idare cihazımızı
da yoluna koymuş olduk.
Gene erkân-ı harp işlerini Nâfı, Halil ve ben idare edeceğiz.
Danyal'ın yuları elimizde olacak. Bunu Nâfi Bey'e söyledim. Za-
vallının boyu kısa olduğu için cesareti de biraz kısa idi. Danyal'a
söz anlatmaktan çekiniyordu. Bu hususta ben kendisine teni-
nat verdim. Danyal Bey ile daima ben temas edeceğim. Kendisi
364)
(365)
(366)
(367)
(368)
(369)
(370)
(371)
(372)
(373)
(374)
(376)
(376)
(377)
(378)
(379)
(380)
ile uratmızda cereyan edecek münukuya vesairede Nâfi Bey pasif
kalıcak. Bu şekilde onunla anlaştık, Halil Bey zaten levazım
işlerini idare ettiği cihetle idare işleri ile pek alâkası yok. Onun
için erkân-ı harbiyemizin bir uzvu olarak eski işine devam ede-
cekti”.
Vatan, 14 Ocak 1953.
Naciye Sultan'ın hatıralarının bazı bölümleri ile ilgili olarak 156 numara-
lı dipnotta yazdıklarıma bakınız.
Agabekov'un ilk ismini bulamadım. Taradığım kaynaklarda sadece Aga-
bekob yahut G. Agabeko yazılmış.
Gustav Krist, 79-82.
Cumhuriyet, 11 Şubat 1932, sah: 4. Muhiddin Birgen'in 1936-1937 sene-
lerinde Son Posta Gazetesi'nde tefrika edilmiş hatıralarını kitap haline
getiren Zeki Arıkan, aynı gazetede 21 Nisan 1937'de “Eski Bir Maceraya
Dair Ifşaat” başlığı ile çıkan haberde, Enver Paşa'nın Avusturya'da ya-
yınlanan bir gazeteye atfen Ejof adında bir asker tarafından çadırında
uyduğu sırada öldürüldüğünün yazıldığını naklediyor. Gazete, haberin
altına “Viyana gazetesinin anlattığı bu hikâye, doğrusunu söylemek lâzım
gelirse bize tamamen hayal mahsulü gibi gelmektedir” notunu koymuştur
(Muhittin Birgen, 2/776, 71. dipnot). Arıkan, 777. sayfada yine Son Pos-
ta'dan naklen Paşa'nın şehadetine şahit olan iki kişinin anlatımlarını da
vermektedir.
Aydın İdil'in 29-30 Temmuz 2010'da Van'da Yüzüncü Yıl Üniversitesi ta-
rafından düzenlenen “CIEPO-19, Uluslararası Osmanlı Öncesi ve Döne-
mi Osmanlı Araştırmaları Sempozyumu”nda verdiği “Enver Paşa'nın Son
Savaşı ve Olümü Meselesi” başlıklı tebliğinde ve Idil'in kitabının “Enver
Paşa'nın Ölümüne Ilişkin Çelişkili Bilgiler” başlıklı bölümünde sözkonu-
su iddialar hakkında toplu malümat vardır (sah: 194-199).
Agabekov'un iddiaları hakkında Hasan Babacan ile Servet Avşar'ın
çalışmasına da bakınız: “Enver Paşa Nasıl Öldürüldü” (kitapların künye-
leri bibliyografyadadır).
Montreal'de yayınlanan Horizon dergisinin 4 Şubat 1985 tarihli nüsha-
sından nakleden: Kevork Pamukciyan, “Enver Paşa Nasıl Öldü”, (“Tarih
ve Toplum”, No: 84, Aralık 1990, 13-15 ve buradan yine Pamukciyan, “Er-
meni Kaynaklarından Tarihe Katkılar...”, 282-286.
Aydın İdil, 197.
Saruhanyan ismi, Melkumov'un Enver'i öldürdüğünü iddia ettiği Savko
isimli askerin adının Ermenice'ye uyarlanmış şekli olabilir.
Cumhuriyet, 21 Mayıs 1990, sah: 3.
Bir örnek: Jacgues Derogy, özellikle 279-301.
Togan, “Hatıralar”, 411.
Ayrıntılar için: Ahat Andican, “Türkiye ve Orta Asya”, 415-418.
Ahat Andican, “Hariçte Türkistan Mücadelesi”, 211-212.
Baymirza Hayit, “Basmacılar...”, 301.
Dilekçenin tam metni bu kitabın Belgeler bölümünde, 59 numaradadır.
Ali Enver'in THY'deki işine son verildiğine dair haber: Cumhuriyet, 12
Ekim 1961, sah: 3 ve Ali Enver'in mukavelesi haksız olarak feshedildi-
ği için THY'yi 20 bin lira tazminata mahküm ettirmesinin haberi: yine
Cumhuriyet, 28 Nisan 1963, salı: 7.
4 Cumhuriyet, 9 Aralık 1971, sah: 7.
O. Agasi Şen'in “A Enver'in Ölümü Üzerine” başlıklı yazısının tamamı:
“4 Aralık 1971 tarihli gazetelerde, Birinci Dünya Savaşı'n-
da Osmanlı Imparatorluğu Harbiye Nâzırı Enver Paşa'nın oğlu
Ali Enver'in bir kaza sonucu öldüğünü okuduk ve üzüldük. Aynı
tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde “Sidney-AP” kaynaklı bir habe-
ri okumasaydım bu yazıyı yazmayacaktım. Sözü geçen haberle
daha da üzüldüm. Ali Enver, Churchill hesabına casusluk yap-
mış imiş, Ikinci Dünya Savaşı'nda Ingiltere'ye kaçmış ve Ingiliz
Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde görev almış imiş...
Uzun yıllardır görmediğim ve artık ölü olan bir arkadaşıma
karşı birkaç satır yazarak kamuoyunu aydınlatmayı bir görev
kabul ettim ve bu açıklamayı yapıyorum. Birçok sınıf arkadaşı-
mın da his ve görüşlerime katılacaklarına inanıyorum.
Biz, Harp Okulu 1941-B sınıfı, Ali Enver'i 1941 yılında Harp
Okulu'nda tanıdık. Beraber havacı olduk ve Ingiltere'ye pilotaj
eğitimi için beraber gittik. Sonra, yurda dönüşte Merzifon'da 4.
Hava Alayı'nda üç yıl kadar beraber bulunduk. Daha sonra Ali
Enver uzun yıllar Hava Kuvvetlerimizin muhtelif görevlerinde
hizmet etti ve yüzbaşı iken istifa ederek sivil hayata geçti. Sivil
hayatta da havacılıkla ilgili görevlerde bulundu. Bir ara Isveç'e
gittiğini duyduk, sonra Avustralya'ya gitmiş. ,
Vatansever, vakur ve sevdiğimiz bir arkadaşımızdı. Içinde
büyük işler yapmak arzusu vardı. Bu yüzden, yaptığı işler onu
tatmin etmedi. Istediğini yapamamanın, aradığını bulamama-
nın üzüntüleri içinde bir hayli bocaladı. Hiç unutmam, bir gün
Merzifon'da caddede yürüyorduk. Yaşlı biri geldi ve heyecanla
benim ellerime sarılarak “Evlâdım, merhum Enver Paşa'nın
oğlu sen misin?” diyerek konuşmaya başladı. Neredeyse boynu-
ma sarılacaktı. Ben hemen Ali Enver'i göstererek “Ben değilim
baba, bu” dedim ve onları yalnız bıraktım. Sonra, Ali Enver ge-
lince “Gördün mü? Paşa oğluna kim benziyormuş!” diyerek ta-
kılmıştım da.
Zaman zaman birçok yerde bu hava onu bir başka insan olma-
ya icbar ediyordu. Ancak, sevgili arkadaşımız zeki bir insandı ve
bu gibi münFerid olayların üzerindeki gerçeği görebiliyordu. 27
Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra önemli bir vazifede memlekete
hizmet etmek için âdeta çırpındı. Olmadı.
Birer birer yıkılan hayalleri uzun yıllar sonra bitti. Gerçek
onu tatmin etmiyordu. Ali Enver artık kendisi için yaşayan bir
insan olmuştu ve böylece kendini Isveç'e ve sonra da Avustral-
ya'ya attı.
Bu kader yalnız Ali Enver'in değil, hayal ve arzuları güçleri-
nin ve şartların üstünde olan birçoklarının kaderiydi. Ali En-
ver böyle yetişmişti. Birçok şöhretli babanın çocuğu gibi o da
bu şöhrete lâyık olmak istiyordu. Yukarı kıvrık bıyıklarıyla bile.
Olamayınca da yıkıldı.
“Sidney-AP” kaynaklı haberle, tahmin ederim ki ruhu daha
da muazzep olmuştur. :
Ali Enver ne memleketten kaçmış, ne de İngiliz Kraliyet
Hava Kuvvetleri'nde görev almıştır. Ali Enver sadece kendin-
den kaçmaya çalıştı ve bunda da ne kadar başarılı olabildi, bile-
mem. 194151943 yıllarında İngiltere'de eğitimde bulunduğumuz
sıralarda, bir ara Churehill'in kendisini görmek istediğini ve
görüştüğünü duymuştuk. O zamanki İngiltere Büyükelçimiz
Rauf Orbay'ın Ali Enver'e özel bir sevgisi vardı. Churchill'in
de, Ingilizler'in deniz kahramanlarına olan hayranlıklarının da
katkısıyla olacak, merhum Rauf Orbay'ın tarihi şahsiyetine çok
değer verdiğini ve kendisine özel bir sempatisi olduğunu duyar-
dık. Bu arada Churchill, Ali Enver'i görmek istemiş ve görmüş
olabilir. Churchill ne düşünmüştür bilemeyiz ama casusluk giü
bi bir damgayı Ali Enver'in tanıdığımız kişiliğine yakıştırmak
mümkün değildir. Kaldı ki, “Churchill hesabına casusluk yap-
mak” ifadesi de biraz komik oluyor.
Ali Enver bu gibi görüşmelerden bize bahsetmezdi, zira ken-
disine takılırdık. O, yaşantısıyla her zaman bizden ayrı, bizden
başka biri olmadığını ispatlamak çabasındaydı.
Allah rahmet eylesin, babası gibi onun da garip bir kade-
ri varmış. Aile efradına ve arkadaşlarına başsağlığı dilerim”
(Cumhuriyet, 15 Aralık 1971).
48 Şevket Süreyya Aydemir'in “Asil Bir Arkadaşlık Örneği” başlıklı yazısının
tamamı:
“Bir ölüm haberi ve bir gölgeleme: 4 Aralık 1971 tarihli ga-
zeteler, Enver Paşa'nın oğlu Ali Enver'in Avustralya'da bir kaza
neticesinde, eşi ile beraber öldüğünü haber veriyorlardı. Olayı 3
Aralık sabahı, Anadolu Ajansı'ndan açılan bir telefonla öğren-
miştim. Ajans hem haberi veriyor, hem de Ali Enver hakkında
bazı tamamlayıcı bilgiler istiyordu.
Enver Paşa'yı bugünkü kuşaklar az tanırlar. Ama o bir za-
man, bizim son imparatorluğumuzun son devrinde, devletin tek
söz sahibiydi. 1908 ihtilâlinin kahramanı olarak bir yıldız gibi
parladı. Birinci Dünya Harbinde, Harbiye Nâzırı ve Başkuman-
dan Vekiliydi. Ama biz şimdi, Ali Enver'e dönelim.
Ali Enver'i şahsen tanımazdım. Ama bir süre önce nazik bir
mektubunu almıştım. Babasının hayat hikâyesi etrafında yaz-
dığım “Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa” isimli eserimin
ikinci cildini Avustralya'daki adresine yollamıştım. Basılmakta
olan üçüncü cildi de göndereceğimi yazıyordum. Duygulanmıştı.
Güzel şeyler yazıyordu. Şimdi ne yazık ki, belki iki ay sonra ba-
sılması tamamlanacak olan bu eseri göremeyecek. O üçüncü cild
ki, babasının daima hareketli, daima atılgan ve realist olmak-
tan ziyade, eski Asya fatihlerini hatırlatan hayal ve ambisyon
kaynakları ile beslenen serüveni de, bu ciltte ve Pamir Dağları
eteğinde, onun kılıcı elinde toprağa düşmesi ile sona erecekti.
Ali Enver'in dünyaya yayılan ölüm haberi, eğer bu haberden
sonra bir yabancı kaynağın, Avustralya'da “Sidney-AP”nin garip
ve ralımetlinin hâtırasına gölge düşürücü asılsız bir yazısı ile
gölgelenmeseydi, Ali Enver'i tanıyan ve tanımayanların ruhun-
da bu kazanın teessürü, zamanın dalgaları içine gömülecekti.
Fakat öyle olmadı, “Sıdney-AP”nin dünyaya yaydığı haber
memleketimiz basınında da çıkınca, işin üzerine eğilmek hem
merhumun ruhuna karşı bir borç oldu, hem de bu yayını yapan
ajansın herhalde babasına karşı sürüp gelen ve kimbilir nasıl
bir maksat ve tertip eseri olması da muhtemel bulunan yakı-
şıksız hareketinin karşısına çıkmayı gerektirdi. Bu çıkışı asil
bir arkadaşlık misali olarak yapan Ali Enver'in yetişme ve silâh
arkadaşı, emekli hava albayımız Agasi Şen oldu. Onun, 15 Ara-
lık 1971 günü bu sütunlarda çıkan ve Ali Enver'in kişiliğine de
çok yönlü ışık tutan yazısı, böyle asil bir arkadaşlık bağlılığının
hakikaten ruhlu bir belgesidir.
Agasi Şen'in, kendisini tanımamakla beraber biliyoruz ki,
onun adı, 27 Mayıs ihtilâlinin tarihine karışmıştır. Ihtilâlin
önemli ve hattâ kader tâyin edici safhalarından biri olan Eski-
şehir Hava Kuvvetleri'nin hareketlerinde önde gelen, aktif bir
teşkilâtçı olarak görünür. Ihtilâlden hemen sonra Ankara'da
Cemal Gürsel'in emrinde ve çevresinde, gene bir kilit noktası
tutan aktif ve dengeli bir insandı. Mili Birlik Komitesi'ne dahil
olmamakla beraber, Agasi Şen'in ciddi ve muvazeneli karakteri
hakkında önemli nakiller dinlemişizdir.
Ali Enver ordumuzda hava subaylığı yapmış, yüzbaşılığa
kadar yükselmişti. Agasi Şen'in de silâh arkadaşıydı. Bu arka-
daşlık, birbirini izleyen uzun yıllara dayanır. Agasi Şen, “Sid-
ney-AP”nin aşağıda vereceğimiz haberini okuyaraktır ki, hemen
kaleme ve anılarına sarılmıştır. Arkadaşı Ali Enver için veri-
len ve asılsız olsa da yankılar yapması mümkün olan haberin
karşısına, bu anılarının haberi temelinden çürüten silâhları ile
çıkmıştır. Çünki, “Sidney-AP”ye göre Ali Enver, Ingiliz Başvekili
Çörçil'in casusu idi!
Evet, haber saçmadır. Dayanaksızdır. Agasi Şen'in verdiği
tarihler, hâtıralar, kronolojik bilgiler açıkça gösterir ki, “Sid-
ney-AP”nin yayını, hasta veya herhangi bir sebeple kasıtlı bir
dimağın saçma bir mahsülüdür. Kaldı ki, Çörçil'in böyle bir ha-
berciye ihtiyacı da yoktur. Hele haberin “Ali Enver, Ikinci Dünya
Harbi sırasında İngiltere'ye kaçmış ve Ingiliz Hava Kuvvetleri'n-
de vazife alarak Çörçil hesabına casusluk yapmıştır” şeklindeki
iddiaları, saçma olmaktan da ziyade gülünçtür. Çünki, Ali Enver
Ikinci Dünya Harbi sırasında ne Ingiltere'ye kaçmış, ne de Ingi-
liz Hava Kuvvetleri hizmetine girmiştir.
*
Agasi Şen'in yazılarından şu satırları okuyalım:
“Biz, (Harp Okulu 1941 B. Sınıfı) Ali Enver'i 1941 yılında
Harp Okulu'nda tanıdık. Beraber havacı olduk, Ingiltere'ye pilo-
taj eğitimi için beraber gittik. Sonra yurda döndük. Merzifon'da
4. Hava Alayı'nda üç yıl beraber bulunduk. Daha sonra Ali En-
ver uzun yıllar Hava Kuvvetlerimizin muhtelif görevlerinde hiz-
met etti ve yüzbaşı iken istifa ederek sivil hayata geçti”.
İkinci Dünya Harbi'nin 1945 Mayıs'ında bittiğini ise biliyo-
ruz. Agasi Şen, Ali Enver'i şöyle tarif eder:
“Vatanperver, vakur ve sevdiğimiz bir arkadaşımızdı”.
Şimdi, biz bazı şeyler ekleyelim. Ali Enver arkadaşları ile
beraber Ingiltere'de pilotaj kursundayken, orada sefirimiz olan
eski başvekillerden Rauf Orbay, Enver Paşa'nın oğlunun In-
giltere'de olduğundan Başvekil Çörçile bahseder. Çörçil ilgile-
nir. Enver Paşa'nın oğlunu görmek istediğini sefirimize söyler.
Ali Enver ürkek ve mütereddittir. Ama bir gün sefirimiz onu da
alarak Çörçilin evine götürecektir. Londra Sefirimizle beraber
Ali Enver'in Çörçili bu görüşü, onun ilk ve son görüşü olur.
Şimdi burada, Churchill'in Ali Enver'i kabulüne ait bir hâtı
ra parçasını nakletmek istiyoruz. Bunu nakleden, Prof. Alkdes
Nimet Kurat'tır. Akdes Nimel cideli, araştırıcı ve eser veren bir
tarihçimizdi. Birkaç ayöncene yazık kioda birtrafik kazasında
hayata veda etti.
Akdes Nimet Kurat, bu yılın ilk aylarında Iran, Afganistan,
Pakistan, Hindistan ve Avustralya'yı içine alan bir inceleme
seyahatine çıkmıştı. Bu arada çeşitli üniversite ve kurumlar-
da konferanslar da verdi. Seyahat dönüşünde Ankara'da bana,
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nce bastırı-
lan “Türkiye ve Rusya. 1798-1919” isimli büyük eserini getirdi.
Seyahat intibaları üzerinde konuşuyorduk. Bu arada Avustral-
ya'dan bahsederken, söz Ali Enver'e intikal etti. Orada onu gör-
müş, konuşmuş, dinlemişti. Ve bu arada Ali Enver'den dinlediği
çok ilginç bir hatırayı nakletti. Bu hatıra, Ali Enver'in Londra
Sefirimiz Rauf Orbay'la beraber Başvekil Churchill'in ziyare-
tine aitti. Bu ziyaret, Ali Enver'in 1941'de pilotaj eğitimi için
Londra'da bulunduğu devreye rastlar.
Churchill, Ali Enver'i duygulu jestler, sanıimi bir ilgi ve âdeta
bir şefkat havası içinde kabul eder. Gerçi, Churchill Birinci Dün-
ya Harbi'nde Çanakkale Boğazı'nda Ingiliz askerleri ile karşı
karşıya geldiğimiz safhalarda bizim en güçlü, en inatçı düşma-
nımızdı. Çanakkale harbini o açtırdı. j
Ama o günler artık geride kalmıştı. Ikinci Dünya Harbi'n-
de ise, Ingiltere ile dost ve müttefiktik. Hülâsa, Churchill, Ali
Enver'e özel ve samimi bir ilgi gösterir. Onu gördüğü için duy-
gulandığını, bundan çok memnun olduğunu söyler ve konuşma-
larının samimi, hattâ coşkunca bir ânında şunları ilâve eder:
- Senin baban, benim siyasi hayatımıyirmi yıl geriye atmıştır!
Asıl kasdettiği, tabii Çanakkale'deki yenilgilerdir. O zaman
Churchill, Ingiltere Balıriye Nâzırı idi. Eldeki vesikalar gös-
teriyor ki, Çanakkale saldırısının en başta teşkilâtçısı odur.
Fransızlar'ı da peşinden sürükler. Çanakkale Boğazı açılacak-
tır. Istanbul işgal edilecektir. Odesa'da toplanan Rus kuvvetleri
de Karadeniz'den gelerek müttefikleri ile birleşecektir. Rusya'ya
müttefiklerinin denizyolu ile bağlanması ve yardımı sağlana-
caktır.
Biliyoruz ki, bu savaş sırasında Enver Paşa Harbiye Nâzı-
rı ve Osmanlı Orduları Başkumandan Vekili'dir. Çanakkale'de
ordu, görülmemiş bir direniş gösterir. Muharebeler boğaz boğa-
za geçer. Ve muharebelerin neticesi iki tarafa ölü, yaralı ve ka-
yıp olmak üzere 500.000 insana mâlolur. Ama, Boğaz aşılamaz.
1914'te başlayan harpten daha bir yıldan az bir zaman önce bi-
ten Balkan Harbi'nde Rumeli'deki Osmanlı Orduları'nın yiğitçe
dayanan üç kale müstesna olmak üzere âdeta silâh atmadan
ve birkaç hafta içinde dağılıp erimelerine karşı, ayni devletin
ordusunun bu defa Çanakkale'de ve İngilizler'in tâbiri ile “Dev-
ler ülkesinde bir devler savaşı” verebilmesinde Enver Paşa'nın
disiplin ve teşkilâtçılık ruhunun payı hakikaten büyüktür. Bu
zafer sayesindedir ki Rusya yolu müttefiklere açılamamış ve bu
vaziyet Rusya'da ihtilâlin patlamasında önemle müessir olmuş-
tu.
Churchill'e gelince, o bu yenilgiden sonra gözden düşer. Ka-
bineden çekilir ve binbuşı rütbesi ile garp cephesine gönderi-
lir. Ondan sonra da siyuxi hayatta müdahaleleri olacaktır ama
giyasi hayatının zirvesine ancak çok sonra ulaşacaktır. Işte,
Churchill'in kasdettiği yıl, bu yirmi yıldı.
Ali Enver, Enver Paşa'nın ikisi kız olan üç evlâdından so-
nuncusuydu. 1920'de Almanya'da doğdu. O sırada babası artık
Rusya'daydı. Ve Ali'yi hiçbir zaman göremedi. Ama doğumunu
haber aldığı zaman sonu onun Pamir eteklerinde ölümü ile bite-
cek olan gurbet yolculuğunda yazdığı bir mektupla dile getirir.
Bu mektup çok ilginçtir. Enver Paşa'nın ruh âlemi hakkında
çok şeyler ifade eder. Onu “Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver
Paşa” isimli eserimizin basılmakta olan üçüncü cildinde ve diğer
mektupları arasında yayınlayacağız.
Yazımıza hem babasının, hem oğlunun ruhlarını anarak son
verelim” (Cumhuriyet, 20 Aralık 1971).
7
Nip Ar Pimi
ve Sidi
uyma vas
ği
iç
fi
* çek Tak,
di
ii fig
Me g0 8 De
vee *
vi od at di, İdim Gi Key,
Vr) ahi ir e vi w
EA, Mh) ibi yo ii
0 gi e ei yoz karı) 4
EM pa
çipi 0 el la
e yal re
oy ti, | har
iy vçlli be da hi vii b
Ws ady di
al ty e ; y
dil ty fh hi bet 8 Bm lr ala mi.
ğı kd «6 Üi
a in w SAYİ UN Ki geti igii
; in gar vi b
ele PN Yy (0449 İC | Mir Mİ mler
ödül Va AN N yuk
vari ağn de Ma İyi ögesi
“an e "
wd hall “ N
edi
ld Tai) di, vu hi ıda 5
gi ve Gülal 1d ma çe
dek gri iy we rai i en Ni
o gigi EN LT
i fi Ge pa mi A5 ha LA yo
beride dani) er bms ti dir
taa İsen kaşe Geni Mi A
yl vi t9 dl u ri
yer çak atti iyi yl “ İp Vi j
va
m 1) so bir! 2 “n e
W Vi d in ybr Alar, 19
yoğ da a 4 # UN Ağlı, “e
fi A a ği fu”
z a gl
pg AN yl
yil (> üni i
hit, KAN vali l
ağu ba li Mİ bi
iğ Malay. Aybi İğ
rap 107 kiye ile
Dry Pipe de
yam yi adile i
Le Da iy eroği YL “ip
ia pir al yk e ca
nie ei İY TL
Ti ei .” aşi du ai” yi
iv N
, “ir vie sk ağar pi yy
ü dl 9 e WE ev “fl
e, alt 4 Lima
“öl, bari Gok
ib yek Mi
See ii, er ya vj “egika Moy Mi
üyeli ulak i'm
akip! yi
ras, fe p
yer ei, mii
tw it
yk yl »
“yi ağı Wir Ne)
fi
a MN ayi
ALİ il delay ipad Mir pihat
Wi Yi rele Vi pip rika kirigiir dye Ge hi de
ye id ğa İli di Nb ki e ,
“ “ yağın ta Kümizel
ye
ibra
e li giye N
li Ati, Gi »
w yan İş
eyl Li ty ık eşim ik
ud in id ği
AL e
v a 1 Liz v4)
m
ta)
in, <a My ve iel Ni m Mi
adamy Kğ, Mr
Vie sk, vali, yi ml 0 bp
nit A, ped aka rk
vie ağn gey Vw
si ini paya ğ* teke
a KU ki af ÜN ah iii
a Lili vi
. 0
(
KRONOLOJİ
Türkiye'de ve dünyada Enver Paşa'nın bulunduğu
meydana gelen önemli olaylar yerler ve faaliyetleri
8 Kasım:
9 Kasım:
13 Kasım:
15 Kasım:
18 Kasım:
23Aralık:
18-21 Ocak:
22 Ocak:
15 Mayıs:
19 Mayıs:
Mayıs-
Haziran:
22 Haziran:
28 Haziran:
1918 d
1 Kasım: Ittihadçı arkadaşları
ile beraber Türkiye'den
ayrılarak Kırım'ın
Gözleve Limanı'na gidişi,
izini kaybettirmesi ve
Kafkasya'ya geçme
a > teşebbüsleri.
İngilizler'in Musul'u
işgali. ğ
İngilizler'in Iskenderun'u
ve Çanakkale Boğazı'nı
işgali.
Müttefik donanmasının
Istanbul'a gelmesi ve
şehrin gayrıresmi işgali.
Türk birliklerinin
Bakü'yü boşaltması,
ardından İngilizler'in
şehri işgali.
Türk birliklerinin
Tebriz'den çekilmesi.
İngilizler'in Batum'u
işgali.
Mağlüplar ile 1919
imzalanacak anlaşma
taslaklarının hazırlandığı
Paris Konferansı.
Türk birliklerinin
Batum'u tahliyeye
başlaması.
| Nisan sonu: Kırım'dan Berlin'e gidişi.
Yunanlılar'ın İzmir'i
işgali.
Mustafa Kemal Paşa'nın
Samsun'a varması.
Yunan işgalinin Ege'de
yayılması.
Mustafa Kemal Paşa'nın
Amasya Tamimi'ni
yayınlaması.
Müttefikler ile Almanya
arasında Versailles
Anlaşması'nın
imzalanması.
14 'Terimuz:
23 Temmuz-
7 Ağustos: o Erzurum Kongresi.
Sonbahar
ayları:
4 Eylül-
11 Eylül: Sivas Kongresi.
10 Eylül: Müttefikler ile Habsburg
Avusturyası arasında
Saint-Germain en-
Laye Anlaşması'nın
imzalanması.
8 Ekim:
29 Ekim: Fransızlar'ın Maraş'ı
işgali.
27 Kasım: o Müttefikler ile
Bulgaristan arasında
Neuilly-sur-Seine
Anlaşması'nın
imzalanması.
27 Aralık: o Mustafa Kemal Paşa'nın
Ankara'ya gitmesi.
31 Aralık:
1920
23 Şubat:
16 Mart: Istanbul'un resmen işgali.
6 Nisan-
6 Temmuz
arası:
19-26 Nisan: Müttefiklerin, Sevr
hazırlıkları için
Sanremo'da biraraya
gelmeleri.
23 Nisan: o Ankara'da Millet
Meclisi'nin açılması.
27-28 Nisan: Azerbaycan'da Sovyet
Cumhuriyeti kuruldu.
4 Hoziran: (o Müttefikler ile
Macaristan arasında
Trianon Anlaşması'nın
imzalanması.
25 Haziran: Hilâfet Ordusu'un
dağıtılması,
Temmuz
ortaları:
İstanbul Divan-ı Harbi
tarafından gıyabında
idama mahküm edilmesi.
Kafkasya'dan Berlin'e
gidişi.
Berlin'den Moskova'ya
uçakla ilk gidiş
denemesi.
Berlin'den Moskova'ya
uçakla ikinci gidiş
denemesi.
Berlin'den Moskova'ya
uçakla üçüncü gidiş
denemesi.
Berlin'den Moskova'ya
uçakla dördüncü gidiş
denemesi ve Riga'daki
tutukluluğu.
Riga'dan Berlin'e dönüş
ve Karl Radek ile
10 Ağustos:
2 Aralık:
6 Ocak:
16 Mart:
23 Mart:
11 Nisan:
23 Ağustos-
13 Eylül:
Sevr Anlaşması'nın
imzalanması.
Ankara Meclisi ile
Ermenistan arasında
Gümrü Anlaşması
imzalandı.
1. İnönü Muharebesi.
Ankara Meclisi ile
Sovyetler arasında
Moskova Anlaşması'nın
imzalanması.
2. Inönü Muharebesi.
Fransızlar'ın Urfa'yı
işgali.
Sakarya Savaşı.
4 Ağustos:
1 Eylül:
8 Eylül:
Ekim 1920:
23 Ekim:
24 Aralık:
1921
20 Şubat:
4-18 Mayıs:
29 Mayıs:
18 Haziran:
29 Ağustos:
27 Eylül:
29 Eylül:
5 Ekim:
görüşmeleri.
Kara ve denizyolundan
Moskova yolculuğu, 15
Ağustos'ta Moskova'ya
varışı ve Sovyetler ile
temaslar.
Moskova'dan Bakü'ye
gidişi ve Doğu Halkları
Kurulyatı'na katılması.
Bakü'den Moskovaya
dönüşü.
Moskova'dan Avrupa'ya
dönüşü.
Roma ve Peşte'de.
Viyana'da.1921 Ocak'ının
sonuna kadar, ailesi ile
beraber Avrupa'da tatil
yapacaktır.
Berlin'den Moskova'ya
dönüşü.
Moskova'dan ayrılışı,
Münih, Roma ve Berlin
seyahati.
Ankara'nın Enver Paşa
ve arkadaşları hakkında
tutuklama emri
çıkartması.
Berlin'den Moskova'ya
dönüşü.
Moskova'dan Batum'a
geçişi.
Çiçerin'den Anadolu'ya
geçmemesini ihtar eden bit
telgraf alması, ertesi gün
Tişis'ten Bakü'ye gitmesi
Batum'dan Tişis
üzerinden Bakü'ye gidişi.
Bakü'den vapur ile
Hazar'ın doğusuna,
Krasnovodsk üzerinden
13 Ekim:
20 Ekim:
26Ağustos:
9 Eylül:
30 Ekim:
24 Temmuz:
29 Ekim:
11 Ekim:
Ankara Meclisi ile Kafkas
Cumhuriyetleri arasında
Kars Anlaşması'nın
imzalanması.
Ankara meclisiile
Fransa arasında
Ankara Anlaşması'nın 8 Kasım:
imzalanması.
30 Kasım:
1922
4 Ağustos:
5 veya
6 Ağustos:
Büyük Taarruz'un
başlaması.
Izmir'in kurtuluşu.
Mudanya Mütarekesi'nin
imzalanması.
1923
Lozan Anlaşması'nı
imzalanması.
Cumhuriyetin ilânı
ve Mustafa Kemal'in
reisicumhur seçilmesi.
1939
5 Temmuz:
1957
| 5 Aralık:
1996
4 Ağustos:
Orta Asya yolculuğuna
çıkması.
Buhara'ya varışı.
Buhara'dan gizlice
ayrılışı.
Lâkaylar'ın Reisi
Ibrahim Bey tarafından
enterne edilmesi.
Ocak ortaları-Ağustos
1922: Lâkaylar'ın elinden
kurtulması, bazı Basmacı
gruplar ile beraber Kızıl
Ordu'ya karşı silâhlı
mücadelesi ve devamlı
olarak yer değiştirmesi.
Belcivan Vilâyeti'nin
Abıderköyünde şehadeti.
Cenaze namaznın
kalabalık bir kılınması ve
Çegan Tepesi'ne defni.
Kızları Mahpeyker
ve Türkân ile Oğlu
Ali'nin Türkiye'ye
girebilmelerine izin
veren kanunun Resmi
Gazete'de yayınlanması.
Hanımı Naciye Sultan'ın
Istanbul'da vefatı.
Tacikistan'dan Istanbul'a
getirilen cenazesinin
devlet töreni ile Hürriyet-i
Ebediye Tepesi'ne defni.
BIBLİYOGRAFYA
Bu kitabın temelini, Enver Paşa'ya ait olan ve aşağıdaki bibliyografyanın 1.
bölümünü teşkil eden şahsi evrak oluşturmuştur. Bibliyografyada künyeleri verilen
yayınlar, bu evrakın değerlendirilmesinde istifade edilen eserlerdir.
1. Belgeler:
ENVER PAŞA'nın bugün torunu Osman Mayatepek tarafından muhafaza edilen
hususi evrakı.
ENVER PAŞA'nın, hanımı Naciye Sultan'a gönderdiği ve bugün torunu Osman Ma-
yatepek tarafından muhafaza edilen mektupları.
ENVER PAŞA'nın diğer aile mensuplarına gönderdiği ve bugün torunu Osman Ma-
yatepek tarafından muhafaza edilen mektupları.
ENVER PAŞA'ya aile mensuplarının yazdığı ve bugün Paşa'nın torunları Osman
Mayatepek ile Arzu Enver tarafından muhafaza edilen mektuplar.
ENVER PAŞA'nın Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunan evrakı.
CEMAL PAŞA'nın Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunan evrakı.
CEMAL PAŞA'nın bende bulunan evrakı.
TALAT PAŞA'nın bende bulunan evrakı.
(ATASE, Başbakanlık Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri ile Kâzım Karabekir Vakfı
Arşivi'nden kullanılan belgelerin referansları, dipnotlarda gösterilmiştir).
2. Kitaplar:
ADİL HİKMET BEY (Arap alfabesinden aktaran, notlu ve tenkidli şekilde şerhe-
den: Dr. Yusuf Gedikli): “Asya'da Beş Türk”, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998.
AGABEKOKV, Grigory Sergeyeviç: “Enver Paşa Nasıl Öldürüldü?” (Hazırlayanlar:
Hasan Babacan, Servet Avşar). Bengi Yayınları, 2011.
AHMED İZZET PAŞA: “Feryadım”. (Yayına hazırlayan: Süheyl İzzet Furgaç),
Nehir Yayınları, Istanbul 1992 (1. cilt); (Yayına hazırlayanlar: Süheyl Izzet
Furgaç ve Yüksel Kanar), Nehir Yayınları, Istanbul 1993 (2. cilt).
AKSAKAL, Mustafa: “The Ottoman Road to War in 1914”, Cambridge University
Presss, 2008. |
ALTINANIT, Hasan Izzet: “Ebemkuşağındaki Damla”, Babıali Kültür Yayıncılığı,
Istanbul 2015.
ANDICAN, A. Ahat: “Cedidizm'den Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi”,
Emre Yayınları, Istanbul 2003.
ANDICAN, A. Ahat: “Osmanlı'dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya”, Doğan Kitap,
Istanbul 2009.
ANDİCAN, Ahat (Editör): “Yaş Türkistan'dan Seçilmiş Makaleler”, Ayaz Tahir Tür-
kistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul 2006.
ARI, Kemal:“Üçüncü Kalıç. izmir'in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin”. Zeus Kitabevi,
Izmir 2013.
Ârif Cemil (DENKER): “İttihad ve Terakki Rüesâsının Diyâr-ı Gurbet Maceralart,
Tevhid-i Efkâr, 14 Mayıs-13 Temmuz 1922.
ARSLAN, Emir Şekib: “Eş-Şehid Enver Bâşâ ve Rufakauhü”; Lothrop Stoddard'ın
“Hâdırwl-Âlemil-İslâmi”sinde, Kahire, İsa al-Bâbi al- Halebi 1352.H.
ARSLAN, Emir Şekib: “Şehit Enver Paşa ve Arkadaşları”, Mütercim: Aziz Akpınarlı,
Samsun 1952.
ASLAN, Yavuz: “Birinci Doğu Halkları Kurultayı (1-7 Eylül 1920-Bakü)”, Kaynak
Yayınları, Istanbul 2007. ş
ATAY, Falih Rıfkı: “Çankaya”, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii AŞ, Istanbul
1969.
ATAY, Falih Rıfkı: “Zeytindağı”, Remzi Kitabevi, İstanbul 1938.
AYDEMİR, Şevket Süreyya: “Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa”, T-IL-ILI,
Remzi Kitabevi, İstanbul 1970-1972. P
AYDEMİR, Şevket Süreyya: “Suyu Arayan Adam”, Remzi Kitabevi, Istanbul 1976.
AYDEMİR, Şevket Süreyya: “Tek Adam”, 1-11-111, Remzi Kitabevi, İstanbul 1991.
BADEMCİ, Ali: “Sarıklı Basmacı”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2010.
BADEMCİ, Ali: “Türkistan Milli İstiklal Hareketi, Korbaşılar ve Enver Paşa”, I-II,
Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008. ,
BARDAKÇI, Murat: “Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü”, Türkiye Iş
Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014.
BARDAKÇI, Murat: “İttihadçı'nın Sandığı. İttihad ve Terakki Liderlerinin Özel
Arşivlerindeki Yayınlanmamış Belgeler ile Atatürk ve İnönü Dönemlerinde
Ermeni Gayrimenkulleri Konusunda Alınmış Bazı Kararlar”, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014. N
BARDAKÇI, Murat: “Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü”, Türkiye Iş
Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014.
BARDAKÇI, Murat: “Şahbaba. Osmanoğulları'nın Son Hükümdarı VI. Mehmed
Vahideddin'in Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları”, Pan Yayıncılık,
Istanbul 1998.
BARDAKÇI, Murat: “Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi. Sadrazam Talât Paşa'nın
Özel Arşivinde Bulunan Ermeni Tehciri Konusundaki Belgeler ve Hususi
Yazışmalar”, Everest Yayınları, Istanbul 2008.
BARR, James: “A Line in the Sand. Britain, France and the Struggle That Shaped
the Middle East”, Simon and Schuster, Londra 2011.
BARR, James: “Setting Th Deserton Fire”, Bloomsbury, Londra 2007.
BAYSUN, Türkistanlı Abdullah Receb: “Türkistan Milli Hareketleri”, Istanbul 1943.
BAYUR, Yusuf Hikmet: “Türk İnkılâbı Tarihi”, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara
1943-1957.
BAYAT, Kaveh: “Pantürkizm ve Iran”, Tahran, 1387 ŞH.
BENSON, E.F.: “Deutschland Uber Allah”, Londra 1917.
BIRGEN, Muhittin (Hazırlayan: Zeki Arıkan): “İttihad ve Terakki'de On Sene”, 1-11,
Kitap Yayınevi, Istanbul 2006. ;
BLEDA, Mithat Şükrü: “İmparatorluğun Çöküşü”, Remzi Kitabevi, İstanbul 1979.
BLUNDEN, Andy ve PEARCE, Brian: “Congress of the Peoples ofthe East. Baku,
September 1920, Stenographic Report”, New Park Publications, Londra 1977.
BRYANT, Louise: “Mirrors of Moscow”, Hyperion Press Inc., Connecticut 1923.
CAROE, Olaf: “Soviet Empire. The Turks of Central Asia and Stalinizm”, Macmil-
lan, New York 1967.
CARTER, Miranda: “The Three Emperors”. Three Cousins, Three Empires and the
Road to Wold War One”, Penguin Books, 2009.
CASTAGNE, Joseph: “Les Basmatchis. Le Mouvement National des Indigönes d'Asie
Centrale depuis la Revolution d'Octobre 1917 jusgu'en Octobre 1924”. Editions
Beneat Leroux, Paris 1926. N
CAVID BEY: “#elâket Günleri", 1, 'Temel Yayınları, Istanbul 2000.
CAVID BEY: “Meşrutiyet Ruznâmesi” (Hazırlayanlar: Prof. Dr. Hasan Babacan, Ser-
vet Avşar), 1-4, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014-2015.
CERESOY, Ali Fuat: “Moskova Hatıraları”, Vatan Neşriyatı, İstanbul 1955.
UKMAL, PAŞA: “Hatırat. 1913-1922”, Dersaadet 1922 ve “Hatıralar” (Tamamlayan
ve tertipleyen: Behcet Cemal), Selek Yayınları, İstanbul 1959.
CWURCMHILL, Winston: “The World Crisis. 1911-1918”, Penguin Books, 2007.
CLARK, Christopher: “The Sleepwalkers. How Europe Went to War in 1914”, Pengu-
in Books, Londra 2013.
COCNET François, PORTE R&my(sousle direction de,): “Dictionnaire dela Grande
Guerre. 1914-1918”, Robert Laffont, Paris 2008.
ÇOLAK, Mustafa: “Alman İmparatorluğu'nun Doğu Siyaseti Çerçevesinde Kafkas-
ya Politikası (1914-1918)”. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2014.
ÇOLAK, Mustafa: “Enver Paşa. Osmanlı-Alman İttifakı”, Yeditepe Yayınevi, İstan-
bul 2008.
ÇOLAK, Mustafa: “Osmanlı-Alman İlişkileri Çerçevesinde Harbiye Nâzırı Enver
Paşa ve Türkçü Politikaları”, Fakülte Kitabevi, Isparta 2006.
DALRYMPLE, William: “The Last Mughal. The Fall of a Dynasty: Delhi, 1857”,
Vintage Books, New York 2007.
DEROGY, Jacgues: “Operation Nemesis”. Les Vergeurs Armeniens”, Libraire Arth&-
me Fayard, Paris 1986. '
DEVLET, Nadir: “Millet ile Sovyet Arasında”, Başlık Yayın Grubu, Istanbul 2011.
DJEMAL PASHA: “Memories of a Turkish Statesman. 1913-1919”. Hutchinson &
Co.. Paternoster Row, Londra 1922.
DUMONT, Paul: “Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk: Osmanlı İmparator-
luğu'da Tanzimat'tan Mütareke'ye Fransız Obediyansı'na Bağlı Mason Locala-
ri” (çev: Ali Berktay), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2000.
EFE, Ahmet: “Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref”, Bengi Yayınları 2007.
ENVER PASCHA, “Um Tripolis”, Hugo Bruckmann, Verlag, Münih 1918.
WRTÜRK, Hüsameddin (Yazan: Samih Nafiz Tansu), “İki Devrin Perde Arkası”, Hil-
mi Kitabevi, Istanbul 1957.
ESATLI, Mustafa Ragıp: “İttihad ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi”, Akşam Ki-
taphanesi, Istanbul 1933.
FERGUSON, Niall: “The Pity of War”, Penguin Books, Londra 1999.
FISCHER, Louis: “The End of Enver Paşa”, VA. Guarterly Review, April 1930.
FRASER, T.G.-MANGO, Andrew.- MCNAMARA, Robert.; “The Makers ofthe Mo-
dern Middle East”, Haus Publishing, 2011.
FRUNZE, M. V.: “Türkiye Anıları: Kasım 1921-Ocak 1922”. Çeviren: Ahmet Ekeş,
Cem Yayınevi, Istanbul 1978.
GAZİ MUSTAFA KEMAL: “Nutuk”, 1-3, Devlet Matbaası, İstanbul 1934.
GÖRÜRYILMAZ, Mustafa: “Türk Kafkas İslâm Ordusu ve Ermeniler - 1918”, Korza
Yayıncılık, Ankara 2009.
HANİOĞLU, M. Şükrü (Yayına hazırlayan): “Kendi Mektuplarında Enver Paşa”,
Der Yayınları, Istanbul 1989.
HAYIT, Baymirza: “Basmacılar. Türkistan Milli Mücadele Tarihi. 1917-1934”. Tür-
kiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997.
HEATH-EVERETT, Tom (Edited by): “Central Asia: Aspects of Transition”, Psycho-
logy Press, 2003.
HOCAYEV, Mansurhoca: “Şirmuhammadbek Korbaşı”, Şark Neşriyat-Matbaa Ak-
siyadorlik Kompaniyası Baş Tahririyatı, Taşkent 2008.
INTELLİGENCE Bureau, Department of Information: “Report on the Pan-Turani-
, Çan Movement”, October 1917.
İDİL Aydın: “Enver Paşa'nın Son Savaşı. Basınacı Hareketi'nin Önderi Seyyid En-
N ver, Emir-i Leşker-i İslâm”. Kitabevi, İstanbul 2014,
İNAN, Arı: "Enver Paşa'nın Özel Mektupları”, lwgt Kilubevi, Ankara 1997.
JZECTH, Ernst: “Der Aufsteigende Halbmond”, Berlin 1916. (Türkçesi: “Yükselen
Hilâl: Dünkü, Bugünkü ve Yarınki Türkiye”, Çeviren: Perihan Kuturman, Uğur
Kitabevi, Istanbul 1946).
KANDEMİR, (Feridun): “Atatürk'e İzmir Suikastinden Ayrı 11 Suikast”, Ekicigil Ta-
rih Yayınları, İstanbul (tarihsiz, 1950'ler).
KANDEMIR, (Feridun): “Enver Paşa Türkistan'da”, Barıman Yayınevi, İstanbul
1945 (Kitabın ismi iç kapakta “Şehit Enver Paşa Türkistan'da. İstanbul'dan
Ayrılışından Türkistan'da Son Nefesini Verinceye Kadar” şeklinde yazılıdır).
KANDEMİR, (Feridun): “Enver Paşa'nın Son Günleri” Güven Yayınevi, Istanbul,
1944.
KANNENGİIESSER, Hans (Pasha): “Çanakkale Cehenneminde 500 Alman” (Çeviri:
Ege Çınar Arcan) Arcan Prodüksiyon, Istanbul 2010.
KARABEKİR, Kâzım: “Hayatım”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008.
KARABEKİR, Kâzım: “İstiklâl Harbimiz”, Merk Yayıncılık, İstanbul 1988.
KARABEKİR, Kâzım: “İstiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihad-Terakki Erkânr”,
Tekin Yayınevi, Istanbul 1990. ,
KARABEKİR, Kâzım: “İttihad ve Terakki Cemiyeti”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
2009.
KARAMAN, General Sami Sabit: “İstiklâl Mücadelesi ve Enver Paşa. Trabzon ve
Kars Hatıraları 1921-1922”, Istanbul, tarihsiz.
KARAY, Refik Hâlid: “Bir Ömür Boyunca”, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara
2011.
KEMPER, Michael. “Red Orientalism: Mikhail Pavlovich and Marxist Oriental Stu-
diesin Early Soviet Russia”, Die Welt des Islams, 50 (2010): 452-458.
KENT, Marian (editor): “The Great Powers and the End of Ottoman Empire”, Oxon,
1996.
KOCAHANOĞLU, Osman Selim: “İttihat-Terakki'nin Sorgulanması ve
Yargılanması”, Temel Yayıunları, Istanbul 1998. |
KOCAOĞLU, Bünyamin: “Mütarekede İttihadçılık”, Temel Yayınları, İstanbul 2006.
KOCAOĞLU, Timur: (Hazırlayan): “Türkistan'da Yenilik Hareketleri ve İhtilâller”,
Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi Yayını, Haarlem 2001.
KOLOĞLU, Orhan: “Enver Paşa Hakkında Saray Dedikoduları”, Tarih ve Toplum,
Eylül 1996. ,
KOLOĞLU, Orhan: “İttihatçılar ve Masonlar”, Eylül Yayınları, İstanbul 2002.
KUNITZ, Joshua: “Dawn Over Samarkand”, The Van Rees Press, New York 1935.
KURAN, Ahmed Bedevi: “İnkilâp Tarihimiz ve Jön Türkler”, İstanbul 1945.
KURAN, Ahmed Bedevi: “Osmanlı İmparatorluğu'nda İnkılâp Hareketleri ve Milli
Mücadele”, Istanbul, 1956.
LIECHTENHAN, Francine-Dominigue: “Le Crepuscule des Empereurs”, Editiond
Ouest-France, 2012.
MacMILLAN, Margaret: “Peacemakers. The Paris Coference of 1919 and its Attemp
to End War”, John Murray, Londra 2001.
MacMILLAN, Margaret: “The War That Ended Peace”, Profile Books, Londra 2013.
McMEEKIN, Sean: “The Berlin-Baghdad Express: The Ottoman Empire and Ger-
manys Bid for World Power”, Penguin Books, 2010.
McMEEKİIN, Sean: “July 1914. Countdown to War”,Icon Books, Londra 2013.
MENTEŞE, Halil: “Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları”,
(Hazırlayan: Ismail Arar), Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986.
MONTEIL, Vincent: “Les Musulmans Soviğtigues”, Paris 1957.
OKAY, Kurt: “Enver Pascha der Grosse Freund Deutschlands”, Verlag von Kulturpo-
litik”, Berlin 1935.
OKDAY, İsmail Hakkı: “Yanya'dan Ankara'ya”, Sebil Yayınevi, İstanbul 1975.
OSMANOĞLU, Osman Selaheddin-ADRA, Jamil-ELMIEM, Edhem: “Geneology of
(Me Imperial Ottoman Family. 2011”, 1SIS Press, Istanbul 2011.
OZCAN, Azmi: “Osmanlı Mülkünü Paylaşım Planları Üzerine Düşünceler (Gizli
Antlaşmalar 1914-1921)”, Islâmi Araştırmalar Dergisi, Ankara 1999, cilt: 12,
Sayı:8-4, 297-301.
PEGLER, Martin: “Soldiers” Songs and Slang of the Great War”, Osprey Publishing,
2014.
KACABOV, Kahraman: “Bohara Kızıl Armiya Baskını ve Onga Karşı Kuraş”, Ma-
naviyat, Taşkent 2002.
KACABOV, Kahraman: “Şermuhammadbek”, Abu Matbuat-Konsalt, Taşkent 2011.
RAHUL, Ram.: “March of Central Asia”, Indus Publishing, 2002.
RIDELİ, John (Edited By): “To See the Dawn: Baku, 1920. First Congress of the
Peoples ofthe East. The Communist International in Lenin's Time”. Pathfinder,
New York 1993. adi
SAlD HALIM PAŞA: “LEmpire Ottoman etla Guerre Mondiale”, Isis, Istanbul 2000.
SABIS, ALI IHSAN: “Harb Hatıralarım”, 1-5, Inkılâp Kitapevi, 1943-1951.
SAZANOV, Serge: “Fateful Years, 1909-1916. The Reminiscences of Serge Sazonov”,
Londra, J. Cape, 1928.
SCHNEER, Jonathan: “The Balfour Declaration: The Origins of the Arab-Israeli
Conflict”, Random House, New York 2010.
SMITH, Douglas: “Former People. The Final Days ofthe Russian Aristocracy”, Pica-
dor, New York 2013.
8'TONE, Norman: “World War One. A Short History”, Penguin Books, Londra 2007.
SUPHI BEY (Yaver): “Enver Paşa'nın Son Günleri”, (Yeni Sabah Gazetesi'nde
24 Ekim 1938'den itibaren 71 günlük tefrika olarak çıkan metni yayına
hazırlayan: Mehmet Kuzu): Çatı Yayıncılık, Istanbul 2007.
ŞARKILI. Şark Milletleri Irşad ve Icra Şürâsı'nın Fikirlerini Neşreder, Bakü, Kâ-
nunevvel 1336. ş
ŞERİF (Mütekaid kaymakam, Köprülülü): “Sarıkamış”, Istanbul 1338.
ŞODMONOVA, Sanobar: “Nemis ve Türk Tarihşinaslıgıda Sovet Mustemlakaçılıgı-
ga Karşı Kuraş Masalaları (1917-1924, Abu Matbuat-Konsalt, Taşkent 2008.
TALÂT PAŞA: “Talât Paşa'nın Hatıraları”, Güven Yayınevi, İstanbul 1946.
'TOGAN, Zeki Velidi: “Hatıralar. Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türkleri'nin
Milli Varlık ve Kültür Mücadeleleri”, Istanbul 1969.
TOGAN, Zeki Velidi: “Bugünkü Türkeli Türkistan ve Yakın Tarihi”, Enderun Kita-
bevi, Istanbul 1981.
'TOGAN, Zeki Velidi: “Kıyâm-ı Basmaciyâr”, trc: Ali Kâtibi; Tahran, Dairetü'l Maâ-
rifil-Islâmi 1989.
TOPUZLU, Ceinil: “İstibdat, Meşrutiyet, Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıra-
larım”, Güven Yayınevi, Istanbul 1951.
THUBRON, Colin: “The Lost Heart of Asia”, Penguin Books Ltd, 1995,
TUCHMAN, Barbara: “The Guns of August”, Penguin Books, Londra 2014.
TUNAYA, Tarık Zafer: “Türkiye'de Siyasal Gelişmeler. Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet
Dönemi”. Yayına hazırlayan: Erol Şadi Erdinç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Ya-
yınları, 2011.
TUNAYA, Tarık Zafer: “Türkiye'de Siyasal Gelişmeler. Mütareke, Cumhuriyet ve Ata-
türk”. Yayına hazırlayan: Erol Şadi Erdinç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayın-
ları, 2012.
TUNAYA, Tarık Zafer: “Türkiye'de Siyasal Partiler”, I-1I-HI, Hürriyet Vakfi Yayın-
ları, Istanbul 1988-1989.
TUNAYA, Tarık Zafer: “Türkiye'de Siyasi Partiler”, Istanbul 1952.
TUNÇAY, Mete: “Mesai. 1920 Halk Şürâlar Fırkası Programı”, Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1972.
TURFAN, M. Naim: “Rise of the Young Turks. Politics, the Military and Ottoman
Collapse”. 1.B.Tauris & Co Ltd., New York 2000
ULRICHSEN, Kristian Çostes: “The First World Wür in the Middle Eas/”, Hurst &
Company, londra 2014.
ÜRGÜPLÜ, Ali Suat: “Şeyhülislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi'nin Meşrutiyet,
Büyük Harp ve Mütareke Günlükleri (1909-1922. Türkiye Iş Bankası Kültür
Yayınları, Istanbul 2015.
VAN DER VAT, Dan: “The Ship That Changed The World”, Birlinn Limited, Londra
1985.
WELCH, Frances: “The Russian Court at Sea”, Short Books, 2011.
WHITE, Stephen: “Soviet Russia and the Asian Revolution, 1917-1924”, Review of
the International Studies (1984), 10, 219-232
YALÇIN, Hüseyin Cahit: “İttihatçı Liderlerin Gizli Mektupları”, (Tanin Gazetesi'n-
de 15 Ocak 1944 ile 2 Nisan 1944 günleri arasında yayınlanan mektuplar ve bu
mektuplara yapılan bazı ilâveler), Temel Yayınları, Istanbul 2002.
YALÇIN, Hüseyin Cahit: “Tanıdıklarım” Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2001.
YAMAUCHI, Masayuki: “Hoşnut Olmamış Adam - Enver Paşa. Türkiye'den Türkis-
tan'a”, Bağlam Yayıncılık, Istanbul 1995.
YAMAUCHI, Masayuki: “The Green Crescent Under the Red Star. Enver Pasha in
Soviet Russia. 1919-1922”. Institıte for ther Study of Languages and Cultures
in Asia and Africa, Tokyo 1991.
YENGİN, Naci: “Buhara Emirliği, Türkistan ve Enver Paşa”, Bilgeoğuz, İstanbul
2010.
ZARCONE, Thierry: “Boukhara UInterdite. 1830-1888 LOccident Moderne â la
Congu&te d'une Legende”, Edition Autrement, Paris 1997.
3. Makaleler, tefrikalar, tezler ve tebliğler:
AHMAD, Feroz: “The Young Turk Revolution”, Journal of Contemporary History
(Sage Publications Ltd.), vol: 3, no: 3 (1968), 19-36.
ALI, Patria R.: “Enver Pasha. His status in modern Turkish history”, Mecelletu'l
Tarihiyye fr'il-Masriyye, XXII, 3-36, Kahire 1975.
ARSLAN, Esat: “Goben ve Breslav'ın Alınmasının Perde Arkası, ABD'nin Yunanis-
tan'a Verdiği İki Savaş Gemisi: Missisipi ve Idaho Dretnotları”, Askeri Tarih
Araştırmaları Dergisi, No: 16 (özel sayı), Ağustos 2010.
AYDEMİR, Şevket Süreyya: “Atatürk ve Enver Paşa İlişkileri”, Milliyet Gazetesi, 10
Kasım-18 Kasım 1969.
AYDEMİR, Şevket Süreyya: “Son Osmanlı Paşası Halil Paşa'nın Hatıraları”, Ak-
şam Gazetesi, 10 Ekim-29 Aralık 1967.
BONO, Salvatore: “Le Partecipation d'Enver Pacha al la Guerre de Libye (1911
19127”, Tarih Araştırmaları Dergisi, XV, no: 26, Ankara 1991, 261-267.
BROXUP, Marie Bennigsen: “Comrade Muslims”, The Wilson Guarterly, Vol: 16, No:
3 (Summer 1992), 39-47.
BROXUP, Marie: “The Basmadjis”, Central Asian Survey, vol: 2, no: 1, 57-81, 1983.
CARR, E. H.-RADEK, Karl-Price, M. Philips: “Radek's 'Political Salonr' in Berlin
1919”, Soviet Studies (Taylor & amp; Francis Ltd.), vol: 3, no: 4 (Apr. 1952),
411-430.
CHABRIER, Edith: “Les Dölegu&s au Premier Congrös des Peuples d'Orient. (Bakou
Ter-8 Sepembre 1920”, Chaiers du Monde Russe et Sovi&tigue, No: 1,Jan.-Mar.
1985, 21-42.
CORRIGAN, H. S. W.: “German-Turkish Relations and the Outbreak of War in 1914:
A Re-Assessment”, Past and Present (Oxford University Press on behalf of The
Past and Present Society), no: 36 (apr. 1967) 144-152.
ÇAKIRÖZ, Raci: “Türkistan'da Türk Subayları. 1914-1923”, (Yayınlayan: Timur Ko-
caoğlu), Türk Dünyası Tarih Dergisi, No: 7, 1987.
ÇOKAYOĞLU, Mustafa: “Merhum Enver Paşa Hakkında Hatıra Parçaları”, Yaş
Türkistan'dan Seçilmiş Makaleler, 465-468, Istanbul 2006.
DUMON'T, Pauk “La fascination du bolchevisme: Enver Pacha et le parti des Soviets
nopulames, 1919-1922”, Cahiers du Monde Russe et Sovitigue, (1975), vol: 16,
no:16-2, 141-166.
WUMONT, Paul: “L'axe Moscou-Ankara”, Cahiers du Monde Russe et Sovitigue,
(1977), vol: 18, no: 18-3, 165-193.
YER, Gwynne: “The Origins of 'Nationalist” Group of Officers in Turkey 1909-18”,
Journal of Contemporary History (Sage Publications Ltd.), vol: 8, no: 4 (Cet.
1973), 121-164. p
WIŞAN, Mesut: “Hüseyin Fevzi Bey'in, Enver Paşa-İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttiha-
dı Anadolu Arasındaki İlişkilere Dair Raporu”, Turkish Studies, Volume 4/3,
Spring 2009.
RASER, Glenda: “Basmachi - 1”, Central Asian Survey, vol: 6, no: 1, 1-73, Oxford
1987.
FRASER, Glenda: “Basmachi - II”, Central Asian Survey, vol: 6, no: 2, 7-42, Oxford
1987.
FRASER, Glenda: “Enver Pasha's Bid for Turkestan. 1920-1922)”, Canadian Joural
of History, VVIL, August 1988, 197-211.
FRASER, Glenda: “Haji Sami and the Turkestan Federation, 1922-23”, Assian Affa-
irs, 74/1, 1987, 9-21.
FUHRMANN, Malte: “Almanya Potsdam'da Enver Paşa Köprüsü”, Toplumsal Tarih,
Aralık 2010.
GATZKE, Hans W: “Russo-German Military Collaboration During the Weimar Re-
public”, The American Historical Reiew, Vol: 63, No: 3 (Apr. 1958), 565-597.
7INGERAS, Ryan: “A Break in the Storm: Reconsidering Sectarian Violence in Ot-
toman Macedonia During Young Turk Revolution”, The MIT Electronic Journal
of Middle Eas Studies, “Crossing Boundaries: New Perspectives on the Middle
East”, Vol. 3, Spring 2003, 27-35.
GOLDNER, Lopren: “Socialism in One Country. Before Stalin and the Origins of
Reactionary Anti-Imperialism. The Case of Turkey, 1917-1925”, “Break Their
Haughty Power” web sitesi için yazılmış makale, tarihsiz.
HALEY, Charles D.: “The Desperate Ottoman: Enver Paşa and the German Empire”
(-I), Middle Eastern Studies, Vol: 30, no: 1, January 1994, 1-51 ve Middle
Eastern Studies, Vol: 30, no: 2, April 1994, 224-251.
HARRIS, Rachel ve DAWUT, Rahila: “Mazar Festival of the Uyghurs: Music, Islam
and the Chinese State”, British Journal of Ethnomusicology, Vol: 11, no: 1, 101-
118.
HAYİT, Baymirza: “Türkistan'da Basmacılık Hareketi (Milli Mücadele 1918-1934”
Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, No: 17, Temmuz 1986, 25-31.
HINSLEY, F. H.: “Studies in Secret Diplomacy During The First World War by W. W.
Gottlieb”, The Historical Journal (Cambridge University), Vol: 1, No: 1, 1958,
87 89.
HOCAYEV, Mansurhoca: “Şirmuhammed Bek Korbaşı” (içerisinde “Enver Paşa ile
Türkistan Mücahidi Şirmuhammed Bek Arasındaki Yazışmalar”, Özbekçe'den
, , aktaran: Çağatay Koçar), Taşkent 2008.
İDİL, Aydın: “Enver Paşa'nın Son Savaşı ve Ölümü Meselesi”, CLEPO 19-Osmanlı
Öncesi ve Dönemi Tarihi Araştırmaları I, Istanbul 2014.
JUNG, Dietrich ve PICCOLI, Wolfano: “Pan-Turkish Dreams and Post-Soviet Rea-
lities: The Turkish Republic and the Turkic States in the 1990's”, Zed Books'tan
çıkacak olan “Modern-Day Turkey in the Greater Middle East: Kemalism Faced
with it Ottoman Legacy” için taslak, tarihsiz.
KAŞIYUĞUN Ali: “Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı Devleti'nin İttifak Arayışları ve
I. Dünya Savaşı'na Girişi (1911-1914)”, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniver-
sitesi Sosyal Bilimler Enstiükü Tarih Anabilim Dalı'na verilmiş doktora tezi,
2014.
KAŞIYUĞUN, Ali: “Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'na Girmeden Önceki İtti-
fak Arayışları”, Journal of History Studies, 1/1, 2009.
KAŞIYUĞUN, Ali: “Savaş ve Propaganda: Birinci Dünya Savaşı'nda Alman Pro-
pagandası”, Journal of History Studies, Volum: 6, Issue: 5, September 2014,
157-176.
KAYA, Erol: “İttihad ve Terakki Liderlerinin Yurtdışına Kaçışları ve Bunun İstanbul
Basınındaki Yankıları”, Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi, 10-1, 2008.
KEMPER, Michael; “Red Orientalism: Mikhail Pavlovich and Marxist Oriental Stu-
diesin Early Soviet Russia”. Die Welt des Islams, 50 (2010), 452-458.
KOCAOĞLU, Bünyamin: “İttihad ve Terakki Fırkası'nın Dağılması” (Doktora tezi),
Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı,
Samsun, 2003.
KRIST, Gustav: “Alone Throught the Forbidden Land. Journeys in Disguise Throu-
gh Soviet Central Asia”, London Reader's Union Limited ve Faber and Faber,
Londra 1939.
KURBAN, Vefa: “16 Mart 1921 Moskova Anlaşması'na Türk ve Rus Kaynaklarına
Göre Karşılaştırmalı Bir Bakış”, Celâl Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Der-
gisi, Yıl: 2014, Cilt; 12, Sayı: 1, 143-157.
LAGEARD, Helene Aymen de: “The Revolt of the Basmachi according to red Army
Journals (1920-1922””, Central Asian Survey, vol: 6, no: 3, 1-35, 1987.
MACKENZIE, Kenneth M.: “Enver Pasha's Paper Money. Ordu Ka'ime Used in Cy-
renaica During the Italo-Turkish War”, International Banknote Society Guar-
terly, Mag. 16, (3), 1977, 125-129.
MANDEL, William M.: “Soviet Central Asia”, Pacific Affairs (University of British
Columbia), vol: 15, no: 4 (Dec. 1942), 389-409.
MARTOV (Julius) and ZINOVIEV (Grigory): “Head To Head In Halle”, November
Publications, Londra 2011.
MASAYUKI, Yamauchi: “Enver Pasha in Baku: Apogee or Eclipse? September 1920”,
The Proceeding of the International Conference on Urbanism in Islam, Oct.
22-28, 1989, vol: TI, 139-176, Tokyo 1989.
MASAYUKI, Yamauchi: “The Green Crescent Under the Red Star: Enver Pasha in
Soviet Russia, 1919-1922”, Studia Culturae Islamicae, 42 (Tokyo, Institute for
the Study of Languages and Cultures of Asia and Africa), 1991.
MENEMENCİOĞLU, Nermin: “Enver Pasha in Turkistan, 1918-1922”, X.Türk Ta-
rih Kongresi, Ankara 1986: Kongreye sunulan bildiriler. Band IV. Atatürk Kül-
tür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu: T. T. K. Yayınları. Ankara 1986, 1519-1529.
MENEMENCİOĞLU-STREATER, Nermin: “Enver Paşa ve Doğu Halkları Kurulta-
yu”, Tarih ve Toplum, No: 88, Nisan 1991.
NACIYE ENVER PAŞA: “Hayatım”, Vatan Gazetesi, 15 Aralık 1952-21 Ocak 1953.
NAZIF, Nizameddin (Tepedelenlioğlu). “Sarıkamış'ta Enver Paşa”, Foto Magazin,
No: 6, Ekim 1938.
NIKISHOV,P.P.: “Basmachi Revolt”, Great Soviet Encyclopedia. A Translation of
the Third Edition, Volume: 3, Macmillian, Inc. New York; Collier Macmillian
Publishers, London, 1983, 57-58.
OKAY, Kurt: “Enver Pascha, der Grosse Freund Deutschlands”, Berlin, 1935.
OLCOTT, Martha B.: “The Basmachi or Freemen's Revolt in Turkestan 1918 24”
Soviet Studies (Taylor & amp; Francis Ltd.), vol: 33, no: 3, Jul. 1981, 352 369.
ÖNCÜ, Edip: “The Beginnings of Ottoman-Grman Partnership: Diplomatic and Mi-
litary Rlations Between Germany and the Ottoman Empire Before the FirstWor-
id War”, A Master's Thesis, Department of History, Bilkent University, 200.
ÖZCAN, Tuğrul: “Enver Paşa'nın Bolşeviklerle Görüşmeleri (1919-1920”, History
Studies, Volume: 5, Issue: 4, July 2013, 93-106.
ÖZDEN, Kemal: “Enver Paşa'nın Berlin'den Moskova'ya Geçme Girişimleri (1919
1920”, (TTK için yazılmış ve henüz yayınlanmamış makale).
PAKSOY, Hasan Bülent: “Basmachi: Turkistan National Liberation Movement 1916
19308”, Modern Encyclopedia of Religions in Russia and the Soviet Union
Aendemic International Press), 1991, Vol: 4, 5-20.
PAMUKCİYAN, Kevork: “Enver Paşa Nasıl Öldü?”, Tarih ve Toplum, no: 84, Aralık
1990, 13-15 ve Ermeni Kaynaklarından Tarihe Katkılar, Istanbul 2003, 111/282-
286.
PENIX, Matthew David: “The Ottoman Empire in the First World War: A Rational
Disaster”, (Master's Thesis and Doctoral Dissertationes. Paper 465, Eastern
Michigan University), 2013.
PERINÇEK, Mehmet Bora: “Atatürk Döneminde Rusya Komünist Partisi (Bolşe-
vik) Bütün Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) Merkez Komitesi Politbürosu'nun
Türkiye'ye İlişkin Toplantı Gündemleri ve Kararları (1919-1938)” Yakın Dönem
Türkiye Araştırmaları, No: 7, 2005.
RITTER, William S., “Revolt in the Mountains: Fuzal Maksum and the Occupation
of Garm, Spring 1929”, Journal of Contemporary History, Vol. 25 )190), 547-
580.
RITTER, William S., “The Final Phase in the Liguidation of Anti-Soviet Resistan-
ce in Tadzhikistan: Ibrahim Bey and the Basmachi”, 1924-31”, Soviet Studies
(Taylor & amp; Francis Ltd.), Vol: 37, No: 4, Oct. 1985, 484-493.
RORLICH, Azade-Ayse: “Fellow Travelers: Enver Pasha and the Bolshevik Gover-
ment 1918-1920”, Assian Affairs vol: 13, issue: 3, 288-296, Londra 1982.
SABOL, Steven: “The Creation of Soviet Central Asia: The 1924 National Delimita-
tion”, Central Asian Survey, vol: 6, no: 14(2), 225-241, 1995.
SAID ALİM KHAN de BOUKHARIE, S.H. VEmir: “La Voix della Boukharie Oppri-
möe”, Maisonneuve Fröres, Paris 1929.
SEIDT, Hans-Ulrich: “From Palestine to the Caucacus. Oskar Niedermayer and Ger-
many's Middle Eastern Strategy in 1918”. Die Welt des Islam, 34, E. J. Brill,
Leiden 1994.
SHAHRANI, Nafiz: “Central Asia and the Callenge of the Soviet Legacy”, Central
Asian Survey, vol: 1, no: 12(2), 123-135, 1993..
SILBERSTEIN, Gerard: “The Central Powers and the Second Turkish Alliance,
1915”, Slavic Review (The American Association for the Advancement of Slavic
Studies), vol: 24, no: 1 (Mar. 1965), 77-89.
SONYEL,S. R.: “Enver Pasha and the Basmachi Movement in Central Asia”, Middle
Fastern Studies, vol 26/1, 52-64, Londra 1990.
SONYEL, Salâhi R.: “Enver Paşa ve Orta Asya'da Başgösteren Basmacı Akımı”, Bel-
leten,211,Cild: LIV-Sayı: 211, Aralık 1990, 1179-1208.
SONYEL, S. R.: “Mustafa Kemal and Enver in Conflict, 1919-22”, Middle Eastern
Studies, vol 26/4, 506-515, Londra 1990.
SOYTÜRK, Dr. Mete: “İttihadçı Paşalar Neden ve Nasıl Yurtdışına Kaçırıldı”, de-
gişik internet sitelerinde yealan çalışması ve aynı yazarın “İttihadçı Paşalar
Neden ve Nasıl Yurtdışına Çıkarıldı?” başlıklı makalesi (Popüler Tarih, Kasım
2005, 46-52).
STEIN, George: “Russo-German Military Collaboration: The Last Phase, 1933”, Po-
litical Science Çuarterly, Vol: 77, No: 1 (Mar. 1962), 54-71.
SWENSON, Victor R.: “The Military Rising in Istanbul 1909”, Journal of Contempo-
rary History (Sage Publications Ltd.), vol: 5, no: 4 (1970), 171-184.
TOPRAK, Zafer: “Bir Hayal Ürünü: İttihatçıların Türkleştirme Politikası”, Top-
lumsal Tarih, Şubat 2006, 14-22,
TRUMPENER, Ulrich: “German Military Aid to Turkey in 1914: An Historical Re
Evaluation”, The Journal of Modern History (The University of Chicago Press),
vol:32,no:2 (Jun. 1960), 145-149.
TRUMPENER, Ulrich: “Trkey's Enlry into World War E An Assessment of Responsi-
bilities”, 'The Journal of Modern History (The University of Chicago Press), vol:
34, no: 4 (Mec. 1962), 369-380.
UZUNÇARŞILI, Ord. Prof. İsmail Hakkı: “1908 Yılında İkinci Meşrutiyet'in Ne Su-
retle İlân Edildiğine Dair Vesikalar”, TTK Belleteni, Sayı: 77, Ocak 1956, 103-
174.
WHITE, Stephen: “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”, Slavic
Review (The American Association for the Advancement of Slavic Studies), vol:
33, no:3 (Sep. 1974), 492-504.
WILD, Stefan: “The Case of Farid Kassab (1884-1970, Die Welt der Islams, New
Series, bd. 28, no: 4 (1988), 607-627.
YALÇIN, Hüseyin Cahid: “Tarihi Mektuplar”, Tanin Gazetesi, 15 Ekim 1944-2 Ni-
san 1945.
YILMAZ, Mehmet; ATA, Feridun: “Buhara Cumhuriyeti ve Basmacılık Hareketi
Hakkında İki Rapor”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü
Türkiyat Araştırmaları Dergisi, no: 15 , 2004, 205-225.
YILMAZ, Suhnaz: “An Ottoman Warrior Abroad: Enver Pasha as an Expatriate”,
Middle Eastern Studies (Frank Cass & Co. Ltd.), 40-69 35, no: 4, 1999, 40-69.
YILMAZ, Veli: “Birinci Dünya Harbi ve 2 Ağustos 1914 tarihli Türk-Alman İttifak
Anlaşması”, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü “Atatürk Yolu”
Dergisi, No: 11, Mayıs 1993, 121-131.
?: “Enver Paşa”, Resimli Perşembe, 23 Şubat 1927 (No: 144) ile 18 Mayıs 1927 (No:
156) arasında yayınlanan dizi.
4. Anonim kaynaklar:
“Enver Paşa”, Resimli Perşembe, 23 Şubat 1927 (No: 144) ile 18 Mayıs 1927 (No:
156) arasında yayınlanan dizi.
“Nil Kıyısından Boğaziçi'ne. Kavalalı Mehmed Ali Paşa Hanedanı'nın
İstanbul'daki İzleri” (Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları
Enstitüsü'nde 6 Aralık 2017'de açılan aynı isimli serginin kataloğu), Istanbul
Araştırmaları Enstitüsü, Istanbul 2011.
ENVER PAŞA'NIN AİLESİ
(Annesi, babası ve kardeşleri)
Ahmet Bey Ayşe Hanım
(1860-1947) (1860'ların
ei Si sonu-1940'lar)
Halil KUT
(1882-1957)
Enver Paşa Hasene Nuri Mediha Kâmil Ertuğrul
(1881-1922) KILLIGIL oOKILLIGIL ORBAY KILLIGIL (1907-1931)
(1887-1963) (1889-1949) o (1894-1964) (1898-1964)
ENVER PAŞA'NIN AİLESİ
(Eşi ve çocukları)
ENVER PAŞA - NACİYE SULTAN
(1871-1922) (1896-1957)
Dr. Mahipeyker Türkân Ali
ENVER MAYATEPEK ENVER
(1917-2000)
|
(1919-1989)
(1921-1971)
Hasan Osman Arzu ENVER
ÜRGÜP MAYATEPEK EROGAN
(1948-1989) (1950) (1955)
Mihrişah Burak
MAYATEPEK SADIKOĞLU
(1992) (1982)
RESSAM ENVER'İN
KARAKALEM ÇİZİMLERİ
Resimlerinde Malessa, Altmann, Ali ve nâdir de olsa Enver
imzalarını kullanan Enver Paşa'nın bugün elimizde 147 adet
çiziminin bulunduğu beş adet eskiz defteri, Latvia'da tutuklu
olduğu sırada yaptığı 60 adet çizimin yeraldığı bir albümü
ve fatura defterlerinin arka tarafları boş sayfalarından
profesyonel resim kâğıtlarına kadar değişik yerlere yaptığı
çok sayıda perakende çalışması mevcuttur ve çizimlerin
tamamı karakalem iledir.
Burada yayınladığım çizimleri Enver Paşa'nın eskiz def-
terleri ile Naciye Sultan'a hediye etmek için bizzat hazırladı-
ğı albümünden aldım ve çizimler hakkındaki bilgileri de yine
kendi yazdığı açıklamalardan naklettim.
İyaşeri>
iki ali İösyik iğ ler
Ke t 2: VİZE
eti ğe
Letland'da Wolmar civarında Kadgrashoff Esir Kampı'nda
esirlerin bulunduğu çiftlik binası.
Esir Kampı'nda avluda yatan Bolşevik askerleri.
Ordugâhta Bolşevik subaylara yemek dağıtılırken.
Enver'in esir
© hapishanesinde
© yattığı tahta
kerevet. Önden
arkaya doğru
yatanlar:
1. Leo
Rosenberg.
e 2. Mülâzım
k den de Eberhart
z eye Gruda
(tayyareci).
3. Bolveşik
Mülâzımı
Korovin.
4. Bolşevik
Mülâzımı.
g
n
Yİ vi
AM hi AM
i
BEAM
Dili ei
? —.
Esir kampında Esir kampında bir Rus esir
Bolşevik mülâzımı. yemek pişirirken.
Kadırrashotl lSsir
Kampı'nda tayyareci Alman
mülâzımı Eberhart Gruda.
ğ
4
>Eğ
:ğ
y
|
!
N
u
ü
N
Esir kampında
tutuklu bir
Rus kadın
ç a Riga Polis Genel
eni Müdürlüğü
Tevkifhanesi Müdürü.
Letli nefer.
Komünist diye esir
kampında bulunan Letli
bir kadın.
Esir kampında tutuklu
çingene kadını ve kızı.
Karar-
gâhta
tutuklu
Letli bir
kadın.
Rusya'da esaretten
dönen bir Alman kızı
vapur güvertesinde.
Vi
Ve vee
Riga
Hapishanesi'nde
bir Yahudi.
Vapurla
Reval'e giden
yolcular.
lak fi ye
Enver'in Moskova yolculuğu Saint Petersburg'daki
sırasında çizdiği bir desen. çizimlerinden biri.
Reval
yolcularından
biri.
ellik iSikmeeeiğileli
Moskova'da, Sofiskaya
Naperjena 14 numaradaki
hariciye misafirhanesi.
Kremlin'deki çar çanı.
Moskova istasyonu,
10 Eylül 1920
(Enver'in izahı).
Çüşitli
eskizler.
a>
Kİ? >.
Zinovyer, Stettin vapurunda.
Üçüncü Enternasyonal'de Fe-
lemenk delegesi Maring (üstte)
Alman Yeni Komünist Partisi
şeflerinden Ernest Meyer (alt-
ta).
Rus Amele Hey'eti
âzâsından Belinin.
Üçüncü Enternasyonal
bürosu kâtibi Kalinner.
Bakü Kurultayı sırasında Zinovyev nutuk verirken.
4
Üçüncü Enternasyonal icra
komitesi reisi Zinovyev,
Bakü Tiyatrosu'nda
nutuktan sonra. 1 Eylül
1920, gece saat dört.
Troçki, operada nutuk
verirken 24 Eylül 1920.
Bakü Kurultayı'na katılan önemli
komünistler (üst sıra soldan)
Radek ve Kamenev, (alt sıra
soldan) Hilfer ile Bela Kun.
Amerikalı gazeteci
Henry Alsberg.
Amerikalı Alara j
milyarder MZ (52 /
Washington
Vanderlip.
Yele a vü
Cenubi Slavyalı telsiz M3 YU Ni Ni |
vs
e am İl
telgrafçı Rotiçka.
Anadolu'nun sefiri Ali Fuad
Paşa. (Ali Fuad Cebesoy,
Enver'in çizimini imzalarken
üzerine “Arz-ı teşekkür
ederim”diye yazmış).
| 4
dx hgs
Ni
re e a —
ğ >
Me Aöl İÜ
Harici Umüru
Vekili Bekir
Sami Bey.
Doktor Tevfik Rüştü
Bey (üstte) Sovyet b
Maarif Nâzırı Anatoly PU İS ye
Lunacharsky. A API
676
İbrahim
Tâli Bey.
Enver'in Orta
Asya günlerinde
en yakınlarından
olan Bedri Bey.
Büyük Millet Meclisi'nde Lâzistan
Mebusu Osman Bey.
/
<A - ağa ör
Be
Ankara Millet Meclisi Âzâsı'ndan Ada-
pazarı Mebusu Fuad Bey.
ide |
İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı'nın
üyelerinden Seyfi Bey.
Va v4
Sih
KL, a
5. |
NM eşe
Ukrayna
Reisicumhur'u
Rakovski.
m 74
Bedri Bey'in
arkadaşlarından
Taşkentli Musa
Hanzade.
Enver'in
maiyetindeki
çavuş
Azerbaycanlı
Ze -—“ “yü Salih.
| - Türkistan korünnistlerinden
Sadullah Hoca'nın biraderi
Abdürrahim Kari.
SA 'az., ,
vE. |
3
—. ve;
—eulapu ole ayaş
Afganistan'ın Moskova Sefiri Mirza
Mahmud Han.
YA - On ayaz (
Rus Müslüman siyasilerinden
Orenburglu Osman Tokunbet.
May dayali
Dünyayı Sarsan On Gün isimli
eserin sahibi Amerikalı komünist
gazeteci John Reed. Louise
Bryant'ın kocası olan John Reed
17 Ekim 1920'de Moskova'da
öldü ve Kremlin Duvarı'na
gömüldü.
Moskova'da Enver
Paşa ile aynı konakta
kalan ve Mirors
of Moscow isimli
eserinde Enver'i
anlatan Amerikalı
feminist ve solcu
yazar Louise Bryant.
Bakü Kurultayı'na
katılan Japon
Delegesi Taro
Yoshihara.
3 7 b İ
gem
Bakü Kurultayı'na katılan
Hollanda Delegesi Jansen.
Bakü Kurultayı'na katılan
Bulgar Delegesi Şablin.
Buhara önde gelenlerinden
Muhammed (?) Cemil,
6 Temmuz 1918'de Mos-
kova'da öldürülen Alman
Büyükelçisi Wilhelm von
Mirbach'ın katili.
Charles
Wdward
Scott,
Abbasali Akai,
Önde gelen üç
Buharalı.
— >
Saye di
v4 dior. yi
Bakü Kongresi'ne katılan
Yahudi Delegesi Merejin.
Bakü Kongresi'ne katılan
Ingiliz Delege Tom Çuelch.
Hindistan ihtilâlcilerinden
Muhammed Abdurrab.
oh Paravan
a Hassa
Rus dilbilimci Mikhail Povlovich.
Bakü Kongresi'ne katılan
genç bir Fransız delege.
Sosyalist Enternasyonal
Delegesi Karl Steinhard.
sh
Sa'y
“A
Ve! Mlelanekeğ
SAĞDA ve
Ne İp, k fun
Wei
14
Bakü Kurultayı'na katılan Fransız
Delege Alfred Rosmer.
Tul umyeg *1261 S01sN3V TI
Enver'in otoportresi.
pe
“aney
n
Naciye Sultan.
ENVER PAŞA
ALBÜMÜ
Enver Paşa ve
annesi Ayşe
Hanım.
Kiver'in
nesi
Ayşe
Hanım.
Enver'in babası
Ahmed Bey'in yaşlılığı.
Fotoğrafı 1936'da torunu
Mahipeyker'e imzalamış.
sre, isi ve sak,
Meka ğa ELLE
uae - ce > > 1? yo
dee. eyi Yi KL aile kia
AE lim ire “gas vak
; şe OLAM İN 2 ogi
eziz NE eze ha. - YE meka! >» 15 lll
a YE yaa eğe AA RON Ye 5el Ve le BE 7 Ni ST
Zi eke ğizi irin — ie DE PS ip lela
i ir) >a iz , , pre larada ii ope
v3) Sp z ses pia il ye e eN İl. vir
ME e yap page şi & A MR EŞ
Üz sma İLA Den ei A —w Tee sa. Serie ilimli
j Şaik eğe Beye EŞEEPİ VARŞEE ça BEŞ AŞİ) Iyi e: PA SANDA yi OLM v2),
Biz elk 3 > a viezüyiğe ver öle li
” etek ryan Lİ il vd simli
izi v2. > Ai de y
çi 8 “ hi v3
marn 1078. me male!
yi AS
ilkin al >
> m
Enver'in gençlik senelerindeki günlüklerinin Makedonya'da
eşkiya takibi hazırlıklarından bahsettiği bir sahife.
Çim
Ke ör çö
NE my h lereri dsi Mei la Ağz
Enver'in
Harbiye
Mektebi
diploıası.
Enver Paşa'nın
Naciye Sultan'a
1917'de “Cicime
takdim” diye
imzaladığı
sivil elbiseli
fotoğrafı.
Enver Paşa'dan Naciye
Sultan'a yine 1917'de
“Naciyem'e” diye inızaladığı
sivil elbiseli bir diğer fotoğraf.
tn ik
3
v
Enver Paşa,
1918'de sivil
elbiselerle.
a
31 Mart hadisesinden sonra İstanbul'a gelen Hareket Ordusu'nun kurmay
heyeti, fotoğrafçı Phebus'a poz vermiş: Ön sırada ortada Mahmud Şevket,
solunda Hüseyin Hüsnü Paşalar. Arka sırada soldan ikinci İsmet Bey (İnönü),
sağında Hâfız Hakkı Bey (Sarıkamış Harekâtı sırasında can verecek olan
Hafız Hakkı Paşa), onun sağında da Enver Bey.
re Enver Bey,
N 1910'de İtalyan
işgaline uğrayan
Libya'ya
geçebilmek
maksadıyla
Mısır'da çölde
tren beklerken.
, Enver Bey,
Italyan işgaline
karşı mücadele
günlerinde
Trablusgarb'da.
Trablusgarb'da işgalci Italyanlar'a karşı savaşan bir mücahid
grubu ve Ittihad ve Terakki'nin o sırada yüzbaşı olan, daha
sonra idam edilen fedailerinden Yakup Cemil Bey. Resmin
üzerindeki izah, Enver Paşa'nın elyazısıdır.
Enver Bey, Trablusgarb'da mücahidlerle.
Enver Bey, Trablus yolunda. Fotoğrafın arkasına
“Mısır hududunda otomobilim ve ben” yazmış.
(Soldan) Mustafa Kemal, Enver ve Nuri Beyler (Conker) Libya'da.
Enver, 1919 sonbaharında Friedrich Sarre'nin
Potsdam'daki villasında Sarre ve Humann ailesi ile.
Le Petit Journal
Bâbıâli baskını
Avrupa basınında.
Fransız dergisi
Le Petit Journal,
Harbiye Nâzırı
p Nâzım Paşa'nın
a ÖMRE ge baskında vurulma
UN COUP DETAT A CÖNSTANTINOPLE a :
Mesrire de Nazim Pacha ânını resmetmiş.
Enver ile
Naciye
Sultan'ın
düğün
fotoğrafı: 10
Mayıs 1914.
Düğünden
bir başka
fotoğraf.
Enver Paşa ve
Naciye Sultan;
40 Ağustos 1918.
rn a
Enver Pgşa v
Naciye Stıltanj
Kuruçeşme'deki
yallalıah Enver Paşa ve Naciye Sultan,
Dünya Savaşı yıllarında.
Enver Paşa
ve ilk çocuğu
Mahipeyker,
1917 yazında,
Istanbul'da.
Naciye
. Sultan ve
Istanbul'da
1917'de
dünyaya
gelenilk &.. Mi —
çocuğu Kyk | EĞİMİ Vitae! i
Mahipeyker. “
ge ve “Solykde
Die er Faruk Efendi
Tir sağında), 1915'te
“© Çanakkale'ye yaptıkları
Jar teftiş dönüşünde vapurda.
Ittihad ve Terakki erkânı
ve askerler Istanbul'da bir
yemekte. Sol başta Sadrazam
Said Halim Paşa, yanında
Midhat Şükrü Bey, sağ başta İ
Cemal Paşa var. Sağdan üçüncü z Ş Ni
Rahmi Bey, onun solunda da Enver Paşa, Çanakkale'ye yaptığı teftiş
Talât ve Enver Paşalar. gezisi sırasında vapurda Türk ve Alman
subaylarla. Enver'in solunda Şeyhülislâm
Musa Kâzım Efendi var.
Enver Paşa'nın bazı matbu askeri belgelerde
kullandığı, eski devir sadrazamlarına mahsus olan
ve pençe denen şekilde hazırlanmış imzası. Mühürde
“Harbiye Nâzırı Enver. 1332 (1916)” yazılı.
Bnver Paşa,
Kudüs'te,
Mescid-i
Aksa'nın
avlusunda.
Enver Paşa, Sultan
Reşad ve Türkiye'yi a
ziyaret eden Avusturya-
Macaristan Imparatoru
Karl, 1918 Mayıs'ında
Istanbul'da.
Enver Paşa, 1917
Ekim'inde Istanbul'u
ziyaret eden Alman
Imparatoru Wilhelm
ile Yavuz Zırhlısı'nın
güvertesinde.
708
Krupp
fabrikalarının
Enver Paşa'ya
hediye ettiği
minyatür top.
Sultan Reşad'ın
Enver Paşa'ya
hediye ettiği
ve kabzasının
bir tarafında
altın kakma
ile padişahın
tuğrasının
bulunduğu, diğer
tarafında da
“Enver” yazan
kılıç.
İ ABA ALAK
Enver Paşa'ya savaş senelerinde hediye edilmiş bir sancak. Üzerine
“Fâtih-i Al-i Osmaniye” yazılmış ama imlâ hataları yapılmış.
Enperiye yazısı
ile basılan Ordu
Salnamesi'nin kapağı
ve bir sahifesi. Sahife
Dairesi”, “Evrak
Kalemi?” “Birinci
Kavânin Şübesi” ve
“Kavânin ve Nizâmât”
yazılı.
— va —
UN
İsa-reel Södlgmeir öç ce Geli ip e
MM İrv-seaj Serçesi öçgt 3 ip bi 8
sete
ÇO WP EEETIMEN
feersl vi güme MÇÇEŞEÇ
Se
lata) 5 8 öp
Jaserel. sv Gülümse göl
Bak İn VEN BE
Züviğizeir Bilki 2 SdlBÇ İapie a iÇ
o 9 ğe Jirrvr)
Sel böM 23 öl
mal Gölge vize 2 liğe 5 ağ
pe
Be (vavel div vinisiğ 5 İp e aç! İİ
Çesravl Sürgü elfsilie vi lez deçg
,
(erol ayar Malç a Çizi Çi e
. Enveriye
yazısının
kullanıldığı
basılmış
Harput
haritası.
başlıklarında yukarıdan
aşağıya doğru “Harbiyye
Enver'in Dünya Harbi'nin sonunda amcası Halil ve kardeşi Nuri Paşalar
vasıtası ile Kafkasya'da başlattığı harekâtla ilgili olarak Iran haritası
üzerine yazdıkları... “Iranlılar'ın bize mütemayil olduklarını” söylüyor ve
nerelerin, hangi ordularla işgal edileceğini yazıyor.
Dünya Savaşı senelerinde
Almanya'da imal edilen
“Enver Bey” sigaralarının
kutusu.
RE 211011
pe a İ
z
ie
YUM Ul
Naciye Sultan'ın taçlı kartviziti:
“Emine Naciye Sultan”.
Potsdam'da
Enver Paşa'nın
isminin verildiği
köprünün
üzerindeki “Enver
Paşa Köprüsü”
yazısı ve köprü.
N
Enver Paşa ve Naciye Sultan, Berlin'de.
Enver Paşa'nın ilk sürgün fotoğrafı: İstanbul'dan Kırım'a giden Alman R-01
torpidosunun güvertesinde bir Alman bahriyeli ile. Sağ arkada sandalyede
oturan kişi, Trabzon'un eski valisi Cemal Azmi Bey'dir.
pm
be nelik”,
Enver Paşa ile diğer İttihadçılar'ı 1 Kasım 1918 gecesi İstanbul'dan
Kırım'a götüren Almanlar'a ait R-Ol torpidosu.
Enver (soldan ikinci), 8 Ekim 1919'da Annelise isimli uçak ile Moskova'ya
gitmek üzere Berlin'in Johannistal Havaalanı'nda, kalkış öncesinde.
Enver BE ile Bahaeddin Şakir Bey'i Moskova'ya BiLe 15 Ekim
1919'da Litvanya'ya mecburi iniş yapan Annelise, götürüldüğü Kovno'da.
Enver'in Moskova'ya 1920 Şubat'ındaki üçüncü
mA KR | uçuş denemesinde tekrar bindiği Annelise isimli
| Ml e | uçak kalkıştan biraz sonra düşmüş, burnu
| hP iş . parçalanmış ama mürettebat ile Enver'e bir
>! şey olmamıştı. Uçağın düşüşten sonraki bütün
ala 3 za fotoğrafları Enver tarafından çekilmiştir, resmin
e yanındaki notu da fotoğrafın arkasına Enver
(- yazmıştır ve “Üçüncü uçuş. 23 Şubat 1920
Za — Pazartesi, öğleden sonra saat 1.30” demektedir.
hdaldallar.
Annelise'in
i uçuş ekibi.
Enver'in
objektifinden
Annelise'in
kaza
sonrasındaki
diğer
görüntüleri.
ee
— , —2
Enver'in objektifinden Annelise'in
kaza sonrasındaki başka
görüntüleri (üstte ve altta) ve
Enver, Annelise'in parçalanan
burnunun önünde (ortada).
Ne zaman çekildiği
bilinmeyen bu fotoğraf Enver
Paşa'nın evrakı arasında
bulunan bir albümdeki benzer
karelerden biridir ve Enver'i
Türkiye'den ayrılmasından
sonraki haftalarda Kırım'da
göstermektedir. Albümdeki
diğer fotoğrafların üzerinde
de yer ve tarih kaydı yoktur.
Enver'in (solea)
Vurkiye'yi
terketimesinin
ertesi günü
Alman
torpidosunun
güvertesinde
çekilen
fotoğrafının
ardından
sürgündeki ilk
resmi, üzerinde
28 Kasım 1918
tarihi bulunan
ve sol üst
köşesinde yer
ismi olduğunu
tahmin
ettiğim ama
okuyamadığım
bir kelimenin
yazılı olduğu
bu fotoğraftır.
Resim büyük
ihtimalle Kırım
taraflarında
çekilmiş
olmalıdır
ve Enver'in
yanındaki
kişinin kim
olduğu da
şimdilik
meçhuldür.
Enver Paşa (sağdan ikinci, papyonlu) 6 Temmuz 1921'de Moskova'da
Medine müdafii Fahreddin Paşa (ortada), Doktor Nâzım (en solda), Ittihadçı
arkadaşları ve Türk Büyükelçiliği mensuplarıyla.
İslâm İhtilâl Cemiyetleri'nin 1920 Eylül'ünün ikinci haftasında Moskova'da
yaptığı ilk kongrenin delegeleri. Ön sırada ortada Enver Paşa, Paşa'nın
solunda Fahreddin Paşa, sağında Dürzi Ittihadçılardan Emir Şekib Arslan.
Enver Paşa ve
Naciye Sultan, 1921
Aralık'ının sonunda
Avusturya'nın
Simmerink
kasabasında tatilde.
Enver, tanınmamak
için makyaj yapmakta
bir hayli uğraşmış
gibi.
a
Idan)
kardeşi Kâmil Bey ve Lübnanlı Dürzi politikacı Emir Şekib Arslan var.
Enver, Afgan Emiri Amanullah Han'ın gönderdiği Serdâr-ı Âli nişanı ve
üniforması ile, Fotoğrafı, Naciye Sultan'a “Sevgili sultanıma. Moskova, 6
Temmuz 1921. Serdâr-ı Ali'n Enver'in” diye imzalamış.
—
ag
Enver Paşa'nın, İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı için Moskova'da hazırladığı
teşkilât şeması (üstte) ve yeni harflere çevrilmiş şekli (yanda).
Bir Muhtar Merkeze Merbut Ihtilâl Teşkilâtı'nın Krokisi
Birkaç küçük
muhtar merkez, va-
ziyetleri iktizâsı bir
merkez etrafında
toplanmış olurlarsa
bunlar da o kıt'anın
ismiyle yâd olunur,
bir merkez etrafında
toplanır.
Bunlarda 3-7 esas-ı
âzâsından maada
her muhtar merkez-
den de bir delege
bulunur. Fakat bu
teşkilât, o muhtar
merkezlerin mer-
kez-i umumide birer
delege bulundurma-
sına mâni olamaz.
Meselâ, Arabistan
şibh-i ceziresi için
Yemen, Asir, Hicaz,
Hadramut Muhtar
Merkezi vekillerin-
den mürekkep bir
“Arabistan Merkezi”
gibi.
i derdce şub*
e gp ©
Umür-ı dahiliye
Umür-ı hariciye
Umür-ı icraiye ve askeriye
Ihtilâl mahkemeleri
Umür-ı iktisadiye
Umür-ı maarif
Umür-ı nâfla
Umür-ı sıhhiye
Umür-ı dahiliye
Umür-ı icraiye
Ihtilâl mahkemeleri
Umür-ı iktisadiye
Umür-ı nâfia
Birinci
derece
Şube
1
©
v
Z >
ğ A
Si si Â
|! i A - i i ki ti ! | R - İ ; i
vi il Ğ k tettireağa iie Gİ
Enver Paşa ve Haci Sami Bey, 29 Ekim 1921'de Buhara'da, Buhara'nın
mahalli giysisi “çapan?” ile. Enver, Naciye Sultan'a gönderdiği fotoğrafı
“En mukaddes sevgili Naciye'me, Sultanım'a. Buhara, 29 Teşrinevvel 1921,
Enver'in” diye yazıp imzalamış.
Enver'in 29 Ekim 1921'de Buhara'da, mahalli giysi “çapan” ile çektirip Naciye
Sultan'a gönderdiği ve “Naciye'ciğime. Enver'in” diye imzaladığı fotoğrafı.
Enver'in 1925
Ocak'ında Doğu
Buhara'nın Rahti
Kışlağı'ndan
Naciye Sultan'a
gönderdiği bir
karakalem çizimi.
Çizimin yanına
“Sevgili sultanım
Naciye'ye. Şimdi
Rahti'ye döndüm.
Zarfları hazırladım.
Gözlerinden öperim.
Enver'in. Ocak
başında uyuklayan
odamın kedisi”
yazmış.
Evlilikleri müddetince
gittiği her yerden kır
çiçekleri toplayan
Enver bunları
üzerlerine kısa aşk
ifadeleri yazdığı
kâğıtlara yapıştırarak
Naciye Sultan'a
göndermişti. Bu
çiçekleri de Dünya
Savaşı'nın en
dağdağalı günlerinde,
1916'da yollamış.
—şğ ay
Gl e İp a e pg
ğe yy ek la, Sisa Ye TE
Tİ
ŞAİRİ Taka ESADEŞMSİ Dae
Enver, 8,5'a 14 santim eb'adında 25 yapraklık bu defteri Naciye
Sultan'a mektup yazmak için kullanmış, sayfalara kurşun
kalemle ve milimetrik harflerle yazmıştı.
Enver, son aylarında kâğıt
sıkıntısı çekmiş ve Naciye
Sultan'a yazabilmek
için bulabildiği her çeşit
. — kâğıdı kullanınıştı.
Işte, bunlardan biri: 19
Ocak 1922'de Maankeş
Kışlağı'nda kurşun kalemle
yazdığı ama bazı yerleri
yıprandığı için okunamaz
hâle gelmiş olan mektubu.
Buhara'nın ve Mangıt Hanedanı'nın son
hükümdarı Alim Han. Resim, renkli fotoğrafın
öncülerinden Sergey Prokudin-Gorsky
tarafından çekilmiştir.
Aslen Dağıstanlı
olan Basmacı
kumandanlarından
Danyal Bey.
Enver Paşa'nın yanındaki Basınacılar'dan
bir grup (soldan): Başkâtip Nezir Kabavi,
Başkumandan Şir Muhammed Bey, Leşkerbaşı
Molla Hâtem Huzuri ve Leşkerbaşı Nur
Muhammed Bey (1922).
Enver
Paşa'yı bir
müddet
gözaltında
tutan ve
seneler
sonra
Sovyetler
tarafından
kurşuna
dizilen
Lâkay
Ibrahim
Bey.
Sovyetler
tarafından
yakalanıp zincire
vurulmuş bir
Basmacı: Andicanlı
Medali Işan.
“iii N yl ite Sike azli
Basınacılar'dan bir grup, 1933'te Türkiye'de: (Soldan) Semerkand Basmacıları
Komutanı Açil Bek'in kendisi de Basmacı olan oğlu Devran, Enver Paşa'nın
Umumi Muhaberat Müdürü Molla Nâfiz Bey, Cemal Paşa'nın maiyetinden
Azam Bek, Abdülkadir Inan ve Başkurt subay Heybetullah.
Enver Paşa'nın şehadet
tutanağı. Tutanak,
Paşa'nın vefatından
çok sonra ve şehid
olduğu sırada yanında
bulunmayanlar
tarafından hazırlandığı
için üzerindeki tarihler
yanlıştır.
A 7 e ”
EPİ üm
öylehreksepg
Kime
ga ss4dırYe
raki
Fergana Basmacıları'nın
başkumandanı Şir
Muhammed Bey'in cild
kapağından sonra gelen
boş sayfasını imzalayarak
Enver Paşa'ya hediye ettiği
elyazması Kur'an. Enver,
Kur'an'ın bir sonraki boş
sayfasına ithaf yazarak 12
Temmuz 1922'de Naciye
Sultan'a göndermiş ve
ithafın altına “Dâmâd-ı
Halife-i Müslimin, Emir-i
Leşker-i Islâm ve Buhara,
Enver” mührünü basmış.
İY re pe
rine aş çiy
SAN
yl
di
YE a ünver Paşa'nın
fi A Ne
SE Livayü'l-Islâm
be Sap lM Dergisi'nde 1 Ağustos
1922'de yayınlanan
“Şarki Buhara
Vekayii” başlıklı
son yazısı için çizip
açıklamalarını
2 | Almanca ve Türkçe
ale ll el yaptığı Orta Asya
" AFEHANİSTAN “a ve çatışma bölgeleri
Si | N haritası.
ya
Chıine sısch
Enver Paşa'nın Orta
Asya'daki mücadele
günlerinde umumi
muhaberat müdürü
olan Molla Nâfiz
Bey'in sonraki
senelerde hatıralarını
yayınlarken çizdiği
ve Enver Paşa ile
Bolşevik kuvvetler les N
arasındaki çatışmaları
gösteren haritalardan
biri.
Bergevik Tayhmi*
EpvE ise
Hacı Sami (önünde çocuk olan sarıklı), Buhara Cumhurbaşkanı Osman
Kocaoğlu (solda) ve bir grup, Kâbil'de Hind-Moğol hükümdarı Babür Şah'ın
kabrinin başında (1922).
Naciye
Sultan
(1920'ler).
Naciye
. Sultan
(Istanbul,
1920).
Naciye
Sultan
(Paris,
1927).
Naciye Sultan ve kardeşi
Şehzade Şerafeddin
Efendi (Paris,
1920'lerin sonu).
J
(Soldan) Enver Paşa'nın
kızkardeşi Hasene
Hanım, Naciye Sultan
ve Kâmil Bey (Paris,
1930'lar).
” Naciye
w” Sultan (Nice,
1940'lar).
ii i
Naciye Sultan ve ikinci eşi Kâmil
Bey (Paris, 1950'lerin başı).
(Soldan) Naciye Sultan, Ali, Türkân,
Mahipeyker, Naciye Sultan'ın kardeşi
Şehzade Şerafeddin Efendi ve arkada
Sultan'ın kalfası Enise.
(Arka sıra soldan)
Mahipeyker Enver, Naciye
Sultan'ın kalfaları Enise
ve Beraet, (ön sıra soldan)
tesbit edilemeyen bir hanım,
Ali Enver, Türkân Enver,
Kâmil Bey (arkada) ve
kucağında küçük kızı Rânâ
ile Naciye Sultan (Nice,
1930'ların başı).
(Soldan) Kâmil Bey, Ali Enver, Naciye Sultan, Mahipeyker Enver, Enver
Paşa'nın kızkardeşi Hasene Hanım, Türkân Enver ve Naciye Sultan ile Kâmil
Bey'in kız Rânâ (Nice, 1930'ların başı).
(Moldan) Naciye
Sultan'ın
kalfası Enise
ve İKnver'in
üç çocuğu:
Mahipeyker,
Türkân ve Ali
(Nice, 1930'lar).
(Soldan) Naciye
Sultan, Enver
Paşa'nın kızkardeşi
Hasene Hanım ve
Enver ile Naciye
Sultan'ın çocukları:
Mahipeyker,
Türkân ve Ali (Nice,
1930'lar).
(Ön sıra soldan)
Enver Paşa'nın büyük
kızı Mahipeyker,
babası Ahmed Bey,
küçük kızı Türkân ve
arkada sağda Nuri
Paşa. Arka sırada
soldaki hanım tesbit
edilemedi.
Enver Paşa'nın
üç çocuğu
(soldan):
Mahipeyker,
Türkân ve Ali
(Nice, 1940'lar).
Ortadaki çocuk Enver Paşa'nın oğlu Ali Enver, solunda Haydarabad Nizâmı
Osman Han'ın oğlu ve Beşinci Murad'ın soyundan Nelüfer Hanımsultan'ın kocası
Muazzam Cah, sağında da yine Haydarabad Nizâmı Osman Han'ın oğlu ve Halife
Abdülmecid Efendi'nin kızı Dürrüşehvar Sultan'ın kocası olan Azam Câh var.
Soldan üçüncü kişi Beşinci Murad'ın soyundan Ali Vâsıb Efendi, onun sağında
da Hindistan'daki Hilâfet Hareketi'nin liderlerinden olan ve 1924'te Hilâfet'in
kaldırılması sırasında ismi oldukça sık geçen Şevket Ali duruyor.
(Arka sıra soldan)
Enver Paşa'nın üç
çocuğu: Mahipeyker,
Türkân ve Ali;
(önde) Nuri Paşa ve
kucağında Naciye
Sultan ile Kâmil
Bey'in kızı Rânâ
Haydarabad Nizâmı Osman
Han'ın oğlu ve Halife Abdülmecid
Efendi'nin kızı Dürrüşehvar
Sultan'ın kocası olan damadı Azam
Câh ve kucağında Enver Paşa'nın
oğlu Ali Enver (Nice, 1930'lar).
Hiçbir zaman
çekilmemiş ve
fotomontaj olan
bir resim: Enver
Paşa ve oğlu Ali
Enver. Ali Enver,
hiçbir zaman
görmediği babası
Enver Paşa'ya
duyduğu hasreti
bu fotomontaj
ile gidermeye
çalışmış ve o
sırada Türkiye'ye
girmesi yasak
olan annesi
Naciye Sultan'a
, da göndermiş
(Istanbul, 1941).
Le
ü
p
le
(ea)
.”
<
ve annesi
Naciye
Sultan
(Paris,
1940'lar).
Ali Enver,
Avustralya ;
günlerinde
(1970).
Alı Envei
ve hanımı
Perizat,
nikâhlarının
kıyıldığı gün
(Istanbul,
1948).
(Arka sıra soldan) Ali Enver, Mahipeyker Enver, Türkân Mayatepek ve eşi
Hüveyda Mayatepek (ön sıra soldan) Enver Paşa'nın babası Ahmed Bey ve
Enver Paşa'nın küçük kızı Türkân Mayatepek'in kayınpederi Tahsin Mayatepek.
Tahsin Mayatepek, 1930'lu senelerdeki Güneş-Dil Teorisi modası sırasında
Atatürk tarafından Maya uygarlığını incelemesi için Meksika'ya gönderilmişti.
Enver'in
en küçük
kardeşi
Ertuğrul.
VW
Enver'in kardeşi ve Naciye
Sultan'ın ikinci eşi Kâmil Bey
(Killigi).
Halil
Paşu
(Halil
Kut).
ğ
EİN
e. b SN 7
Nuri Paşa
(Nuri
Killigil).
Nuri Duğü
(Nuri
Kallaysil),
Iki kardeş:
Nuri Paşa
(solda) ve
Kâmil Bey.
Killigi)
Enver
Paşa'nın
büyük kızı
Mahipeyker
Enver.
Enver Paşa'nın
büyük kızı
Mahipeyker Enver'in
1989'da vefat eden
oğlu Hasan Ürgüp.
Bı
(Soldan)
Kâmil
Bey, Enver
Paşa'nın
gelini
Perizat
Enver,
Naciye
Sultan ve
Enver'in
torunu
Arzu
(Ortaköy,
1957).
! gil m LİN
“e. EMİLEN
(Önde soldan) Sultan Vahideddin ile Halife Abdülmecid Efendi'nin torunu
Neslişah Sultan ile Enver Paşa'nın torunu Arzu Enver Eroğan, (arka sıra)
Arzu Enver'in eşi Ömer Eroğan ve Neslişah Sultan'ın gelini Prenses Mediha
Hilmi (Istanbul, 2009).
Enver
Paşa'nın
torunu Arzu
Enver Eroğan
ve oğlu Burak
Sadıkoğlu
(Istanbul,
2010).
Enver
Paşa'nın
oğlu Ali
Enver, kızı
Arzu ile
(Istanbul,
1964).
Enver Paşa'nın küçük kızı Türkân Mayatepek
ve oğlu Osman Mayatepek (Ankara, 1988)
Enver Paşa'nın torunu Osman Mayatepek (Ankara, 2008).
Enver Paşa'nın torunu
Osman Mayatepek,
büyükbabasının
üniformalarından birini
Askeri Müze'ye hediye
ettiği gün (Istanbul, 12
Temmuz 2009).
" “Enver'Paşa'nın.
torunu Osman;
Mayatepek ve
“kızı Mihrişah
“© (Kuşadası,
“il
2008),
Enver'in defnedildiği Çegan Tepesi'nin (yuvarlak
içerisinde) helikopterden çekilmiş fotoğrafı.
ki A. m
Enver'in kabrinin nakli için Tacikistan'a giden ekip, Çegan Tepesi yolunda.
“uejrezau Dfopu 1sadaj, u233) (ep3es) ul,£ag puouyajJao A (EpJOS) ULLISAUY
e
AYNA
o
Enver'in kemiklerinin
Türkiye'ye getirilmesi
maksadıyla kabrinin
açılışı.
Enver Paşa'nın
naaşının Türkiye
getirilmesinden
sonra Çegan
Tepesi'ne yapılması
plânlanan ama
yapılamayan
sembolik kabrin
maketi.
Enver Paşa'nın
hayatını
noktalayan
çarpışmadaki
Sovyet
askerlerinin
o bölgedeki
kumandanı
Yakov Melkumov.
Asıl ismi Hagop
Melkumyan
olan Melkumov,
Karabağlı bir
Ermeni idi. Yakov Melkumov ile
karısının Moskova'daki
mezarları.
Knver Pağa'nın
198 Vde
Genelkurmay
tarafından
hazırlanan safahat
cedveli (solda).
Vela eler aklama
Ta ağa
a bl sek ri gl ek
tr em)
CL
res anar ,
avar sanma ii
i Aik üm vey
sin va ş r Hakem ei
laa z
*e İsvan Clin
»
Enver Paşa'nın kızı Mahipeyker
Enver'in 1968'de babasından
yetim aylığı alabilmek için
Genelkurmay'a verdiği matbu
dilekçe (üstte) ve Enver Paşa'nın
o sene hazırlanan kimlik tahkiki
belgesi (altta).
İrnöiye
pres İrarin
ver | inciye
Dez, künye kaydın,
Tica türe 1945 ehiminmle İs lesr hu Takas s7ezpnğa
NM İnse Gi Frei le e Yayatir Pbailak ai Miveyaa yetori
ie Jana
Ankete bi
sza ve Leila,
emanet, ha saral ve A
a Mis yaya e e tari ne
Map alanların Tekin ter
Mana Bayın ya
“sa
sar
Seyman
Ai ve may
ae e ven ea
Naciye Sultan'ın, ikinci eşi Kâmil Bey'in
ve çocuklarının nüfus kaydı.
Me aki , j
- ik çe Çe - la Ve N
Aİ vx TÜY öm add e |
Gi
Enver Paşa'nın Orta Asya'da şekillerini kendisinin çizip kullandığı bayraklar:
Üstte ay-yıldızın üzerinde “Lâ ilâhe illâllah” yazan “Emir-i Leşker-i Islâm”,
altta da “Turan-Islâm Ordusu” bayrağı.
Enver'in mücadele ettiği Kızıl
Ordu'yu Orta Asya'ya götüren ve
bu ordunun İSnver'in hayatına
son vermesi de dahil olmak üzere
uyguladığı bütün taktikleri
hazırlayan Sovyet Generali Mihail
Vasiliyeviç Frunze'yin Taksim'deki
Atatürk Anıtı'nda bulunan heykeli.
Anıtın detaylı fotoğrafında görülen
ve elinde şapka tutan kişi Frunze,
Frunze'nin solundaki kişi de bir
diğer Sovyet Generali, Kliment
Voroşilov'dur.
-
K
NN
0
Indeks
Abana 51,578
Abbasiler 107
Abdullah Paşa 487, 488
Abdullah Rahimbay 385
Abdurralınan 55,381,434
Abdurrahman Paşa 55
Abdülâhad Han 303
Abdülâziz (Sultan) 58, 60, 61, 62, 69, 71, 278, 299, 512
Abdülaziz Çâviş 495
Abdülhak Bey 471
Abdülhakim Toksabay 362
Abdülhalim Efendi (Şehzade) 112,397, 398, 485, 494
Abdülhamid 12,21,22,53,54,57,59,60,61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69,70, 71, 72, 77, 78,
79,81,86,91, 92, 93, 94, 96, 97, 98, 99, 105,110,111,112, 116,121, 122, 125, 153,
155, 202, 206, 224, 264, 278, 280, 301,302, 303,312,314, 321,335, 392, 408,411,
414,421, 573, 452, 453, 454, 552, 579, 580, 581,582, 591, 611, 783
Abdülhamid Arif 314, 321, 611
Abdülkadir Bey 192,373, 630, 631
Abdülkadir Muhiddin 305
Abdülmecid (Sultan) 8, 60, 61, 78, 104, 109, 110, 111, 140, 156, 579, 734, 743
Abdülmecid Efendi (Şehzade, Halife) 409, 784
Abdülvahab (Taşkentli) 513
Abdürrahim Efendi (Şehzade) 112, 191, 498
Abıderyâ 22, 40, 289, 358,375
Abide-i Hürriyet Tepesi 401
Abraham Paşa Çiftliği 480
Abuk Paşa 121
Adana 56, 135, 232,370
Adem Ağa 441,442
Adem-i müdahaleciler 86
Aden 56,579
Afganistan 172,173,202,211,212,215, 216, 220, 231, 249, 254, 259, 284, 296, 298, 299,
300, 305, 306, 307, 308, 316, 317,318,319, 320,321, 323, 324, 325, 329, 330, 334,
336, 337, 340,342, 343, 344, 345, 347, 350, 352, 353, 360, 370,374, 375, 383, 384,
385, 495, 508,510, 511,512, 513, 516, 538, 539, 541, 542, 543, 549, 598, 608, 609,
610,611, 615, 616, 619, 620, 624, 625, 632, 633, 638, 678
Afgan Ordusu 215, 307,514, 544
Afrika 70, 126, 157, 235, 580, 581, 621
Afyoncu, Erhan 784
Afyonkarahisar 271
Agabekov, G. 380,381, 634
Agamemnon 41
Ahıska 209
Ahmed Ağa 96, 410, 441
Ahmed Bicân Efendi 428
Ahmed Dayı 96, 437
Ahmed Emin Bey 87,591,
Ahmed Izzet Paşa (Sadrazam) 23, 41,43,45,46,120, 158, 159, 173, 248, 457, 485, 549, 576,
576, 577, 584, 590
Ahmed Muhtar Paşa 116,118
Ahmed Nesimi Bey 251
Ahmed Paşa (Enver Pşa'nın babası) 364, 386,396,405, 564
Ahmed Refik 248
Ahmed Rıza 86, 287, 422
Ahmed Tevfik Efendi (Mülâzım) 426
Akdeniz 43, 126,132, 135
AkifEfendi (Yüzbaşı) 420
Akil Muhtar Bey (Doktor) 218, 507
Akka 135
Akmescit 165, 166, 167
Alasonya 427
Alaş Orda Muhtar Cumhuriyeti 304
Alâtini Tuğla Fabrikası 88,418
Aleko 481, 485, 494
Alexandra (Ingiltere Kraliçesi) 90
Aleksandra F'yodorovna (Çariçe) 91
Aleksandrov, Todor 80
Ali Bey (Drenovalı) 448
Ali Çavuş 141, 258
Ali Efendi (Mülâzım) 446
Ali Efendi (Mümtaz Yüzbaşı) 415
Ali Enver (Enver Paşa'nın oğlu) 30,388, 389,390, 391, 392, 565, 566, 579,634, 635, 636,
637, 638, 639, 731, 734, 735, 736, 737, 738, 743
Ali Fuad Paşa (Ali Fuad Cebesoy) 106, 216, 222, 228, 231, 242, 265, 268, 269, 274, 275, 276,
283, 287, 308, 310,336, 341,342, 548, 551, 553, 555, 592, 594, 595, 596, 608, 620,
622, 623,673
AliKemal 248
Alim Han 22, 298, 300, 301, 303, 304, 335, 336, 337, 339, 342, 344, 350, 615, 724
Ali Mustafa 494
Ali Naki 423
Ali Paşa (Mirliva) 413, 423, 431
Ali Rıza 314,333,336,339, 374, 488, 611
Ali Rıza Paşa 488
Ali Süavi 58, 363
Aliyev, Haydar 382
Alman Komünist Partisi 179, 590
Alman Sosyal Demokrat Partisi 209
Almanya 9,15,17,21,29,42, 43,44, 46,69, 75,81, 92, 105, 106, 107, 108, 109, 116, 125,
126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 134, 140, 152, 154, 156, 157, 159, 163, 168, 169,
171, 172, 173, 174, 177, 179, 180, 181, 185, 186, 187, 188, 192, 195, 196, 198, 200,
202, 204, 206, 208, 209, 215, 219, 225, 227, 228, 229, 231, 237, 238, 250, 253, 259,
260, 261, 269, 287, 295, 306, 307, 308,315, 318, 322, 343, 352, 353, 363, 375, 386,
387,394, 395, 400, 456, 457, 458, 459, 467, 478, 491, 496, 505, 511, 513, 516, 518,
519, 526, 536, 537, 541, 544, 550, 570, 571, 572, 575,577, 581, 582, 584, 585, 586,
590, 592, 597, 598, 639, 641, 651, 707
Amanullah Han 202, 215, 249, 307,316, 337, 340, 344, 350, 374, 384,622, 632, 717
Amerika 132, 232, 387, 519, 537, 545, 597,618
Amerikan Koleji 232
Amsterdam 168
Anadolu Ajansı 382,636
Andican, Ahat 32, 620, 634, 783
Andhoy 319
Ankara 10,14,24,30,32,40,45,82,90,171, 192, 198, 200, 201, 204, 205, 206, 207,210,
211,215,216,217, 220,221, 222, 223, 225, 227, 228, 229, 230, 231, 238, 240, 241,
242, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 260, 261, 262, 263, 265, 268, 269, 270, 272, 273,
214, 215, 276, 280, 282, 283, 285, 287, 307, 308, 310, 326, 328, 329, 337, 341, 346,
347, 383, 384, 386, 388, 389, 391, 397, 405, 517, 518, 519, 520, 524, 536, 543, 544,
549, 550, 555, 557, 558, 562, 563, 583, 588, 594, 603, 608, 618, 621, 622, 637, 638,
642,643, 644, 647, 648, 649, 650, 651, 652, 654, 676, 746
Ankara Koleji 388
Annelise (uçak) 181, 183, 710, 711, 712, 713
Antanta 527
Antarktika 80
Antivari 63
Apostol 415, 453
Arabistan 53, 154, 206, 454, 528, 719
Ardahan 63, 143, 157, 209, 283, 581
Arif Cemil 276, 533, 535
Arnavutlar, Arnavutluk 54, 58, 68, 79, 109, 135, 267,301,302,311, 412, 417, 423, 431, 449
Arsen Lüpen 533
Arslan, Melekşah 783
Arslanyan Efendi (Doktor) 429
Asaf Bey (Yüzbaşı) 386
Asım Bey 409
Asir 53
Astrahan Hanlığı 295
Asya 9,10,11,20,22, 29,30, 32, 70, 103, 108, 113, 149, 165, 173, 186, 191, 202, 2018, 204,
211,215,217, 220, 231, 253, 260, 263, 268, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 293, 294,
295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 312,
314,315,316,317,321, 322, 323, 325, 328, 329, 330, 335, 336, 338, 339, 340, 341,
342,344, 345,347, 348, 349, 350, 352, 358, 362, 363, 364, 368, 370, 375, 379, 382,
383, 384, 385, 395, 401, 532, 533, 544, 545, 554, 581, 583, 588, 591, 592, 594, 613,
618, 620, 621, 622, 624, 625, 626, 631, 634, 636, 639, 644, 645, 653, 675, 727, 758,
754
Aşkabat 299, 309
Aşur Bey 383
Atâ Hoca 305
Ataç, Gülen 783
Atay, Falih Rıfkı 53, 54, 160, 248, 249, 276, 405, 533, 579, 607, 646
Avarski, Alikhan 294
Avrupa 9,11,14,42, 44, 46,53,54, 57, 58,63, 64, 66, 70, 71, 80, 81, 83, 86, 106, 110, 115,
118, 124, 125, 126, 131, 160, 167, 168, 169, 171, 173, 174, 175, 184, 193, 195, 196,
212,215,217,221, 228,232, 237, 238, 249, 252, 253, 261, 264, 267, 278, 284, 285,
294,301, 307, 308,321, 328,334, 336, 341, 352, 375, 380, 395, 398, 414, 417, 427,
431, 459, 460, 466, 471, 482, 483, 485, 486, 488, 489, 491, 508, 526, 527, 536, 537,
538, 542, 546, 547, 550, 552, 576, 581, 582, 583, 591, 604, 607, 618, 623, 643, 699
Avustralya 390, 391, 392, 635, 636, 638, 737
Avusturya -MAcaristan 45, 63, 81, 130, 131, 132, 143, 156,211, 261, 414,458,459, 485, 534,
581, 590, 634, 704, 716
Ayanlar, Tülin 783
Ayastefanos Anlaşması 63
Aydemir, Şevket Süreyya 9, 10, 13, 136, 207, 392, 569, 578, 579, 583, 587, 588, 593, 595,
596, 607, 624, 625, 626, 636, 646, 650
Aydın 135, 255, 445, 529, 634, 647,651
Ayşe Tarzıter Hanım 111,112
Azerbaycan 127, 157, 163, 164, 168, 173, 174, 206, 207, 209, 211, 227, 229, 232, 233, 254,
258, 290), 295, 328, 344, 457, 382, 386, 400, 478, 487, 526, 529, 80, DAR, Pl), 542,
592, 642, 648
Aziz Bey (Mısırlı) 423
Azınzadeler 55
B
Bâbıâli 12,21,33,58,68,81,91,104,111,112,114,116,117,118, 119, 128,191, 375, 699
Bâbür Şâh 296
Bad Kissingen 196, 197
Bademci, Ali 10, 302, 370, 371, 613, 614, 618, 619, 621, 783
Bafralı, Ayşegül 783
Bağdat 227, 384,595
Bahadır Şah Zafer 296
Bahaeddin-i Nakşibend 297, 369
Bahaeddin Şakir 38,40, 43, 172, 173, 181, 182, 205, 209, 228, 233, 250, 251, 342, 405, 497,
502, 519, 549, 710
Bahçesaray 303
Balır-ı Cedid 120
Bâki 398,464, 492, 494, 499, 500, 576
Bakü 157, 158, 168, 196, 202, 205, 207, 209, 210,211, 217, 220, 227, 229, 240, 241, 260, 265,
267, 268, 277, 288, 289, 290, 305, 308, 309, 310, 344, 362, 394, 405, 487, 493, 512,
516, 526, 530, 539, 540, 541, 542, 550, 551, 553, 592, 593, 596, 599, 641, 643, 649,
670,671, 680, 681, 684, 685
Balfour, Arthur James 136
Balfur Deklarasyonu 136
Balkan Komünist Federasyonu 207
Balkanlar 52, 63, 70, 79, 80, 86,91, 92, 113, 115, 116, 144, 153, 186, 278, 580, 582, 638
Balkan Savaşı 13, 17, 26, 104, 109, 112, 115, 121,122, 123, 141, 142, 169, 519, 607
Baltzer, Hermann 38, 43, 570
Basmacı, Basınacılar 10, 20, 22, 217, 259, 260, 284, 302, 305, 306, 307, 309,311, 312, 313,
314,316,317,319,320, 321,322, 323, 324, 325, 326, 328, 334, 335, 336, 338, 339),
340,342, 344, 345, 347, 348, 349, 350, 351, 358, 369, 370, 371, 382, 383, 384, 385,
531, 604, 605, 606, 610, 613, 614, 615, 616, 617, 618, 619, 620, 621, 622, 624, 625,
634, 644, 646, 647, 653, 724, 725
Basra, Basra Körfezi 55, 70, 146, 580, 583
Başkırdistan , Başkırtlar 229, 240, 299, 315,321,613
Batı, Figen 783
Batum 14,24,39,64, 143, 157, 202, 206, 209,217, 221, 231, 238, 241, 253, 254, 256, 257,
258, 259, 260, 261, 267, 268, 269, 270, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 280, 281,
282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 310,319, 326, 347, 362, 363, 375, 405, 480, 500,
519, 558, 559, 560, 577, 581, 589, 594, 602, 603, 604, 605, 607, 608, 609, 641, 643,
686
Bavyera 340, 458, 505
Baysun 300,313, 344, 349,350, 361, 532, 612, 624, 625, 626, 627
Baytar Ilyas Bey 485, 495
Beççe-i Saka 384,385
BedriBey 221, 235, 240, 286, 330, 508, 512, 675, 677
Bedri Bey (Polis Müdürü) 153
Bedny, Demyan 597
Behbud Han Cevanşir 174, 233
Behçet 514,585
Behiye Sultan 141, 142, 145
Bekirağa Bölüğü 227, 480, 607
Bekir Sami Bey 198,201, 264, 497, 546, 549, 550, 552, 553, 598, 674
Belarus 156, 382
Belcivan 34, 361, 368, 371, 374, 611, 625, 626, 627, 628, 630, 631, 632, 644
Belçika 131, 589
Belgrad 58
Belucistan, Belücliler 510, 533
Berber Mustafa Efendi 428
Bergama 107
Bergama Sunağı 107
Berlin 15,24, 27,40,43, 44, 46, 63, 64, 70,79, 92, 103, 104, 106, 107, 108, 109, 110, 111,
112, 119,125,127, 129, 141, 157, 163, 167, 169, 171, 172, 173, 174, 176, 177, 178,
179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 191, 195, 196, 197, 198, 210,211,
212,213,214,215, 217, 220, 230, 231, 232, 233, 235, 236, 238, 239, 244, 248, 250,
251, 252, 253, 257, 263, 268, 273, 277, 279, 288, 308,315, 318,319, 320, 325, 328,
329,334,342,343, 354, 355, 357, 362, 363, 365, 379, 380, 386, 395, 456, 457, 478,
479, 488, 490, 494, 495, 498, 499, 501, 503, 505, 511, 517, 526, 529, 537, 548, 549,
550, 551, 555, 579, 580, 581, 582, 584, 588, 589, 590, 591, 605, 621, 623, 641, 642,
643,647, 648, 650, 652, 708, 710, 716
Berlin Anlaşması 63,64, 79
Berliner Tageblattes 409
Berlin Kongresi 70, 580, 581
Bern 386
Berner, Ignat 181
Bernstorff 42
Besarabya 63,234, 581
Beşiktaş Spor Klübü 392
Beyaz Kule 99,429,430,433,434,452
Beykulu 299
Beyrut 38,56,251
Bingazi 19, 104, 113, 306, 335, 457
Birgen, Muhiddin 289, 634
Birinci, Ali 783
Birleşik Amerika 132, 597
Bişkek 345,346,348
Bitlis 475
Biyalistok 198
Bleda, Gülen 784
Bleda, Turgut 233, 571
Boğazlar 91, 92, 105, 135, 527, 529
Bolşevik Devrimi 175,346
Bonapart, Napolyon 14,83, 143, 225, 226, 533
Boris 44,80
Bosna, Bosna-Hersek 63, 169, 441, 581
Boston Üniversitesi 232
Bozüyük 266
Bragon,Ilyas 231
Breslau 105, 132
Brest-Litovsk 156, 157, 177, 209, 590
Brezilya 132
Brindizi 194
Bristol 248
Britanya 126, 323, 595
Bronsart Paşa (Bronsart von Schellendorf) 143, 495, 575
Bryant, Louis 238, 239, 569, 597, 679
Budapeşte 167,211
Buhara 10,22,34, 202,204, 212, 277, 287, 294, 295, 296, 297, 298, 300,301, 303, 304, 305,
308,309,310,312,313,314,315,316,317,318,319, 320,321, 322, 323,324, 326,
327, 328,329, 330, 331, 333, 335, 336, 337, 338, 339, 240, 342, 344, 345, 346, 347,
349, 350,351, 354, 358, 359, 360, 361, 362, 369, 370, 372, 374, 381, 405, 508, 509,
510,511,512,531, 532, 538, 541, 547, 555, 602, 605, 606, 609, 610,611,613, 614,
615, 616, 617, 620, 621, 622, 623, 624, 625, 626, 629, 644, 650, 654, 681, 720, 721,
722, T24, 726, 727
Bulgaristan 63, 64, 79, 80, 81, 115, 126, 131, 132, 156, 159, 167, 1992, 204, 4113, 458, 45,
460, 537, 581, 642
Bulgurlu 227
Burdalık 316, 319, 320
Burhaneddin Efendi (Şehzade) 421
Bursa 68,88, 418, 423, 535
Bursa, Süreyya 784
Bükreş 479
Büyük Britanya 126, 595
Büyük Cüz 297
Büyükdere Çiftliği 481, 494, 496, 501
(0
Câbir Paşa 119
Câmi Bey 253
Canoğulları Hanedanı 297
Cavid Bey 87, 114, 126, 183, 184, 237, 249, 250, 283, 287, 457, 462, 552, 582, 587, 783,
Cape Town 235
Cavid Bey 87, 114, 126, 183, 184, 237, 249, 250, 287, 457, 552, 582, 587
Cedidçiler 302, 303, 314, 320, 329
Cedidizm 302, 303, 645
Celâl Nuri 248, 249
Cemal Azmi Bey 38, 40, 43, 172, 173, 233, 250, 251, 343, 497, 497,511,512, 513, 709
Cemal, Ahmed 512,514, 555, 576
Cemal Paşa 23, 29, 38, 40, 42, 45, 46, 56, 77, 120, 126, 129, 130, 146, 155, 163, 171, 172,
173, 175, 185, 202, 204, 211,212, 213, 215, 216, 217,218, 220, 222, 228, 231, 234,
236, 248, 249, 250, 254, 259, 260, 263, 276, 277, 286, 288, 306, 307, 308, 318, 319,
320,321, 325, 328, 329, 330, 336, 337, 405, 457, 503, 508, 511, 538, 541, 544, 549,
554, 569, 570, 571, 575, 585, 586, 594, 598, 620, 621, 623, 725
Cemaleddin Efendi (Şeyhülislâm) 118
Cemil Bey 120,411, 448, 533, 535, 697
Cemil Paşa (Operatör, Cemil Topuzlu)) 213
Cenab Şahabettin 249
Cendere Bahçeleri 489
Cenevre 478, 479, 573
Cengiz Efendi (Şehzade) 397
Cengiz, Halil Erdoğan 407, 578
Cengiz Han 206, 293, 615
Cengiz Imparatorluğu 293
Cevad Bey 221, 548
Cezayir 206, 267, 528,613
Charlottenburg 232,233, 250
Chermovoyev 207
Chernopeev, Hristo 80
Churchill, Sir Winston 124, 126, 169,391, 392, 579, 585, 635, 636, 637, 638, 639
Cilligöl 370, 616, 619
Coburg 44
Conoliy, Arthur 296
Coşkun, Recep 784
Cuci 293
Cüneyd Han 299, 613, 616, 617, 620
Ç
Çanakkale 13,83, 96, 114, 124, 132, 134, 135, 146, 160, 194, 227, 252, 607, 638, 641, 648,
703
Çarçuy 277, 288, 309, 319, 320, 621
Çarova 413
Çatalca 104, 115, 116, 124, 142
Çegen, Çehken, Çahken, Çehkân 10, 20, 34, 40, 284, 289, 369, 370, 373, 374, 375, 382, 399,
400, 401, 626, 746, 747, 748. 749
ÇEKA 29,217, 336, 348, 381
Çekistler 323
Çekmece Çiftliği 480, 489
Çerkes Edhem 280, 550
Çerkes Hasan 61
Çerkes Hüseyin 374
Çerkes Sami Bey 280
Çırağan Sarayı 67,72, 142
Çiçer'in 207, 229, 231, 241, 260, 267, 274, 275, 285, 286, 319, 324, 508, 512, 549, 550, 551,
621, 643
Çilder Deresi 373
Çilligöl 351
Çilliköy 331
Çin 132,211, 228, 299,301,318, 533, 541, 609, 610, 613
Çingizoğlu Çokan Sultan 294
Çin Türkistanı 211
Çiska 437, 438
Çokay, Mustafa 323, 324
Çorlu 120
Çuvaşlar 299
Çürüksulu Mahmud Paşa 193
Dâdhâh 350, 359, 367
dEsperey Franchet (General) 189
Dağıstan 54, 206, 229, 294, 530, 540, 541
Dağlık Karabağ 382
Danejar 380
Danişmend, Ismail Hami 67
Danyal Bey 351, 373, 374, 620, 627, 629, 630, 631, 632, 633, 724
Darvaz 337, 374, 383
Daşnak 231, 232, 348, 474, 479
Daver, Abidin 388, 389, 390, 391
Daver Bey 389
Daver, Perizat 388,391
Debre 426
Debreli Hayreddin Ağa 430
Delchev, Gotse 80
Delhi Sultanlığı 296, 612
Delmefçe köyü 416
Delvineli Abidin 84
Demir Bey 453
Demirel, Süleyman 399, 400
Demirhisâr 416
Demirkapı 443,447
Denari (Mimar) 193, 194
Deppoy 88,418
Der Hagopian, Hagop 232
Derbend 157,300
Derne 104, 113,115,117
Dessavr (Doktor) 495
Derviş Bey 166, 192, 480, 483, 486, 489, 490, 491
Deutsche Allgemeine Zeitung 18
Deutsche Bank 490
Devletmend Bey 311, 369, 370, 371,373, 382, 400, 627, 628, 629, 640, 631, 632, 633, 747
Dimetoka 121
Dinç, Ayten 783
Divan Oteli 390
Divanyolu 47,51, 52, 120, 374, 577, 578
Diyarbakır 53, 433
Dobruca 56
Doğu Puhara Kongresi 320
Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Konseyi 209
Doğu Türkistan 228, 283, 299, 300
Doksanüç Harbi 13,62, 63, 64, 69, 79, 157,301
Dolmabahçe Sarayı 33,60, 116
Donari 196, 493
Doyranlı Ahmed Ağa 96, 441
Dumas, Alexandre 309
Dunoff 380, 381
Düşenbe 300, 336, 339, 340, 343, 344, 349, 350, 351, 358, 399, 400, 531, 532, 616, 625, 628
Düyün-ı Umümiye 65,66, 118
E
Ebulhayr 293, 294, 297
Eckartsau Kalesi 45
Edib Bey 518
Edirne 80, 104, 116, 117, 118, 120, 121, 124, 423, 432, 535, 583
Edward (Yedinci, Ingiliz Kralı) 81, 90
Eğrideğirmen 421, 425
El-Ahd Cemiyeti 59
El-Fetah örgütü 59
Eldem, Sadi 392, 393
Elmas Bey (Fraşerli) 446
Emanuel Karasu 119, 420
Enise (kalfa ) 196, 493
Enver, Majbritt 391, 392
Erdinç, Erol Şadi 784
Erivan 232
Erk 296
Ermeni Devrimci Federasyonu 231
Ermenistan 157,201,227,231,232,262,265, 276, 551, 553, 643
Eroğan, Arzu Enver 31, 742, 783
Eroğan, Ömer 743
Ertuğrul (Enver Paşa'nın kardeşi) 52, 166, 394, 396, 487, 499, 500, 501, 655, 738
Erzincan 157, 388, 652
Erzurum 56, 142, 144, 145, 148, 150, 157, 205, 215, 262, 389, 539, 548, 555, 556, 598, 642
Esad Paşa 119, 433, 607
Eskişehir 263, 266, 267, 270, 271, 392, 603, 637
Essen 107
Estonya 90
Eşref(Şair) 12
Eşref Bey (Kuşçubaşı) 257, 284, 608, 647
Eugene de Savoie 83
Evpatorya 163
Eyüp Sabri Efendi (kolağası) 423
Fahreddin Paşa 121,216
Karuk (Mülâzım) 532
Kıruk (Basmacılardan) 373, 374, 627, 629, 630, 632, 633
IKırıki Bey(Avukat) 491
Fas 219, 523, 528
Wâzıleddin Mahdum 368
Wehim Paşa 68
Ferdinand (Bulgar Kralı) 44, 45, 130
Fergana 212, 259, 294, 297, 300, 304, 320, 340, 368, 383, 508, 511, 531, 532, 602, 604, 605,
614,617, 618, 619, 620, 726
Fergana Hanlığı 294, 618
Ferid Paşa 196,493, 494
Ferid Paşa (Damad) 122,192
Feriye Sarayı 60, 193, 480, 481, 490
Fetali Han Hoyi 173,232
Fethi Bey (Fethi Okyar) 16, 77,97, 113, 119, 424, 431, 432, 433, 434, 555
Fethi Bey (Kolağası) 424
Fevzi Bey (Yüzbaşı) 310, 621
Fevzi Paşa (Abdülhamid dönemi paşalarından) 96,97
Fevzi Paşa (Fevzi Çakmak) 22, 224, 225, 262, 273, 274, 405, 557, 562, 608,
Feyzullah Hoca 305, 324,329
Filistin 54, 55, 56, 136, 145, 154, 235
Filizsan Hanım 112
Finlandiya 239
Fişer Bey 498
Fizan 69,80, 93
Floransa 55
Franchet d'Esperey 189, 480
Frankfurt 209
Fransa 64,67, 70, 87, 125, 126, 131, 133, 134, 135, 136, 215, 225, 234, 341, 381, 387, 391,
392, 398, 507, 537, 564, 569, 579, 581, 586, 623, 644
Fransuva (Fransa Kralı) 398
Franz Ferdinand 130 n
Franz Joseph (Avusturya-Macaristan Inıparatoru) 81
Fraşer 446
Friedrich 106, 107, 108, 174, 575, 590, 699
Frunze, Mihail Vasiliyeviç 201, 216, 304, 306, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 383, 401, 624,
752
Fuad (Mülâzım) 436
Fuad Bey (Binbaşı) 255
Fuad Bey (Doktor) 498
Fuad Paşa (Müşir, Deli) 387
Fuat Süreyya Paşa 153
Fuzeyl Bey 374
Galib Bey 449
Galiçya 224
Galip Kemali Bey 195
Galiyev 242
Garbi Buhara 532,611
Garım 374
Gaspıralı Ismail Bey 294,303
Gaziantep 370
Gazi Habibullah Han 384
Gazi Osman Paşa 14,68
Gedik, Arda 783
Gedik, Emine 783
Gedik, Namık 783
Gemiciler 80)
Gence 157
Genç Buharalılar 303, 328, 347,616
Genç Hiveliler 304
Genç Osmanlılar 58
Georges-Picot, François 135
Georgetown Üniversitesi 399
Gerede, Hüsrev 195
Gerek Dağları 54
Gevgili 447, 451, 453
Gicdivan 300
Girid 53,408
Girit 54,64
Goeben 105, 132
Goltz, Rüdiger von der (General) 181
Gorçakov 200
Gordon,Charles George (General Gordon, Gordon Paşa) 113, 114
Göktaş 333, 365, 620, 621
Görice 84
Gözleve 38, 47, 168, 165, 641
Gramos 417
Grozni 295
Gruev, Damyan Yovanov 80
Grünewald 188, 197, 343, 353, 494, 500, 501
Guadalguivir 80
Guatemala 132
Gülhane 213, 400
Gümrü 201, 209,241, 643
Güneş-Dil Teorisi 387, 738
Gündüz, Tufan 783
Gürcistan 40,54, 157, 234,599
HabibeHanım 141, 142
Habibullah Han 384
Habsburg, Ottovon 45
Habsburglar 45
Hâce-i Pâk Kışlağı 359
Hacı Halil Efendi 141
Hacı Mehmed Efendi 341
Hacı Muhammmed 374
Hacı Nazmi (Miralay) 430
Hacı Osman Bayırı 493
Hacı Sami (Kuşçubaşı Selim Sami) 259, 260, 262, 276, 277, 283, 284, 285, 286, 287, 316,
317,318,321, 339, 366, 370, 374, 380, 383, 384, 608, 609, 611, 612, 616, 727
Hadi Paşa (Ferik) 415
Hadice Hanım 42
Hafiz Hakkı Paşa 13, 24, 79, 88, 106, 113, 133, 134, 141, 142, 143, 144, 145, 150,412,417,
428, 433, 443, 446, 447, 587, 588, 646, 695
Hafız Mehmed Efendi 272, 539, 558
Hagana 136
Haiti 132
Hakkı Bey 86, 88, 97, 106, 108, 133, 134, 142, 145, 386, 387, 412, 417, 418, 419, 425, 427,
428, 429, 432, 433, 434, 443, 446, 447, 499, 695
Hakkı Paşa 13,24, 119, 141, 142, 143, 144, 145, 150, 165, 166, 184, 248, 501, 577, 587, 588,
646, 695
Halaskâr Zabitan 115
Halep 41,55,56,384,574
Hâlid Bey 272
Hiilid (Cemal Paşa) 163,463, 506, 507
Ilalil (Buhara polisinden) 610
Halil Bey (Müfettişlik başkâtibi) 430
Halil Bey (Basmacıları'n arasındaki Osmanlı subayı) 333, 532
Halil Bey (Hariciye Nâzırı Halil Menteş) 19, 128, 569, 648
Halil Paşa (Enver Paşa'nın amcası Halil Kut) 16, 54, 73, 78, 87, 127, 163, 164, 205, 220,
221, 223, 226,227, 228, 229, 230, 238, 241, 243, 251, 253, 254, 257, 258, 259, 260,
261, 262, 263, 264, 265, 272, 273, 274, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 307,
322,329,341,342, 359, 374, 405, 409, 410,411, 417, 428, 436, 437, 438, 446, 453,
511,515, 516, 518, 523, 524, 525, 545, 548, 549, 551, 552, 553, 555, 556, 559, 560,
561, 578,579, 588, 594, 595, 596, 597, 598, 604, 607, 608, 622, 632, 633, 634, 739
Halilov (General) 320
Halk Şüra Fırkası 222, 254
Halk Şüralar Fırkası 220, 224, 281, 405, 522, 553
Halk Zümresi 282, 283
Hamdi Bey 119, 410, 427, 432,471
Hamdi Onbaşı (Ergirili) 417
Hamidiye Alayları 232
Hampelmann 244
Hanke 532
Hardenberg Caddesi 172, 231, 250
Hareket Ordusu 103, 110, 142, 695
Harezm 298,300, 304, 533, 613, 616, 617, 620
Harezm Halk Cumhuriyeti 298, 300, 304
Harflerin Islahı Cemiyeti 138
Hartum 113
Harutunyan, Mıgırdıç 233
Hasan Bey 76,334, 341, 415, 419, 420, 421, 430, 437, 446, 451
Hasan Efendi 331,490,500
Hasan Izzet Paşa 115, 142, 143, 149
Hasan Paşa (Yedi-Sekiz) 72
Hasan Rızâ Bey 431, 446
Hasene Hanım 52, 73, 74, 75, 90,110, 152, 191, 197, 247, 396, 405, 464, 465, 466, 467, 480,
516, 583, 655, 730, 731, 732, 738
Hassa Alayı 457, 458
Hâşim Efendi 324, 620
Haşim Şayık 317
Hatice Hanım 479
Hava Harp Okulu 388, 392
Havalin 371, 372, 373, 627, 629, 631
Haydar Efendi 425
Haydarpaşa 459
Hayfa 135
Hayreti Bey 38, 40, 170, 197, 250, 307, 479, 499, 545,571
Hayrettin Ağa 491 a
Hayri Efendi (Şeyhülislâm, Ürgüplü) 154,156, 584, 649
Hayriye Talât Hanım 172, 235, 250, 464, 479, 571, 783, 784
Hazar, Hazar Denizi 157, 288, 298, 305, 308, 309, 317, 643
Hazreti Isa 230
Hedin, Sven 203, 592
Herat 263, 294, 609
Hedin, Sven 203, 592
Hesse, Hans 181, 182, 183
Hıfzı Bey 94,435
Hıfzı Paşa 97
Hınçak 474, 476
Hıristaki 489
Hıyve 508, 509, 511
Hicaz 53,54, 55, 136, 719
Hicaz Krallığı 136
Hilâl-i Ahmer 458, 459
Hilfer 240, 671
Hilmi Bey (Tikveş Kaymakamı) 283, 444
Hilmi Paşa 81,85, 93,413, 429, 430, 431, 433, 443, 446, 452, 583
Hindistan 32, 185, 203, 204, 206, 212, 219, 296, 298, 299, 302, 306, 307, 316, 347, 352, 353,
364,381, 384, 395, 508, 509, 510, 511, 516, 523, 528, 537, 541, 543, 545, 597, 598,
638, 684, 734
Hisar Vilâyeti 300
Hitler, Adolf 108, 174, 250
Hive 212, 294, 296, 298, 300, 303, 304, 320, 322, 326, 344, 347, 538, 540, 547, 602, 605, 606,
613, 614, 615, 616, 617, 622, 624
Hoca Binbey Dâdhâh 359
Hoca Mehmed Efendi 86
Hokand 294, 296, 297, 298, 617,618
Holçman 286
Hollanda 45, 168, 171, 681
Honduras 132
Hudâyar Han 297
Hudayatov 381
Hulüsi Bey 463
Humann, Carl 106, 107
Humann, Hans 107, 108, 174, 506, 586, 699
Humann, Louise 107,
Hurşid Paşa 121
Huysman 168
Hürriyet Cemiyeti 86,87, 89,90, 418, 422
Hürriyet-i Ebediye Tepesi 400, 644, 751
Hüseyin (Şerif Hüseyin, Mekke Şerifi) 59,60, 136, 154, 155,302, 312,
Hüseyin Avni Paşa 60,61
Hüseyin Bey 415,420, 421,438, 496
Hüseyin Bey (Miralay) 415
Hüseyin Fevzi Bey 651
Hüseyin Hilmi Paşa 81,93, 443,452, 583
J
Ihlamur Kasrı 140
Irak 54,92, 107, 135, 146, 154, 155, 157, 185, 204, 227, 477, 497, 537
Islahat 58, 283,582
Islahat Grubu 283
Islah-ı Harf 138
Istranca 80
Ibni Sina 297
Ibrahim (Mülâzım) 426, 549
Ibrahim (Telefon Zâbiti) 434
Ibrahim Bey (Dâhiliye Miralayı) 408
İbrahim Edhem Paşa 392
İbrahim Efendi (Yüzbaşı) 430
İbrahim Paşa 58, 433, 436, 446
İbrahim Tâli Bey 198, 205, 206, 207, 209, 220, 495, 498, 501, 503, 514, 516, 550, 592, 598,
675
et Hasan (Prenses) 111,112,394
Ihsan Namık Bey (Poroy) 39, 570, 571, 573, 783
Ikbal 76,
Ikbal Hanım (Şehzade Süleyman Efendi'nin hanımı) 112, 471
Ilyas Bey 485, 495, 497, 498, 499, 500
Inan, Arı 10, 146, 588, 591, 592, 593, 606
Inan, Abdülkadir 383, 725
inebolu 257, 273, 274, 285, 563
Ingiltere 41,45,63,64,81,90, 91, 92, 124, 125, 126, 127, 131,133, 134, 135, 136, 154, 155,
164, 169, 170, 171, 175, 178, 198, 203, 204, 208, 215, 218, 295, 296, 298, 302, 318,
322,341, 350, 385, 391, 392, 427, 453, 526, 536, 537, 543, 547, 549, 581, 593, 597,
, , 620, 623, 635, 636, 637, 638
Inönü, Ismet 25, 122, 267, 386, 390, 396, 569, 585
Iran 54,92, 108,212, 213,224,231,301, 316, 326, 329, 370, 380, 383, 384, 385, 508, 509,
. , 510,511,512, 549, 609, 618, 638, 707
Iran Inkılâp Ordusu 510
ISAM Kütüphanesi 783
Iskalidis(kaptan) 415
Islâm Ihtilâl Cemiyetleri Ittihadı 20, 203, 219, 220,221,223,279,520,521,524, 525, 546,
| 547, 651, 676, 715, 718
Ismail Canbulat 86, 87,90, 168, 422, 423, 427, 429
Isınail Hakkı Bey 67, 86, 97, 108, 141, 145, 209, 248, 386, 387, 424, 432, 433, 501, 560, 577,
' 583, 588, 648, 653
Ismail Hakkı Paşa 145, 248, 501, 577
Ismail Mahir Paşa 424
Isınail Paşa 423, 425
Isınail Paşa (Hıdiv) 111
Isplandid Oteli 77
Israil 235, 395
Istanbul Universitesi 387,392
İstiklâl Grubu 283
Istiklâl Mahkemesi 11, 12, 40, 192, 283
Isviçre 45, 164, 166, 168, 172, 184, 211, 215, 250, 386,481, 482, 490, 494, 506, 507, 511, 573,
z 590, 591, 592
Işan Sultan 337, 341, 383, 532
Işan Süleyman 383
Işkodra 70, 426, 457, 580, 583
Iştib 414, 450
Italya 87,104, 113,114,115,116, 126,131, 132, 134, 135, 1483, 196, 204, 211,215, 273,310,
N 452, 487, 491, 493, 506, 507, 516, 518, 541, 621
Italya Harbi 115
Itibar-ı Milli Bankası 490
Itilâf Orduları 459
Ittifak Anlaşması 105, 125, 127, 128, 129, 130, 132, 654
Ittihâd-ı İslâm 302
Ittihad Meydanı 99, 452
Ittihad veTerakki 10, 11, 12, 18, 16, 17,21,22, 24, 25, 29, 38,39,40,41,42,44,45,47,TI,
76, 86, 87, 90, 93, 99, 103, 104,111, 112, 115,120, 121,122, 123, 124, 125, 126, 127,
128, 129,133, 141, 152, 153, 154, 155, 156, 158, 159, 160, 165, 169, 170, 173, 175,
177, 192, 197, 202, 204, 209, 216,219, 221, 225,233, 234, 236, 237, 248, 249, 250,
256, 268, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 287, 302, 306, 308, 312, 322, 323,
329,342, 397, 422, 453, 461, 519, 520, 521, 523, 524, 525, 533, 535, 539, 544, 548,
; 551, 569, 570, 571, 580, 582, 585, 587, 589, 591, 594, 604, 646, 647, 648, 652, 703
Ivan (Rus Çarı, Dördüncü) 295
İzmir 40,53, 90, 98, 106, 107, 122, 135, 192,234, 271, 278,347, 426, 454, 513, 529, 535, 589,
612, 624,641, 644, 6445, 648
İzmir Hırkası 98
Izmir Suikasti 192
Izmit 82,271
Izvestiya Gazetesi 217 ,
Izzet Derveze 59
Izzet Paşa (Izzet Holo) 783
Jaeckh, Ernst 29, 584
Japonya 131
Johannisburg 198
Jöntürkler 58,59, 71, 177, 126, 207, 302, 303, 579, 423, 428, 648
Jukovski Sokağı 288
Jurinev (Rus konsolosu) 320, 321
Kâbe 155
Kâbil 202, 212, 296, 306, 307, 325, 330, 353, 359, 360, 361, 364, 374, 384, 385, 508, 513, 622,
721
Kaçanik 82, 449
Kadimciler 303
Kadri Bey (Serhafiye) 411
Kafe Kristal 88,418
Kâfirnihan Irmağı 385
Kâfirun 342, 343, 350, 353, 382
Kafkas Islâm Ordusu 158, 164, 165, 227, 647
Kafkasya 11, 46, 54, 127, 143, 144, 157, 158, 163, 164, 165, 167, 168, 171, 174, 185, 191,
206, 207, 211, 217, 227, 254, 287, 295, 299, 320, 353, 357, 359, 405, 457, 510, 530,
538,540, 541,549, 555, 577, 588, 598, 622, 641, 642, 647, 707
Kagan 320
Kagerah, Alfred 38
Kahire 142, 154, 646, 650
Kahraman Ağa 51
Kaiser Friedrich Müzesi 106, 108
Kalinin, Mihail 346
Kalkandelen 446, 447,450
Kamame 54,55
Kamanef 240
Kamçıl, Atıf 96
Kâmil Bey (Binbaşı) 451
Kâmil Bey(Enver Paşa'nın kardeşi Kâmil Killigil) 28, 52, 76, 104, 165, 166, 167, 184, 187,
188, 191, 192, 195, 196,214,221,231, 235, 236, 238, 247, 251, 252, 262, 268, 328,
338, 343, 353, 357, 386, 387, 392, 394, 405, 479, 481, 484, 488, 492, 493, 499, 500,
501, 502, 516, 565, 566, 405, 566, 578, 589, 591, 592, 624, 626, 655, 716, 730, 731,
734, 738, 740, 742, 750
Kâmil Paşa (Sadrazam) 21, 104, 116,117, 118, 119, 144, 145, 501, 587
Kandemir, Feridun 256, 326, 327, 608, 622
Kâni Bey (staryalı) 417
Kaplanlar 447
Kaprini (Kont) 196, 493, 494
Kapuzin Kilisesi 45
Karabekir, Timsal 783
Karacaova 433, 436, 437, 446, 447, 453
Karacan, Ali Naci 70
Karadağ 63,115,131,134,581,611
Karadeniz 37,51, 105, 132, 133, 134, 206, 255, 259, 263, 269, 515, 527, 569, 600, 638
Kara Ial'ız Efendi 52, 407
Karahan 224, 229, 230,341, 515, 516, 517,519, 551, 596, 598, 605, 622
Karakalpükistan 298
Kara Kemal 251, 501
Karakol kasabası 318,610
Kara Köprü 420
Karaköse 227, 258
Karasu Köprüsü 448
Karatekin 368, 374, 611, 632
Karavarlı 412 j
Karl (Avusturya-Macaristan Imparatoru) 45
Karlofça Anlaşması 57, 83
Kars 63, 142, 143, 157, 209, 223, 310, 370, 581, 644, 648
Karskapısı 142
Karşi 300
Kastamonu 51
Kâşgar 220, 299
Kâşgâr 284
Katrin 427
Kaymakçalan Dağları 416
Kayseri 270,399, 475
Kayzer Wilhelm 15, 92, 107, 127, 154, 173
Kazakistan 229, 300, 304, 320, 385, 613, 619
Kazan, Kazan Hanlığı 202, 295
Kâzım Bey (Orgeneral Kâzım Orbay) 29, 150, 396, 480, 482, 486, 487, 488, 489, 490
Kâzım Efendi (Diyarbakırlı) 409
Kâzım Karabekir 10, 14, 19,22, 85, 139, 201, 205, 215, 220, 223, 224, 227, 230, 254, 255,
262, 272, 328, 405, 420, 421, 424, 425, 426, 432, 539, 544, 548, 550, 555, 556, 557,
562, 583, 587, 593, 594, 596, 607, 622, 783
Kâzım Nâmi 86
Kemik Hüseyin 55
Kenç, Faruk 152
Kerki 320
Kesriye 83, 417,424
Kıbrns 63,64, 135, 581
Kılıç Ali Bey 386
Kırçova 79, 415, 446, 583
Kırgızistan 284, 317, 345, 346, 385, 609, 610, 619
Kırgız Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 304
Kırım 38,47,51,58,114, 160, 163, 165, 167, 169, 170, 171, 172, 174, 188, 202, 254, 295,
297, 299, 303,310, 346, 482, 535, 538, 549, 577,613, 641, 709, 714
Kırım Harbi 114,297
Kırım Savaşı 58
Kırkkilise 121,432
Kırklareli 121, 192
Kırmızı Deniz 54, 56
Kırmızı Kışla 85
Kırmızı Ordu 527, 529, 541
Kırşova 80
Kışla Caddesi 85
Kızıldeniz 353
Kızıl Meydan 346
Kızıl Ordu 22, 158, 217, 224, 234, 260, 304, 322, 323, 339, 341, 345, 346, 347, 348, 349, 350,
357, 369, 380, 381, 382, 383, 385, 401, 615, 616, 617, 620, 624, 625, 627, 644, 754
Kızılsu 288
Kili 51,393, 578
Kilisura 412
Kilyos 493
Kirakosyan, Misak 232
Kitka 413,415
Klosters 173,215
Kocaoğlu, Timur 613, 65İ,
Koçana 413, 450
Koçani 82
Kohâry 44
Kolno 198
Kolonya 417,446
Komintern 209, 590, 598
Komünist Enternasyonal 203, 205, 209
Kont Caprini 193, 194
Kontinental Otelleri 248
Konya 53, 55, 108, 135, 553
Korbaşı 302,618
Korfu 130,505, 586
Korgantepe 351
Korkmazov, Celâl 206, 207
Kosova 54, 79,93, 425, 431, 583
Kosta Rica 132
Kotsov 207
Kovadar 440,442, 448, 451
Kovno 182, 185, 527, 710
Königsberg 182, 183, 196, 197, 198, 199, 492
Köprüköy 149
Köprülü 25, 97,446, 447, 449, 450, 451,614
Köstence 167.
Krasnaya Gorka Istihkâmı 239
Krasnodar 254
Krasnovodsk 288, 289, 290, 305, 308, 643
Kremlin 7,161, 201, 230, 346, 596, 597, 598, 667, 679
Krist, Gustav 380, 381, 634
Krivolak 446, 448,451
Kronstadt 239, 240
Kudüs 55, 56, 135, 704
Kunz 478
Kurfürstendamm 504
Kurmay Mektebi 79
Kurtuluşa Doğru 223
Kuruçeşme 34, 43, 189, 191, 358, 393, 533, 573, 701
Kuruşova 412,430
Kuşadası 284, 384, 747
Kuttulâmâre 13, 78
Kuvâ-yı Şerife Başkumandanlığı 228
Kuzey Afrika 157
Kun, Bela 205,210,539, 671
Küba 132
Küçük Cüz 297
Küçük Talât Bey 205, 227, 255, 258, 259, 260, 261, 262, 264, 280, 281, 282, 329, 548, 555,
558, 603, 604, 608, 621
Kütahya 263,271,392
Kütayis 240
Laiching 198
Lâkaylar 306,313, 329,331, 332, 333,334, 335, 336, 337, 339, 340, 342, 350, 358, 360, 384,
385, 620, 628, 644, 725
akay Ibrahim Bey 329, 331, 332,333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 350, 359, 368, 384, 385,
408, 436, 480, 483, 489, 490, 494, 496, 500, 620, 644, 725
lafvua 185, 187, 657
Lavler 481
Lawrence, Thomas Edward 154
Ledebour, Georg 209
Lehistan 70, 541, 551, 581
Lehrterstr 178
Lenin 226, 228, 229, 304,381, 514, 529, 544, 590, 596, 598, 632, 649
Leningrad 298
Le Petit Parisien 109, 110
Letland 185, 187, 659
Letonya 252
Libya 16,17,73,109,112, 113,114, 115, 116, 124, 126, 135, 302, 696, 698
Limni 41,81
Limni Adası 41
Lisan Mektebi 407
Litvanya 181, 182, 186, 187, 710
Livâyü'l-Iislâm 231, 235, 311,315, 357, 358, 405, 529, 621
Lloyd Corc 170
Lomça 198
Londra 104, 119, 134, 164, 169, 243, 263, 385, 388, 390, 392, 517, 530, 551, 607, 637, 638,
646, 647, 648, 649, 650, 652, 653
Londra Konferansı 243
Londra Muahedesi 169
Lozan 116,644
Luçern 488
Lüt Denizi 54
Lübnan 54, 56, 135, 397, 598
Lütfi Efendi (Yüzbaşı) 483
M
Macaristan 44, 45, 63,81, 130, 131, 132, 143, 156, 204, 205, 261, 458, 459, 581, 590, 642,
704
Maderia Adası 45
Madran Yaylası 284, 384
Mahdum Kulu 299
Mahipeyker Hanım (Enver Paşa'nın büyük kızı Mahipeyker Enver) 30, 187, 193, 195,
196, 360, 362, 363, 387, 481, 487, 489, 492, 493, 494, 498, 500, 501, 502, 565, 566,
656, 692, 702, 731, 732, 733, 734, 738, 741, 750
Mahir Bey 496
Mahir Efendi 491
Mahir Paşa 96, 424, 432
Mahmud (Sultan İkinci) 58
Mahmud Celâl Bey (Celâl Bayar) 341, 390, 622, 652
Mahmud Han 498, 678
Mahmud Paşa 495, 496
Mahmud Şevket Paşa 12, 17,21, 104,116, 117,118,119, 120, 142, 160, 400, 569, 584, 646
Mahmud Tarzi 519
Makedonya 10, 19,52, 53,54, 70, 79,80,81,82, 83, 86, 92, 350, 427, 459, 581, 582, 583, 588,
593, 621, 626, 636, 639, 646, 693
Makedonya Cumhuriyeti 79
Makedonya Dahili Merkez Komitesi 80,81,82
Maksudi Kabilesi 344
Malta 12, 170, 188, 227, 251, 329, 364, 480, 497, 501, 523, 542
Manastır 25, 52, 53, 74, 74, 78, 79, 82,84, 85, 87, 88,89, 93, 941, 96, 97, YK, 140, 141, 224,
407,408,411,412,413, 415, 417,418, 419, 420, 421, 422, 4233, 424, 425, 426, 427,
430, 433, 434, 436, 437, 445, 446, 448, 453, 455, 456, 463, 583, 607
Mançurya 284 5
Mandelstam 85, 413
Mangıtlar, Mangıt Hanedanı 297, 298, 300, 304, 615, 724
Manyâsizâde Refik Bey 422
Masliyah, Nisim 168
Massachusetts 232
Mathaikirchhof 495
Max vonBaden 46
Mayatepek, Hüveyda 387, 388, 738, 783
Mayatepek, Mihrişah 745
Mayatepek, Osman 30, 399, 454, 645, 744, 745
Mayatepek Tahsin 387, 738
Mazhar Bey 425, 431, 433
McMahon, Henry 136
Mecca 374
Mecid Efendi (Doktor) 447, 449
Mediha Hanım (Enver Paşa'nın kızkardeşi) 52, 74, 76, 76, 273, 274, 396, 465, 466, 467,
486, 487, 488, 494, 655
Mediha Hilmi (Prenses) 743
Medine 53, 56, 216, 715
Mehmed Abid Efendi 67, 580
Mehmed Akif 69, 580
Mehmed Ali (Enver Paşa) 178,
MehmedAli (Hindli) 538
Mehmed Ali Paşa (Kavalalı) 58, 59, 654
Mehmed Kâzım Bey 307
Mehmed Emin 208, 209
Mekke 53, 136, 137, 154,301
Meksika 387, 597, 598, 738
Melik Efendi (Mülâzım) 446
Melkumyan, Agop (Yakov Melkumov) 234, 349, 381, 382, 383, 625, 634, 749
Memalik-i Islâmiye 530
Menderes, Adnan 388, 389, 390, 392
Menekşe Çiftliği 480, 485, 486, 491, 500, 501
Menşevikler 240, 515
Menton 87
Meriç 53
Merv 299, 309
Mesâi 220, 522, 594
Mescidan 311
Meşhed 326, 384, 510, 609, 612
Mezar-ı Şerif 263
Meziyet Hanım 193
Mısır 56,58,59,64,111, 113, 115, 118, 126, 134, 135, 146, 204, 206, 224, 267, 394, 395, 428,
471, 528, 537, 574, 581, 599, 696, 698, 738
Midhat Bey (Hasan Izzet Paşa'nın kardeşi) 115
Midhat Şükrü Bey (Bleda) 39, 41, 42, 86, 154, 233, 570, 571, 703, 783
Midilli 81, 105, 132
Mikhail Pavlovich 209, 593,648, 652
Milletler Cemiyeti 301
Milli Mücadele 165, 200, 207, 229, 276, 357, 386, 520, 525, 647, 648, 651
Minsk 198,211, 240, 345
Mirza Abdülkadir Muhiddin 305
Mirza Mirahur 371,373
Mirza Muhiddin 372,374
Mirza Muhittin Hakimbay 320
Mirza Pirnefes 370,374
Mirza Salih Bey 371, 631
Mise Wfendi (Doktor) 427, 428
Mislimelek Hanım 111
Mithat Şükrü 251, 646
Moabit Hapishanesi 177, 590
Mogila 412
Molla Abdüssamed 311,371
Molla Abdüssamed Efendi 371
Malla Mahmud Şerif Efendi 369
Molla Nâfiz 370, 371, 626, 725, 727
Molla Şerif 373
Mondoros 41, 105, 158, 159, 304
Morihova 415
Moskova 9, 14, 16,24, 28, 54, 109, 156, 173, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186,
188, 191, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 209,210, 211,212,
213,214,215, 216,217, 218, 220, 221, 222, 223, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231,
236, 238, 239, 240, 241, 242, 250, 252, 253, 254, 257, 258, 259, 260, 261, 263, 264,
265, 266, 267, 268, 274, 275, 277, 280, 283, 284, 285, 286, 287, 304, 305, 306, 307,
308, 309,310, 318,319, 323, 324, 325, 326, 329, 330, 336, 337, 341, 345, 346, 347,
348,349, 358, 363, 364, 382, 405, 495, 498, 499, 503,511,512, 513, 514, 515, 516,
518, 520, 527, 530, 536, 538, 539, 540, 541, 542, 544, 545, 548, 549, 551, 552, 553,
554, 555, 557, 562, 563, 590, 595, 596, 597, 598, 601, 603, 604, 605, 608, 615, 617,
621, 622, 623, 624, 625, 626, 632, 642, 643, 647, 652, 666, 667, 678, 679, 681, 710,
lat yalı 7187611
Moskova Halk Komiserler Şürası 323
Moskova Muahedesi 275
Muhammed Başhampa 512
Muhammed bin Isınail Buhâri 297
Muharrem Karamamesi 65
Muhiddin Bey 284, 289, 326
Muhtar Efendi (istihkâm mülâzımnı) 429
Muhtar Veli Muhammed Han 495
Mukimoğlu Yusufbay 300
Munzur Dağı 136
Murad(Sultan Beşinci) 60, 61, 62, 67, 72, 142, 734
Muradyan 382
Musa Kâzım Bey (Kolağası) 419, 432
Musa Kâzım Efendi (Şeyhülislâm) 462, 703
Mustafa Çokay 323
Mustafa Efendi (Ohri Müderrisi) 424
Mustafa Kâmil Paşa 501
Mustafa Kemal 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 22, 26, 40, 77,83,86,87, 90,95, 113,114, 115,
119, 169, 178, 200, 201, 204, 205, 206,210, 211,212,215, 216, 220, 222, 223, 227,
230, 231, 236, 242, 243, 254, 257, 259, 260, 261, 262, 263, 265, 266, 267, 268, 269,
270,271, 272, 273, 275, 276, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 290, 307, 308,
309,310, 329, 336, 337, 341, 346, 347, 357, 369, 384, 386, 387, 401, 405, 440, 487,
511,513, 514, 515, 535, 536, 539, 542, 544, 545, 548, 553, 554, 555, 556, 559, 560,
583, 589, 593, 598, 601, 602, 603, 604, 607, 609, 612, 621, 622, 641, 642, 644, 653,
698
Mustafa Nâtık Paşa 192
Mustafa Necib Efendi (Mülâzım) 428, 429,440,444,446, 447, 448,450, 451
Mustafa Necip Efendi 90
Mustafa Nedim Bey 427
Mustafa Nuri Efendi (Mülâzım) 449
Mustafa Sabri 462
Mustafa Suphi 206, 224, 225, 240, 241, 306
Musul 157, 477, 595, 641
Mutuşev 209
Müdafa-i Hukuk Öiyeti 255
Müfafa-i Hukuk Zümresi 283
Müdahaleciler 86
Müfettiş Paşa 93,429,432,434, 435, 443
Mümtaz Bey 480
Münif Bey 450
Münih 129, 218, 250, 252, 494, 495, 496, 498, 499, 500, 501, 503, 505, 506, 507, 584, 643,
647
Mürzsteg Mutabakatı 81
Mürzsteg Şatosu 81 :
Muçyus (Alman Sefareti Öüsteşarı) 130, 505
MüzâhirAğa 423
N
Naci Bey (Yanyalı, vali) 257
Naciye Sultan 9, 10, 18, 26, 27, 28,29, 30, 31, 104,109, 111,112, 113, 141, 146,147, 148,
149, 150, 151, 152, 153, 171, 172, 175, 176, 180, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190,
191, 192, 193, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 203, 204, 210,211,212,214, 221, 223,
225,231, 235, 236, 243, 244, 246, 247, 248, 252, 253, 254, 261, 262, 263, 266, 268,
269, 270, 272, 273, 275, 280, 283, 285, 286, 287, 288, 306, 308, 319, 325, 326, 327,
328,330, 332, 334,337, 338, 339, 340, 342, 343, 344, 350, 352, 353, 354, 355, 356,
357,358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 369, 375, 379, 380, 386, 387,
392,393, 394,397, 403, 405, 467, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 500, 565, 566, 588,
590, 591, 592, 593, 622, 624, 626, 634, 644, 645, 657, 688, 694, 700, 701, 702, 707,
708, 716, 717, 720, 721, 722, 723, 726, 728, 729, 730, 731, 732, 734, 735, 736, 739,
742, 752, 784
Naciye Sultan Korusu 393
Nadi, Nadir 388, 390
Nedialkov-Shablin, Ivan 207
Nadir Han 384, 385
Nâfi Efendi (Manastırlı) 340, 532
Naiın Cevad 236, 548, 557, 594
Naim Efendi 324
Naki 86
Nakşibendiyye 297
Namık Kemal 58
Napoli 388, 744
Narda 64
Nârek Köprüsü 351
Nasıra 55
Nasrullah Han 296,334
Nâşid Bey (Jandarma Kumandanı) 427
Natali, Şahan 232, 233
NATO 388
Nâzım Bey (Dr.) 38, 40, 73, 75, 86, 87, 88, 96, 163, 165, 184, 185, 188, 191, 192, 194, 197,
202, 228, 250, 258, 260, 263, 268, 269, 280, 285, 287, 306, 329, 330, 405, 426, 429,
430,431, 432, 433, 434, 454, 461, 477, 478, 486, 487, 492, 494, 497, 498, 505, 506,
507, 518, 524, 559, 560, 605, 612, 620, 621, 715.
Nâzım Bey (Enver Paşa'nın eniştesi, Miralay) 76, 90, 93, 129, 166, 418, 422,428, 467.
Nazır Paşa 409, 463
Necd 53
Necibe 369
Nefer Halim 85, 413
Nemesis 173, 231, 232, 233, 234, 383
Nerimanov, Neriman 344
Neslişah Sultan (Neslişah Osmanoğlu) 743, 784
Neubabelsberg 108, 172
Neu Babelsberg 107, 108
Neue Freie Presse 443
New York Evening Post 379
Neyyir-i Hakikat 90, 427
Nidâi Efendi 433
Nikaragua 132
Nikodim köyü 416
Nikola (Çar, Ikinci) 81, 90, 9I, 156, 207
Nikolov, Tane 80
Niş 53,63
Niyazi Bey (Resneli) 25, 92, 93, 96, 105, 420, 423, 437,
Nizamiye Taburu 433
Noske 178
Nureddin Ferruh Bey 168
Nuri Bey (Trabzon Fırka Kumandanı) 255, 258,
Nuri Paşa (Enver Paşa'nın Kardeşi Nuri Killigil) 52, 74,111, 127, 157, 158, 163, 164, 207,
209, 227, 262, 273, 322, 386, 387, 393, 394, 395, 395, 396, 464, 465, 467, 480, 488,
492, 496, 500, 501, 548, 556, 578, 608, 655, 698, 707, 733, 734, 739, 740
Nuri Paşa Tabancası 394
Nuriye hanım 218, 507
Nur Muhammed Bey 383, 724
Nurullah 337, 487, 490
Nüzhetiye Karakolu 84, 85,412
Oberburger 253
Odesa 235, 638
Ohri 82, 98, 415, 423, 424, 426, 430, 431
Ohri RedifTaburu 423
Okday, Ismail Hakkı 386, 583, 588
Olimpos Palas 428, 433, 434
Olimpos Palas Kahvesi 433, 434
OnikiAda 114, 116, 135
Orbay, Rauf 392, 636, 637, 638
Orenburg 294
Orşova 167
Orta Asya 9,10,11,20,22,29,30, 32, 103, 113, 149, 165, 173, 186, 191, 202, 203, 204,211,
215,217, 220, 231, 253, 260, 263, 268, 284, 285, 286, 287, 289, 293, 294, 295, 296,
297, 298, 299, 300,301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309,310,312, 314,315,
316, 317,321, 322, 325, 328, 329, 330, 335, 336, 338, 339, 340,341,342, 344,345,
347,348, 349, 350, 352, 358, 362, 363, 364, 368, 370, 375, 379, 382, 383, 384, 385,
395, 401, 545, 583, 588, 591, 592, 594, 613, 620, 621, 622, 624, 625, 626, 631, 634,
639, 644, 645, 653, 675, 727, 753, 7654
Orta Asya Müslümanları Milli Avami Cemiyetleri Ittihadı 321, 383
Orta Cüz 297
Ortaköy Sarayı 142
Ortaoğu 63
Osipov, Alexander 381
Osman Bey (Basmacılardan) 374
Osman Bey (Rizeli) 198
Osman Efendi (Resneli Yüzbaşı) 434, 437
Osman Fevzi Paşa 96,97
Osman Hoca (Osman Kocaoğlu) 3065, 814,321, 329, 339,340, 344, 347,374, 611, 727
Osmâniye 78, 410, 413
Osmanlı Bankası 66
Osmanlı Hanedanı 17, 145, 386, 591
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti 86,87,89, 90,418, 422
Osman Nizami Paşa 119 *
Ostrovsky 208
O
Ömer Faruk Efendi (Şehzade) 18, 140, 703,
Ömer Hilmi Efendi (Şehzade) 498
Ömer Naci Bey 86
Ömer Nâzım Bey 467
Özbaş, Hümeyra 387
Özbek, Özbekler, Özbekistan 293, 294, 297, 298, 317, 385, 604, 613, 614, 615, 617,618, 619
Özbek Han 293
Özbekler Tekkesi 305
P
Pakistan 368, 395, 638
Pamir Dağları 47,57, 636
Pamir Yaylası 508
Panama 132
Panislâmist 211,301,302
Pannonhalma Manastırı 45
Pantürkist 310
Papadiya 416
Paris 59,86, 130, 169, 171,234, 287,381, 386, 397, 422, 424, 426, 427, 432, 478, 505, 579,
586, 594, 641, 647, 648, 650, 653, 729, 730, 736
Partenkirchen 505
Pasiçe Efendi 453
Pavlos Efendi (Yüzbaşı) 414
Perestü Kadınefendi 62
Pere Toshev 80
Pertev Paşa (Ferik) 410
Peşaverli Hoşhal Han 519
Petalina 415
Petersburg 230, 240, 253, 345, 569, 586, 597, 666
Petkov, Apostol 80
Petlyura, Simon Vasiliyeviç 234, 235
Petrograd 211, 527
Petropavlosk 239
Petrovski, Grigory 346
Pillau 198
Pirlepe 416, 424, 426, 430, 431, 433, 446
Plevne 14, 68
Podimerçe 415,416
Polar Star 91
Polonya 181, 234, 253, 550, 625
Pop Goşo Efendi 450
Portekiz 45,131
Port Sen Klu 397
Potsdam 127, 140, 174, 584, 651, 699, 708
Sâmire Sultan 397
Prens Sabahaddin 86
Preveze 119
Prof. Friedrich Sarre 106, 108
Protogerov, Aleksandr 80
Prusya 107, 140,340
Prusya Harp Akademisi 107
Pulihâkiyan 341,351
Pusukof 211
Radek, Karl 177, 178, 179, 181, 205, 240, 512, 539, 550, 590, 591, 642, 650, 671
Rahati 3371
Rahınan, Imamali 399
Rahmi Bey (Izmir Valisi, Rahmi Arslan) 86, 96, 97, 234, 278,432, 433, 434, 435, 703, 783
Rahmi Paşa (Ferik) 423
Rakla 416
Râmiz 172
Rânâ Hanım (Kâmil Bey'in kızı Rânâ Eldem) 386,387,392,393, 565, 566
Rangun 296
Râşid Paşa 61
Rauf Bey (Rauf Orbay) 392, 636, 637, 638,
Rauf Efendi (Mülâzım) 448, 451
Rauf Efendi (Trabzonlu) 446
Recai Bey 489, 490
Refet Bey 415, 437
Refet Paşa 261, 268, 560, 608
Refik Hâlid (Karay) 40, 65,111, 160, 248, 579, 648
Resne 82, 93, 98, 412, 437
Reşad (Sultan) 21, 104, 116, 118, 119, 128, 129, 155, 156, 160, 191, 475, 704, 705
Reşad Paşa 193
Reşid Bey (Çerkes) 280
Reşid Paşa 119
Reval 90, 91, 92, 93, 125, 211, 230, 253, 427, 582, 665, 666, 669
Rıfat Paşa 44, 46, 173, 590
Rıza Nur 222, 242, 243, 548, 551, 598, 603
Rızâ Paşa 409
Riga 185, 186, 187, 188, 195, 527, 642, 662, 664
Roma 106, 173, 188, 194, 195,211, 233, 236, 252, 253, 330, 492, 493, 496, 497, 498, 537,
569, 580, 607, 643
Romanya 63,81, 132, 157, 167, 243, 589
Rostkofski 84,412
Rothschild (Baron) 136
Rumeli 13,21, 27,37, 56, 63, 64,79,87,95,97, 103, 104, 106, 110, 116, 139, 144, 169, 327,
417,422, 424, 425, 426, 427, 430, 437, 440, 456, 458, 570, 582, 638
Rus Sosyal Demokrat Işçi Partisi 345
Rusuhi Bey (Doktor) 172, 250, 251, 448, 478
Rusya 9,11, 22,28, 46,51,54,58,63,64,73,84,85,91, 113, 125, 131, 1383, 134, 135, 156,
159, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 177, 178, 179, 180, 182, 195, 198, 200, 203, 204,
205, 208,215,217, 219, 227, 232, 234, 239, 240, 252, 254, 255, 258, 262, 265, 273,
214,275, 216,281, 282, 284, 285, 286, 287, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301,
302, 304, 305, 306, 315, 316, 319, 320, 321, 323, 336, 346, 359, 360, 381, 395, 412,
413,427, 475, 494, 501, 502, 503, 511, 515, 518, 520, 521, 527, 530, 537, 538, 540,
541,543, 546, 547, 549, 550, 551, 553, 581, 583, 586, 590, 596, 597, 598, 604, 605,
609, 610,611, 613, 615, 616, 620, 638, 639, 653, 664
Rüstem Bey (Doktor Nâzım) 163, 479, 559, 621
Ruşendil 150
Rüştü Bey 256,550, 674
5
Sabiha Sultan 18
Sabit Efendi (Avukat) 446
Sabri Efendi 273, 424
Sadeddin Bey 433
Sadeddin Efendi 410
Sâdık Bey 94,427, 434
Sadıkoğlu, Burak 743
Sadri Efendi (Yüzbaşı) 409
Safevi Devleti 301
Saffet Bey 263
Safiye Hanım 480, 487
Sahib Nazar 374
Sâi Bey(Talât Paşa) 129, 130, 236, 238, 488, 505, 506
Said Halim Paşa 119, 125, 127, 128, 129, 130, 133, 173, 233, 475, 505, 703
Said Paşa 115
Sâim Efendi (Mülâzım) 451
Saint Antuan Kilisesi 194
Saint-Jeanne-de-Maurienne Anlaşması 135
Sakarkuduk 319
Sakarya Savaşı 14,192,201,217,223, 274, 284, 346, 589, 643
Salâhaddin Bey 480
Salih Efendi (kolağası) 411
Salih Paşa 450
Salim Bey 477, 478, 498
Salâhadin Efendi (Şehzade) 142
Samarra 107
Samed Bey 323
Sami Bey (Kuşçubaşı) 20, 22, 201, 220, 257, 260, 264, 280, 283, 284, 285, 339, 370, 380, 383,
425, 497, 499, 517,519, 541, 542, 546, 549,
Sami Sabit Bey (General Sami Sabit Karaman) 230, 255
Samsun 19, 169, 641, 646, 652
San'a 54
Sandanski Efendi 453
San Marino 131
Sandanski , Yane Ivanov 80
Sanders, Liman von 237
Santralist Partisi 453
Saparı Karyesi 412
Sarafov, Boris 80
Saraybosna 130
Sarı Asya 532
Sarıkamış 12, 13, 19, 23, 24, 26,34, 79, 106, 115, 123, 133, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146,
150, 151, 152, 158, 157, 160, 166, 223, 276, 370, 382, 391, 533, 534, 569, 587, 588,
600, 606, 646, 649, 652, 695
Sarre ailesi, Sarre villâsı 106, 107, 108, 174, 177, 179
Sarre, Friedrich 106, 107, 108, 174, 699
Sarre, Maria 27, 106, 107, 108, 109, 114, 116, 167, 174, 181, 494, 584
Saruhanyan 382, 634
Satınış, Dr. Emine 784
Satmış, Dr. Nevzat 784
Saxe-Coburg-Gotha 44
Savko, Ivan 382
Sazanov, Sergey 125
Sazkâr Hanım 484
Schliemann, Heinrich 107
Schönbrunn Sarayı 45
Sedat Çınar 390
Seeckt, Hans von 42, 179, 180, 575,
Seher 191, 192, 481, 483, 484, 486, 489, 490, 491
Seher Hanım 192, 481, 483, 484, 489
Selâhaddin Efendi (Şehzade) 141
Selânik 16, 24, 27, 53, 75, 76,77,79,80,82,86,87,88,90,93,94,95,96,98,99, 103, 115,
122,141, 142, 153, 163, 196, 278,408, 411, 417,418, 419, 420, 421, 422, 423, 424,
425, 426, 427, 428, 429, 430, 431, 432, 433, 435, 437, 440, 443, 446, 447, 450, 451,
452, 454, 456, 493, 573, 583
Selim Efendi (Şehzade) 276
Semerkand 294, 324, 613, 614, 620, 725
Sender,Toni 209
Seniha Sultan 86
Serfice Sancağı 427
Seşenbe 532
Sevres 135, 529
Seydi Gazi 271
Seyfi Bey 198, 220, 425, 498, 514, 550, 559, 598, 600, 676
Seyyid Abdülcelil Hattatof 165, 166
Sırbistan 63, 79,81, 115, 126, 131, 133, 134, 581
Sırrı Efendi 274
Sibirya 295, 299, 306, 345, 347, 370, 533, 597
Sidney 391,392, 635, 636, 637
Silistreli Hamdi Bey 427,432
Simmering 211
Sinn , Richard (Dr.) 172
Sinop 12, 120, 602
Siroz Oteli 453
Sisam 284, 384
Sisam Adası 284, 384
Sitâre-i Mâh Sarayı 300
Sivas 227, 285, 475, 487, 642
Sivastapol 490
Siyam 132
Smolensk 198
Sofiyskaya Naberejnaya 198
Sofya 77
Soğuksu 277, 285
Sohum 258
Sophie 130
Sosyalist Entermasyonal 171, 685
Souchon , Amiral Wilhelm 132, 1383, 134
Sovyetler 14, 91, 157, 171, 176, 177, 200, 201, 202, 204, 205, 207, 213, 217, 220, 228, 230,
231, 234, 260, 267, 274, 275, 285, 293, 302, 305, 306, 307, 308, 309, 314, 315, 316,
318,319,321,322, 323, 329, 336, 341, 342, 345, 346, 347, 348, 349, 357, 359, 382,
384, 385,395, 517, 520, 521, 544, 597, 615, 616, 620, 622, 623, 625, 643, 725
Stalin 207, 305, 382, 590, 597, 598, 624, 651
Stettin 230,253,593, 668
Stoddard, Charles 296, 577, 646
Stroem, Frederik 179, 591
Sultan Galiyev 242
Sultan Mecid Efendiyev 206
Sultantepe 413
Sultanyanı 415,434
Suphi Bey 206,224, 225, 240, 241,306
Suriye 54, 55, 56, 59,87, 135, 154, 155, 160, 204, 249, 395, 537
Suşa 382
Suudi Arabistan 53
Süleyman (Sultan, Kanuni) 398, 569
Süleyman Efendi (Avcı Yüzbaşısı) 420
Süleyman Efendi (Şehzade) 111,112, 141, 420, 461, 452
Süleyman Fehmi 86
Süleyman Nazif 12, 249
Sünusi (Şeyh) 497 #
Sürmene 271, 272
Süveyş Kanalı 54
Sykes, Mark 135
Sykes-Picot 135
Şabdan Batıroğulları 318, 610
Şadi 282,521,524, 525, 649
Şahnazaryan, Melik 234
Şam 56, 86, 137,574
Şanghay 284
Şark Cephesi 144, 205, 220, 223, 225, 227, 262, 323, 520, 551, 556, 557, 560, 587, 594, 596
Şark-Islâm Hükümeti Ittihadı 340
Şark Klübü 215
Şarköy 272,534
Şehzâdegân Mektebi 140
Şekib Arslan 215, 251, 478, 495, 496, 512, 577, 715, 716
Şemsi Paşa 96,446
Şen, Agasi 392, 635, 637
Şerafeddin Efendi (Şehzade) 112, 397, 481, 729
Şerafeddin (Yüzbaşı) 347
Şeref Bey 252,
Şeref Bey (Ebdülhalim Efendi'nin kayınbiraderi) 397, 398
Şerif Bey (Köprülü) 24, 25, 276
Şevki Ali 439, 440, 448, 451
Şeybani Han 294
Şeybâniler 297
Şeyh Şamil 294
Şifa Hastanesi 153
Şimali Kafkasya Hükümeti 157
Şincan 299
Şirabad Kasabası 374
Şiragyan, Arşavir 233
Şir Mehmed Bey (Şir Muhammed Bey, Şirmuhammed Bey) 300, 370, 383, 532, 724, 726
Şürâ-yı Ümmet 141
Şvarzburd, Samuil Isakoviç 234, 235
T
Tacikistan 40,57, 234, 369, 385, 399, 400, 459, 619, 620, 644, 748
Tâhir Bey (binbaşı) 88,418
Tahir Bey (Bursalı) 86
Tahran 384, 646, 649
Tahsin Ağa 468, 471
Tahsin Paşa 122
Tahtakale 430,452
Taklamakan Çölü 284
Talât Paşa 38,39, 40, 41, 42, 43, 45, 46, 47, 88,89, 94, 99, 128, 129, 130, 153, 154, 155, 156,
158, 159, 160, 163, 164, 167, 168, 169, 171, 172, 173, 175, 177, 178, 179, 195, 197,
215,217,218, 219, 227, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 249, 250, 251,
252, 255, 258, 259, 261, 264, 279, 281, 282, 329, 342, 405, 418, 419, 420, 422, 423,
425, 427, 434, 435, 443, 452, 459, 461, 474, 475, 490, 495, 497, 498, 508, 511, 513,
516,519, 520, 523, 524, 544, 548, 549, 550, 553, 558,570, 571, 572, 576, 577, 581,
584, 588, 589, 590, 597, 607, 608, 646, 649, 783, 784
Tallinn 90
Tanin Gazetesi 141, 289, 650, 654
Tanzimat 58, 68
Tarsus 370, 626
Tarsus Gazetesi 370, 626
Tarzıter 111,112,482
Tarzıter Hanım 482
Taşkent 206, 215, 228, 259, 260, 277, 294, 306, 307, 308, 319, 322, 328, 348, 385, 485, 511,
515, 538, 541, 544, 548, 596, 598, 602, 614, 615, 616, 647, 649, 651
Taşnak Komitesi 475, 476
Taşpolad Narbutabekov 206
Tatar, Tatarlar 96, 97, 299, 303, 395, 538, 615
Tatarchev, Hristo 80
Tatar Osman Fevzi Paşa 96, 97
Tayland 132
Tayyar Efendi (Avcı Yüzbaşısı) 420, 426
Teceddüt Fırkası 39
Tehlirian, Sogomon 40, 232, 233, 235, 237
Tekeli, Sadık 783
Tekin, Ezgi 784
Telemyan 309
Tercüman Gazetesi 303
Tesanüd Grubu 283
Teselya 64
Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti 86
Teşkilât-ı Mahsusa 153, 165, 170, 191, 219, 233, 283, 306, 307
Tevfik Bey (kolağası) 435
Tevfik Efendi (Süleymâniyeli ) 426, 433, 435, 436, 439, 440
Tevfik Hüseyin 170
Tevfik Paşa 41,133, 145, 386
Tevfik Rüşdü Bey 222, 276, 520, 674,
Tiflis 40, 173,217, 232, 234, 240, 277, 287, 288, 337, 362, 643
Tikveş 82, 98,416, 433,437, 438, 439, 440, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451
Timur, Timurlular 206,293,294,346,437, 438, 615,648, 650
Timyanik 444
Tir-i Müjgân Kadınefendi 61
Tirmiz 368
Togay Bey Dâdhâh 367
Topal Isınail Hakkı Paşa 248
Topkapı Sarayı 60, 156, 397
Torlakyan, Misak 233
Torres, Henri 234
Toska 416
Tosunoğlu, Ufuk 784
Townshend, Charles 227
Trablus 16, 17,27,58,54,70,104,113, 114, 124, 126, 160, 169, 177, 191, 206, 265, 267, 330,
335, 428, 457, 458, 526, 528, 553, 580, 621, 696, 697, 698
Trabzon 146, 157, 172, 230, 233, 240, 241, 250, 254, 255, 256, 257, 258, 261, 262, 263, 264,
268,270,271, 272, 273, 274, 276, 277, 280, 281, 283, 284, 285, 286, 343, 347, 405,
517,520, 539, 548, 557, 558, 559, 596, 597, 604, 608, 648, 709
Trakya 41,56,64, 135, 548
Transvaal Muharebesi 527
Trieste 494
Troçki, Leon 228, 239, 347, 538, 547, 601, 67!
Truva 107
Tuapse 229, 254, 257, 258, 268, 548, 60K
Tuna 167,441, 589
Tuna, Necdet 783
Tunaya, Tarık Zaler 165
Tunus 54,64, 113, 206, 528, 581
Turan Askeri Ihtilâl Meclisi 340
Turan (Binbaşı) 368
Turan Ihtilâl Ordusu 20
Turan imparatorluğu 310, 596
Turkkomisia 348
Türk Halk Hükümeti 207
TürkTarih Kurumu 10, 29, 32, 151, 152, 209, 250, 304, 330, 339, 479, 494, 503, 512, 514,
516, 518,519, 525, 587, 588, 589, 592, 593, 596, 607, 613, 645, 647, 648
Türkân (Enver Paşa'nın küçük kızı Türkân Mayatepek) 30, 187, 188, 195, 196, 363, 387,
388,492, 493, 500, 502, 565, 566, 644, 656, 731, 732, 733, 734, 738, 744
Türker, Nâfiz 370, 374
Türkistan 10, 20, 22,32, 46, 54, 145, 165, 185, 202, 206,211, 212, 228, 229, 259, 260, 2683,
268, 277, 283, 284, 285, 288, 289, 293, 294, 295, 296, 297, 299, 300, 302, 304, 305,
306, 307,308,312,315,316,317,318, 320,321,322, 323, 324, 326, 328, 329, 332,
338, 342, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 357, 370, 374,381, 382, 383, 384,
385, 395, 405, 508, 509, 511, 512, 516, 530, 531, 539, 540, 541, 542, 543, 560, 596,
604, 607, 608, 609, 610, 611,612, 613, 614, 615, 617, 618, 619, 620, 622, 624, 625,
626, 628, 631, 632, 634, 645, 646, 647, 648, 649, 650, 651, 678
Türkistan Ihtilâl Orduları 383, 632
Türkistan Komisyonu 347,348
Türkistan Komünist Partisi 348
Türkistan Otonom Sovyet Cumhuriyeti 304
Türkiye Büyük Millet Meclisi 216, 275, 308, 560, 561,621
Türkiye Halk Iştirakiyun Fırkası 282
Türkiye Komünist Fırkası 282, 306
Türkiye Komünist Partisi 200, 208, 240
Türkiye Komünist Teşkilâtı 306
Türk Komünist Partisi 207, 209
Türkmen Aksakallar Heyeti 299
Türkmenbaşı 288,305
Türkmenistan 212, 229, 294, 298, 385, 508, 509, 510, 511, 613, 615, 619
Türk-Moğol Imparatorluğu 296
Türk Ocakları 158, 202
Türkoloji 295
Türk-Sovyet Anlaşması 201
Türk Şüralar Hükümeti 200
U
Ukrayna 51, 165, 216, 234, 235, 345, 346, 347, 590, 613, 677
Ulunay, Ref'i Cevad 397
Ulviye Sultan 145, 386, 387
Ural Dağları 299
Usturumçe 449, 450
Uşak 267
U
Üçüncü Enternasyonal (Üçüncü Beynelmilel) 200, 203, 209, 222, 520, 526, 527, 528, 539,
547, 550, 668, 669, 671
Üçüncü Mustafa 58
Üçüncü Selim 58
Ülker, Birol 783
Ürdün 135
Ürgüp, Dr. Fikret 387
Ürgüp, Hasan 387, 741
Ürgüplü, Suad Hayri 18
Üsküp 79,82, 98,414, 427, 431, 446, 449, 451, 453, 456
V
Vahdet Gazetesi 496
Vahideddin (Sultan) 17, 18, 19, 26,40, 41, 45, 107, 124, 145, 155, 156, 159, 190, 193, 194,
195, 343, 386, 461, 489, 591, 646, 743, 784
Vahş Deryası 351
Vahş Suyu 367
Van 119, 475,634, 648
Vanderlip, Washington B. 597
Vardar 53, 94, 422, 435, 436, 444, 447, 448
Vardar Kapısı 94, 422, 435
Variçobanit 417
Vaskenyan, Kaspar 382
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti 86
Vatreshna Makedonska Revolyutsionna Organizatsiya 80
Vehib Paşa 97, 98, 252, 253, 426, 496, 497, 512, 607
Velidof (Zeki Velidi Togan) 324
Venizelos 518
Versailles Anlaşması 179, 181, 200, 641
VE. (Zeki Velidiisminin kodlanmış şekli) 324
Vilâyet Teftiş Çetesi 444
Vilna 211
Vilnius 198
Virtkobe 437
Viyana 45,57, 88, 106, 140, 141, 142, 166, 212, 261, 388, 394, 417, 427, 481, 483, 492, 494,
634, 643
Vodina 416, 437, 446, 453
Volga Nehri 299
Vorontsovka muharebesi 127, 157
Voroşilov, Kliment 201, 401, 752
Vrangel Orduları 346
Vurençko 240
Vükelâ Meclisi 120
W
Walter Reed Askeri Hastahanesi 387
Washington 241, 387, 399, 597, 672
Weimar Cumhuriyeti 108, 174
Wangenheim, Baron Hans von 125, 127, 129, 130, 187, 505, 585, 586, 592
Westerland 180
Wilhelm (Alınan imparatoru) 15, 43, 45, 81, 91, 92, 105, 106, 108, 127, 132, 154, 173, 174,
316, 681, 704
X
v4
Yahya Kâhya 240, 241, 254, 255, 256, 257, 258, 272, 284, 604
Yahya Kemal 249
Yakup Han 203
Yakup Bey 299
Yakup Kâmil 172
Yalçın, Hüseyin Cahid 508, 584, 607
Xinjiang 299
Yamauchi, Masayuki 10, 554, 58B, 589, 607
Yamut, Nuri 388, 389
Yanya 425, 426, 583, 67, 648
Yâr Mehmed Bey 332 .
Yaş Hiveliler 303, 616
Yavuz 37, 105, 132, 146, 295, 581, 592, 646, 704
Yavuz ve Midilli 132
Yedisu 284, 317,609, 610
Yemen 53, 54, 58, 60, 68, 471, 579, 719
Yenice 94, 433, 435, 436, 446, 453
Yenipazar 368
Yeni Topraklar 299
Yeni Türkiye Halk Şürâlar Fırkası 223
Yerganyan, Aram 232, 233
Yerköy 370
Yessayan, Vahe 233
Yeşil Ordu 282, 357, 529
Yıldız 62, 64, 68, 70, 78, 96, 195, 196, 409, 410, 493
Yozgat 370, 553
Yugoslavya 70, 581
Yunan Harbi 69
Yunanistan 58,64, 79,81, 115, 126, 132, 408, 650
Yunyu Kıraathanesi 434
Yusuf Caferof 501
Yusuf Hikmet Bayur 19
Yusuf Izzeddin Efendi 118
Yusuf Kemal Bey 198, 224, 548, 550, 551, 599, 600, 601, 673
Yuşa Efendi 489
Z
Zatımelek Hanım 112
Zekeriya Köyü 493
Zeki Bey 409, 410, 411
Zeki Velidi (Zeki Velidi Togan) 315,316,317,318,319, 320,321, 324, 345, 383, 384, 624
Zenta 83
Zeytun 475
Zinoviev, Grigory 205, 207, 208, 209, 593
Zita (Avuturya-Macaristan Imparatoriçesi) 45
Ziya Bey 220,221, 235, 251, 495, 497, 501,512
Ziya Paşa (Mirliva) 58, 142
Zukas Bey 381
TEŞEKKÜR
Enver'i yazarken Paşa'nın iki torununun, Osman Mayatepek ile Arzu En-
ver Eroğan'ın haricinde daha pekçok kişi ile kurumdan evrak ve bilgi desteği
gördüm.
'Türk Tarih Kurumu'nun dostluğumuzun seneler öncesine dayandığı sabık
başkanı Prof. Dr. Ali Birinci, Enver Paşa'nın ve ailesinin kurumun arşivindeki
bütün evrakını görevde bulunduğu sırada istifademe açtı.
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATASE) Daire Başkanı Tuğ-
general Necdet Tuna da, Enver Paşa ile ilgili olarak askeri arşivde bulunan
ve çoğu bu kitapta ilk defa yayınlanan bazı evraka ulaşmaını sağladı. Her iki
kurumun arşiv görevlileri ve ve dostum Prof. Dr. Tufan Gündüz, ihtiyaç duy-
duğum evrakı edinebilmem için ellerinden gelen yardımı gösterdiler.
Kâzım Karabekir Paşa'nın kızı çok aziz ve muhterem Timsal Karabekir, Kâ-
zım Karabekir Müzesi'ndeki bazı belgelere ulaşınama müsaade etti ve müze-
nin müdiresi Figen Batı ile Kâzım Karabekir Vakfı'nın Genel Sekreteri Sadık
Tekeli bu belgelerden ihtiyaç duyduklarımı kullanımıma sundular...
Aynı yardımı, Devlet Arşivleri'nden de gördüm...
Ittihad ve Terakki'nin Merkez-i Umumi üyesi Rahmi Bey ile Sultan Ab-
dülhamid'in mabeyincisi İzzet Holo Paşa'nın torunu Melekşah Arslan ve Sad-
razam Talât Paşa'nın hanımı Hayriye Talât Hanımefendi'nin torunu Ayşegül
Bafralı, kendilerinde bulunan İttihad ve Terakki evrakını seneler önce isti-
fademe açmışlardı; E£nver'de bu evraktan bazılarını kullandım. Kitapta, aynı
şekilde ve yine seneler önce Tülin Ayanlar'ın sayesinde elde ettiğim Maliye
Nazırı Cavid Bey'e ait bazı belgelere de yer verdim.
Ittihad ve Terakki erkânının 1 Kasım 1918 gecesi Türkiye'yi terketmelerin-
den birkaç saat önce biraraya geldikleri Arnavutköy'deki yalının sahibi Ihsan
Namık Poroy'un kızı Ayten Dinç ile torunu Gülen Ataç, yalıda o gece yaşa-
nanlar hakkında büyüklerinden işittikleri hatıraları naklettiler. Her iki hanı-
mefendi ile temasımı Demokrat Parti iktidarının son Dahiliye Vekili olan Dr.
Namık Gedik'in gelini ve ralhımetli Arda Gedik'in eşi Emine Gedik sağladı...
Tıp profesörü olmasına rağmen Türk Dünyası'nın tarihini Türkiye'de en iyi
bilenlerden biri ve bu konuda çok önemli kitapların sahibi olan Prof. Dr. Ahat
Andican, daha önce yayınladığı bir haritayı kullanmama izin verdi.
Basmacı hareketi konusundaki en önemli kaynak eserleri kaleme alan dos-
tum Ali Bademci arşivinde bulunan ve tamamı daha önce yayınlanmamış bazı
belgeleri, özellikle de Enver Paşa'nın Orta Asya'da muhaberat müdürlüğünü
yapan ve şehadeti sırasında yanında olan Sarıklı Basmacı Molla Nafiz Bey'in
günlüğünün ihtiyaç duyduğum kısmını aynen yayınlamamı sağladı. Ali Bey,
kitabın bazı bölümlerini de önceden okudu ve kanaatlerini nakletti...
Türkiye'nin en mükemmel şekilde faaliyet gösteren kitaplıklarının başında
gelen ISAM Kütüphanesi'nin müdürü Birol Ülker, ihtiyaç duyduğum her kay-
nağı temin etti, hattâ Türkiye'de temin edilemeyen birkaç makaleyi de yurt-
dışından getirtti.
Enver Paşa üzerine çalıştığımdan haberdar olan bazı kişiler, ömürleri yet-
mediği için kitabın yayınını maalesef göremediler. Bu kişilerin başında, hane-
danın eniştesi olan Wnver Paşa hakkında Osmanlı ailesi içerisinde bilinen ve
konuşulan birçok hususu bana nakleden Sultan Vahiderldin ile Halife Abdül-
mecid Efendi'nin 2012'de vefat eden torunu Neslişah Osmanoğlu ile Ittihad
ve Terakki'nin f'ürkiye'deki en seçkin uzmanlarından olan ve aramızdan yine
2012'de ayrılan Erol Şadi Erdinç'in, Ittihad ve Terakki'nin kâtib-i umumisi
Midhat Şükrü Bleda'nın 2008'de vefat eden torunu Gülen Bleda'nın ve Ittihad
ve Terakki'ye merak duymamı sağlayan sağlayanların başında gelen Sadra-
zanı Talat Paşa'nın haremi Hayriye Talât Hanımefendi'nin hatıralarını daima
muhafaza ediyorum.
Genç hukukçu ve tiyatrocu Süreyya Bursa, kitapta yeralan evrak ile Enver
Paşa'nın Naciye Sultan'a gönderdiği ve yakında yayınlayacağım yüzlerce sayfa
tutan mektupların mukabelesine iki sene boyunca bıkkınlık emâresi göster-
meden katlandı. Almanca tercüme meselesini genç meslektaşım Buket Gongu
çözdü. Ufuk Tosunoğlu durmadan değiştirip yap-boz hâline getirdiğim metnin
ve kapağın mizanpajını sabırla ve maharetle yaparken Recep Coşkun da aynı
sabrı tashihlerde gösterdi, Ezgi Tekin de haftalarca uğraşıp indeksi hazırladı.
Biyografisi yazılan kişinin sadece hayatının değil, ruhi vaziyetinin de dik-
kate alınması gerektiğine inandığım için, Enver Paşa üzerinde çalışırken bu
konunun uzmanlarına da danışma ihtiyacı duydum. Psikiyatrist Dr. Nevzat
Satmış ile Dr. Emine Satmış mükemmel değerlendirmeler yaparak Enver Pa-
şa'nın davranışlarına daha geniş boyutlardan bakmamı sağladılar.
Enver'in yazılma sürecindeki bazı zorlukları benimle beraber ve hattâ be-
nim kadar çeken bir kişi, Osmanlı Imparatorluğu'nun klasik dönemi konusun-
da Türkiye'nin önde gelen uzmanı ve mesleğini haz duyup zevk alarak yapan
dostum ve arkadaşım Prof: Dr. Erhan Afyoncu oldu. 1998'de yayınladığın Şah-
baba'nın ardından artık o hacimde bir başka biyografi yazmak istemediğim
günlerde Enver Paşa'yı da yazmam için Erhan'dan devamlı ısrar ve teşvik,
temini zor bazı kaynaklar konusunda da unutulmayacak yardımlar gördüm.
Erhan'ın kitaba çok önemli bir başka katkısı daha oldu: ATASE'de bulunan
çok önemli bazı evrakın katalog numaralarını almış olduğunu iki buçuk sene
sonra da olsa çok şükür hatırladı, bu evraktan beni haberdar etti, belgeleri
getirtti ve sayesinde kitabın muhteviyetı da dahil olmak üzere mizanpajı sil-
baştan yapıldı!
Yukarıda isimlerini verdiğim kişilere teşekkürlerimi sunuyorum.
İY
er güçlü alamliğma uzanan ama ardindan
idam mahıkumluğuna ve sürgünlere katlar
> “viden, 1922'de uzak diyarların haritalarda bile
yeralmayan ücra bir tepesinde Rus süvarisinin.
namlusundan çıkan domdom kurşunu ile
noktalananı 41 senelik macera dolu bir hayat...
Enver Paşa Türkçü-Turancı mı, yoksa İslâmcı
mı idiZ İstiklâl Harbi yıllarında neler yapmıştı?
Mustafa Kemal ile mektuplaşmaları. .. Sıkıntılar ve 4
hayallerle dolu sürgün seneleri. .. Orta Asya'daki
esareti ve uğradığı mağlübiyet... Hanımı, büyük /*
aşkı Naciye Sultan'a hasret satırları. .. ? -
Mürat Bardakçı'nın, Paşa'nın ailesi tarafından 0
- doksan küsur sene boyunca muhafaza edilen © $*
“ veşimdiye Kadar yayınlanmamış özel evrakı z
ile sivil ve askeri arşiv belgelerine maki ge.
kaleme aldığı Enver, tarihimizin bu çok & eli
ismini her yönü ile ortaya koyarken, onun
“ hakkında yanlış bilinen birçok konunun
- gerçeğini de gözler önüne seriyor.
Tİ TI a a
053326045. tiyatı 81. “Ra,